33. bölüm · SON KUĞU

Beynimin Oyunu(33. Bölüm)

betul _library

Sabahın körüydü.
Gerçek anlamda sabahın körü.
Perdelerin arasından daha doğru düzgün ışık bile girmemişti ama ben çoktan uyanmıştım.
Daha doğrusu...
Uyandırılmıştım.
Gözlerimi açmadan önce yastığı kafamın üzerine biraz daha çektim.
Belki işe yarardı.
Belki dünya benim uyanmadığımı fark etmezdi.
Belki herkes beni rahat bırakırdı.
Sonra telefonum titredi.
Gözlerimi açtım.
Ekrana baktım.
Saat 07.18.
Gözlerim büyüdü.
"Yok artık."
Yatağın içinde doğrulmaya çalışırken yüzümü buruşturdum.
Bacağımın duruşunu değiştirince hafif bir rahatsızlık hissettim.
Bir de üstüne uykusuzluk eklenince...
Harika.
Gerçekten harika.
Telefonu elime aldım.
Ekranda dün geceki konuşmamız duruyordu.
03.04.
Son mesajlar.
İyi geceler.
Kuzey.
Bir anda dün gece aklıma geldi.
Saatlerce konuşmuştuk.
Saat üçe kadar.
ÜÇ.
Ben normalde bu saatte uyuyor olmalıydım.
Hatta çoktan uyuyor olmalıydım.
Ama hayır.
Ben ne yapmıştım?
Bir insanla üç saat boyunca mesajlaşmıştım.
Hem de hiçbir önemli konu konuşmadan.
Çiçekler.
Kahve.
Yemek.
Filmler.
Saçma çocukluk anıları.
İstanbul.
İspanyolca kelimeler.
Ve...
Kuzey.
Telefonu yüzüme yaklaştırıp mesajlara baktım.
Sonra kaşlarımı çattım.
"Ben dün gece ne yaptım?"
Bir süre ekrana boş boş baktım.
Sonra telefonu yatağın yanına bıraktım.
"Bir daha asla."
İki saniye düşündüm.
"...Bu gece erken yatacağım."
Üç saniye daha düşündüm.
Sonra kendi kendime homurdandım.
"Gerçi Kuzey yazarsa..."
Dur.
Neden ilk düşündüğüm şey bu oldu?
Yastığı yüzüme bastırdım.
"Hayır."
Telefonu tekrar elime aldım.
Bildirim yoktu.
Nedense biraz rahatladım.
Sonra neden rahatladığımı sorguladım.
"Çünkü uyuyabilirim."
Evet.
Sebep buydu.
Kesinlikle buydu.
Başka hiçbir sebebi yoktu.
Telefonu komodinin üzerine bırakıp yataktan çıkmaya çalıştım.
Değneklerim yatağın yanında duruyordu.
Birini elime aldım.
Sonra diğerini.
Ayağa kalkarken derin bir nefes verdim.
"Sabahın bu saatinde insanları niye uyandırıyorlar ki?"
Odaya baktım.
Sessizdi.
Ben de sessiz olmaya çalışarak kapıya doğru ilerledim.
Tam kapının koluna uzanmıştım ki dışarıdan hafif bir ses duydum.
Kaşlarımı çattım.
Saat daha yediyi geçiyordu.
Kim olabilirdi?
Belki otel çalışanlarından biriydi.
Belki annem aramıştı.
Belki de...
Kapının önünde biri duruyordu.
Bir saniye bekledim.
Sonra kapıyı açtım.
Ve olduğum yerde kaldım.
Karşımda babam duruyordu.
Bir elimde değnek, saçlarım dağılmış, gözlerim yarı kapalı şekilde ona baktım.
Babam da bana baktı.
Ben ona baktım.
O bana baktı.
İkimiz de birkaç saniye hiçbir şey söylemedik.
Sonra gözlerim iyice açıldı.
"Baba?"
Babam gülümsedi.
"Günaydın."
O an uykumun yarısı gitti.
Hiçbir şey düşünmeden bir adım attım ve ona sıkıca sarıldım.
Babam da hemen bana sarıldı.
Kollarının arasında bir an gözlerimi kapattım.
Ne kadar zamandır görmemiştim bilmiyordum ama o anda gerçekten evimi görmüş gibi hissettim.
Babam saçlarımı hafifçe okşadı.
"Özledin mi?"
"Çok."
"Ben de seni özledim kızım."
Bir süre öyle kaldık.
Sonra babam hafifçe geri çekilip yüzüme baktı.
"İyi misin?"
"Uykum var."
Babam güldü.
"Onu sormadım."
"Ben yine de onu cevapladım."
"Fark ettim."
Gözlerimi ovuşturdum.
"Sen sabahın köründe burada ne yapıyorsun?"
"İstanbul'a geldim."
"Onu görüyorum."
"Yanına geldim."
"Onu da görüyorum."
Babam kaşlarını kaldırdı.
"Başka?"
"Başka..."
Esnedim.
"...uyumak istiyorum."
Babam başını iki yana sallayarak güldü.
"Sen hiç değişmemişsin."
"Değiştim."
"Nasıl?"
"Artık daha yorgunum."
Babam kahkaha attı.
Ben de istemeden güldüm.
Sonra babamın yüzündeki ifadeye baktım.
Sanki söylemek istediği başka bir şey vardı.
"Ne oldu?"
"Hiç."
"Baba."
"Efendim?"
"Neden geldin?"
"Birazdan aşağı inelim, kahvaltı yaparız."
"Tamam."
"Sonra da..."
Durdu.
Ben bekledim.
"Sonra da ne?"
Babam gülümsedi.
"Sen daha hazır değilsin."
Kaşlarımı çattım.
"Ne için?"
Babam hiçbir şey söylemeden sadece bana baktı.
Ben de ona baktım.
Bir süre düşündüm.
Sonra omuzlarımı silktim.
"Ben şu an hiçbir şeye hazır değilim zaten."
Babam güldü.
"Git hazırlan."
"Nereye gidiyoruz?"
"Bir yere."
"Baba!"
"Sonra söyleyeceğim."
"Hiç merak etmiyorum."
"Yalan söylüyorsun."
"Biraz."
Babam tekrar güldü.
Ben kapının yanında birkaç saniye öylece kaldım.
Sonra bir anda dün akşamki konuşma aklıma geldi.
03.00.
Kuzey.
Uykusuzluk.
Ve şimdi babam.
"Harika," diye mırıldandım.
Babam duydu.
"Ne harika?"
"Hiç."
Kapıyı kapatırken kendi kendime söylendim.
"Bir daha Kuzey'le gece üçe kadar konuşmayacağım."
Kapının arkasında birkaç saniye sessiz kaldım.
Sonra alnımı kapıya yasladım.
"...Gerçekten yapmayacağım."
Ama bunu söylerken bile neden yüzümde küçük bir gülümseme olduğunu bilmiyordum.
Kapıyı kapattıktan sonra birkaç saniye olduğum yerde kaldım.
Babam gelmişti.
Hem de İstanbul'a.
Sabahın köründe.
Ve ben daha doğru düzgün uyanamamıştım.
Telefonuma baktım.
Saat hâlâ erkendi.
Ekranda dün geceki konuşmamız duruyordu.
03.04.
Tekrar içimden söylendim.
"Bir insan neden gece üçte uyur?"
Sonra kendi kendime cevap verdim.
"Çünkü beş saat boyunca mesajlaşır."
Başımı iki yana salladım.
"Bir daha yapmayacağım."
Telefonu yatağın üzerine bıraktım ve dolaba doğru ilerledim.
Bugün özellikle rahat bir şeyler giymek istiyordum. Üzerime bol bir eşofman altı ve yumuşak bir sweatshirt geçirdim. Saçlarımı da fazla uğraşmadan topladım.
Aynada kendime baktım.
Gözlerimin altında hafif bir yorgunluk vardı.
"Çok belli oluyor."
Sonra kendi kendime baktım.
"Normal."
Çünkü gerçekten uykusuzdum.
Değneklerimi alıp odadan çıktım.
Babam koridorda beni bekliyordu.
Beni görünce baştan aşağı baktı.
"Oldu mu?"
"Evet."
"Çok mu yoruldun?"
"Hayır."
"Yüzün neden öyle?"
"Çünkü sabah."
Babam gülerek başını salladı.
"Tamam. Hadi."
Birlikte asansöre doğru ilerledik.
Asansörde yan yana dururken babam bana baktı.
"Uykun var."
"Var."
"Kaçta yattın?"
Bir an durdum.
"Erken."
Babam şüpheyle baktı.
"Kaçta?"
"Geç."
"Ne kadar geç?"
"Normalden biraz geç."
Babam gözlerini kıstı.
"Kaç?"
İç çektim.
"Üç."
Babamın yüzünde önce şaşkınlık, sonra hafif bir gülümseme belirdi.
"Gece üç mü?"
"Evet."
"Niye?"
"Konuşuyordum."
"Kimle?"
Bir an sustum.
"Bir arkadaşımla."
Babamın kaşı hafifçe kalktı.
Ben hemen ekledim:
"Mesajlaşıyorduk."
"Ben bir şey demedim."
"Demeden yüzünden belli oluyor."
Babam güldü.
"Tamam, tamam. Bir şey sormuyorum."
"İyi."
Asansör aşağı indi.
Lobiye çıktığımızda birlikte kahvaltı salonuna geçtik.
Sessiz bir köşe bulup oturduk.
Ben tabağıma birkaç şey aldım. Babam da çayını aldı.
Bir süre sadece yemek yedik.
Sonra babam bana baktı.
"Nasıl hissediyorsun?"
Bu kez neyi kastettiğini anlamıştım.
"Genel olarak mı?"
"Evet."
Bir süre düşündüm.
"Karışık."
Babam başını salladı.
"Anlıyorum."
"Bir yandan iyiyim. Bir yandan da..."
Cümleyi tamamlamadım.
Babam bekledi.
Ben de çatalımla tabağımda oynadım.
"Her şey çok hızlı değişti."
"Yarışma..."
"Yarışma, hastane, ameliyat meselesi, şimdi ev..."
Başımı kaldırıp babama baktım.
"Bir ay önce sadece çeyrek final yarışmanın sonuçlarını düşünüyordum."
Babam hafifçe gülümsedi.
"Sen zaten başka bir şey düşünmüyordun."
"Doğru."
Sonra sessizleştim.
Babamın yüzüne bakarken bir anda çocukluğum geldi aklıma.
Bazen geçmiş gerçekten garipti.
İnsan büyüyünce her şeyin geride kaldığını sanıyordu.
Ama bazı şeyler insanın içinde bir yerde kalıyordu.
Benim çocukluğum...
Benim için kolay bir dönem değildi.
İnsanlara güvenmeyi bıraktığım zamanlar vardı.
Birinin bana iyi davranmasının arkasında mutlaka başka bir şey aradığım zamanlar.
Bir şey söylersem dalga geçilecek diye sustuğum zamanlar.
Kalabalıkların içinde bile kendimi yalnız hissettiğim zamanlar.
Zorbalık gördüğüm dönemler.
Bazı günler okula gitmek bile istemediğim olurdu.
Kimseye belli etmemeye çalışırdım.
Eve geldiğimde "İyiyim." derdim.
Ama aslında iyi değildim.
İnsanların söyledikleri bazen bir çocuğun kafasında tahmin edilenden çok daha uzun kalıyordu.
Bir cümle...
Bir bakış...
Bir kahkaha...
Sonra insan kendi kendine bakıp "Acaba gerçekten bende bir sorun mu var?" diye düşünmeye başlıyordu.
Ben de düşünmüştüm.
Çok düşünmüştüm.
O zamanlar insanlara olan güvenim azalmıştı.
Ama babama olan güvenim hiç azalmamıştı.
Çünkü o zamanlarda bana hiçbir zaman "Abartıyorsun." dememişti.
Ben anlatmak istemediğimde zorlamamıştı.
Sadece yanımda durmuştu.
Bazen odamın kapısına gelip hiçbir şey sormadan yanıma oturmuştu.
Bazen okuldan sonra beni almaya gelmişti.
Bazen de sadece:
"Ben buradayım."
demişti.
O kadar.
O iki kelime bana bazen yetmişti.
Şimdi karşımdaki adama bakınca bunların hepsi bir anda aklımdan geçti.
Babam kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"Nehir?"
Düşüncelerimden sıyrıldım.
"Efendim?"
"Daldın."
"Biraz."
"Ne düşündün?"
Bir süre sustum.
Sonra dürüstçe söyledim.
"Çocukluğumu."
Babamın yüzündeki ifade değişti.
Daha dikkatli baktı bana.
"İyi şeyleri mi?"
Başımı hafifçe iki yana salladım.
"Her şeyi."
Babam bir şey söylemedi.
Ben devam ettim.
"Çocukluğum benim için en kötü dönemlerden biriydi aslında."
Sesim biraz daha alçaldı.
"İnsanlara güvenimin bittiği dönemdi. Çok fazla zorbalık gördüm. Bazı şeyleri hâlâ hatırlıyorum."
Babam elindeki çayı masaya bıraktı.
"Ben de bazılarını hatırlıyorum."
Gözlerimi ona çevirdim.
"Ben sana her şeyi anlatmamıştım."
"Biliyorum."
"Çünkü anlatırsam daha gerçek olacakmış gibi geliyordu."
Babam başını yavaşça salladı.
"Sen o zaman da güçlü görünmeye çalışıyordun."
"Başka türlü nasıl davranacağımı bilmiyordum."
Babam birkaç saniye sustu.
Sonra elini masanın üzerinde benim elime koydu.
"Keşke o zaman daha fazla anlatabilseydin."
Gülümsedim ama gözlerim dolmuştu.
"Sen zaten yeterince şey yaptın."
"Yetmiş miydi?"
"Yetmişti."
Babam bana baktı.
Ben de ona.
"Çünkü ne zaman dönüp baksam oradaydın."
Babamın gözlerinde de hafif bir duygu oluştu.
"Şimdi de buradayım."
"Yaşadığım sürece hep burada yanında olacağım"
Bu cümle içime oturdu.
Çünkü gerçekten öyleydi.
Yarışmada uzakta bile olsa yanımdaydı.
Hastanede uzakta olsa yinede yanımdaydı.
Şimdi de sabahın köründe İstanbul'a gelmişti.
Ve ben bazen bunu ne kadar normalmiş gibi görsem de aslında çok büyük bir şey olduğunu biliyordum.
Elini sıktım.
"İyi ki varsın."
Babam gülümsedi.
"Sen de iyi ki varsın."
Bir süre sonra ikimiz de tekrar yemeklerimize döndük.
Ama kahvaltının havası artık biraz değişmişti.
Daha sakin.
Daha sıcak.
Sanki yıllar önce yarım kalmış bir konuşmanın küçük bir kısmını bugün tamamlamıştık.
Tam o sırada babam çatalını tabağına bıraktı.
"Bu arada..."
Ses tonundan ne geleceğini anlamıştım.
Başımı kaldırdım.
"Ne?"
"Ameliyat konusunda ne düşünüyorsun?"
Elimdeki çatal havada kaldı.
İçimden kısa bir nefes verdim.
İşte şimdi asıl konuşma başlıyordu.
"Olacağım."
Babam hemen cevap vermedi.
"Ne?"
"Ameliyat olacağım."
"Kararını verdin mi?"
"Evet."
"Nehir..."
"Baba, son kararım."
Babamın yüzündeki ifade değişti.
Endişelenmişti.
Bunu saklamaya çalışsa da gözlerinden belli oluyordu.
"Doktor iki seçenek olduğunu söyledi."
"Biliyorum."
"Diğer seçenek de var."
"Biliyorum."
"Ameliyat kolay bir şey değil."
"Onu da biliyorum."
Babam hafifçe iç çekti.
"Ben sadece..."
Durdu.
Sonra daha yavaş konuştu.
"Korkuyorum."
Bu kelimeyle sustum.
Babamın bunu söylemesini beklemiyordum.
"Senin için korkuyorum."
Gözlerimi tabağımdan kaldırdım.
"Ameliyatın kendisinden mi?"
"Her şeyinden."
Bir süre sessizlik oldu.
"Ya bir şey ters giderse?"
"Baba..."
"Ya beklediğimiz gibi ilerlemezse?"
"Doktorlar bunun için—"
"Ya ileride o bölgedeki iz sana her baktığında bu günleri hatırlatırsa?"
Elim istemsizce bacağımın üzerine gitti.
Babam hemen ekledi:
"İzin kalması benim için önemli olduğu için söylemiyorum. Senin kafanda büyütüp kendini üzmenden korkuyorum."
"Ben zaten dans etmek istiyorum."
"Biliyorum."
"Ve bunun için gereken şeyi yapacağım."
Babam bana baktı.
"Ya dans edemezsen?"
O cümle havada asılı kaldı.
İçimde bir yer acıdı.
Ama bu kez kaçmadım.
"Dans edebilmek için elimden geleni yapacağım."
"Ya olmazsa?"
"Olursa?"
Babam sustu.
Ben de biraz öne eğildim.
"Baba, korkuyorsun diye kararımı değiştirmeyeceğim."
"Ben de korkuyorum diye seni durdurmak istemiyorum."
"O zaman sorun ne?"
"Senin acele etmen."
"Ben acele etmiyorum."
Babam kaşını kaldırdı.
"Sen mi?"
"Evet."
"Üç gün önce değnekleri bırakmaya çalışıyordun."
"Onun konuyla ilgisi yok."
"Gayet ilgisi var."
"Hayır."
"Gayet var."
"Babaaa..."
Babam gülmeye başladı.
Ben de istemeden güldüm.
Sonra yüzü tekrar ciddileşti.
"Kararını gerçekten verdin mi?"
"Evet."
"Kesin mi?"
"Kesin."
"Sonradan pişman olmayacaksın?"
"Olmayacağım."
Babam başını salladı.
"Tamam."
"Tamam mı?"
"Tamam."
Bir an şaşırdım.
"Bu kadar mı?"
"Ne yapmamı bekliyorsun?"
"Bilmiyorum. Biraz daha itiraz et."
"Niye?"
"Çünkü sen babamsın."
Babam güldü.
"Ben senin kararına saygı duyuyorum."
Sonra elimi tekrar tuttu.
"Ama ne olursa olsun yanında olacağım."
Gülümsedim.
"Onu biliyorum."
Kahvaltının geri kalanında konu biraz daha hafifledi.
Bir süre İstanbul'dan konuştuk.
Sonra babam saatine baktı.
"Birazdan çıkalım."
"Nereye?"
"Bir yere."
"Yine mi?"
"Evet."
"Nereye gidiyoruz?"
Babam sadece gülümsedi.
Ben de omuz silktim.
Aklımdan tamamen çıkmıştı.
Gerçekten.
Eve bakmaya gideceğimizi tamamen unutmuştum.
Yaklaşık bir saat sonra otelden çıktık.
Babam bir araç ayarlamıştı.
Ben yan koltukta otururken İstanbul'u camdan izliyordum.
Binalar birbiri ardına geçiyordu.
Bazı sokaklar kalabalık, bazıları sakindi.
Babam navigasyona bakıp ara sıra yön tarif ediyordu.
Ben ise dışarı bakmaya devam ettim.
Bir süre sonra tanıdık bir şey gördüm.
Bale stüdyolarından birinin tabelası.
Sonra bir tane daha.
Kaşlarımı çattım.
"Biz nereye gidiyoruz?"
Babam gülümsedi.
"Eve."
"Eve?"
"Evet."
Bir anda yüzüm değişti.
"EV!"
Babam kahkaha attı.
"Unuttun mu?"
"Tamamen!"
"Ben sana söylemiştim."
"Sabah çok uykuluydum dünde aklımdan çıkmış."
"Fark ettim."
Bir süre sonra araç daha sakin bir mahalleye girdi.
Sokaklar daha düzenliydi.
Ağaçlar vardı.
Küçük bahçeli evler, taş yollar, birbirine çok yakın olmayan binalar...
Sonra babam yavaşladı.
"İşte."
Camdan dışarı baktım.
Ve birkaç saniye hiçbir şey söyleyemedim.
Karşımızda küçük, bağımsız bir ev duruyordu.
İki katlıydı.
Dışarıdan sade görünüyordu ama aynı zamanda öyle sıcak bir havası vardı ki daha kapısından bile insanın içine bir şey oturuyordu.
Büyük camlar.
Açık renk duvarlar.
Küçük bir bahçe.
Ahşap detaylar.
Ve üst katta dışarı doğru uzanan bir balkon.
"Bu mu?"
Babam gülümsedi.
"Bu."
Arabadan indik.
Ben değneklerimle yavaşça kapıya doğru ilerledim.
Babam kapıyı açtı.
İçeri girdiğim anda yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu.
Salon ferah ve aydınlıktı.
Açık tonlarda mobilyalar vardı.
Duvarlarda sade dekorasyonlar.
Büyük pencerelerden gün ışığı içeri giriyordu.
Her şey düzenliydi ama soğuk değildi.
Tam tersine...
Yaşanmış gibi hissettiriyordu.
"Bu..."
Cümleyi tamamlayamadım.
Babam arkamdan geldi.
"Beğendin mi?"
"Çok."
Merdivenlere baktım.
"Üst katta ne var?"
"Odalar."
"Ben bakıyorum."
Babam güldü.
Değneklerimle yavaşça merdivenleri çıkarken her adımımı dikkatli atıyordum.
Üst katta birkaç oda vardı.
Bir tanesinin kapısını açtım.
Odaya girdiğimde durdum.
Duvarlar sade.
Büyük yere kadar bir pencere.
Küçük bir çalışma alanı.
Yatak.
Ve pencerenin yanında boş bir köşe.
Oraya baktım.
İlk aklıma gelen şey bale ayakkabılarımı koymak oldu.
Sonra kendi kendime güldüm.
"Benim beynim gerçekten tek bir şey düşünüyor."
Babam kapının önünde duruyordu.
"Dans odası yaparsın."
"Buraya mı?"
"İstersen."
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten."
Odanın içinde bir tur daha attım.
Sonra koridorun sonundaki kapıyı fark ettim.
"Orası ne?"
Babam cevap vermeden önce kapıyı açtı.
Küçük bir merdiven vardı.
"Çatıya çıkıyor."
Gözlerim parladı.
"Çatı mı?"
"Çatı balkonu."
"Ben çıkıyorum."
"Yavaş."
"Tamam."
Merdivenlerden dikkatlice çıktım.
Kapıyı açtığımızda yüzüme hafif bir rüzgâr çarptı.
Sonra dışarı çıktım.
Ve...
Olduğum yerde kaldım.
Balkon düşündüğümden daha güzeldi.
Kocaman değildi.
Ama yeterince genişti.
Bir köşesinde küçük bir masa ve iki sandalye vardı.
Etrafta saksılar.
Ahşap detaylar.
Şehrin sesi uzaktan geliyordu.
Ama asıl dikkatimi çeken karşı taraftaki binaydı.
Balkonun kenarına biraz yaklaşıp baktım.
Gözlerim büyüdü.
"Yok artık."
Babam yanıma geldi.
"Ne oldu?"
Elimle karşı tarafı gösterdim.
"Bale okulum."
Babam gülümsedi.
"Beğendin mi?"
"Baba..."
Karşıdaki binanın üzerinde tanıdık bir tabela vardı.
Bale okulu.
Tam karşıda.
Öyle uzak da değildi.
Pencerelerinden bazıları buradan bile görünüyordu.
"Buradan görüyorum."
"Evet."
"Ben buradan..."
Bir an sustum.
Sonra gülümsedim.
"Provaları bile görebilirim."
Babam kahkaha attı.
"Sen gerçekten hastasın."
"Ne var?"
"Daha eve taşınmadan prova düşünüyorsun."
"Çünkü çok yakın!"
Balkona tekrar baktım.
Sonra karşıdaki okula.
İçimde garip bir heyecan oluşmuştu.
Sanki hayatımın bir tarafı benden alınmıştı ama başka bir tarafı yavaş yavaş önüme konuyordu.
Bu ev sadece bir ev değildi.
Bir başlangıç gibiydi.
Babam cebinden bir anahtar çıkardı.
Elime uzattı.
"Al."
Anahtara baktım.
Sonra babama.
"Ne?"
"Senin."
Anahtarı avucuma bıraktı.
Bir süre hiçbir şey söylemedim.
Anahtar küçücük bir şeydi.
Ama elimde ağırlaşıyor gibiydi.
"Gerçekten benim mi?"
"Gerçekten senin."
Gözlerim doldu.
"Artık otelde yaşamıyorum."
"İstersen yine otelde kal."
"Hayır."
Gülümsedim.
"Ben burayı istiyorum."
Babam omzuma hafifçe dokundu.
"Öyleyse hoş geldin evine."
Anahtarı avucumda biraz daha sıktım.
Sonra tekrar karşıdaki bale okuluna baktım.
"Ben burayı çok sevdim."
Babam gülümsedi.
"Belli."
Bir süre daha evi gezdik.
Alt kattaki mutfağa baktım.
Küçük bahçeye çıktım.
Salonun penceresini açtım.
Sonra tekrar yukarı çıktım.
Her yere bakmak istiyordum.
Sanki bir şeyi kaçırırsam evin büyüsü bozulacakmış gibi.
Babam aşağıda bazı şeylerle ilgilenirken ben çatı balkonuna geri döndüm.
Sandalyelerden birine oturdum.
Bir elimde anahtar vardı.
Karşımda bale okulu.
Başımı arkaya yasladım.
"Gerçekten benim evim..."
Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım.
Sadece dinlenmek istemiştim.
Sadece birkaç dakika.
Ama dün gece üçte uyumuş bir insan için birkaç dakika bazen çok tehlikeliydi.
Gözlerim ağırlaştı.
Ve ben fark etmeden uyuyakaldım.
Rüyamda hava güneşliydi.
Deniz kenarındaydım.
Dalgaların sesi geliyordu.
Yanımda biri vardı.
Kuzey.
Bana bir şey söylüyordu ama sesini tam seçemiyordum.
Sonra ikimiz de sustuk.
Birbirimize baktık.
Sanki etraftaki her şey bir anda sessizleşti.
Kuzey bana doğru yaklaştı.
Ben de geri çekilmedim.
Sonra...
Bir anda birbirimize çok yaklaştık.
Ve rüyamda onu dudağından öptüğümü gördüm.
Her şey bir anda değişti.
Gözlerimi açtım.
Birden doğruldum.
Nefesimi tuttum.
Etrafıma baktım.
Balkon.
Sandalyeler.
Ev.
İstanbul.
Kalbim hızlı atıyordu.
"Ne..."
Birkaç saniye hiçbir şey anlayamadım.
Sonra rüyayı hatırladım.
Gözlerim büyüdü.
Elim istemsizce dudaklarıma gitti.
Bir saniye öylece kaldım.
Sonra hemen elimi çektim.
"Ben az önce ne gördüm?"
Yüzümün ısındığını hissettim.
Başımı iki yana salladım.
"Saçmalama."
Ama rüya hâlâ aklımdaydı.
Kuzey.
Sahil.
Ve o an.
Gözlerimi kapattım.
"Hayır."
Tekrar açtım.
"Kesinlikle hayır."
Bu sadece bir rüyaydı.
Hepsi buydu.
Dün gece saatlerce konuşmuştuk.
Beynim de gidip onu rüyama sokmuştu.
Gayet normaldi.
Değil mi?
Tam o sırada aşağıdan babamın sesi geldi.
"Nehir!"
Bir anda toparlandım.
"Efendim?"
"İyi misin?"
"Evet!"
Sesimin fazla hızlı çıktığını fark ettim.
Bir saniye durdum.
Sonra tekrar dudaklarıma dokunacak gibi oldum ama elimi hemen indirdim.
Hayır.
Bunu düşünmeyecektim.
Kuzey'e zaten söylemeyecektim.
Asla.
Telefonumu elime aldım.
Ekrana baktım.
Yeni mesaj yoktu.
Nedense içim rahatladı.
Sonra kendi kendime fısıldadım.
"Bu rüyayı hiç kimse bilmeyecek."
Anahtarı cebime koydum.
Sandalyeden dikkatlice kalktım.
Ama aşağı inerken bile aklımın bir köşesinde aynı düşünce dönüp duruyordu.
Neden rüyamda Kuzey vardı?