4. bölüm · SON KUĞU
İstanbul yolcusu (4. Bölüm)
Babamın odama doğru yükselen sesiyle gözlerimi araladım.
"İstanbul yolcusu kalmasın!"
Dudaklarıma istemsiz bir gülümseme yerleşti.
Bugün yolcuydum.
Belki yalnızca bir gün, belki iki günlüğüne evden ayrılacaktım. Ama buna rağmen göğsümün tam ortasında tarif edemediğim bir ağırlık vardı. İnsan bazen en kısa ayrılıklarda bile sanki aylarca dönmeyecekmiş gibi hissediyordu.
Etrafıma bakınınca yatağımda olmadığımı fark ettim.
Pencerenin önündeki pufun üzerinde uyuyakalmıştım.
Dün gece yıldızları izlerken ne zaman gözlerim kapanmıştı, hiç hatırlamıyordum.
Ayağa kalkar kalkmaz belimde keskin bir sızı hissettim.
"Ah..."
Elimi belime götürüp sağa sola esnedim. Birkaç dakika sonra ağrı hafifleyince odama göz gezdirdim.
Yatağımın üzerinde duran valizle göz göze geldim.
Demek gerçekten gidiyordum.
Dün yaşananlar hâlâ zihnimde tazeydi.
Önce tartışmalar olmuştu.
Sonra babam beklenmedik bir şekilde izin vermişti.
Ardından da apar topar valiz hazırlamaya başlamıştik.
Şimdi ise içimde garip bir sessizlik vardı.
Ne tam mutluydum ne de üzgün...
Sadece hayatımın yeni bir sayfasının açılacağını hissediyordum.
Telefonumu elime aldım.
Saat öğlen ikiye geliyordu.
Ekranı kapatıp telefonu cebime koydum.
Kapıya yöneldim, odamdan çıktım. Beyaz kapımı usulca kapatınca gri koridorun serinliği yüzüme vurdu.
Merdivenler hemen odamın yanındaydı.
Yavaş adımlarla aşağı inmeye başladım.
Tam o sırada annemin titreyen sesi kulağıma ulaşmıştı.
"O yanında biz yokken ne yapacak orada tek başına, Hakan?"
Babamdan cevap gelmedi.
Muhtemelen anneme sarılmıştı.
O an anladım.
Bu evden ayrılmak sadece bana ağır gelmiyordu.
Onlar da en az benim kadar zorlanıyordu.
Merdivenleri bitirip salona indiğimde tahmin ettiğim manzarayla karşılaştım.
Annem ve babam birbirlerine sarılmışlardı.
"Günaydın Sarıkamış ailesi. Ne bu durgunluk böyle?"
Annem başını kaldırıp bana baktı.
Gözyaşlarını aceleyle eliyle sildi.
Sonra hiç düşünmeden bana doğru koştu ve sımsıkı sarıldı.
Şaşırmıştım.
Çocukluğumdan beri bana birçok kez sarılmıştı elbette ama...
Bu farklıydı.
İlk kez bu kadar sıkı, bu kadar uzun, bu kadar içtendi.
Birkaç saniye ne yapacağımı bilemedim.
Sonra ben de yavaşça ellerimi sırtına koyup ona karşılık verdim.
"Anneciğim... Benim için endişelenme. Bir gün, bilemedin iki gün kalacağım."
Cevap vermedi.
Sadece bana daha sıkı sarıldı.
Salonda annemin titrek nefeslerinden başka hiçbir ses yoktu.
Sessizliği yine ben bozdum.
"Abim nerede? Veda kahvaltısına gelmeyecek mi?"
Annem yaşlarını silerken hafifçe gülümsemeye çalışmıştı.
"Odasında uyuyor."
"Klasik..."
Başımı iki yana salladım.
"Ben onu uyandırmasını bilirim."
Annem arkamdan seslense de dinlemedim.
Hızlı adımlarla yeniden merdivenleri çıkmaya başladım.
Gitmeden önce Görkem'le biraz uğraşmadan olmazdı.
Kapısını yavaşça araladım.
Gördüğüm manzara karşısında kahkaha atmamak için dudaklarımı ısırdım.
Bir bacağı yatağın üzerindeydi.
Diğeri aşağı sarkıyordu.
Kafası ise neredeyse yere değecekti.
İnsan böyle uyumayı nasıl başarabilirdi?
Sessizce yanına yaklaştım.
Tam üzerine atladığım anda korkuyla irkilip kendini yere attı.
"N'oluyor ya!"
Kahkahama engel olamıyordum.
"Uyandırma servisi ayağınıza geldi efendim!"
Saçlarını karıştırdı.
Boş boş yüzüme baktı.
Ama bir şey dikkatimi çekti.
Her zamanki enerjisi yoktu.
Sanki evin neşesi de benimle birlikte valize girmişti.
İçimi hafif bir suçluluk kapladı.
"Abi..."
Başımı eğdim.
"Sen de mi mutsuzsun?"
Görkem'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
Gülümsüyordu.
Ama o gülümsemenin içinde saklanan onlarca duygu vardı.
Endişe...
Gurur...
Özlem...
Sessizlik...
Yatağın kenarına oturdu.
Bir süre sadece bana baktı.
"Mutlu değilim desem yalan olur."
Kısa bir nefes verdi.
"Senin adına çok mutluyum. Ama ev boş kalacak."
"Abartma ya."
Gülmeye çalıştım.
"Bir günlüğüne gidiyorum."
"Bazen bir gün çok uzun sürer."
O cümle odanın içindeki havayı değiştirmişti.
Şakalaşmalar bir anda yerini sessizliğe bıraktı.
Yanına oturdum.
Omzuna hafifçe vurdum.
"Sen böyle konuşuyorsun da sanki askere gidiyorum."
Gülümsedi.
"Yok. Ama ilk kez ailenden bu kadar uzağa tek başına gidiyorsun."
Haklıydı.
Çocukluğumdan beri çıktığım her yolculukta ailem yanımdaydı.
Bu kez ise yalnız olacaktım.
Görkem ayağa kalktı.
Dolabının üzerinden küçük siyah bir anahtarlık aldı.
"Bunu al."
Elime bıraktığında üzerindeki eski futbol topuna baktım.
"Bu senin uğurlu anahtarlığın değil miydi?"
"Artık senin."
"Sen uğura inanmazdın."
"İnanmıyorum."
Omuz silkti.
"Ama seni bana hatırlatacak bir şey taşımak iyi gelir."
Boğazıma bir düğüm oturdu.
Hiç konuşmadan ona sarıldım.
O da bu kez hiç çekinmeden sırtımı sıvazladı.
"Hadi bakalım küçük kardeş."
"İstanbul seni bekletmesin."
Tam o sırada aşağıdan babamın sesi duyuldu.
"Çocuklar! Kahvaltı soğuyor!"
Birbirimize baktık.
Aynı anda gülümsedik.
Belki iki gün sonra yine aynı evde olacaktık.
Ama merdivenlerden aşağı inerken içimde garip bir his vardı.
Sanki bu yolculuktan döndüğümde hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Masaya oturduğumda en sevdiğim yemeklerin hazırlandığını gördüm.
Gözlerimi kısıp aileme baktım.
"Beni askere göndermiyorsunuz, değil mi?"
Herkes güldü.
Ama ben tamamen ciddiydim.
Masaya oturdum.
İştahım yoktu.
Normalde önümde ne varsa bitiren ben, lokmaları boğazımdan geçirmek için zorlanıyordum.
Sessizlik masanın üzerine ince bir örtü gibi serilmişti.
Babam boğazını temizledi.
"Nehir..."
Başımı kaldırdım.
"Eğer okulunu düşünüyorsan merak etme. Annenle kaydını dondurduk. Döndüğünde kaldığın yerden devam edeceksin."
Başımı salladım.
Okul...
Şu an aklıma gelecek en son şeydi.
Sandalyeden kalktım.
"Ben son hazırlıklarıma bakayım."
"Pek aç değilim."
Merdivenlere yöneldim.
Tam orta basamağa geldiğimde telefonum titredi.
Ekranda tek bir isim vardı.
Ateşli kadın (Luna).
Mesajı açtım.
Sadece tek kelime yazıyordu.
Kapı.
İstemsizce gülümsedim.
Bir saniye önce çıktığım merdivenleri bu kez koşarak indim.
Kapıyı açar açmaz kendimi ona sarılırken buldum.
"Luna!"
O da bana hafifçe sarıldı.
"Benim güzelim gerçekten İstanbul'a mı gidiyor şimdi?"
Gözlerim dolarken başımı salladım.
Tam o sırada arkamdan Görkem'in sesi geldi.
"Luna, bu saatte ne işin var?"
Luna önce bana baktı.
Sonra çekinerek Görkem'e döndü.
"Çocukluk arkadaşımı yolcu etmeye geldim görkem abi."
Görkem kısa bir baş hareketiyle onayladı.
Hiçbir şey söylemeden odasına çıktı.
Ben de Luna'nın kolundan tuttum.
"Hadi."
Onu doğruca odama çıkardım.
Yatağı işaret ettim.
"Otur."
Dolabımı açıp iki kombin çıkardım.
"Hangisi?"
Luna ikisine de şöyle bir baktı.
Yüz ifadesini buruşturdu.
"İkisi de kötü."
"Etek giy."
"Lulu!"
Kahkaha attım.
"Otobüsle gideceğim. Bir de yol boyunca uyurum ben. Ne eteği?"
Gözlerini devirdi.
Elimdeki kıyafetleri aldı.
Dolabın içine gömüldü. Luna dolabımın önünde askıları tek tek karıştırırken bir anda durdu.
"Bu arada..."
Omzunun üzerinden bana baktı.
"Mert gelmeyecek mi?"
Elimde tuttuğum tişörtü katlamayı bıraktım.
"Neden sordun?"
"Çünkü sen gidiyorsun. Vedalaşmaya gelir diye düşündüm."
Kısa bir sessizlik oldu.
Gözlerimi dolabın kapağına çevirdim.
"Aslında gelecekti."
"Sonradan mesaj attı."
"Babası onu dükkâna çağırmış. Acil bir işleri çıkmış."
Sesimi olabildiğince normal çıkarmaya çalışıyordum ama kendi kulağıma bile normal gelmiyordu.
Luna elindeki fazla kıyafetleri yatağımın üzerine bıraktı.
"Yazık olmuş."
"Hem de bayağı."
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Evet..."
Belki gerçekten işi çıkmıştı.
Belki de gelemeyecek kadar yoğundu.
Ama insan, hoşlandığı biri uğurlanırken birkaç dakikasını ayırmak isterdi diye düşünmeden edemiyordum.
İçimde küçücük bir hayal kırıklığı oluştu.
Belli etmemeye çalışsam da luna yüzüme bakınca her şeyi anlamış gibiydi.
Yanıma gelip omzuma hafifçe dokundu.
"Üzülme."
"İstanbul'dan dönünce yine görüşürsünüz."
Zoraki gülümsedim.
"Tabii..."
Ama nedense o gülümseme gözlerime ulaşmadı.
Luna konuyu uzatmadı. Üzüldüğümün farkındaydı ama elinde hiçbir şey gelmiyordu.
Tekrar dolaba döndü. Aradı aradı aradı...
Birkaç saniye sonra elinde siyah bir kolu düşük sweatshirtle ve siyah şortla bana döndü.
"Tamam, bunları giyiyorsun."
İçimdeki burukluğu bir kenara bırakıp gözlerimi devirdim.
"Konuyu değiştirmek için bu kıyafetleri seçtiğinin farkındayım."
"Sessiz ol."
"Moda uzmanı konuşuyor."
Gülümsedi sevimli bir şekilde ve tekrar uzattı elime
"Al." Aldığım anda elini uzattı banyoya
"Şimdi banyoya."
"Emredersiniz kaptan "
Banyoya gitmiştim üzgün bir şekilde
Üzerime giydiğimde yatağımın yanındaki boy aynasının karşısına geçtim.
Bol siyah sweatshirt bir omzumdan hafifçe kayıyordu.
İçinden görünen beyaz askılı bluz sade görünümüne küçük ama muhteşem bir hareket katıyordu.
Siyah şort ise rahat ama sportif duruyordu.
Luna arkamdan gelip ellerini belime koydu.
"İşte şimdi oldu bebeğim."
"Rahat değilim."
"Serseri gibi giyinmek sana yakışmıyor."
Başımı çevirip alnına küçük bir öpücük kondurdum.
"Moda ikonum benim."
Gülerek kıvırcık saçlarımla oynamaya başladı.
"Saçlarını bozma."
makyaj masama yöneldi.
Gösterişli kolyelerden birini eline aldı.
"Luna..."
"Boynum ağrır onunla."
"Düğünde bile takmıyorum."
Homurdanarak yerine bıraktı.
"Sen de hiçbir şeyi beğenmiyorsun.
Son kez kendime bakarken luna biranda makyaj yapalım sana diye tutturmaya başlamıştı ne kadar İtiraz etsem de dinlemedi.
Beni sandalyeye oturttu.
Yaklaşık bir saat sonra işini bitirdiğinde aynaya baktım.
Doğal görünüyordu.
Tam istediğim gibi.
Telefonumu çıkarıp luna ile bir fotoğraf çektim.
Hikâyemde paylaştım.
Saate baktığımda akşam on bire iki saatten az kalmıştı.
Valizimi son kez kontrol ettim.
Sonra Luna'yla birlikte aşağı indik.
Annemle babam kapının önünde bizi bekliyordu.
Babam valizi aldı.
"Hazırsanız çıkalım."
"Geç kalmayalım."
Sessizce başımı salladım.
Evden çıktık.
Kapıyı kapatırken son kez arkamı dönüp baktım.
Koridor...
Merdivenler...
Salon...
Her gün gördüğüm şeylerdi.
Ama o an nedense hepsi bana daha farklı görünüyordu.
Arabaya bindim.
Cam kenarına oturdum.
Luna telefonuyla uğraşıyor, annem onunla sohbet ediyor, babam sessizce yolu izliyordu.
Ben ise başımı cama yasladım.
Dışarıdaki manzaraya dalıp gittim.
Hayatı düşündüm.
İstanbul'u düşündüm.
Baleyi...
Sahneye ilk çıkacağım anı...
Kuracağım hayalleri...
Ve geride bıraktığım evi.
Çünkü bazen bir şehir sadece bir şehir değildir.
Bazen insanın kaderini değiştiren görünmez bir kapıdır.
Ve ben...
O kapıya, her geçen kilometrede biraz daha yaklaşıyordum.
