26. bölüm · SON KUĞU

Aynı Tempoda (26. bölüm)

betul _library

Kafeye geldiğimizde kapıyı açıp kenara çekildi.
“Buyur.”
“Teşekkürler.”
İçeri girdim.
Koltuk değneklerimle boş bir masa bulup oturdum. O da karşımdaki sandalyeye geçti.
Garson birkaç dakika sonra yanımıza geldi.
“Ne alırsınız?”
“Kahve,” dedi çocuk.
Sonra bana baktı.
“Sen?”
“Latte.”
“Kurabiye de,” dedi.
Hemen ona baktım.
“Ben kendim söyleyebilirim.”
“Kurabiye istemiyor musun?”
“İstiyorum.”
“O zaman sorun yok.”
Gözlerimi devirdim.
Garsona dönüp siparişimi tekrar ettim.
“Bir latte ve bir kurabiye.”
Çocuk da kahvesini söyledi.
Garson uzaklaştığında masada kısa bir sessizlik oluştu.
İlk kez hastane koridorundan beri gerçekten sakin bir yerdeydik.
Ne koridorun sessizliği vardı ne de aceleyle yürümek zorundaydık.
Bir süre birbirimize bakmadan oturduk.
Sonra çocuk ellerini masanın üzerine koydu.
“Bu arada…”
Başımı kaldırdım.
“Biz tanışmadık.”
“Ben Kuzey Yerebakan.”
Yüzüne baktım.
“Yerebakan mı?”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Evet. Öyle soyadım maalesef.”
Gülmemek için kendimi zorladım.
“ değişik bir soyad ”
“Senin soyadın Elizabeth'tır kesin.”
“Sana söylemedim ki.”
“Doğru.”
Birkaç saniye birbirimize baktık.
Sonra sadece:
“Nehir sarıkamış.”
dedim.
Kuzey elini uzattı.
Ben ise eline bakıp hiçbir şey yapmadım.
Birkaç saniye eli havada kaldı. Sonra bana baktı.
“Eee?”
Omuzlarımı hafifçe kaldırdım.
“Ne?”
“Elimi uzattım.”
“Gördüm.”
Kaşlarını kaldırdı.
“E?”
“Ne yapmamı bekliyorsun?”
Bir an yüzüme baktı. Sonra gülümsemesi belirginleşti.
“Tanıştığımıza memnun oldum, Nehir.”
“Ben de.”
Elini geri çekti.
“Egon biraz yüksek galiba.”
“Biraz değil.”
Gülümsedi.
“En azından dürüstsün.”
Tam o sırada siparişlerimiz geldi.
Kahvem masaya bırakılırken kurabiyeyi de önüme koydular.
Kuzey kurabiyeye baktı.
Sonra bana.
“Bunca tartışmadan sonra gerçekten kurabiye için geldin.”
Kurabiyeyi elime aldım.
“Ben ne istediğimi biliyorum.”
“Bunu fark ettim.”
“Güzel.”
Kahvesinden bir yudum aldı.
“Bu arada…”
“Ne?”
“Soyadını öğrenmenin bir yolu var mı?”
Kurabiyeden küçük bir parça kopardım.
“Var.”
“Ne?”
“Beklemek.”
Başını iki yana salladı.
“Sen gerçekten zor birisin.”
“Bunu senden ikinci kez duyuyorum.”
“Çünkü doğru.”
“Sen de fazla meraklısın.”
“Belki.”
“Belki değil.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra ikimiz de aynı anda gülümsedik.
Daha birkaç dakika önce isimlerimizi bile bilmiyorduk.
Şimdi ise birbirimizin soyadını öğrenmek için küçük bir savaşa girmiştik.
Kurabiyeden bir parça daha koparıp kahvemi karıştırdım.
Masada kısa bir sessizlik oluştu.
Bu kez ikimiz de konuşmak için acele etmiyorduk.
Kuzey kahvesinden bir yudum aldıktan sonra dışarıdaki kalabalığa baktı.
“İstanbul'a alışabildin mi?”
Sorusu beklemediğim kadar normaldi.
“Alıştım sayılır.”
“Sayılır?”
“Bazen çok kalabalık geliyor.”
“Bazen mi?”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Tamam. Çoğu zaman.”
Güldü.
“Ben de ilk geldiğimde öyle düşünüyordum.”
“Sen nerelisin?”
“İstanbul.”
“Ciddi misin?”
“Evet.”
“Doğma büyüme?”
“Sayılır. Ailem burada.”
“Ailenle mi yaşıyorsun?”
“Hayır.”
“Tek başına mı?”
“Şimdilik.”
Kahvemi masaya bıraktım.
“Şimdilik ne demek?”
“Bazen insan ailesinden uzak kalmak istiyor.”
“Sen de mi?”
“Ben de.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Bu kez soruyu ben sordum.
“Kaç kardeşsiniz?”
“Bir kardeşim var.”
“şu dükkanda gördüğüm dimi”
Kafasını sallanmıştı
“benziyorsunuz."
Kaşlarını kaldırdı.
“Ne gibi?”
“Bilmem.”
“Bilmediğin bir şeyi nasıl anlıyorsun?”
“Öyle.”
Başını iki yana salladı.
“Sen de her şeyi ‘öyle’ diye açıklıyorsun.”
“Çünkü her şeyin açıklaması olmak zorunda değil.”
“Bazen oluyor.”
“Bazen olmuyor.”
Gülümsedi.
“Kardeşin var mı?”
“Var.”
“Kaç tane?”
“iki”
“Büyük mü?”
“biri ile aramda bir yaş var diğeride benden küçük”
“Erkek mi ikisi yoksa kız mı?”
“Erkek.”
“Anlaşılıyor.”
Bu kez kaşlarımı kaldırdım.
“Neyden?”
“Bilmem.”
Bir an ona baktım.
Sonra istemeden güldüm.
“Benim lafımı bana karşı kullanıyorsun.”
“İşe yarıyor.”
“Sinir bozucusun.”
“Bunu da daha önce söyledin.”
“Çünkü değişmedin.”
“Sen de değişmedin.”
Kahvemden bir yudum aldım.
Garip bir şekilde, sohbet artık eskisi kadar zor gelmiyordu.
Başta birbirimize sürekli laf yetiştiriyorduk.
Şimdi ise araya küçük sessizlikler girse bile ikimizden biri mutlaka yeni bir şey soruyordu.
Kuzey bir süre sonra dışarıyı işaret etti.
“İstanbul'da en sevdiğin yer neresi?”
“Henüz karar vermedim.”
“Nasıl yani?”
“Çok fazla yer var.”
“Peki en sevmediğin?”
Hiç düşünmeden cevap verdim.
“Kalabalık.”
“Bu şehirde zorlanacaksın.”
“Farkındayım.”
“Ben de kalabalığı sevmiyorum.”
Ona baktım.
“İstanbul'da yaşayıp kalabalığı sevmemek biraz çelişkili.”
“Ben şehri seviyorum. İnsan sayısını değil.”
“Bu mantıklı.”
“Bak, ilk kez bir konuda hak verdin.”
“Abartma.”
“Not ediyorum.”
“Ne notu?”
“Bugün bana ilk kez hak verdin.”
Gözlerimi devirdim.
“Bir daha vermem.”
“Geç kaldın.”
Gülümsedim.
Bir süre daha konuşmaya devam ettik.
Çocukluğumuzdan, sevdiğimiz yemeklerden, İstanbul'da gitmekten hoşlandığımız yerlerden bahsettik.
Çok büyük ya da önemli şeyler değildi bunlar.
Ama nedense konuşmak kolaylaşıyordu.
Artık karşımda birkaç kez tesadüfen karşılaştığım yabancı biri varmış gibi hissetmiyordum.
Hâlâ birbirimizi tam olarak tanımıyorduk.
Ama en azından artık birbirimizin hayatından küçük parçaları biliyorduk.
Kahvemden son bir yudum aldım.
“Bu arada…”
Kuzey bana baktı.
“Ne?”
“Kurabiye güzeldi.”
Başını hafifçe salladı.
“Demek sonunda bir şeyi beğendin.”
“Her şeyi beğenmem.”
“Fark ettim.”
“Sen de fazla konuşuyorsun.”
“Sen de fazla cevap veriyorsun.”
Bir an sustum.
Sonra gülümsedim.
“Belki de alışıyorum.”
“Neye?”
“Seninle konuşmaya.”
Bu kez onun da yüzündeki gülümseme biraz değişti.
“Ben de.”
İkimiz de birkaç saniye sustuk.
Bu kez sessizlik rahatsız edici değildi.
Sadece sessizlikti.
Ve ilk defa, birbirimizle konuşmak için bir tesadüfe ihtiyaç duymadığımızı fark ettim.
Kahvelerimizin sonuna gelmiştik. Masadaki sohbet de yavaş yavaş sakinleşmişti. Dışarıda akşamüstü trafiği başlamış, camdan içeri giren şehir uğultusu biraz daha belirginleşmişti.
Saatime baktım.
“Benim artık otelde olmam gerekiyor.”
Kuzey de saate baktı.
“Ben bırakayım.”
Daha cümlesini bitirmeden başımı salladım.
“Gerek yok. Taksi çağırırım.”
“Tamam.”
Bir an durdu.
Sonra sakince ekledi:
“Taksi çağırmayı ben de biliyorum. Mesele o değil.”
Kaşlarımı hafifçe çattım.
“E ne mesele?”
Kuzey omuzlarını silkti.
“Değneklerle tek başına yürüyorsun. Birlikte çıktık, birlikte dönelim.”
“Buna gerek yok.”
“Var.”
“Sen neden bu kadar ısrarcısın?”
“Sen neden her yardımı reddediyorsun?”
“Çünkü kendi başıma yapabiliyorum.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse?”
“Yapabiliyor olman, yardım kabul edemeyeceğin anlamına gelmiyor.”
Bir an sustum.
Bu kez verecek bir cevap bulamadım.
Kuzey bunu fark etmiş olacak ki gülümseyerek arkasına yaslandı.
“Bak, ilk kez tartışmayı kazandım.”
“Henüz kazanmadın.”
“Bence kazandım.”
“Fazla emin konuşuyorsun.”
“Sen de fazla direniyorsun.”
Gözlerimi devirdim.
“Tamam. Bırak.”
“Tamam.”
Garson hesabı getirdiğinde hemen çantama uzandım.
“Kendi kahvemi ben ödeyeceğim.”
Kuzey hesaba baktı.
“Gerek yok.”
“Var.”
“Yok.”
“Var.”
“Çarpışmanın bedeli.”
“Kurabiyeyi de sen söyledin.”
“Onu da çarpışmanın bedeline dahil ettim.”
“Ben kurabiye istedim.”
“Ben de ısmarladım.”
“Ben sana ısmarla demedim.”
“Şimdi de fazla mı konuşuyorsun?”
“Sen başlattın.”
Kuzey güldü.
“Tamam. O zaman bir dahaki sefere sen ısmarlarsın.”
Bir an durdum.
“Bir dahaki sefere mi?”
“Ne var?”
“Şimdiden bir dahaki sefere karar vermişsin.”
“Kurabiyeyi beğendin.”
“Evet.”
“O zaman sorun yok.”
Başımı iki yana salladım.
“Sen gerçekten çok rahatsın.”
“Sen de fazla düşünüyorsun.”
“Belki.”
Hesabı yeniden elime almaya çalıştım ama Kuzey benden önce davranıp hesabı garsona uzattı.
“Tamamdır.”
Ona bakıp kaşlarımı kaldırdım.
“Bunun hesabını sonra sorarım.”
“Bekliyorum.”
Ayağa kalktım ve koltuk değneklerimi elime aldım.
Kuzey de ayağa kalktı.
Kafeden birlikte çıktığımızda İstanbul'un akşamüstü kalabalığıyla karşılaştık.
Hava hâlâ aydınlıktı ama gün yavaş yavaş akşama dönüyordu. Kaldırımlar insanlarla doluydu. Arabalar peş peşe geçiyor, uzaktan korna sesleri duyuluyordu.
Ben dikkatli adımlarla ilerlerken Kuzey yine yanıma uydu.
Bu kez hiçbir şey söylemedim.
Çünkü artık onun neden yavaş yürüdüğünü biliyordum.
Benim tempoma ayak uyduruyordu.
Ve nedense bu kez bunu garipsemiyordum.
İstanbul'un kalabalığı arasında yan yana yürümeye devam ettik.
Kuzey yine benim tempoma ayak uyduruyordu.
Bir süre sonra konuşma yeniden ailelerimize geldi.
“Senin kardeşlerinle aran nasıl?” diye sordu.
“Değişiyor.”
“Nasıl yani?”
“Bazen çok iyiyiz. Bazen de aynı evde beş dakika duramıyoruz.”
Güldü.
“Demek normal.”
“Seninki nasıl?”
“Benimki de farklı değil.”
“Az önce kardeşinin bir tane senden küçük olduğunu söylemiştin.”
“Evet.”
“Seninle uğraşıyor mu?”
“Fazlasıyla.”
“Belli.”
“Nasıl belli?”
“Konuşurken yüzün değişiyor.”
Bir an ona baktım.
“Sen insanları fazla mı gözlemliyorsun?”
“Bazen.”
“Tehlikeli bir özellik.”
“Sen de fazla soru soruyorsun.”
“Merak ediyorum.”
“Demek sen de meraklısın.”
“Bunu senden duymam komik.”
Gülümsedi.
“Ben kabul ediyorum.”
“Ben etmiyorum.”
“Belli.”
Bir süre daha yürüdük.
Sonra bu kez ben sordum:
“Anne baban da İstanbul'da mı?”
“Evet.”
“Onlarla sık görüşüyor musun?”
“Fırsat buldukça.”
“İyi.”
“Seninkiler?”
“Onlar da başka yerde.”
“Uzak mı?”
“Biraz.”
“Özlüyor musun?”
Soruyu duyunca birkaç saniye sustum.
“Evet.”
Kuzey başka bir şey sormadı.
Sadece başını hafifçe salladı.
Bazen birinin daha fazla soru sormaması, verebileceği en iyi cevaptı.
Bir süre sonra otelin bulunduğu sokağa girdik.
Artık yolun sonuna geldiğimizi fark edince nedense içimde garip bir his oluştu.
Sanki biraz önce uzun bir yürüyüşe çıkmışız da eve dönmek istemiyormuşum gibi.
Otelin önüne geldiğimizde durdum.
Kuzey de benimle birlikte durdu.
Bir an ikimiz de konuşmadık.
“Teşekkür ederim,” dedim sonunda.
“Ne için?”
“Bıraktığın için.”
“Rica ederim.”
Koltuk değneklerimi biraz daha sıkı tuttum.
“Bir de kahve için.”
“Kurabiye için de.”
“Onu özellikle söylemene gerek yoktu.”
Gülümsedi.
“Bir dahaki sefere kurabiyeyi ben seçerim.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Bir dahaki sefere mi?”
Kuzey birkaç saniye bana baktı.
Sonra yüzünde o tanıdık, hafif alaycı gülümseme belirdi.
“Yanlış mı anladım?”
“Ne?”
“Bir daha kahve içmeyeceğiz mi?”
Sorusunu öyle rahat sormuştu ki bu kez cevap vermek bana kalmıştı.
Doğrudan cevap vermek yerine omuzlarımı hafifçe kaldırdım.
“Kurabiye kötüyse gelmem.”
Kuzey güldü.
“Yani iyi bir kurabiye bulursam şansım var.”
“Belki.”
“Belki mi?”
“Fazla güvenme.”
“Tamam.”
“Yine de seçerken dikkat et.”
“Bu kadar ciddi bir görev olduğunu bilmiyordum.”
“Ben kurabiye konusunda ciddiyim.”
“Anladım.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Kuzey geriye doğru bir adım attı.
“İyi geceler, Nehir.”
“İyi geceler.”
Arkasını dönüp yürümeye başladı.
Ben ise birkaç saniye olduğu yerde kaldım.
Sonra otelin kapısına doğru ilerledim.
Daha birkaç saat önce onunla karşılaşacağımı bile bilmiyordum.
Şimdi ise bir sonraki kahvenin nasıl olacağını düşünüyordum.
Üstelik ikimiz de bunu açıkça söylememiştik.
Ama ikimiz de biliyorduk.
Bu, son karşılaşmamız olmayacaktı.