29. bölüm · SON KUĞU
Neyi Görmüşlerdi? (29. bölüm)
Ertesi sabah gözlerimi açtığımda aklıma gelen ilk şey yarışma olmadı.
Dans da değildi.
Telefonumdu.
Dün gece gelen mesaj hâlâ aklımdaydı.
“Yarın seni arayacağım.”
Öğretmenimin bu cümlesi nedense kafamın içinde dönüp duruyordu.
“Yarışmayla ilgili değil,” demişti.
Ama neyle ilgili olduğunu söylememişti.
Ve ben merak etmeye başlamıştım.
Hem de fazlasıyla.
Telefonumu komodinin üzerinden aldım ve saate baktım.
Daha erkendi.
“Aramaz herhalde şimdi.”
Telefonu tekrar bıraktım.
İki saniye sonra tekrar aldım.
“Ya ararsa?”
Kendi kendime söylenerek ekrana baktım.
Bildirim yoktu.
Telefonu yatağın kenarına bıraktım.
Sonra birkaç saniye tavana baktım.
“Ben niye bu kadar merak ediyorum ki?”
Cevabı bilmiyordum.
Ama içimde garip bir his vardı.
Sanki öğretmenimin söyleyeceği şey, yarışmadan daha farklı bir kapının açılmasına neden olacaktı.
Yataktan çıkmaya karar verdiğimde telefonumu da yanıma aldım.
Koltuğa geçip koltuk değneklerimi elime aldım.
Ayağa kalkmak hâlâ alışamadığım bir şeydi.
Eskiden gözümü açar açmaz yataktan fırlardım.
Şimdi ise önce bacağımı nasıl konumlandıracağımı düşünüyor, sonra yavaşça hareket ediyordum.
“Harika.”
Kendi kendime söylendim.
“Hayatım resmen yavaş çekime geçti.”
Koltuk değneklerimle banyoya doğru ilerledim.
Hazırlanırken bile aklım öğretmenimin mesajındaydı.
Telefonumu lavabonun kenarına koymuştum.
Her birkaç dakikada bir dönüp bakıyordum.
Bildirim yoktu.
Arama yoktu.
Yeni mesaj yoktu.
“Tamam Nehir.”
Aynaya bakıp kendime söylendim.
“İnsan bir dakika telefonu kontrol etmeden durabilir.”
Bir saniye durdum.
Sonra telefonumu tekrar elime aldım.
“Duramıyor.”
Kendi kendime gülerek telefonu cebime koydum.
Odaya döndüğümde annemden mesaj geldi.
“Günaydın kızım. Uyandın mı?”
Hemen cevap verdim.
“Uyandım anne.”
Birkaç saniye sonra yeni mesaj geldi.
“Bacağın nasıl?”
“İyi.”
Annemin bir sonraki mesajını tahmin edebiliyordum.
Ve gerçekten geldi.
“Ağrın var mı?”
Gülümsedim.
“Biraz ama normal.”
“İlaçlarını unutma.”
“Unutmam.”
“Kahvaltı yap.”
Ekrana bakıp başımı salladım.
“İşte geldi.”
Annemin klasik sabah üçlüsü.
İlaç.
Kahvaltı.
Dinlen.
“Tamam anne.”
Telefonu bıraktım.
Ama daha birkaç saniye geçmeden tekrar aldım.
Öğretmenimden hâlâ bir şey yoktu.
Saat ilerliyordu.
Ben de giderek daha fazla meraklanıyordum.
Kahvaltımı hazırlamak için aşağıdaki otelin restoranına inmeye karar verdim.
Normalde merdivenlerden düşünmeden inerdim.
Şimdi asansörü kullanmak zorundaydım.
Asansörün önünde beklerken telefonumu tekrar kontrol ettim.
Yine hiçbir şey yoktu.
“Bu insan beni gerçekten bekletiyor.”
Kapılar açıldı.
Asansöre girdim.
Aynadaki yansımama baktım.
Bir elimde koltuk değneği, diğer elimde telefon vardı.
“Böyle bakınca gerçekten sabırsız görünüyorum.”
Kendime güldüm.
Asansör aşağı inerken telefonum bir anda titredi.
Kalbim hızlandı.
Hemen ekrana baktım.
Mesaj...
Annemdendi.
“Kahvaltı yaptın mı?”
Yüzüm düştü.
“Anne ya…”
Telefonu cebime koydum.
Asansör açıldığında restorana doğru ilerledim.
Bir masaya oturdum.
Kahvaltımı söylerken bile gözüm sürekli telefonumdaydı.
Garson gittikten sonra ekranı tekrar açtım.
Saat ilerliyordu.
Ve tam o sırada telefonumun mesaj bildirimi çaldı.
Ekranda öğretmenimin adı görünüyordu.
Bir an öylece kaldım.
Dün gece attığı mesaj hâlâ aklımdaydı. “Yarın konuşalım.” demişti ama ne konuşacağımızı söylememişti.
Derin bir nefes aldım.
“Tamam.”
Şimdi öğreneceğiz.
Mesajı açtım.
“Merhaba Nehir. Günaydın.”
İstemeden gülümsedim.
“Günaydın hocam.”
Beklemeye başladım. Yemekler o sırada masama gelmişti.
Birkaç saniye sonra da yeni bir mesaj geldi.
“Umarım seni çok bekletmedim.”
“Biraz. :)”
Mesajın hemen ardından üç nokta belirdi.
Sonra kayboldu.
Tekrar göründü.
Sanki öğretmenim yazacağı cümleyi birkaç kez düşünüyor gibiydi.
Derken mesaj geldi.
“Aslında dün gece sana yazmamın sebebi biraz farklıydı.”
Sandalyede biraz doğruldum.
“Okuyorum hocam. Yazın siz.”
Kısa bir bekleyişin ardından yeni mesaj geldi.
“Öncelikle yarışmada yaşananlarla ilgili herhangi bir sonuçtan bahsetmeyeceğim. Bunu özellikle bilmeni istiyorum.”
“Tamam.”
“Seninle ilgili daha önce konuştuğumuz bazı şeyler vardı.”
Kaşlarımı çattım.
“Benimle ilgili?”
“Evet.”
Ardından mesaj yazmama izin vermeden tekrar yazmıştı. Sanki beynimi okumuş gibiydi.
“Özellikle çalışma biçimin, problem çözme yaklaşımın ve zorlandığın anlarda verdiğin tepkiler hakkında.”
Bir an durdum.
Bunların neden önemli olduğunu anlamaya çalışıyordum.
“Ve?”
Bu kez cevabı biraz daha uzun sürdü.
“Yarışmadaki performansından sonra bazı düşüncelerimiz daha da netleşti.”
Kalbim biraz hızlandı.
“Hocam…”
“Merak ettiğini biliyorum.”
Acı içinde gülümsemiştim.
“Biraz.”
“Birazdan fazla. :)”
Güldüm.
“Tamam, bayağı.”
Birkaç saniye sonra öğretmenim yeniden yazdı.
“Nehir, seninle ileride yapabileceğimiz özel bir çalışma hakkında konuşmak istiyorum.”
Ekrana bakakaldım.
Özel bir çalışma?
“Nasıl bir çalışma?”
Bu kez gelen cevap daha dikkatliydi.
“Şimdilik bütün ayrıntıları mesaj üzerinden vermek istemiyorum. Ama genel çerçevesini söyleyebilirim.”
Bekledim.
“Seni yalnızca yarışmalara hazırlayan bir çalışma olmayacak.”
Bu cümle dikkatimi çekti.
“Daha uzun vadeli düşünüyoruz.”
“Problem çözme becerilerini daha ileri bir seviyeye taşımak, özellikle güçlü olduğun alanları belirlemek ve sana normal ders programının dışında ilerleyebileceğin bir çalışma planı hazırlamak istiyoruz.”
Bir süre hiçbir şey yazamadım.
Normal ders programının dışında…
“Biz derken?”
“Ben ve birkaç öğretmen daha.”
Kalbim yeniden hızlandı.
“Benim için mi?”
“Evet, senin için.”
“Ama yanlış anlama. Bu, yarışmada derece alırsan devam edersin gibi bir şey değil.”
Hemen ardından yeni bir mesaj geldi.
“Hatta yarışmanın sonucunu tamamen ayrı tutuyorum.”
Bir an ekrana bakarken yüzümdeki ifade değişti.
Çünkü günlerdir kafamda aynı düşünce dönüp duruyordu.
Finali tamamlayamamıştım.
Derece alamamıştım.
Belki de herkes benden beklediğini alamadığı için artık benimle ilgilenmeyecekti.
Ama öğretmenim tam tersini söylüyordu.
“Peki neden ben?”
Bu soruyu yazarken elim duraksadı.
Cevabı gerçekten bilmek istiyordum.
Öğretmenim bu kez hemen cevap vermedi.
Sonunda mesaj geldi.
“Çünkü sende sadece sonuçlara bakarak fark edilemeyecek bir şey görüyoruz.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Ne gibi?”
“Bunu mesajla anlatmak istemiyorum.”
“Yüz yüze konuştuğumuzda sana birkaç örnek göstereceğim.”
“Hatta birlikte küçük bir çalışma yapacağız.”
“Çalışma derken?”
“Sana daha önce karşılaşmadığın türden birkaç problem vereceğim.”
“Nasıl çözdüğüne değil, nasıl düşündüğüne bakacağım.”
Bu cümleyi birkaç kez okudum.
Nasıl düşündüğüme…
“Yani bir sınav gibi mi?”
“Hayır.”
“Tam olarak sınav değil.”
“Daha çok, hangi noktada farklı düşündüğünü anlamaya çalışacağımız bir değerlendirme.”
İçimde garip bir heyecan oluştu.
“Sonra ne olacak?”
“Eğer düşündüğümüz gibi giderse, sana özel bir çalışma programı oluşturacağız.”
“Düzenli olarak belirli problemler üzerinde çalışacağız.”
“Zamanla seni hangi alanlarda geliştirebileceğimizi göreceğiz.”
Bir süre cevap vermedim.
Sonra aklıma başka bir soru geldi.
“Bu sadece yarışma için mi?”
Cevap beklediğimden kısa geldi.
“Hayır.”
“Asıl mesele zaten yarışma değil.”
Ardından bir mesaj daha geldi.
“Seni ileride hangi noktada görmek istediğimizi konuşacağız.”
İçimden bir şey geçti.
“Nerede?”
“Onu da yarın anlatırım.”
Sonra hemen ekledi:
“Ama şimdiden söyleyeyim, bunun kısa süreli bir hazırlık olmasını düşünmüyoruz.”
Bir an sustum.
Bu artık yalnızca bir yarışma meselesi değildi.
Bir plan vardı.
Ve belli ki öğretmenim bu planı benden önce düşünmeye başlamıştı.
“Ne zaman başlayacağız?”
“Henüz kesin bir tarih yok.”
“Önce diğer öğretmenlerle konuşup planı netleştirmemiz gerekiyor.”
“Ama İstanbul'da kaldığın sürece, iyileştiğin bir gün yüz yüze görüşelim.”
“Benimle mi?”
“Evet, seninle.”
“Ne zaman?”
“Kesinleşsin, sana haber vereceğim. Hemen yarın başlamak gibi bir şey düşünme.”
Bir an rahatladım.
Ama merakım hâlâ geçmemişti.
“Peki yarın ne konuşacağız?”
Bu kez öğretmenim yalnızca tek bir mesaj gönderdi.
“Sana neden bu çalışmayı teklif ettiğimizi.”
Ekrana baktım.
Neden?
Asıl merak ettiğim şey buydu.
“Hocam, gerçekten merak ediyorum.”
“Biliyorum.”
“İstersen yarın telefonda biraz daha konuşabiliriz.”
“Olur.”
Bir süre sonra son mesajı geldi.
“Ama senden bir şey isteyeceğim.”
“Nedir?”
Kısa bir bekleyiş.
Sonra:
“Yarın konuşmadan önce yarışmada yarım bıraktığın sorulardan birini tekrar çözmeye çalışma.”
Şaşırdım.
“Neden?”
Bu kez cevap hemen geldi.
“Çünkü yarın sana başka bir şey soracağım.”
“Ne?”
Uzun süre cevap gelmedi.
Tam yeniden yazacakken mesaj düştü.
“O zaman anlarsın.”
Sonra:
“İyi dinlen Nehir.”
“Tamam hocam.”
Mesajlaşma sona erdi.
Telefonu masanın üzerine bıraktım.
Kahvaltım hâlâ önümdeydi ama artık hiçbir şey yiyesim gelmiyordu.
Aklımda tek bir şey vardı.
Öğretmenim benden bir şey görmüştü.
Hem de benim henüz fark etmediğim bir şey.
Ve yarın…
Bunu öğrenmek için bana bir soru soracaktı.
Ama o sorunun ne olduğunu bilmiyordum.
Daha kötüsü—
Öğretmenim, cevabımı benden önce tahmin etmiş gibiydi.
Öğretmenimle olan konuşma bittikten sonra telefonu masanın üzerine bıraktım.
Ama aklım hâlâ söylediklerindeydi.
“Bu senin geleceğinle ilgili.”
Geleceğim...
Bu kelimeyi son birkaç gündür nedense sürekli düşünüyordum.
Eskiden geleceğim denince aklıma sadece dans gelirdi.
Provalar.
Yarışmalar.
Sahneler.
Yeni koreografiler.
Şimdi ise bütün bunların arasına bir de soru girmişti.
Ya devam edemezsem?
Hemen ardından kendime kızdım.
“Daha şimdiden neden böyle düşünüyorsun?”
Kendi kendime söylenip kahvaltı tabağıma baktım.
Yemekler neredeyse bitmişti.
Kahvaltımı tamamladım.
Garson tabağımı almak için geldiğinde fincanımı da gösterdim.
“Bir kahve daha alabilir miyim?”
“Tabii.”
Garson fincanı alıp uzaklaştı.
Ben de telefonumu tekrar elime aldım.
Annemin mesajlarına cevap verdim.
Sonra Luna'nın attığı birkaç videoya baktım.
Mert'in gruba yazdığı saçma bir mesaja güldüm.
Telefonu kapatacakken aklıma yine öğretmenimin söyledikleri geldi.
“Geleceğim…”
Bu kelimeyi düşünürken garson kahvemi getirdi.
Fincanı masanın üzerine bıraktı.
“Buyurun.”
“Teşekkür ederim.”
Garson uzaklaşınca fincanı elime aldım.
Bir yudum içtim.
Ve yüzüm bir anda buruştu.
Fincana baktım.
Sonra tekrar içtim.
Belki ilk yudumda yanlış anlamışımdır diye düşündüm.
Hayır.
Yanlış anlamamıştım.
Bu kahve gerçekten acıydı.
Fincanı yavaşça masaya bıraktım.
“Bunun içine kahve koymayı unutmuşsunuz.”
Yan masadaki iki kişi bana dönüp baktı.
Ben devam ettim.
“Direkt acıyı doldurmuşsunuz.”
Masadaki adamlardan biri gülmeye başladı.
Ben de gülümseyip kahveye baktım.
“Bunu içtikten sonra hayatımdaki bütün güzel şeyleri sorgulamaya başlayacağım.”
Tam o sırada restoranın arka taraflarından sesler gelmeye başladı.
Çok yüksek değildi ama restoran sessiz olduğu için konuşmalar duyuluyordu.
Bir çalışan diğerine bir şey söylüyordu.
“Bugün yine çok yoğun olacak.”
Diğeri cevap verdi.
“Sabah daha böyleyse öğlen ne yapacağız bilmiyorum.”
Bir an onları dinledim.
Sonra birinin:
“Ben bu tempoda daha fazla çalışamam.”
dediğini duydum.
Kaşlarımı kaldırdım.
Kahveme baktım.
Sonra arka tarafa doğru sesimi biraz yükselttim.
“Ben de bu kahveyi daha fazla içemem ama kimse beni düşünmüyor.”
Arka taraftan kısa bir sessizlik oldu.
Sonra çalışanlardan biri gülerek:
“Yeni kahve getirelim size.”
diye seslendi.
“Yok yok.”
Elimi kaldırdım.
“Bu kahveyle aramızdaki ilişkiyi burada bitirdik.”
Yan masadaki kadın kahkaha attı.
Ben de gülmeye başladım.
Birkaç dakika sonra kahvaltımı tamamen bitirdim.
Kahvenin geri kalanına dokunmadım.
Fincan masada öylece kaldı.
Koltuk değneklerimi yanıma aldım ve yavaşça ayağa kalktım.
Odaya çıkabilirdim.
Hatta çıkmam gerektiğini de biliyordum.
Ama nedense hemen odaya dönmek istemedim.
Son birkaç gündür sürekli aynı yerde oturuyordum.
Oda.
Yatak.
Televizyon.
Telefon.
Biraz da olsa farklı bir yerde durmak istiyordum.
Lobiye geçtim.
Cam kenarındaki koltuklardan birine oturdum.
Dışarıda insanlar gelip gidiyordu.
Kimi aceleyle yürüyor, kimi telefonuyla konuşuyor, kimi otelin kapısından girerken valizini sürüklüyordu.
Ben ise olduğum yerde oturuyordum.
Bir süre onları izledim.
Sonra telefonumu çıkardım.
Ekranı açtım.
Hiçbir şey yoktu.
Telefonu kapatacakken aklıma nedense Kuzey geldi.
Son birkaç karşılaşmamız gözümün önünden geçti.
Otobüs.
Hastane.
Sonra yine hastane.
Kahve.
Ve benim sürekli onunla atışmam.
Başımı hafifçe salladım.
“Bu çocuk da nereden çıktı hayatıma?”
Kendi kendime söylenip güldüm.
Aslında düşününce komik bir tesadüftü.
İstanbul'a yarışma için gelmiştim.
Hayatım tamamen değişmişti.
Ve bütün bunların arasında Kuzey'le kaç kere karşılaştığımı artık sayamıyordum bile.
Telefonumu tekrar açtım.
Tam ekranı kaydırırken karşımdaki koltuğun hafifçe hareket ettiğini fark ettim.
Başımı kaldırdım.
Biri karşıma oturmuştu.
Önce yüzüne bakmadım.
Sadece ayakkabılarına baktım.
Sonra yavaşça gözlerimi kaldırdım.
Tanıdık yüzü görünce birkaç saniye hiçbir şey söyleyemedim.
Kuzey.
Kaşlarımı kaldırdım.
“Sen...”
Kuzey koltuğa rahatça yaslandı.
“Ben.”
Bir an ona baktım.
Sonra etrafa.
Sonra tekrar ona.
“Sen gerçekten her yerde misin?”
Kuzey hafifçe gülümsedi.
“Bunu ben de sana sorabilirim.”
“Ben burada kalıyorum.”
“Ben de burada işim olduğu için geldim.”
“Tesadüf mü?”
“Belki.”
Gözlerimi kıstım.
“Hiç güven vermiyorsun.”
Kuzey güldü.
“Daha yeni oturdum.”
“Yine de.”
Bir süre birbirimize baktık.
Sonra gözüm masanın üzerinde hâlâ duran telefonuma kaydı.
Ardından tekrar Kuzey'e baktım.
Nedense içimden tek bir şey geçti.
Bu çocuk şimdi yine ne diyecek?
Kuzey birkaç saniye hiçbir şey söylemeden bana baktı.
Sonra gözlerini elimdeki telefona çevirdi.
“Bana bakıp neden öyle düşünüyorsun?”
“Nasıl bakıyorum?”
“Sanki birazdan bana suç duyurusunda bulunacaksın.”
İstemsizce güldüm.
“Sen de kendini fazla önemli sanıyorsun.”
“Bence gayet normal.”
“Hiç normal değil.”
Kuzey başını iki yana salladı.
“Seninle konuşmak gerçekten zor.”
“Benimle konuşmak zor değil.”
Bir saniye düşündüm.
“Sen çok konuşuyorsun.”
“Aramızdaki fark bu işte.”
“Ne farkı?”
“Ben konuşuyorum, sen laf yetiştiriyorsun.”
Gözlerimi devirdim.
“Çünkü boş konuşuyorsun.”
“Yine de cevap veriyorsun.”
“Ne yapayım, görmezden mi geleyim?”
“Bence deneyebilirsin.”
“Denemeyeceğim.”
Kuzey gülümsedi.
Sonra koltukta biraz geriye yaslandı.
Bir süre sessiz kaldık.
Bu sessizlik garip değildi.
Daha çok ikimizin de birbirine alışmaya başladığı bir sessizlikti.
Ben telefonumu elimde çevirirken Kuzey etrafa baktı.
Sonra gözleri koltuk değneklerime takıldı.
“Bugün daha iyi görünüyorsun.”
“Daha iyi görünmek ne demek?”
“Daha enerjik.”
“Dün de enerjiktim.”
“Dün hastanedeydin.”
“Evet.”
“Bugün de buradasın.”
“Evet.”
“Demek ki ilerleme var.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Sen doktor musun?”
“Hayır.”
“O zaman yorum yapma.”
“Tamam.”
Birkaç saniye sustu.
“Bence iyileşiyorsun.”
“Az önce yorum yapma demedim mi?”
“Tamam, sustum.”
Başını öne eğip ellerini birbirine kenetledi.
Gerçekten sustu.
Beş saniye.
On saniye.
On beş saniye.
Sonunda dayanamadım.
“Sen gerçekten susabiliyor musun?”
Kuzey başını kaldırıp bana baktı.
“Sen konuşturdun.”
Gülmeye başladım.
“İnanılmazsın.”
“Bunu daha önce de söyledin.”
“Çünkü hâlâ öylesin.”
Bir süre daha oturduk.
Sonra Kuzey'in bakışları tekrar telefonuma kaydı.
“Öğretmenin mi yazdı?”
Kaşlarımı çattım.
“Nasıl bildin?”
“Bir anda yüzün değişti.”
“Yüzüm mü değişti?”
“Evet.”
“Ne oldu yüzüme?”
“Bilmiyorum.”
Omuz silkti.
“Biraz düşünceli oldun.”
Telefonumu elimde çevirdim.
“Öğretmenim aradı.”
Kuzey'in kaşları hafifçe kalktı.
“İyi bir şey mi?”
“Bilmiyorum.”
“Nasıl bilmiyorsun?”
“Bana geleceğimle ilgili bir şey söylemek istedi.”
Kuzey birkaç saniye sustu.
“Dansla mı ilgili?”
Başımı salladım.
“Muhtemelen.”
“Sen de merak ettin.”
“Fazlasıyla.”
“Ne söyledi?”
“Detay vermedi.”
“Sen de kabul ettin.”
“Evet.”
“Güzel.”
Kuzey bunu o kadar doğal söyledi ki ona baktım.
“Ne güzel?”
“Birinin sana hâlâ bir şeyler teklif etmek istemesi.”
Bu cümleyle yüzümdeki gülümseme biraz kayboldu.
Kuzey devam etti.
“Yani... yaşadığın şeyden sonra.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Sonra başımı salladım.
“Ben de onu düşünüyorum.”
“Finali tamamlayamadığın için mi?”
“Biraz.”
Kuzey yüzüme baktı.
“Tamamlayamadın diye her şey bitmiş olmuyor.”
Bu kez ona baktım.
Bu cümleyi daha önce de duymuştum.
Ama onun söylemesi garip bir şekilde farklı gelmişti.
“Bunu nereden biliyorsun?”
Kuzey omuz silkti.
“Bilmiyorum.”
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Öyle geliyor.”
Gülümsedim.
“Bazen fazla düzgün cümleler kuruyorsun.”
“Bazen mi?”
“Çok nadir.”
“Teşekkürler.”
“Övgü değildi.”
“Ben öyle kabul ettim.”
Başımı iki yana salladım.
Tam o sırada Kuzey ayağa kalktı.
“Benim gitmem lazım.”
“Yine mi?”
“Evet.”
“Senin bu otelde gerçekten çok işin var.”
“Var.”
“Ne işi?”
Kuzey bana baktı.
Bir an cevap verecek gibi oldu.
Sonra sadece:
“Sonra anlatırım.”
dedi.
Kaşlarımı kaldırdım.
“Ne demek sonra?”
“Sonra.”
“Böyle gizemli konuşma.”
“Gizemli konuşmuyorum.”
“Konuşuyorsun.”
Kuzey gülümsedi.
“Merak etme. Bir gün öğrenirsin.”
“Ben merak etmiyorum.”
“Tabii.”
“Gerçekten.”
“Tamam.”
Yine o sinir bozucu gülümsemesini yaptı.
Sonra koltuk değneklerimi işaret etti.
“Dikkat et.”
“Ediyorum zaten.”
“Belli.”
“Bu ne demek şimdi?”
“Hiç.”
Kuzey birkaç adım uzaklaştı.
Ben arkasından bakarken kendi kendime söylendim.
“İnsan bir şey anlatacaksa anlatır.”
Sonra telefonumu elime aldım.
Ekranı açtım.
Öğretmenimin mesajı hâlâ oradaydı.
“Bu senin geleceğinle ilgili.”
Bir yandan öğretmenimin söyleyeceklerini düşünürken diğer yandan az önce Kuzey'in söyledikleri aklımda dönüp duruyordu.
“Tamamlayamadın diye her şey bitmiş olmuyor.”
Derin bir nefes aldım.
Belki de gerçekten bitmemişti.
Belki sadece...
Benim hayatım başka bir yöne dönüyordu.
Ve henüz nereye gittiğini bilmiyordum.
