1. bölüm / 33
SON KUĞUBir Alarm, Bin Bela (1. Bölüm)
Bölümler 33Şu an: Bir Alarm, Bin Bela (1. Bölüm)
- 1 Bir Alarm, Bin Bela (1. Bölüm)2.236 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Hayaller (2. Bölüm)1.780 kelime
- 3 Son Bir Umut (3. Bölüm)1.165 kelime
- 4 İstanbul yolcusu (4. Bölüm)1.368 kelime
- 5 huysuzluk (5. bölüm)1.412 kelime
- 6 İlk yarı (6. Bölüm)2.481 kelime
- 7 Yolun sonu değil (7. Bölüm)4.023 kelime
- 8 Yeniden İstanbul (8. Bölüm)1.618 kelime
- 9 Verdiğim Söz (9. Bölüm)2.245 kelime
- 10 Tanımadığım Tanıdık(10. Bölüm)3.917 kelime
- 11 Işıklar Yanacak (11. Bölüm)2.348 kelime
- 12 Yine sen (12. Bölüm)2.117 kelime
- 13 Aynı Sahnenin İnsanları (13. Bölüm)2.420 kelime
- 14 Sahnede İlk İz (14. Bölüm)1.950 kelime
- 15 Hocaların Gözünden(15. Bölüm)2.661 kelime
- 16 Sahneye Doğru (16. Bölüm)1.569 kelime
- 17 O An Yaklaşıyor (17. Bölüm)2.085 kelime
- 18 Işıklar Altında (18. Bölüm)3.510 kelime
- 19 Son Nota (19. Bölüm)2.653 kelime
- 20 Önce Sen (20. Bölüm)2.216 kelime
- 21 Küçük Bir Umut (21. Bölüm)2.796 kelime
- 22 Yeniden Başlamak (22. Bölüm)2.546 kelime
- 23 Sahne Bitti, Ben Bitmedim (23. Bölüm)1.659 kelime
- 24 Geri Döndüğümde (24. Bölüm)2.579 kelime
- 25 Tesadüf mü? (25. Bölüm)3.744 kelime
- 26 Aynı Tempoda (26. bölüm)1.477 kelime
- 27 Alışıyorum (27. Bölüm)2.436 kelime
- 28 Sessiz Bir Prova (28. Bölüm)4.147 kelime
- 29 Neyi Görmüşlerdi? (29. bölüm)2.317 kelime
- 30 Biraz Sen (30.bölüm)5.088 kelime
- 31 Bir Kararın Eşiğinde (31. Bölüm)3.726 kelime
- 32 Bir Not, Bir Gülümseme (32. Bölüm)3.989 kelime
- 33 Beynimin Oyunu(33. Bölüm)2.643 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Alarmın sesi üçüncü kez çaldığında yorganı başımın üzerine çektim.
"Beş dakika daha..." diye mırıldandım, sanki alarm beni duyuyormuş gibi.
Uykumun en tatlı yerinde kapım bir anda açıldı. Kulaklarımın zarını patlatacak bir bağırış duymuştum.
"Beş dakika daha dediğin şey yarım saate dönüşüyor!"
Oydu, sinirli annemdi. Yorganın altından, uyumakla uyanmak arasında homurdandım.
"Abartıyorsun."
"Abartmıyorum. Dersin başlamasına yarım saat bile yok. Okula geç kalacaksın."
Kapı kapanırken derin bir nefes verdim. Gün daha yeni başlamıştı ve anlaşılan yorucu bir gün olacaktı benim için.
Yatağımdan kalkıp ruhum gibi siyah olan perdeyi araladım. Dışarıda sıradan bir sabah vardı. İnsanlar işe yetişmeye çalışıyor, arabalar caddeden geçiyor, çocuklar hoplaya hoplaya okula gidiyordu. Hayat kimseyi beklemeden devam ediyordu.
Okulun olması canımı çok sıkmıştı. Bunalmış bir sesle camdan uzaklaşıp odamdan çıkmıştım. Pembe Hello Kitty'li şortlu pijamamla aşağı indim.
Mutfakta her zamanki karmaşa hüküm sürüyordu. Mutfak kapısına yaslanmış bir şekilde içeriyi izliyordum.
Arda, klasik sandalyesinin üzerinde diz çökmüş, kahvaltılık gevreklerini masanın her yerine döküyordu.
Annemin, evi titretecek bir şekilde, "ARDA!" diye bağırmasıyla yerimden zıplamıştım.
Arda da korkmuş olacak ki elleriyle kulaklarını kapatmış, masum masum,
"Kendileri düştü." diye açıklama yapıyordu.
Annem hafifçe gülümsedi.
"Kendileri nasıl düştü?"
"Kaseden atladılar."
Gülmemek için dudaklarımı ısırdım, etrafa baktım.
Görkem, elindeki telefonu bırakmadan çayından bir yudum aldı.
"Bilim insanları bu olayı yıllardır araştırıyor."
"Kes sesini." demişti annem. Aniden tekrar sinirlenince bu sefer dişlerini sıkarak konuşmuştu.
Abimin ne demek istediğini anlamamıştım. Annem artık bize dayanamıyormuş gibi bağırıyordu bugün.
"Gerçeği söylüyorum."
Tanıştırmak gerekirse, bu abim Görkem. Ailenin şanslı çocuğu diyebilirim çünkü imkansızında imkansızı yaptı anne karnında ne mi yaptı ailenin çekinik genlerini aldı ve aile üyelerinin tek renkli gözlüsü oldu. Diğeri de Bücür Arda. Ve evet, maalesef ki iki erkek kardeşim var. Görkem'le aramızda sadece ama sadece bir yaş olmasına rağmen ailem, sanki aramızda on yaş varmış gibi ona "abi" dememi zorunlu tutuyorlardı. Ne gerek varsa artık...
O an mutfakta yaşanan olayları bir anlığına kendimi tutmaya çalıştım ama olmadı.
İçimde biriken gülme, sanki biri düğmeye basmış gibi bir anda taştı.
Önce hafif bir kıkırtıydı.
Sonra kontrolümden çıktı.
Mutfağın ortasında gülüyordum ve neden güldüğümü bile tam bilmiyordum. Belki Arda’nın “kaseden atladılar” cümlesi, belki Görkem’in ciddi ciddi bilim insanlarını karıştırması… belki de sadece bu sabahın saçmalığıydı.
Gözlerimden gülmekten yaş gelene kadar devam ettim.
Abim "delirdi galiba" demişti
Annem işe bana baktı, sonra kafasını iki yana salladı.
“Tamam,” demişti, “bu ev resmen vaka.”
Görkem kaşığını bırakmadan bana alttan alttan baktı.
“Bu kadar komik olan ne tam olarak?”
Cevap veremedim. Çünkü gülmekten konuşamıyordum.
Arda ise sanki suçlu o değilmiş gibi masum masum masadaki gevreklerini toplamaya devam ediyordu.
Abim gülmemden sıkılmış gibi bana alakasız bir şekilde, günaydın laf atmıştı.
"Prenses Hazretleri neşeli bugün bakıyorum da gün aymış sonunda onun için."
Gülmem durdu. Ona baktım. Yanına gittim ve sağ omzuna tırnağımı batırdım. Acıyla bağırmaya başlamıştı. Hoşuma gitmiş gibi sırıtıp elimi çektim.
"Sana da günaydın, abicim."
Onun yanına oturdum.
"İki yüz lira gibi kızarttın omzumu!"
Prenses ben miydim, o muydu belli değildi.
"İyi ya, uzaktan anlaşılması için zenginlik belirtisi yaptım sana."
Omzuma sertçe vurmuştu. Az kalsın yere düşecektim ki masaya tutundum. Görkem benim iki katım olduğu için vurma konusunda da iki katı sert vuruyordu hâliyle. Ona dil çıkarmaktan başka bir şey yapmamıştım.
Kahvaltımı hızlıca bitirip, daha doğrusu az bir şey yiyerek odama çıktım. Üstümü giyinip aşağıya koştum, yerde duran çantamı kaptım.
"Ben çıkıyorum."
"Derslerine çalışmayı unutma, zeki kızım benim."
"Unutmam."
Ve annem, içgüdülerini hissetmiş gibi, o nadir, hatta neredeyse hiç söylemediği cümleyi söyledi:
"Ve telefona gömülüp durma."
"Tamam anne, artık sarmıyor zaten."
Kendi söylediğime kendim bile inanmamıştım. Ayakkabımı giyinirken,annemi geçiştirmek için söylediğim klasik laftı. Telefonum benim her şeyimdi, gömülmeden duramazdım.
"Gerçekten tamam mı?"
"Ta-mamm."
Annem şüpheli gözlerle bana baktı. Tam tekrar konuşacağı sırada kapıyı hızlıca kapattım. Annemin lafını daha fazla dinleyemezdim. Hâlim yoktu o kadar bugün.
Yürürken elim cebime gitti. Elime telefonumu aldım. Evet, telefonumu aldım; sanki beş dakika önce telefon hakkında olumsuz konuşmamışım gibi.
Spotify'a girdim, listemden bıkmadan dinlediğim "Cambaz" şarkısını açtım. Dinleye dinleye yürümeye başladım. Dümdüz bir boşluğa bakıyordum sanki.
"Bütün dünya izler durur.
Afetiazam bekler durur.
Hedefini al, piyasanı al, her şeyi al.
Yandı dertler, bitti tasa
Ben kurbanım bu cambaza
İki gözüm kadar eminim, sen yoksun"
Kulaklarımda ritim çalarken kaldırım sanki hızlanıyordu.
İnsanların yüzleri flu, adımlarım otomatikti.
Sanki dünya bir sahneydi de ben sadece izleyici değil, içindeydim.
Dümdüz, moodumu bozmadan yürümeye devam ederken şarkı kulaklarımda akıyordu. Her şey kendi halinde, sıradan ve sessizdi.
Tam o sırada şarkıda “sen yoksun.” sözü geçti.
O an garip bir şey oldu… sanki cümle havada asılı kaldı.
Ve hemen ardından arkadan sert bir omuz çarpması hissettim.
Dengeyi tutamadım.
Bir anda kaldırıma doğru savruldum ve yere düştüm.
Telefonum neredeyse elimden fırlayacaktı, son anda yakaladım. Dizimde hafif bir acı yanarken başımı kaldırdım.
Şarkı hâlâ çalıyordu.
Ama o an artık arka plan sesi gibi değildi.Sanki sahnenin içindeydi.
“Sen yoksun.”
Gerçek olmuş gibiydi.
Elime batan taşları temizlerken kafamı kaldırdım. Tam kızmaya çalışacağım sırada vuran kişinin Mert olduğunu gördüm. Bizim deli çocuktu ve ne kadar arkadaşım olsa da biraz da crushım olan Mertti çarpan.
Elini uzatmıştı, çekine çekine. Yeşil gözlerine bakarak onun elini tuttum ve ayağa kalktım.
"Omzumu acıttın!"
"Kalbini acıtmadım ama." Elini sıklatmıştı ve ardından Gülmüştü bende gülmüştüm ama onun gülüşünün altında çok büyük bir acı vardı. Belliydi
"N'oldu?"
Eliyle "Boş ver." hareketi yaptı.
"Ailenle mi kavga ettin yine?"
Homurdanmaya başladı.
"Sırf gece geç geldim diye demedik şey bırakmadılar."
Tam isabet atmıştım. Ama sevinmem mi gerekiyordu, yoksa Mert'in bu durumuna üzülmem mi?
"Nehirlerdeydim deseydin ya. Neden atmadın suçu bana?"
Kafasını üzgün bir şekilde, "Boş ver." dercesine salladı.
Onunla yürümeye başlamıştık. Ona kolumu atmak istemiştim ama rahatsız olabilirdi söylemezdi ama ben anlardım dümdüz sıfır temasla yürüyorduk konuşuyorduk. Konuşmamızın yarısı ailesiydi. Arada belli etmesem de göz deviriyordum çünkü her konuda aile içinde çektiği dertlerin geçmesi canımı fena sıkıyordu.
Okula geldiğimizde Mert lavaboya gitmişti. Koridor her zamanki gibi gürültülüydü; kapı sesleri, bağıran öğrenciler, aceleyle yürüyen adımlar…
Ben ise sınıfa doğru ilerlerken gözüm bir anda haftalardır ortalarda görünmeyen Luna’ya takıldı.
Bir an durdum.
Sonra refleks gibi arkadan koşup ona sarıldım.
“Kızım! Özledim seni! Nerelerdesin haftalardır?”
Bir saniye bile düşünmeden kollarımı açtım.
Luna önce irkildi, sonra o da gülerek bana sarıldı. Gül aromalı duş jeli kokusu burnuma doldu—bildiğim, tanıdığım bir koku.
Bir an gerçekten “geri gelmiş” gibi hissettirdi.
Luna küçüklükten beri arkadaşımdı. Yaptığım her şeyi bilirdi. Hatta “her şey” dediğim şey, biraz da fazlasıydı. Ailemden sakladığım şeyler...geçmişteki sigara gibi saçma kararlarım… bir dönem içine düştüğüm aptal sapık ve onlar için gizlice evden kaçtığım ilişkilerim… kısacası benden çok beni biliyordu.
Sarılmayı bıraktık.
Omuz silkti.
“Keyfim gelmedi.”
Kaşlarımın ikisinide havaya kaldırdım.
“Hadi oradan.”
Ona uzun uzun baktım, gözlerini kaçırmadan.
“Hiç inanmadın, değil mi?”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra hafifçe gülümsedim.
“Huyunu biliyorum senin. Dök bakayım şimdi, ne oldu?”
Luna’nın yanakları hafifçe kızardı. Bu onun klasik ele veriliş haliydi; heyecanlanınca ya da bir şey saklayınca yüzü hemen belli ederdi.
“Yiğit’leydim.”
Bir an durdum.
Gerçekten durdum.
“Yiğit kim?” dedim hemen. “Hangi crush? Hangi evrenin ex’i bu?”
Gözlerini yere dikti.
“Yeni biri… internetten.”
O an içimden bir of çektim.
“Bak,” dedim daha ciddileşerek, “sakın bana onun için başka şehre falan gittim deme. Ciddiyim, seni burada paketlerim.”
Bir adım geri attı.
Çok küçük bir hareketti ama kaçmaya hazır olduğunu anlamıştım.
Luna…
Adını daha sert bir tonda söylemeye kalmadan koşmaya başladı.
“Ciddi misin ya!” diye bağırdım ve arkasından fırladım.
Koridorda insanlar bize dönüp bakıyordu ama umurumda değildi. Ben zaten hızlanmıştım. Balerin olmanın verdiği o garip avantajla adımlarım otomatikleşmişti; sanki bedenim düşünmeden hareket ediyordu.
En sonunda onu konferans salonuna sıkıştırdım.
Kapıyı arkamdan kapatıp duvara doğru yönlendirdim.
Luna kaçacak yer bulamamıştı.
Duvara yaslanmıştı, nefes nefese.
Ben ise tam karşısında duruyordum.
“Luna,” dedim, sesim bu sefer daha düşük ama daha keskin çıkmıştı, “had-”
Cümlemi bitiremeden bir şey oldu.
Luna bir anda eğildi ve botokslu dudaklarını bana bastırdı. Nefesim kesildi gibi oldu dondum öylece.Zaman bir kaç saniyeliğine koptu.
Ne olduğunu önce anlamadım. Ama şunu anlamıştım
Luna beni öpmüştü
LUNA
BENİ
ÖPMÜŞTÜ
Sadece birşey vardı içimde ani, saçma, beklenmedik, heyecan.
Geri çekildiğimde yüzümdeki ifade tamamen donuktu.
Luna ise hiçbir şey olmamış gibi duruyordu.
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Güzelmiş ama…” dedi, botokslu dudaklarını yalayıp, “biraz kuru. Nemlendir.”
Bir an baktım.
Beynim resmen error atmaya çalışıyordu.
“Luna…” dedim sonunda, sesi yükselerek, “ne yaptın sen?!”
Omuz silkti.
“Öptüm kızım tanıştırayım iki insan birbirini öper.”
Sanki marketten sakız almış gibi rahat bir tonla.Sonra ekledi:
“İlk ‘first kiss’ini bana verdin, tatlım.”
Bir an durdu düşündü ve çeneme hafifçe iki parmağıyla makas yaptı.
Ardından hiç beklemeden kapıya yöneldi.
Ben hâlâ olduğum yerde kalmıştım.
Ve Luna, sanki hiçbir şey olmamış gibi hızlı adımlarla konferans salonundan çıktı.
Ben ise daha biraz önce ne olduğunu anlamamış bir şekilde arkasından bakakaldım. Kendimi toparlamaya çalıştım ve kaşlarımı çatarak arkasından bağırmaya başladım:
“Luna! Senin ağzına fena sıçacağım, bekle sen!”
Söz ağzımdan çıktıktan sonra bile geri alamayacağımı biliyordum ama umursamadım.
Zilin çalmasına son beş dakika vardı. Koridordan sınıfa resmen uçtum. Çantam omzumdan kayarken bile durmadım.
Sınıfa girer girmez yerime çöktüm.
Hocanın gelmesi, dersin başlaması, tahtaya yazılanlar… her şey bir anda üst üste bindi.
Ama benim kafam başka bir yerdeydi.
Luna.
Ders anlatılıyordu ama ben kalemle deftere bir şeyler karalıyor, aslında hiçbir şey dinlemiyordum. Arada bir gözüm ona kayıyordu.
Sanki hiç “az önce beni öpmemiş” gibi oturuyordu.
Sakin. Rahat. Hatta fazla rahat.
Dayanamayıp kalemle defterine küçük bir yazı yazdım:
“Utandım.”
Defteri hafifçe ona doğru ittirdim.
Birkaç saniye sonra kalemi aldı.
Kağıda eğildi.
“Küçücük öpücük bu. On saniye bile sürmedi. Ayrıca ben bundan daha kötülerini yapıyordum.”
Yazıyı okuyunca yüzümde istemsiz bir ifade oluştu.
Kaşlarım çatıldı mı, güldüm mü, sinirlendim mi… ben bile emin değildim.
Ona baktım.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi sadece gülümsedi ve tekrar tahtaya döndü.
Ben ise kalemi elimde çevire çevire bir süre boş boş baktım.
Sonra yavaşça sıraya yığıldım.
Kafamı kolumun üstüne koydum.
Gözlerimi kapattım.
“Bugün neden böyle geçti ya…” diye düşündüm.
Dersler uzadıkça uzadı. Tahtadaki yazılar birbirine girdi. Öğretmenlerin sesleri bir noktadan sonra sadece arka plan gürültüsü oldu.
Teneffüslerde bile tam rahatlayamadım.
Birisi bir şey anlatıyor, biri gülüyor, biri telefonla uğraşıyor… ama ben sanki hepsinin dışında kalmışım gibiydim.
En garibi de şuydu:
Luna yanımdaydı ama aynı zamanda sanki çok uzaktaydı.
Arada ona bakıyordum. O da bazen bana bakıyordu. Sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu.
Gün ilerledikçe o “bir şey oldu” hissi geçmedi.
Sanki okul günü değil de, beynimin içine sıkışmış uzun bir sahneydi.
Zil en sonunda çaldığında herkes toparlanmaya başladı.
Ben çantamı alırken içimden sadece tek bir şey geçiyordu:
“Bugün normal bir gün değildi… ve yarın da olmayacak gibi.”
Luna hâlâ yanımdaydı. Sınıftan çıkarken kalabalığın içinde birbirimize çarpmamaya çalışarak yürüyorduk.
Ben hâlâ dünkü olayın etkisindeydim ama o sanki tamamen normal bir gün yaşıyordu.
Koridorda çıkışa doğru yürürken bir anda bana baktı.
Kaşını kaldırdı.
“Şimdi ne yapıyoruz?”
Bir an durdum.
“Ne demek ne yapıyoruz?”
Omuz silkti.
“Normal şeyler mi? Yoksa sen hâlâ ‘Luna olayı’nda mı takılı kaldın?”
Gözlerimi devirdim.
“Senin yüzünden ben o olayda takılı kaldım zaten.”
Luna güldü.
Tam o sırada arkamızdan Mert belirdi.
Elinde telefon, her zamanki rahat haliyle bize baktı.
“Ne var lan yine? Drama mı?”
Luna hemen döndü.
“Yeni bir şey yok. Nehir hâlâ şokta.”
Mert bana baktı, sonra Luna’ya.
“Şu kızın hayatı zaten full şok.”
Ben araya girdim:
“Susun ya ikiniz de.”
Luna hafifçe bana yaklaştı.
“Bak,” dedi, “istersen bir daha deneyebiliriz.”
Gözlerimi kıstım.
“Ne?”
Gülümsedi.
“Şaka şaka.”
Mert hemen araya girdi:
“Ne denemesi lan? Nehir202 mi bu? Deneme sürümü mü bu?”
Bir an durduk.
Sonra Luna ve ben aynı anda ona baktık.
“Kes sesini,” dedik neredeyse aynı anda.
Mert ellerini kaldırdı.
“Tamam tamam, ben yokum.”
Mert bir süre daha yanımızda oyalandıktan sonra çantasını sırtlayıp omuz silkti.
“Ben gidiyorum,” dedi. “Sizin enerji bana fazla.”
Luna hemen yanımdaydı, ben de onunla birlikte kapının önüne doğru yürüyordum.
Luna gözlerini devirdi.
“Sen zaten her şeyden kaçıyorsun.”
Mert arkasını bile dönmeden el salladı.
“Ben kaçmıyorum. Sadece gereksiz dramlara katılmıyorum.”
“Tabii,” dedi Luna. “Senin hayat zaten belgesel gibi, çok sakin.”
Mert kısa bir kahkaha attı.
“En azından sürekli kavga eden insanlar gibi yorgun değilim.”
Ben araya girdim.
“Biz kavga etmiyoruz.”
Luna hemen beni gösterdi.
“Bak bu yalan.”
Mert başını sallayıp geriye doğru yürürken konuştu.
“Siz kavga etmiyorsunuz, siz sürekli bir şey yaşıyorsunuz.”
Sonra elini salladı.
“Ben kaçıyorum bundan.”
Ve kalabalığın içine karışıp kayboldu.
Bir an sessizlik oldu.
Koridorun sesi bir anda daha yüksek gelmeye başladı.
Luna bana baktı.
“Bu çocuk hep böyle mi?”
Omuz silktim.
“Evet.”
Ama gözüm istemsizce Mert’in gittiği yöne kaydı.
Luna bunu yakaladı.
Hemen kaşını kaldırdı.
“Sen neye baktın az önce?”
Hızlıca toparlandım.
“Hiç.”
Luna sırıttı.
“‘Hiç’ diye baktın yani.”
“Yok öyle bir şey.”
Birlikte yürümeye başladık.
“Bak,” dedi Luna, “ben seni yıllardır tanıyorum. Sen ‘hiç’ dediğinde genelde bir şey vardır.”
Gözlerimi devirdim.
“Abartma.”
Birkaç adım sonra Luna birden durdu.
“Tamam,” dedi.
“Ne tamam?”
Bana döndü.
“Sen Mert’i fazla düşünüyorsun.”
Bir an sustum.
“Yine mi?”
Luna omuz silkti.
“Ben başlamadım, sen başladın.”
“Ben hiçbir şey yapmadım.”
Luna bir adım yaklaştı.
“Bak Nehir,” dedi, “sen normalde birinin üstünde bu kadar durmazsın.”
“Durmuyorum.”
“Duruyorsun.”
“Durmuyorum.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Luna bu sefer daha yumuşak ama net konuştu:
“Mert sana bir şey yapmadı ama sen sürekli onu düşünüyorsun. Bu normal değil.”
“Normal olan ne peki?” dedim. “Herkesin sabah bana çarpması mı?”
Luna göz devirdi.
“Konuyu değiştirme.”
İç çektim.
“Ben sadece garip buluyorum.”
dedim.
Luna hemen yakaladı.
“İşte.”
“Ne işte?”
“Dürüst oldun.”
Gözlerimi kaçırdım.
“Abartıyorsun.”
Luna hafifçe güldü ama bu sefer şaka gibi değildi.
“Bak,” dedi, “sen birine gerçekten takmadığında bu kadar konuşmazsın bile.”
Kısa bir duraklama yaptı.
“Ve şu an Mert hakkında en çok konuşan kişi sensin.”
O an sustum.
Cevap vermedim.
Çünkü haklıydı.
Luna yürümeye devam etti.
“Ben sadece söylüyorum,” dedi omzunu silkip, “ister fark et ister etme.”
Ben de yanında yürümeye başladım.
Ama içimde bir şey, sessizce yer değiştirmişti.
Ve bu his, fazla netti.
Bölüm etkileşimi
