SON KUĞU kitap kapağı

32. bölüm / 33

SON KUĞU

Bir Not, Bir Gülümseme (32. Bölüm)

Vaveyla Yazarı: betul _library

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 33Şu an: Bir Not, Bir Gülümseme (32. Bölüm)
  1. 1 Bir Alarm, Bin Bela (1. Bölüm)2.236 kelime
  2. 2 Hayaller (2. Bölüm)1.780 kelime
  3. 3 Son Bir Umut (3. Bölüm)1.165 kelime
  4. 4 İstanbul yolcusu (4. Bölüm)1.368 kelime
  5. 5 huysuzluk (5. bölüm)1.412 kelime
  6. 6 İlk yarı (6. Bölüm)2.481 kelime
  7. 7 Yolun sonu değil (7. Bölüm)4.023 kelime
  8. 8 Yeniden İstanbul (8. Bölüm)1.618 kelime
  9. 9 Verdiğim Söz (9. Bölüm)2.245 kelime
  10. 10 Tanımadığım Tanıdık(10. Bölüm)3.917 kelime
  11. 11 Işıklar Yanacak (11. Bölüm)2.348 kelime
  12. 12 Yine sen (12. Bölüm)2.117 kelime
  13. 13 Aynı Sahnenin İnsanları (13. Bölüm)2.420 kelime
  14. 14 Sahnede İlk İz (14. Bölüm)1.950 kelime
  15. 15 Hocaların Gözünden(15. Bölüm)2.661 kelime
  16. 16 Sahneye Doğru (16. Bölüm)1.569 kelime
  17. 17 O An Yaklaşıyor (17. Bölüm)2.085 kelime
  18. 18 Işıklar Altında (18. Bölüm)3.510 kelime
  19. 19 Son Nota (19. Bölüm)2.653 kelime
  20. 20 Önce Sen (20. Bölüm)2.216 kelime
  21. 21 Küçük Bir Umut (21. Bölüm)2.796 kelime
  22. 22 Yeniden Başlamak (22. Bölüm)2.546 kelime
  23. 23 Sahne Bitti, Ben Bitmedim (23. Bölüm)1.659 kelime
  24. 24 Geri Döndüğümde (24. Bölüm)2.579 kelime
  25. 25 Tesadüf mü? (25. Bölüm)3.744 kelime
  26. 26 Aynı Tempoda (26. bölüm)1.477 kelime
  27. 27 Alışıyorum (27. Bölüm)2.436 kelime
  28. 28 Sessiz Bir Prova (28. Bölüm)4.147 kelime
  29. 29 Neyi Görmüşlerdi? (29. bölüm)2.317 kelime
  30. 30 Biraz Sen (30.bölüm)5.088 kelime
  31. 31 Bir Kararın Eşiğinde (31. Bölüm)3.726 kelime
  32. 32 Bir Not, Bir Gülümseme (32. Bölüm)3.989 kelime · Okuduğun bölüm
  33. 33 Beynimin Oyunu(33. Bölüm)2.643 kelime

Otele döndüğümde hastanedeki düşünceler hâlâ kafamın içinde dönüp duruyordu.
Taksi yolculuğu boyunca bir türlü tamamen toparlanamamıştım.
Bir yandan doktorun söylediklerini düşünüyordum.
Bir yandan da...
Telefonuma gelen o takip isteğini.
Kuzey.
Nedense aklıma geldikçe yüzümde yine aynı küçük gülümseme oluşuyordu.
Bunu fark ettiğim her seferinde de hemen başka bir şey düşünmeye çalışıyordum.
Sonunda otelin önünde taksiden indim.
Değneklerimi alıp dikkatlice yürümeye başladım.
Lobiden geçtim.
Asansöre bindim.
Katıma geldiğimde koridorda her zamanki sessizlik vardı.
Bir elimde çantam, diğer elimde değneğimle odama doğru ilerledim.
Başımı kaldırıp kapı numarama baktım.
Tam odama birkaç adım kalmıştı ki durdum.
Çünkü kapımın hemen önünde daha önce orada olmayan bir şey vardı.
Küçük, yuvarlak bir masa.
Üzerinde ise...
Büyükçe bir buket.
Olduğum yerde kaldım.
Birkaç saniye sadece baktım.
“Bu ne?”
Gerçekten anlamamıştım.
Buket oldukça büyüktü.
İçinde birbirinden farklı renklerde çiçekler vardı.
Pembe, sarı, beyaz, mor...
Hepsi birbirine karışmıştı.
Öyle özenli hazırlanmıştı ki bir an otelin dekorasyonunun parçası falan olduğunu düşündüm.
Sonra etrafa baktım.
Koridor bomboştu.
Masaya tekrar baktım.
Birkaç saniye sonra kaşlarımı çattım.
“Bir dakika...”
Yaklaştım.
Üzerinde isim yazıp yazmadığına baktım.
Bir kart vardı.
Ama buketin arasında kalmıştı.
Elimi uzatmadan önce bir an durdum.
“Bu... benim mi?”
Etrafta başka bir kapı vardı ama buket doğrudan benim odamın önündeki masadaydı.
Başka bir açıklama bulamadım.
Yavaşça eğildim.
Sonunda bunun gerçekten bana gönderildiğini anladım.
Yüzümde istemsiz bir şaşkınlık oluştu.
“Cidden mi?”
Bir elimle değneğimi sabitleyip diğer elimle buketi dikkatlice aldım.
Beklediğimden ağırdı.
Çiçeklerin arasından hafif bir koku geliyordu.
Birkaç saniye bukete bakakaldım.
Kim göndermişti?
Neden göndermişti?
Aklıma birkaç ihtimal geldi.
Ama hiçbirini düşünmek istemedim.
Özellikle de son birkaç saattir kafamın içinde dolaşan bir isim yüzünden.
“Saçmalama.”
Kendi kendime mırıldandım.
“Daha ne olduğunu bile bilmiyorsun.”
Odanın kapısını açtım.
İçeri girdim ve kapıyı arkamdan kapattım.
Buketi hâlâ elimde tutuyordum.
Değneklerimi kenara bırakıp yatağa doğru ilerledim.
Dikkatlice yatağın kenarına oturdum.
Sonra buketi kucağıma aldım.
Bir süre hiçbir şey yapmadan çiçeklere baktım.
Renk renk çiçekler...
Büyükçe bir buket...
Ve benim odamın önünde bırakılmıştı.
Dudaklarımın kenarında küçük bir gülümseme oluştu.
“Güzelmiş.”
Sonra çiçeklerin arasındaki küçük bir kâğıt gözüme çarptı.
Kaşlarımı kaldırdım.
“Not mu var?”
Buketi biraz kendime doğru çevirdim.
Küçük kâğıdın bir kısmı çiçeklerin arasından görünüyordu.
Parmaklarımı dikkatlice uzatıp notu çekmeye başladım.
Tamamen çıkardığımda elimde küçük, katlanmış bir kâğıt kaldı.
Bir an ona baktım.
Sonra içimde garip bir merak oluştu.
Notu çevirdim.
Üzerinde birkaç kelime yazıyordu.
Ama henüz okumadım.
Sadece birkaç saniye elimde tuttum.
Çünkü nedense...
Notu açmadan önce bile kimin gönderdiğini tahmin etmeye başlamıştım.
Odanın içinde yatağın kenarında oturmuş, elimdeki küçük kâğıda bakıyordum.
Bir süre sadece kâğıdı çevirdim.
Önünü.
Arkasını.
Sonra tekrar önünü.
“Tamam...”
Derin bir nefes aldım.
“Abartma Nehir.”
Kâğıdı yavaşça açtım.
İlk satırı okudum.
“Geçmiş olsun, küçük dansçı.”
Kaşlarım hafifçe kalktı.
Sonraki satıra geçtim.
“Moralini çok düşürme.”
Dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Son satırı okuyunca ise...
Gülmemek için kendimi zor tuttum.
“Bir gün kahveni de ben seçerim.”
Altında tek bir isim vardı.
— Kuzey
Bir saniye notu elimde öylece tuttum.
Sonra kahkahayı bastım.
“Kuzey...”
Başımı iki yana salladım.
Sabahki kahve bir anda aklıma geldi.
O acı şeyi.
İlk yudumdan sonra yüzümün aldığı hâli.
Ve otel çalışanına söylediğim cümleyi.
“Bunun içine kahve koymayı unutmuşsunuz, direkt acıyı doldurmuşsunuz.”
Sonra kendi kendime yaptığım o büyük açıklama:
“Bu kahveyle aramızdaki ilişkiyi burada bitirdik.”
Şimdi notta karşıma çıkan şey ise...
Kahveni de ben seçerim.
Gülmeye devam ettim.
“Sen gerçekten bunu unutmadın mı?”
Notu tekrar okudum.
Bu sefer daha yavaş.
Geçmiş olsun, küçük dansçı.
Moralini çok düşürme.
Bir gün kahveni de ben seçerim.
Başımı hafifçe eğdim.
“Komik.”
Notu yatağın üzerine bıraktım.
Sonra bukete baktım.
Çiçeklere.
Tekrar nota.
Ve bir anda aklıma başka bir şey geldi.
Gülümsemem yavaşça kayboldu.
“Bir dakika...”
Notu tekrar elime aldım.
Kaşlarımı çattım.
“Ben ona otel numaramı bile vermedim...”
Bir süre düşündüm.
Sonra odanın kapısına baktım.
Koridordaki küçük yuvarlak masa gözümün önüne geldi.
Buketin oraya nasıl bırakıldığını düşündüm.
Sonra tekrar elimdeki nota baktım.
Kuzey'in bunu nasıl ayarladığını anlayamıyordum.
Telefonumdan ona numaramı vermemiştim.
Otelin hangi odasında kaldığımı da ona söylediğimi hatırlamıyordum.
Hatta...
Ben ona otelde kaldığımı bile doğru düzgün söylememiştim.
Bir an sessiz kaldım.
“Bunu nasıl yaptı?”
Kaşlarım biraz daha çatıldı.
Sonra aklıma onun daha önce söylediği o cümle geldi.
“Beni takip ediyor olabilir misin?”
O sırada şaka yapıyordu.
En azından ben öyle sanmıştım.
Şimdi ise elimde onun gönderdiği bir buket vardı.
Üstelik odamın önünde.
Başımı iki yana salladım.
“Yok artık.”
Ama dudaklarım yine gülmeye başlamıştı.
Notu buketin arasına dikkatlice yerleştirdim.
Sonra çiçekleri yatağın yanındaki masaya koydum.
Birkaç saniye daha onlara baktım.
Kafam hâlâ Kuzey'in bunu nasıl yaptığını çözmeye çalışıyordu.
Ama ne kadar düşünürsem düşüneyim bir cevap bulamadım.
Telefonumu elime aldım.
Ekranı açtım.
Instagram'da artık karşılıklı takipteydik.
Kuzey'in profili hâlâ birkaç dakika önce baktığım gibi aklımdaydı.
Parmağım mesajlar kısmına doğru gitti.
Bir an durdu.
Sonra geri çekildi.
“Hayır.”
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
“Önce o yazsın.”
Birkaç saniye sonra tekrar telefonu elime aldım.
“Gerçi...”
Ekrana baktım.
“Ben teşekkür edebilirim.”
Sonra kendi kendime güldüm.
“Ya da etmeyebilirim.”
Telefonu tekrar bıraktım.
Ama bu kez yüzümdeki gülümseme gitmedi.
Çünkü gün boyunca kafamı en çok meşgul eden şeylerden biri olan o iki seçenek...
Ameliyat ve ameliyatsız tedavi...
Bir süreliğine aklımdan çıkmıştı.
Yerine başka bir soru gelmişti.
Kuzey bunu nasıl yaptı?
Bir süre telefonu elimde tutup ekrana baktım.
Sonunda içimden bir ses,
Gönder artık.
dedi.
Haklıydı.
Çünkü çiçekleri gönderen kişiye teşekkür etmemek biraz ayıp olurdu.
Üstelik...
Çiçekler gerçekten güzeldi.
Telefonumdan Instagram'a girdim.
Kuzey'in profiline tekrar baktım.
Adının yanında artık karşılıklı takip ettiğimizi gösteren küçük ifade vardı.
Bir an ona baktım.
Sonra mesaj kısmına bastım.
Parmaklarım klavyenin üzerinde birkaç saniye bekledi.
Ne yazacağımı düşünüyordum.
Uzun bir şey yazmayacaktım.
Zaten neden uzun yazacaktım ki?
Sonunda kısa bir mesaj yazdım.
“Çiçekler için teşekkür ederim :)”
Mesaja birkaç saniye baktım.
Fazla mı samimi olmuştu?
Hayır.
Normaldi.
Gayet normaldi.
Gönderdim.
Mesaj ekrana düştüğü anda telefon elimde kaldı.
Bir saniye.
İki saniye.
Üç saniye...
Ekrana bakıyordum.
Mesajın altında herhangi bir şey görünmüyordu.
Görülmemişti.
Telefonu biraz aşağı indirdim.
“Tamam.”
Kendi kendime başımı salladım.
“Zaten görmesine gerek yok.”
Birkaç saniye sonra tekrar ekrana baktım.
Hâlâ görülmemişti.
“Umarım yazmaz.”
Bunu söyler söylemez kaşlarımı çattım.
Bir an durdum.
Sonra kendi kendime sordum.
“Yazarsa ne diyeceğim?”
Cevap yoktu.
Çünkü gerçekten bilmiyordum.
Kuzey'in ne yazabileceğini düşünmeye başladım.
Rica ederim mi diyecekti?
Bir şaka mı yapacaktı?
Yine kahveyle ilgili bir şey mi söyleyecekti?
Belki de hiçbir şey yazmayacaktı.
“Zaten yazmaz.”
Başımı salladım.
“İyi olur.”
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Sonra birkaç saniye geçti.
Elim tekrar telefona gitti.
Ekranı açtım.
Mesaj hâlâ görülmemişti.
“Ben ne yapıyorum?”
Telefonu tekrar bıraktım.
Bu kez biraz daha uzağa koydum.
“Umursamıyorum.”
Ayağa kalkıp çantamı düzenlemeye başladım.
Bir süre sonra telefon ekranı yeniden yandı.
Hemen dönüp bakmadım.
En azından bakmamaya çalıştım.
“Bakmayacağım.”
Bir saniye sonra gözüm telefona kaydı.
“Belki bildirimdir.”
Ama gidip kontrol etmedim.
En sonunda yatağın üzerine oturdum.
Bukete baktım.
Sonra telefonuma.
Sonra tekrar bukete.
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Çok güzelmiş.”
Telefonu tamamen sessize alıp kenara koydum.
Şimdilik Kuzey'i düşünmeyecektim.
Çünkü önümde çok daha önemli bir konu vardı.
Dans.
Ameliyat.
İyileşme.
Ailemle konuşmam gerekenler...
Bunları düşünmeliydim.
Kuzey'i değil.
Kesinlikle Kuzey'i değil.
Telefon birkaç metre uzağımda dururken içimden son kez geçirdim.
Umarım yazmaz.
Sonra kendi kendime hafifçe güldüm.
Çünkü nedense...
Bunu söylerken bile telefonumun ekranının yeniden yanmasını bekliyordum.
Telefonumu yatağın üzerine bıraktıktan birkaç dakika sonra tekrar elime aldım.
Kuzey'e yazdığım mesaj hâlâ görülmemişti.
Bu kez gerçekten üzerine düşünmek istemedim.
Instagram'dan çıktım.
WhatsApp'ı açtım.
Aile grubunda birkaç yeni mesaj vardı.
Annemden.
Babamdan.
Görkem'den.
Birbirlerinin mesajlarına cevap verip duruyorlardı.
Ekrana bakarken istemsizce gülümsedim.
Evde olmasam bile grubun hareketliliği bile bana tanıdık geliyordu.
Bir süre mesajları okudum.
Sonra görüntülü arama geldi.
Annem arıyor.
Hiç bekletmeden açtım.
Ekran bir anda kalabalıklaştı.
“NEHİR!”
“Geldi mi?”
“Telefonu düzgün tut, yüzün görünmüyor!”
“Bir dakika, ben de göreyim!”
Herkes aynı anda konuşmaya başlayınca kahkahayı bastım.
“Biriniz konuşsun!”
Annemin sesi diğerlerinin arasından çıktı.
“bir dakika susun, kızımızı görelim!”
Görkem hemen itiraz etti.
“Ben zaten susuyorum.”
Babam arkadan güldü.
“Sen mi susuyorsun?”
“Evet.”
“İnanmadım.”
“Baba!”
Yine herkes konuşmaya başladı.
Ben sadece ekrana bakıp gülüyordum.
Az önce hastanede kafamı yiyen bütün düşünceler bir anda biraz uzaklaşmıştı.
Odam sessizdi ama telefonun içinden evin sesi geliyordu.
Annemin sesi.
Babamın sesi.
Görkem'in sesi.
Arda'nın abla diye bağırışı.
Sanki İstanbul'daki otel odasında değil de evin salonunda oturuyormuşum gibi hissettim.
Annem telefonu kendine doğru çevirdi.
“Bizi görüyor musun?”
“Görüyorum anne.”
“İyi misin?”
“İyiyim.”
Görkem araya girdi.
“Saçın dağılmış.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Senin de.”
“Benimki tarz.”
“Benimki de hastane modası.”
Babam güldü.
“İkiniz de aynı anda haklı olamazsınız.”
“Oluruz,” dedim.
Görkem hemen,
“Oluruz,” diye tekrarladı.
Annem başını iki yana salladı.
“Siz ikiniz aynı evde büyüdünüz ama birbirinizden hiç farklı değilsiniz.”
“Bu iltifat mı?” diye sordum.
“Hayır.”
Hepimiz güldük.
Sonra konuşma yavaş yavaş normal hâline döndü.
Annem akşam ne yediklerini anlattı.
Babam gün içinde yaptığı işlerden bahsetti.
Görkemde kendi gününü anlatmaya başladı. Sanki hiç luna ile konuşmamış gibi davranıyordu.
“Ben bugün dışarı çıktım.”
“Nereye?”
“Bir yerlere.”
“Görkem.”
“Ne?”
“Bir yerlere diye yer mi olur?”
“Olur.”
Babam araya girdi.
“Ben de tam olarak nereye gittiğini bilmiyorum.”
“Baba, biliyorsun.”
“Hayır.”
Görkem sustu.
Ben kahkahayı bastım.
“Ne yaptın sen?”
“Hiçbir şey.”
“Kesin bir şey yaptın.”
“Yapmadım.”
Annem de gülerek,
“Ben de merak ettim,” dedi.
Görkem birkaç saniye sustu.
Sonra konuyu değiştirmeye çalıştı.
“Sen bugün ne yaptın?”
Bir an durdum.
“Hastaneye gittim.”
Annemin yüzündeki gülümseme hemen değişti.
“Kontrolün nasıl geçti?”
“İyi geçti.”
“Doktor ne dedi?”
“Birazdan anlatacağım.”
Annem başını salladı.
“Tamam.”
Sonra birkaç saniye sessizlik oldu.
Annemin yüzünden soracağı şeyi anlamıştım.
O klasik soru gelmek üzereydi.
Nitekim birkaç saniye sonra sordu.
“Bacağın nasıl?”
Bir an sustum.
Sonra derin bir nefes aldım.
“Doktor ameliyat olabileceğimi söyledi.”
Ekrandaki herkes aynı anda sustu.
Az önce birbirinin sözünü kesen insanlar gitmiş, yerini dikkatle beni dinleyen bir aile bırakmıştı.
Annemin yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Ameliyat mı?”
Başımı salladım.
“Evet.”
Babam biraz öne doğru eğildi.
“Doktor ne dedi tam olarak?”
“İki seçenek olduğunu söyledi.”
Telefonu biraz daha sabit tuttum.
“Birincisi ameliyat. Sonrasında düzenli bir rehabilitasyon süreci olacak. İyileşme iyi giderse yaklaşık üç ila yedi hafta içinde küçük ve kontrollü prova çalışmalarına başlanabileceğini söyledi.”
Görkem hemen sordu.
“Üç hafta mı?”
“En erken o civarda.”
“Peki sonra direkt dans mı?”
“Hayır.”
Başımı iki yana salladım.
“Kontrollü olacakmış. Yani küçük çalışmalar. Tam prova ya da sahneye dönüş değil.”
Annem dikkatle dinliyordu.
“Diğer seçenek?”
“Ameliyatsız tedaviye devam etmek.”
Bir an durdum.
“Onda da rehabilitasyon olacak ama süreç daha uzun sürebilirmiş. Özellikle dans gibi zorlayıcı bir şeye geri dönmek istersem daha fazla zaman gerekebilirmiş.”
Babam başını yavaşça salladı.
“Yani iki seçenekte de rehabilitasyon var.”
“Evet.”
“Fark daha çok sürecin nasıl ilerleyeceğiyle ilgili.”
“Evet.”
Bir süre kimse konuşmadı.
Ben de ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim.
“Doktor bugün karar vermek zorunda olmadığımı söyledi.”
Annem hemen konuştu.
“Acele karar verme.”
Ses tonu sakindi ama kararlıydı.
“Tabii ki vermeyeceğim.”
“İyi.”
Annem derin bir nefes aldı.
“Sen şimdi sadece daha erken dans edebileceğini düşündüğün için ilk seçeneğe hemen yönelme.”
Başımı salladım.
“Ben de bundan korkuyorum zaten.”
Babam söze girdi.
“Bence de önce bütün seçenekleri iyice öğrenelim.”
“Doktor da ailemle konuşmamı söyledi.”
“Konuşuruz,” dedi babam.
Görkem de başını salladı.
“Sonra tekrar doktorla konuşursun. Aklına takılan ne varsa sorarsın.”
“Tamam.”
Annem ekrana biraz daha yaklaştı.
“Önemli olan bir an önce sahneye çıkman değil, sağlıklı şekilde geri dönmen.”
Bu cümle içime oturdu.
Çünkü ben gerçekten sadece sahneyi düşünüyordum.
Ne kadar erken dans edebileceğimi.
Ne zaman prova yapabileceğimi.
Ne zaman yeniden sahneye çıkabileceğimi...
Ama annem başka bir şeyi hatırlatmıştı.
Önce iyileşmem gerekiyordu.
“Biliyorum anne.”
“Biliyorum deme, gerçekten düşün.”
İstemeden gülümsedim.
“Tamam.”
Babam da sakin bir şekilde ekledi.
“Sen bu kararı tek başına vermeyeceksin. Biz buradayız.”
Ekrana baktım.
Annem.
Babam.
Görkem.
Arda'nın arada bir ekrana girip çıkması...
Bir anda içimdeki o ağırlık biraz hafifledi.
“Tamam,” dedim tekrar.
Bu kez daha rahat.
“Birlikte karar veririz.”
Annem gülümsedi.
“İşte böyle.”
Görkem hemen araya girdi.
“Ben de karar ekibindeyim.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Sen mi?”
“Evet.”
“Sen geçen gün nereye gittiğini bile söylemedin.”
Görkem sustu.
Babam gülmeye başladı.
Annem de başını iki yana salladı.
“Bu çocuğu karar ekibinden çıkaralım.”
“Anne!”
Ben kahkahayı bastım.
Az önce ameliyat hakkında konuşan aynı insanlar birkaç saniye içinde yine birbirleriyle uğraşmaya başlamıştı.
Ve nedense...
Tam da buna ihtiyacım vardı.
Babam bir süre ekrana baktı.
Sonra sanki aklına bir şey gelmiş gibi hafifçe gülümsedi.
“Bu arada...”
“Ne?”
Babamın yüzündeki ifadeyi görünce kaşlarımı çattım.
“Niye öyle bakıyorsun?”
Görkem de babama baktı.
“Ne yaptın?”
Babam güldü.
“Bir şey yapmadım.”
Annem de hafifçe gülümsüyordu.
Ben daha da şüphelendim.
“Anne?”
Annem başını iki yana salladı.
“Baban anlatsın.”
Babam telefonu biraz uzaklaştırdı.
Kamera bir anda sallandı.
“Baba?”
“Bir saniye.”
Ekranda önce odanın tavanını gördüm.
Sonra duvarı.
Sonra babamın eli kadraja girdi.
Elinde küçük, metal bir anahtar vardı.
Bir an ne olduğunu anlayamadım.
“O ne?”
Babam anahtarı kameraya doğru biraz daha yaklaştırdı.
Gülümsedi.
“Senin.”
Kaşlarım havaya kalktı.
“Benim?”
“Evet.”
Anahtara birkaç saniye baktım.
Sonra babama.
Sonra tekrar anahtara.
“Baba...”
Sesim iyice şüphelenmişti.
“Ne?”
“Ne anahtarı o?”
Babam bu kez daha geniş gülümsedi.
“Ev anahtarı.”
Bir an sessizlik oldu.
“Ne?”
Görkem arka taraftan güldü.
“Şimdi anladı.”
Ben hâlâ ekrana bakıyordum.
“Ne demek ev anahtarı?”
Babam sonunda söyledi.
“İstanbul'da senin için bir ev ayarladık.”
Gözlerim büyüdü.
“Ne?”
Annem gülümseyerek başını salladı.
“Evet kızım.”
“Ne zaman?”
Babam güldü.
“Bir süredir bununla uğraşıyorduk.”
“Benim haberim yoktu.”
“Olmayacaktı zaten.”
“Baba...”
Sesim iyice küçüldü.
Babam anahtarı tekrar kameraya gösterdi.
“Artık iki tane evin var kızım.”
Birkaç saniye hiçbir şey söyleyemedim.
“Ne?”
Görkem kahkahayı bastı.
“İki ev.”
“Görkem, sus.”
“Ne? Gerçek.”
Anahtara tekrar baktım.
Sanki ekrandaki küçük metal parça gerçekten bir evin anahtarı değilmiş gibi.
“Baba... şaka yapıyorsun.”
“Hayır.”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
Bir anda gözlerimin dolduğunu hissettim.
Hemen gözlerimi kırpıştırdım.
Ama işe yaramadı.
“Ciddi misiniz?”
Annemin sesi yumuşadı.
“Ciddiyiz.”
Babam devam etti.
“Daha önce sana söylemiştim ya... Belki İstanbul'da sana daha rahat bir yer ayarlarız diye.”
O an hatırladım.
Gerçekten de söylemişti.
Ben o zaman bunun ileride düşünülebilecek bir şey olduğunu sanmıştım.
Meğer çoktan düşünmeye başlamışlar.
Babam anahtarı elinde tutarak konuşmaya devam etti.
“İstanbul'da seni böyle yalnız başına otellerde bırakmak içimize sinmiyor.”
Annem başını salladı.
“Özellikle bundan sonra uzun bir tedavi ve rehabilitasyon süreci olacaksa...”
Babam devam etti.
“İstersen İstanbul'da yaşayabilirsin. Okulun, dansın, ne gerekiyorsa... Burada da bir evin olacak.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Ama artık gözyaşlarımı tutamıyordum.
Bir tanesi yanağımdan aşağı süzüldü.
Sonra bir tane daha.
Annem beni görünce kendi gözlerini sildi.
“Ağlama kızım.”
Bunu söylerken kendisi de ağlıyordu.
“Sen ağlıyorsun ama.”
Annem gülerek gözyaşlarını sildi.
“Ben de duygulandım.”
Ben de gülmeye çalıştım.
Ama ağlarken gülmek o kadar kolay değildi.
“Gerçekten bir ev mi aldınız?”
Babam gülümsedi.
“Evet.”
“Benim için?”
“Senin için.”
Başımı öne eğdim.
Gözyaşlarım iyice hızlandı.
Bir yandan gülüyordum, bir yandan ağlıyordum.
Görkem hemen fırsatı kaçırmadı.
“Sonunda otel maceran bitti.”
Gözlerim yaşlı hâlde ona baktım.
“Sus.”
“Yok, bence güzel oldu.”
“Görkem...”
“Artık resepsiyondaki insanları aileden biri gibi görmene gerek kalmayacak.”
İstemeden güldüm.
“Sen gerçekten çok saçmasın.”
“Ben sadece gerçekleri söylüyorum.”
Babam da gülüyordu.
Annem başını iki yana salladı.
“Bırakın şimdi birbirinizle uğraşmayı.”
Sonra bana baktı.
“Sen yeter ki kendini iyi hisset.”
Babam da ekledi.
“Bu ev sadece dans için değil, Nehir. İstersen İstanbul'da yaşarsın, istersen bir süre kullanırsın. Önemli olan kendini güvende ve rahat hissetmen.”
Başımı salladım.
“Çok güzel...”
Sesim titriyordu.
“Gerçekten çok güzel.”
Babam anahtarı elinde salladı.
“Yarın yanına gelince sana göstereceğim.”
“Yarın mı?”
“Evet.”
Gözlerim tekrar doldu.
“Baba...”
“Efendim?”
“Teşekkür ederim.”
Babamın yüzündeki ifade yumuşadı.
“Teşekkür edecek bir şey yok kızım.”
Bir an sustu.
“Senin için yapabileceğimiz şeyler bunlar. İstanbul'da tek başına mücadele etmeni istemiyoruz.”
Başımı salladım.
Telefon ekranından aileme bakarken içimde garip bir sıcaklık oluştu.
Hastaneden çıktığımda kafam karmakarışıktı.
Ameliyatı düşünüyordum.
Dansı düşünüyordum.
Geleceğimi düşünüyordum.
Şimdi ise elimde hiçbir şey yoktu belki ama...
Sırtımı yaslayabileceğim bir ailem olduğunu bir kez daha hissediyordum.
Gözyaşlarımı silip gülümsedim.
“Bugün...”
Bir an durdum.
“Bugün çok güzel bir gün oldu.”
Annem gülümseyerek başını salladı.
“Öyle olsun.”
Ben de gözlerim hâlâ dolu dolu gülümsemeye devam ettim.
Çünkü uzun zamandır ilk kez geleceği düşünürken sadece korku hissetmiyordum.
Biraz da heyecan vardı.
Görüntülü konuşma devam ediyordu.
Annem hâlâ evden bahsediyordu.
Babam yarın İstanbul'a geldiğinde evi birlikte gezebileceğimizi anlatıyordu.
Görkem ise arada bir lafa girip duruyordu.
Ben ise sadece onları izliyordum.
Ekranın diğer tarafındaki o kalabalık görüntüye bakarken içimde garip bir huzur vardı.
Az önce ağlıyordum.
Şimdi ise hâlâ gözlerim doluyken gülümsüyordum.
Bugün olanları düşündüm.
Hastanedeki kontrolümün iyi geçmesini...
Doktorun iyileşmemin beklediğimizden daha iyi olduğunu söylemesini...
Karşıma iki seçenek çıkmasını...
Ailemle konuşmayı...
Ve şimdi...
İstanbul'da bana ait bir ev olduğunu öğrenmeyi.
İçimden bir cümle geçti.
Bugün hayatımın en mutlu günü olabilir.
Bir an gözlerimi kapatıp nefes aldım.
Sonra ekrandaki aileme baktım.
Umarım hep böyle olur.
Tam o sırada telefon ekranının üst kısmında küçük bir bildirim belirdi.
Gözüm istemsizce oraya kaydı.
Kuzey Yerebakan
Altında kısa bir mesaj vardı.
“Çiçekleri beğendin mi?”
Bir anda yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu.
Ekrana birkaç saniye baktım.
Sonra aileme.
Sonra tekrar bildirime.
Gülümsememi saklamaya çalıştım.
Annem kaşlarını çattı.
“Ne oldu?”
“Hiç.”
“Niye gülüyorsun?”
“Gülmüyorum.”
Görkem hemen araya girdi.
“Gülüyorsun.”
“Gülmüyorum.”
“Gülüyorsun.”
“Görkem.”
“Tamam.”
Bir saniye sustu.
“Kesin bir şey var.”
“Yok.”
Telefonu elimde biraz daha sıktım.
Kuzey'in mesajı hâlâ ekrandaydı.
Çiçekleri beğendin mi?
Bir an ne cevap vereceğimi düşündüm.
Sonra aileme baktım.
Annemin meraklı bakışları.
Babamın hafif gülümsemesi.
Görkem'in şüpheli ifadesi.
“Benim biraz işim var.”
Üçü de aynı anda bana baktı.
“Ne işi?”
“Bir şey halledeceğim.”
Görkem'in kaşları havaya kalktı.
“Şimdi mi?”
“Evet.”
Annem biraz şaşkın şekilde,
“Tamam kızım,” dedi.
Babam da başını salladı.
“Sonra konuşuruz.”
“Tamam.”
Telefonu kapatmadan önce hepsine tekrar baktım.
“Yarın yine konuşuruz.”
Annem gülümsedi.
“Konuşuruz.”
Görkem el salladı.
“Görüşürüz.”
Babam da,
“İyi geceler kızım,” dedi.
“İyi geceler.”
Görüntülü aramayı kapattım.
Odanın sessizliği bir anda geri geldi.
Telefon ekranında ise hâlâ aynı mesaj duruyordu.
“Çiçekleri beğendin mi?”
Dudaklarımın kenarı yeniden kıvrıldı. Kendi kendime konuştum.
“Sen de tam zamanında yazdın...”
Yatağa iyice yayıldım.
Sırtımı yastığa yasladım, bacağımı rahat ettirecek şekilde uzattım. Telefon hâlâ elimdeydi. Az önce ailemle yaptığım konuşmanın sıcaklığı üzerimden tam gitmemişti ama ekranda duran tek bir mesaj bütün dikkatimi başka yere çekmişti.
Kuzey: Çiçekleri beğendin mi?
Mesaja birkaç saniye baktım.
Sonra yazmaya başladım.
Nehir: Çok hem de.
Mesajı gönderdikten birkaç saniye sonra cevap geldi.
Kuzey: Demek ki doğru odayı bulmuşum.
Kaşlarımı çattım.
Bir saniye.
İki saniye.
Sonra doğruldum.
Nehir: Bir dakika.
Kuzey: Ne oldu?
Nehir: Odayı nereden biliyorsun?
Mesajın altında "yazıyor..." belirdi.
Sonra kayboldu.
Tekrar belirdi.
Sonra cevap geldi.
Kuzey: Merak etme, dedektif değilim.
İstemeden güldüm.
Nehir: Pek güven vermiyorsun.
Cevabı beklemeden telefon elimde biraz daha rahat uzandım.
Kuzey: Ben de sana güven vermek için uğraşmıyorum zaten.
Gülüşüm biraz daha büyüdü.
Nehir: Harika. Çok iyi anlaşıyoruz.
Kuzey: Bence de.
Nehir: Buna nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?
Kuzey: Çünkü hâlâ benimle konuşuyorsun.
Telefonu yüzüme doğru kaldırıp birkaç saniye baktım.
Sonra başımı iki yana salladım.
Nehir: Bu mantıkla herkesle çok iyi anlaşıyorsun.
Kuzey: Hayır. Herkes benimle bu kadar uzun konuşamıyor.
Nehir: Daha on dakika oldu.
Kuzey: Saymadım.
Nehir: Ben saydım.
Kuzey: Entonces sen daha çok önemsiyorsun.
İspanyolca kelimeyi görünce durdum.
Entonces.
Artık anlamını tahmin edebiliyordum.
"Öyleyse."
Gözlerimi kıstım.
Nehir: Bak yine İspanyolca.
Kuzey: Ne oldu?
Nehir: Bazen seni anlamıyorum.
Kuzey: Ama biraz biraz öğreniyorsun.
Bu kez cevap vermeden önce düşündüm.
Haklıydı.
Son zamanlarda söylediği bazı kelimeler kulağıma yabancı gelmemeye başlamıştı. Hatta bazılarının anlamını sormadan çıkarabiliyordum.
Nehir: Belki.
Kuzey: Bak, gelişme var.
Nehir: Abartma.
Kuzey: Tamam, mi belleza.
Kahkaha attım.
Gerçekten kahkaha.
O kadar yüksek çıkmıştı ki kendi sesime şaşırdım.
Telefonu biraz uzaklaştırıp yazdım.
Nehir: Bana mi belleza deme.
Kuzey: Niye?
Nehir: Bilmiyorum.
Kuzey: O zaman diyeceğim.
Nehir: Çok sinir bozucusun.
Kuzey: Bunu daha önce de söyledin.
Nehir: Çünkü değişmedin.
Kuzey: Sen de.
Bir an durdum.
Sonra konuyu değiştirdim.
Nehir: Bu arada çiçekler gerçekten çok güzel.
Kuzey: Güzel olmaları gerekiyordu.
Nehir: Notun da komikti.
Kuzey: Hangisi?
Nehir: “Bir gün kahveni de ben seçerim.” kısmı.
Kuzey: O kısmı ciddiye alıyorum.
Nehir: Senin kahve seçmene güvenmem.
Kuzey: Ben seçersem güzel olur.
Nehir: Otelin kahvesinden daha kötü olamaz zaten.
Kuzey: O kadar mı kötüydü?
Nehir: O kahve değildi.
Kuzey: Ne peki?
Bir an düşündüm.
Nehir: Acının sıcak hali.
Mesajın altında hemen üç nokta belirdi.
Kuzey: JAJAJA.
Gülümsedim.
Nehir: Gülme.
Kuzey: Gülüyorum.
Nehir: Biliyorum.
Kuzey: O zaman niye söyledin?
Nehir: Bilmiyorum.
Kuzey: Güzel.
Nehir: Nesi güzel?
Kuzey: Bilmiyorum demen.
Kaşlarımı kaldırdım.
Nehir: Sen gerçekten tuhafsın.
Kuzey: Gracias.
Nehir: Teşekkür ederim demek olduğunu artık biliyorum.
Bir süre cevap gelmedi.
Sonra:
Kuzey: Vay.
Nehir: Ne?
Kuzey: Bana yetişiyorsun.
Nehir: Çok da önemli bir şey değil.
Kuzey: Benim için önemli.
Telefonu elimde tutarken hafifçe gülümsedim.
Sonra konuşma yine başka bir yere kaydı.
Kuzey gününün nasıl geçtiğini anlattı. Ben hastaneden dönüşümü, takside gördüğüm trafiği anlattım. O İstanbul trafiği hakkında birkaç laf etti, ben de onun kadar uzun süre İstanbul'da yaşamadan bu kadar rahat konuşmasına takıldım.
Sonra konu yemeklere geldi.
Ben oteldeki yemeklerden şikâyet ettim.
O kendi sevdiği birkaç yemekten bahsetti.
Ben bir tanesini sevmediğimi söyledim.
O şaşırdı.
Ben neden sevmediğimi anlattım.
O da benim damak zevkime laf attı.
Ben onun yemek seçimlerinin daha kötü olduğunu söyledim.
Sonra konu filmlere geldi.
Sonra müziğe.
Sonra çocukken yaptığımız saçma şeylere.
Sonra okula.
Sonra İstanbul'a.
Sonra tekrar kahveye.
Konuşmanın başında sadece çiçeklerin ulaşıp ulaşmadığını soran iki insan gibiydik.
Bir süre sonra ise konu bulmak için konu aramıyorduk bile.
Bir şey aklımıza geliyor, yazıyorduk.
Karşı taraf cevap veriyor, o cevaptan başka bir konu çıkıyordu.
Telefonu bir ara yatağın üzerine bıraktım.
Beş saniye sonra tekrar elime aldım.
Yeni mesaj gelmişti.
Kuzey: Uyumadın mı?
Nehir: Sen yazıyorsun.
Kuzey: Suç bende yani.
Nehir: Evet.
Kuzey: Peki öyle olsun mi belleza.
Nehir: küstün mü...
Kuzey: Artık yazmıyorum.
Ekrana baktım.
Üç saniye.
Beş saniye.
On saniye.
Sonra ben yazdım.
Nehir: Şaka yaptım.
Cevap hemen geldi.
Kuzey: Biliyorum.
Nehir: O zaman niye sustun?
Kuzey: Bakıyordum ne yapacaksın diye.
Nehir: Çok kötü bir insansın.
Kuzey: Ama yazdın.
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Haklıydı.
Bir süre sonra fark ettim ki odadaki ışık dışında her şey sessizdi.
Koridordan ses gelmiyordu.
Telefonumun parlaklığı yüzümü aydınlatıyordu.
Ve ben hâlâ konuşuyordum.
Bir ara elim istemsizce ekranın üst kısmına gitti.
Saat...
02.17
Gözlerim büyüdü.
Telefonu biraz daha yaklaştırdım.
02.17.
Nehir: Biz ne zamandır konuşuyoruz?
Kuzey birkaç saniye sonra cevap verdi.
Kuzey: Bilmiyorum.
Nehir: Nasıl bilmiyorsun?
Kuzey: Saat kaç?
Nehir: 02.17.
Bir süre cevap gelmedi.
Kuzey: Oha.
Gülmeye başladım.
Nehir: Ben sana beş dakika yazacaktım.
Kuzey: Ben de çiçekler ulaştı mı diye soracaktım.
Nehir: Ve beş saat geçmiş...
Kuzey: Hâlâ konuşuyoruz.
Nehir: Evet.
Kuzey: İlginç.
Nehir: Çok.
Ama yine de telefonu kapatmadım.
O da kapatmadı.
Konuşmaya devam ettik.
Bu sefer konu daha da saçma yerlere gitti.
Kuzey bir ara çocukken yaptığı bir hatayı anlattı. Ben dalga geçtim.
Ben küçükken yaptığım komik bir şeyi anlattım. O da bununla günlerce dalga geçebileceğini söyledi.
Ben tehdit ettim.
O güldü.
Sonra yine İspanyolca bir kelime kullandı.
Bu kez anlamını sormadım.
Kendim çözdüm.
O da bunu fark etmiş olacak ki:
Kuzey: Artık sormuyorsun.
Nehir: Neyi?
Kuzey: İspanyolca kelimeleri.
Nehir: Çünkü bazılarını anlıyorum.
Kuzey: Gurur duydum.
Nehir: Abartma.
Kuzey: Estoy orgulloso.
Nehir: Bunu çevirmeyeceğim.
Kuzey: Çevirmene gerek yok.
Gülümsedim.
Saat ilerledikçe gözlerim ağırlaşmaya başlamıştı.
Ama konuşmayı bitirmek de istemiyordum.
Bir ara saatin 03.04 olduğunu fark ettim.
Telefonu yüzümden biraz uzaklaştırdım.
Nehir: Yarın beni uyandırmak zorunda kalırlarsa senden nefret edeceğim.
Kuzey: Ben hiçbir şey yapmadım.
Nehir: Beni uyutmadın.
Kuzey: Sen de beni uyutmadın.
Nehir: Ben sana zorla cevap verdirmiyorum.
Kuzey: Ben de sana zorla yazdırmıyorum.
Haklıydı.
Yine.
İstemeden güldüm.
Nehir: Sinir bozucusun.
Kuzey: Bunu kaçıncı kez söyledin?
Nehir: Saymadım.
Kuzey: Ben saydım.
Nehir: Yalan.
Kuzey: Belki.
Bir süre ikimiz de yazmadık.
Ekranda sadece onun son mesajı duruyordu.
Sonra ben tekrar yazdım.
Nehir: Saat üç olmuş.
Kuzey: Evet.
Nehir: üç.
Kuzey: Üç.
Nehir: ÜÇ.
Kuzey: Tamam, üç olduğunu anladım.
Gülmekten gözlerim doldu.
Nehir: Biz beş saattir konuşuyoruz.
Kuzey: Sanırım.
Nehir: Nasıl sanırım?
Kuzey: Saat üç olduğuna göre evet.
Nehir: Çok zekisin.
Kuzey: Teşekkür ederim.
Nehir: Dalga geçiyorum.
Kuzey: Biliyorum.
Bir süre daha konuştuk.
Sonra cümleler kısalmaya başladı.
Ben artık daha yavaş yazıyordum.
O da.
Kuzey: Uykun geldi.
Nehir: Senin de.
Kuzey: Biraz.
Nehir: O zaman uyu.
Kuzey: Sen uyu.
Nehir: Ben önce söyledim.
Kuzey: Çocuk gibi konuşuyorsun.
Nehir: Sen de cevap veriyorsun.
Kuzey: Haklısın.
Bir süre sonra:
Kuzey: İyi geceler, mi belleza.
Mesaja baktım.
Bu kez gülümsemem daha sakindi.
Nehir: İyi geceler, Kuzey.
Telefonu kapattım.
Ama hemen masaya koymadım.
Bir süre elimde tuttum.
Sonra telefonu yatağın üzerine, yanıma bıraktım.
Göğsümün üstüne değil.
Yanıma.
Başımı yastığa gömdüm.
Bacağım hâlâ ağrıyordu.
Yarın hastane, kararlar, iyileşme süreci, dans...
Hepsi hâlâ oradaydı.
Hiçbiri değişmemişti.
Ama nedense o gece ilk kez bütün bunları düşünürken içimde yalnızca korku yoktu.
Telefonun ekranı birkaç saniye sonra tamamen karardı.
Ben ise hâlâ gülümsüyordum.
Bugün hayatımda hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Ama nedense ilk kez bundan korkmuyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

6okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18