9. bölüm / 33
SON KUĞUVerdiğim Söz (9. Bölüm)
Bölümler 33Şu an: Verdiğim Söz (9. Bölüm)
- 1 Bir Alarm, Bin Bela (1. Bölüm)2.236 kelime
- 2 Hayaller (2. Bölüm)1.780 kelime
- 3 Son Bir Umut (3. Bölüm)1.165 kelime
- 4 İstanbul yolcusu (4. Bölüm)1.368 kelime
- 5 huysuzluk (5. bölüm)1.412 kelime
- 6 İlk yarı (6. Bölüm)2.481 kelime
- 7 Yolun sonu değil (7. Bölüm)4.023 kelime
- 8 Yeniden İstanbul (8. Bölüm)1.618 kelime
- 9 Verdiğim Söz (9. Bölüm)2.245 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 Tanımadığım Tanıdık(10. Bölüm)3.917 kelime
- 11 Işıklar Yanacak (11. Bölüm)2.348 kelime
- 12 Yine sen (12. Bölüm)2.117 kelime
- 13 Aynı Sahnenin İnsanları (13. Bölüm)2.420 kelime
- 14 Sahnede İlk İz (14. Bölüm)1.950 kelime
- 15 Hocaların Gözünden(15. Bölüm)2.661 kelime
- 16 Sahneye Doğru (16. Bölüm)1.569 kelime
- 17 O An Yaklaşıyor (17. Bölüm)2.085 kelime
- 18 Işıklar Altında (18. Bölüm)3.510 kelime
- 19 Son Nota (19. Bölüm)2.653 kelime
- 20 Önce Sen (20. Bölüm)2.216 kelime
- 21 Küçük Bir Umut (21. Bölüm)2.796 kelime
- 22 Yeniden Başlamak (22. Bölüm)2.546 kelime
- 23 Sahne Bitti, Ben Bitmedim (23. Bölüm)1.659 kelime
- 24 Geri Döndüğümde (24. Bölüm)2.579 kelime
- 25 Tesadüf mü? (25. Bölüm)3.744 kelime
- 26 Aynı Tempoda (26. bölüm)1.477 kelime
- 27 Alışıyorum (27. Bölüm)2.436 kelime
- 28 Sessiz Bir Prova (28. Bölüm)4.147 kelime
- 29 Neyi Görmüşlerdi? (29. bölüm)2.317 kelime
- 30 Biraz Sen (30.bölüm)5.088 kelime
- 31 Bir Kararın Eşiğinde (31. Bölüm)3.726 kelime
- 32 Bir Not, Bir Gülümseme (32. Bölüm)3.989 kelime
- 33 Beynimin Oyunu(33. Bölüm)2.643 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerimi yavaşça araladığımda ilk hissettiğim şey üzerime vuran sıcak güneş ışıkları oldu. Birkaç saniye boyunca tavana boş boş baktım. Nerede olduğumu anlamaya çalışıyordum.
Sonra dün yaşananlar bir bir aklıma gelmeye başladı.
İstanbul...
Yarışma...
Otel...
Dudaklarımın kenarı istemsizce yukarı kıvrıldı.
Yatağın içinde doğrulup etrafıma göz gezdirdim. Odam dün gece olduğu gibi yine sessizdi. Kalın perdelerin arasından süzülen güneş ışıkları zemine vuruyor, dışarıdan ise hafif martı sesleri geliyordu.
Elimi komodinin üzerindeki telefona uzattım.
Saat on biri gösteriyordu.
"Demek bu kadar uyumuşum..."
Dün geceden kalan yorgunluk sonunda üzerimden atılmış gibiydi. Başımın ağrısı neredeyse tamamen geçmişti. Uzun zamandır kendimi ilk kez bu kadar dinlenmiş hissediyordum.
Yatağımdan kalkıp perdeyi sonuna kadar açtım.
Karşımda uzanan masmavi deniz, güneş ışıklarıyla parlıyordu. Hafif rüzgâr ağaçların yapraklarını sallıyor, uzaktan geçen vapurlar suyun üzerinde beyaz izler bırakıyordu.
Bir süre sadece manzarayı izledim.
"Gerçekten İstanbul'dayım..."
Bu cümleyi kendi kendime fısıldarken bile hâlâ tam olarak inanabiliyor değildim.
Hayalini kurduğum yarışmaya sadece üç gün kalmıştı.
İçimde garip bir heyecan vardı. Ne korku ne de telaş... Daha çok uzun bir yolculuğun sonunda hedefe yaklaşmış olmanın verdiği tatlı bir his.
Kollarımı havaya kaldırıp esnedim.
Bugün kendime söz vermiştim.
Yarışmayı düşünmeyecektim.
Şehri gezecek, denizin kokusunu içime çekecek ve bu güzel günü sadece kendim için yaşayacaktım.
Çünkü biliyordum ki üç gün sonra sahneye çıktığımda hayatımın en önemli dansını edecektim.
Ama bugün...
Bugün sadece Nehir olacaktım.
Banyoya geçip yüzümü yıkadım. Soğuk su tenime değdiği anda tamamen kendime geldim. Aynanın karşısına geçip dağılmış kıvırcık saçlarımı toparlamaya çalışırken istemsizce güldüm.
"Bu saçlarla aşağı inersem kesin herkes bana korku filmi karakteriymişim gibi bakar."
Saçlarımı özenle topladıktan sonra rahat ama şık bir kombin seçtim. Açık renk bir pantolon, beyaz bir tişört ve ince bir hırka tam İstanbul havasına uygundu.
Hazırlanıp telefonumu ve oda kartımı çantama koydum.
Kapıyı açmadan önce son kez aynaya baktım.
Derin bir nefes aldım.
"Bugün güzel geçecek."
Sonra kapıyı kapatıp otelin koridoruna doğru yürümeye başladım. İçimde tarif edemediğim bir huzur vardı. Sanki bu şehir bana daha ilk günden alışmaya başlamıştı.
Asansör tarafına gelmiştim. Düğmeye basıp beklemeye başladım. İlk geldiğinde içerisi adeta bir minibüsten farksızdı. "Başka tarafa gidiyormuşum gibi yapayım." diye düşündüm ve binmedim. Asansör kapandıktan sonra eski yerime geçip düğmeye tekrar bastım.
Yaklaşık on dakika sonra yeniden geldi. Bu kez içi bomboştu. İçeri girip büfenin olduğu katın düğmesine bastım. Büfeye kadar kimse asansörü çağırmamıştı. Ta ki büfenin iki kat üstünden biri çağırana kadar.
Kapılar açıldığında bir abiyle kız kardeşi içeri bindi. Binenlerden biri bana tanıdık gelmişti. Birkaç saniye düşündükten sonra hatırladım; boks kitabı okuyan çocuktu. Otobüste gördüğüm çocuk...
İstemsizce gülümsedim. Sanırım beni fark etmemişti. Fark etseydi herhâlde tanırdı diye düşündüm. O da kendi dünyasında sessizce duruyordu.
Büfenin olduğu kata geldiğimde hızlıca asansörden çıktım ve yemeklerin olduğu bölüme geçtim. Sevdiğim birçok şey vardı: fırında peynirli ekmek, pankek, tavada yumurta ve daha nicesi... Bugün kahvaltıda yine kilo alacaktım galiba.
Elime bir tabak alıp sevdiğim ne varsa doldurdum. Hocam beni böyle görse kesin fena kızardı. Ama o an gözüm hiçbir şeyi görmüyordu.
Dolu tabağımla boş bir masa ararken insanların çoğunun bana baktığını hissediyordum. Belki de elimdeki tabaktan dolayıydı. Oysa bana göre bu gayet normal bir kahvaltı tabağıydı; herkes iştahla yiyebilirdi.
Cam kenarındaki boş bir masaya geçtim. Dışarıyı izleyerek yemeğimi yemeye başladım. Bir yandan da istemeden çevremdeki insanların konuşmalarını dinliyordum.
Tam karşımda iş toplantısı yapan bir grup vardı. Böyle bir yerde neden toplantı yaparlardı ki? Bana göre oldukça gürültülü ve rahatsız edici bir ortamdı.
Arkamdaki masada ise bir aile oturuyordu. Küçük çocukları çok mızmızdı. Annesi her lokmada ona yemek yedirmeye çalışıyor, çocuk ise sürekli tabletini istiyordu. Tableti olmadan ağzına tek lokma koymuyordu. İçimden, "Yeni nesilden beklenen davranışlardan biri galiba." diye geçirdim.
Yan tarafımdaki masada ise bir çift vardı. Büyük ihtimalle evliydiler; camdaki yansımadan yüzüklerini görebiliyordum. Onlara istemsizce içten bir gülümseme gönderdim. Belki balayındaydılar. Birbirlerine gerçekten çok yakışıyorlardı. Sessizce konuşuyor, ara sıra gülüyor ve birbirlerine sevgi dolu sözler söylüyorlardı. Onları izlerken insanın içini ısıtan bir huzur hissediliyordu.
Sonra etrafıma yeniden baktım.
Burada bir tek ben yalnızdım. Bir tek ben kimseyle konuşmuyor, kimseyle gülmüyor, kimsenin gözlerinin içine bakmıyordum. Az önce yüzümde beliren gülümseme bir anda kayboldu.
Başımı eğip sessizce yemeğimi yemeye devam ettim. Çatalın tabağa değen sesi bile o an bana fazla geliyordu. İçimde tarif edemediğim hafif bir boşluk oluşmuştu.
Kendi kendime bir söz verdim. Eve döndüğüm ilk gün lunaları alıp böyle güzel bir yerde birlikte kahvaltı yapacaktım. Belki cam kenarında oturur, saatlerce sohbet eder, dışarıyı izlerdik. O an etrafımdaki insanlara imreniyordum ama bir gün benim de böyle bir anım olacağına inanmak istiyordum.
Yemeğimi bitirdikten sonra ayağa kalktım. Saat çok geç olmadan bu güzelim İstanbul'u gezmek istiyordum. Sert adımlarla yürüyerek oradan ayrıldım.
Sonunda kendimi dışarı attığım an derin bir nefes aldım. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım ve istemsizce gülümsedim. Güneş bütün sıcaklığıyla üzerime vuruyordu. Sanki dışarıdaki havanın bile kendine has bir kokusu vardı; denizin, güneşin ve yazın birbirine karıştığı o ferah koku...
İçimde tarif edemediğim bir heyecanla yürümeye başladım. İlk durağım sahil olacaktı. Denizi, kumu, martıları... Kısacası İstanbul'un bana anlatacağı her şeyi görmek istiyordum.
Bir süre sonra yol ikiye ayrıldı. Biri şehir merkezine, diğeri ise sahile gidiyordu.
Hiç düşünmeden sahil yolunu seçtim.
Yürüyordum... Yürüyordum... Ama yol bir türlü bitmek bilmiyordu. Sanki her adım attığımda sahil biraz daha uzaklaşıyordu. "Bu kadar da uzak olamaz," diye söylenmeden edemedim.
Yaklaşık on beş dakika sonra sahile yaklaştığımı hissettim. Çünkü denizin o huzur veren dalga sesleri yavaş yavaş kulağıma ulaşmaya başlamıştı. Araya martıların çığlıkları da karışıyordu. O sesleri duydukça adımlarım istemsizce hızlandı.
Etrafı hayranlıkla izlerken bir anda ayağım bir yere takıldı.
"Dur..."
Bunu düşünmeye bile fırsat bulamadan kendimi yerde buldum.
"Of ya..." diye söylenerek ayağa kalktım. Üzerimdeki tozları silkeledikten sonra neye takıldığıma bakmak için önümdeki yere çevirdim gözlerimi.
Karşımdaki manzaraya birkaç saniye boş boş baktım.
"...Ben... cidden buna mı takıldım?"
Önümde sahile inen kocaman bir merdiven duruyordu.
Evet.
Koskoca merdivene takılıp düşmüştüm.
Bir insan bunu nasıl başarabilirdi ki?
Şaşkınlıktan birkaç saniye olduğum yerde öylece kaldım. Kendime kızsam mı, gülsem mi karar veremiyordum.
Tam o sırada arkamdan birkaç erkek sesi duydum.
"Salak kız."
Sesleri duyunca istemsizce arkama döndüm. Benimle yaşıt görünen birkaç çocuk bana bakıp gülüyordu.
İçimden, Haksız da sayılmazlar... diye geçirdim.
Sonuçta önümde duran kocaman merdiveni nasıl görememiştim ki?
Başımı hafifçe iki yana sallayıp kendi hâlime gülümsedim. "Harika bir başlangıç oldu," diye mırıldandım alaycı bir ifadeyle. Sonra derin bir nefes alıp merdivenlerden dikkatlice inmeye başladım. Bu sefer gözümün önündeki hiçbir şeyi kaçırmaya niyetim yoktu.
Merdivenlerin son basamağına indiğim an denizden gelen serin rüzgâr yüzüme çarptı. Bir an durup derin bir nefes aldım.
İçime dolan tuzlu hava, sanki günlerdir üzerimde biriken bütün yorgunluğu alıp götürüyordu.
"İşte bu..." diye fısıldadım.
Karşımda uzanan masmavi deniz güneş ışıklarıyla parlıyordu. Dalgalar kıyıya usul usul vuruyor, martılar gökyüzünde özgürce süzülüyordu. Hafif esen rüzgâr kıvırcık saçlarımı dağıtınca elimle düzeltmeye çalıştım ama birkaç saniye sonra vazgeçtim.
"Ne hâlin varsa gör."
Saçlarımla konuştuğumu fark edince kendi kendime güldüm.
Sahil tahmin ettiğimden çok daha hareketliydi.
Bisiklet süren insanlar birbirlerinin yanından geçiyor, paten kayan çocuklar kahkahalar atıyordu. Birkaç kişi köpeklerini gezdiriyor, bazıları kumlara uzanıp kitap okuyordu. Hatta biraz ileride yaşlı bir amca küçük taburesini denizin kenarına koymuş, elindeki oltayla balık tutmaya çalışıyordu.
Kimse birbirini tanımıyordu belki ama herkes aynı huzurun içindeymiş gibi görünüyordu.
Yavaş adımlarla yürümeye başladım.
Bir ara durup ayakkabılarımı çıkardım.
Elime alıp çıplak ayakla kuma bastım.
"Vay..."
Kum düşündüğümden daha sıcaktı.
Birkaç adım daha attım. Parmaklarımın arasından kayan kum bana çocukluğumu hatırlattı. Küçükken babamla sahile geldiğimiz günler aklıma geldi.
O zamanlar tek derdim kumdan kale yapmaktı.
Şimdi ise birkaç gün sonra hayatımın en önemli yarışmasına çıkacaktım.
İnsan gerçekten çok hızlı büyüyordu.
Dalgaların kıyıya vurduğu yere kadar yürüdüm. Soğuk su ayaklarıma değdiği anda istemsizce irkildim.
"Bu kadar da soğuk olunmaz ki."
Yine de birkaç saniye suyun içinde kaldım.
Sadece denizi dinledim.
Belki de uzun zamandır ilk kez zihnim tamamen susmuştu.
Tam yürümeye devam edecekken biraz ileriden yükselen kahkaha sesleri dikkatimi çekti.
Başımı çevirince dört kişilik bir arkadaş grubunu gördüm.
İki kız, iki erkek...
Birbirlerini kovalamaktan yürüyemiyorlardı.
İçlerinden biri diğerine su şişesini uzatırken kapağı tam açılmadığı için su arkadaşının yüzüne fışkırdı.
"Lan!"
Diğerleri gülmekten iki büklüm olmuştu.
Bir kız telefonu çıkarıp o anı videoya almaya başlayınca ortalık daha da karıştı.
"Sil şunu!"
"Asla silmem!"
"Bak paylaşırsan küserim!"
"Paylaşacağım."
"Paylaşma!"
Onları izlerken ben de farkında olmadan gülümsedim.
Sanki birkaç dakika önce tanıştığım insanlar değil de yıllardır bildiğim arkadaşlarım gibiydiler.
Ve tam o anda aklıma bizimkiler geldi.
İki gün önceki akşam sahilde otururken Görkem'in durduk yere ayağa kalkıp,
"Kaancııım!"
diye bağırması...
Kaan'ın da hiç düşünmeden,
"Görkemciiim!"
diye cevap vermesi...
Luna'nın yüzünü ellerinin arasına alıp,
"Allah'ım, ikinizi de tanımıyormuş gibi davranabilir miyim?" demesi...
Benim ise gülmekten nefes alamamam...
Hatırladıkça kahkaha attım.
Telefonumu cebimden çıkarıp Luna'yı görüntülü aradım.
Daha ikinci çalışta telefonu açtı.
"Sonunda!" dedi beni görür görmez.
Gülümseyerek ekrana baktım ama dikkatimi ilk çeken şey Luna değil, arka plandı.
İki gün önce ki akşam bizim salondan sarhoş bir şekilde odalara dağılmıştık. Şimdi ise Luna'nın kendi odası görünüyordu. Duvarındaki posterler, çalışma masası ve yatağının başucunda duran minik ayıcık bile yerli yerindeydi.
"Ee, sonunda evinize dönebilmişsiniz."
Luna gözlerini devirip iç çekti.
"Dönmez olur muyuz? Annem sabah erkenden aradı."
"Ne dedi?"
"'Artık abinle birlikte evinize geçin.'"
Kahkaha attım.
"Teyze haklı."
"Hiç haklı değil."
Tam o sırada Luna'nın odasının kapısı hızla açıldı. Ardından kulaklarımı çınlatacak kadar yüksek bir ses duyuldu.
"NEHİİİİRRR!"
Öyle bir bağırmıştı ki istemsizce telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırdım.
Kameraya atlayan kişi Kaan'dı.
Luna hiç düşünmeden onu iki eliyle itti. Kaan dengesini kaybedip yere düşünce kahkaha atmama engel olamadım.
"Ya bir dur!" diye söylendi Luna.
Kaan, Luna'nın kolundan tutunarak ayağa kalkmaya çalışırken söylenmeye başladı.
"Annem haklıydı."
Luna koluyla onu tekrar itti.
"Sen konuşma."
"Neden?"
"Çünkü sen de benim kadar kalmak istiyordun."
"İftira."
"İftira falan değil."
İkisini izlerken gülmemek elde değildi.
"O zaman Görkem de sizi bırakmıştır."
Luna ile Kaan aynı anda birbirlerine baktılar.
Sonra ikisi de aynı anda gülmeye başladılar.
"Şey..." dedi Kaan ensesini kaşıyarak. "Aslında..."
Luna ayağa fırladı.
"Kaan, telefonu ver!"
Kaan daha ne olduğunu anlayamadan Luna telefonu elinden kaptı ve hızla merdivenlerden aşağı inmeye başladı.
Ben ise olan biteni anlamaya çalışıyordum.
Kamera bir anda salona döndü.
Kanepenin üzerine yayılmış, çorapsız bir şekilde ayaklarını uzatmış Görkem'i gördüm. Üzerinde sadece beyaz bir atlet vardı. Elinde kumanda, gözleri televizyondaydı. Dünyada hiçbir derdi yokmuş gibi rahat rahat oturuyordu.
Luna gülerek ona seslendi.
"Yaşlı dede!"
Görkem tam cevap verecekti ki telefonun kamerasını fark etti.
Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
Elini kaldırıp bana salladı.
"Selam."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Abi..."
"Hı?"
"Sen hâlâ orada mısın?"
Omuz silkti.
"Çay içiyorum."
"Çay mı?"
"Evet."
Luna arkadan söylendi.
"Bir saattir 'Birazdan kalkıyorum.' diyor."
Görkem hiç oralı olmadan çayından bir yudum aldı.
"Kalkacağım."
"Ne zaman?"
"Birazdan."
"Birazdan dediğin bir saat oldu!"
Kahkahamı tutamadım.
"Abi, eve dönsene."
"Evde sıkılıyorum."
"Ben yokum diye mi?"
Birkaç saniye düşündü.
"Düşünmedim değil."
İstemsizce gülümsedim.
Luna yerdeki yastığı kaptığı gibi Görkem'e fırlattı.
"Git artık!"
Görkem yastığı havada yakaladı.
"Misafir kovulur mu?"
"Kovulur."
Görkem bu kez Kaan'a döndü.
"Kaan?"
Kaan hiç düşünmeden cevap verdi.
"Kovulur."
"Hain."
Üçümüz aynı anda kahkahaya boğulduk.
Görkem yeniden televizyona döndü.
"Ne var bunda? Alt tarafı kahvaltımı yaptım, çayımı içtim. Şimdi de öğle yemeğimi yiyip giderim."
Luna sinirle ellerini iki yana açtı.
"Evimize yerleştin resmen, öküz!"
"Misafirperver olun biraz."
"Misafir üçüncü öğüne kalmaz!"
Başımı iki yana sallayarak güldüm.
"Siz gerçekten iflah olmazsınız."
"Sen gel de bizi kurtar." dedi Luna gülerek.
Bir şey demedim.
Sadece onları izliyordum.
Evin içindeki o sıcak, samimi ortamı görmek bile bana iyi gelmişti.
Luna bu kez yalvarır gibi konuştu.
"Lütfen geri dön."
Denize doğru bakarak hafifçe gülümsedim.
"Neden?"
"Şunu evimizden çıkarmama yardım et."
Başımı iki yana salladım.
"Ben kilometrelerce uzaktayım."
"Uçakla gel."
"Hayır."
"Hain."
Tam o sırada Görkem ayağa kalktı.
"Tamam tamam, gidiyorum."
Luna derin bir nefes verdi.
"Şükür."
Görkem kapıya doğru yürüdü.
Tam çıkacakken mutfağa uğradı. Tezgâhın üzerindeki elmayı aldı, bir ısırık kopardı.
Sonra bize dönüp gayet ciddi bir ifadeyle,
"Ya da kalacağım."
dedi.
Hiçbir şey olmamış gibi tekrar koltuğa gidip oturdu.
Luna iki elini yüzüne kapattı.
"Allah'ım bana sabır ver..."
Bu kez hepimiz aynı anda kahkahaya boğulduk.
Gülmelerimiz yavaş yavaş dinerken ortam da sakinleşti.
Bir süre daha saçma sapan şeylerden konuştuk. Ben onlara denizi gösterdim, onlar da bana Görkem'in koltukta her beş dakikada bir pozisyon değiştirişini gösterdiler.
Sanki aramızda yüzlerce kilometre yokmuş da aynı odadaymışız gibi hissediyordum.
Bir süre sonra Görkem eliyle telefona doğru işaret yaptı.
Luna gözlerini devirerek,
"Al bakalım."
deyip telefonu ona uzattı.
Görkem telefonu eline alınca yüzündeki şakacı ifade yavaş yavaş kayboldu.
Bu kez bana bir abi gibi bakıyordu.
"Nehir."
"Hı?"
"Kendine dikkat et."
Kaan da gelip Görkem'in yanına geçti.
Başını hafifçe salladı.
"Yarışmayı kazanıp geleceksin."
Luna da ikisinin yanına sokuldu.
"Biz sana güveniyoruz."
Boğazım düğümlendi.
Gözlerimi birkaç kez kırpıştırıp gülümsedim.
"Söz."
Telefon kapandıktan sonra birkaç saniye ekranı izlemeye devam ettim.
Yansıyan görüntümde hâlâ gülümsüyordum.
Belki aramızda yüzlerce kilometre vardı ama onlar bunu bana hiç hissettirmiyordu.
Telefonumu yavaşça cebime koydum.
Denize doğru dönüp derin bir nefes aldım.
"Geri döndüğümde size anlatacak çok şeyim olacak."
Bunu söylerken içimdeki heyecanın yerini tarif etmesi zor bir kararlılık almıştı. Çünkü artık sadece kendim için değil, bana inanan insanlar için de mücadele edecektim.
Derin bir nefes daha aldım. Yüzümde farkında olmadan oluşan tebessüm hâlâ duruyordu.
İnsan bazen kilometrelerce uzakta olsa bile, sevdiği insanların desteğini hissedince kendini hiç yalnız hissetmiyormuş.
Telefonumu cebime koyup yürümeye devam ettim. Denizden esen hafif rüzgâr kıvırcık saçlarımı savururken içimdeki bütün gerginlik yavaş yavaş yerini huzura bırakıyordu.
Martıların sesi dalgaların ritmine karışıyor, kıyıya vuran suyun sesi zihnimdeki bütün karmaşayı silip götürüyordu. Bir an durup ufka baktım. Masmavi deniz, gökyüzüyle birleşiyor gibiydi.
Gülümsedim.
İstanbul'a geleli daha bir gün bile olmamıştı ama bu şehir bana düşündüğüm kadar yabancı hissettirmiyordu.
Belki de insan, hayallerine yaklaştıkça bulunduğu yere daha çabuk alışıyordu.
Önümde zorlu bir yarışma vardı.
Belki başaracaktım.
Belki de başarısız olacaktım.
Ama tek bir şeyden emindim.
Bu şehirden pes etmiş biri olarak dönmeyecektim.
Bunu kendime söz vermiştim.
Ve verdiğim sözleri tutmayı severdim.
Bölüm etkileşimi
