28. bölüm · SON KUĞU
Sessiz Bir Prova (28. Bölüm)
Sabah olduğunda İstanbul'un üzerine çöken gri hava hâlâ dağılmamıştı.
Gece boyunca yağan yağmurun sesi, pencerenin camına aralıklarla vurmaya devam etmişti. Sabah uyandığımda ilk fark ettiğim şey de buydu.
Bir süre kıpırdamadan yatağımda kaldım.
Sonra gözlerimi tavana diktim.
Dün...
Hastane.
Kontrol.
Koltuk değnekleri.
Ve tabii ki...
Kuzey.
Kaşlarımı çattım.
“Of.”
Yüzümü yastığa gömdüm.
Neden aklıma ilk gelen şey o olmuştu ki?
Bir süre sonra başımı kaldırdım.
Dün gece olanları hatırlamaya çalıştım.
Hastaneden çıkmıştım.
Yağmur başlamıştı.
Sonra onunla yine karşılaşmıştım.
Bir şekilde yine atışmıştık.
Sonra...
Saçını düzeltmiştim.
Bir anda yatağın içinde doğruldum.
“Ben neden onun saçını düzelttim?”
O an yaptığım şeyi düşününce yüzümü ellerimin arasına aldım.
“Ben gerçekten bunu yaptım.”
Üstelik düşünmeden yapmıştım.
Sanki karşımdaki insanın saçında bir şey görmüşüm ve elim kendiliğinden hareket etmişti.
Şimdi düşününce ise inanılmaz gereksiz geliyordu.
“Bir daha yapmayacağım.”
Kesin bir şekilde başımı salladım.
“Kesinlikle.”
Birkaç saniye sessiz kaldım.
Sonra kendi kendime söylendim.
“Zaten niye yapayım ki?”
Yatağın kenarındaki telefonumu aldım.
Ekranı açtığımda birkaç bildirim gördüm.
Annemden mesajlar vardı.
“Günaydın kızım.”
“Uyandın mı?”
“Bacağın nasıl?”
Hemen ardından bir mesaj daha gelmişti.
“Bir ihtiyacın olursa hemen ara.”
Gülümsedim.
Annem son zamanlarda bunu o kadar sık söylüyordu ki artık cümlenin devamını tahmin edebiliyordum.
“Her ihtiyacın olduğunda buradayım.”
Telefonu elimde tutarken birkaç saniye düşündüm.
Sonra cevap yazdım.
“Günaydın anne. Uyandım. Bacağım iyi.”
Cevap neredeyse hemen geldi.
“Emin misin?”
Güldüm.
“Eminim.”
Bir süre sonra yeni mesaj geldi.
“Bugün yanına geleyim mi?”
Başımı iki yana salladım.
“Anne, gerek yok.”
Birkaç saniye sonra:
"Bir şeye ihtiyacın var mı?”
"Yok.”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
Telefonu yatağın üzerine bırakacaktım ki yeniden titredi.
** “O zaman bari gün içinde seni arayayım.”**
Bu kez cevap vermeden önce gülümsedim.
“Arayabilirsin.”
Telefonu bıraktım.
Tam birkaç saniye geçmişti ki tekrar çaldı.
Annem arıyordu.
“Bu kadar hızlı mı?”
Telefonu açtım.
“Alo?”
“Uyandırmadım değil mi?”
“Hayır anne, zaten uyanıktım.”
“Nasıl hissediyorsun?"
Anne ne sen sor ne ben söyleyeyim aklım çok karışık dün daha adam akıllı tanımadığım adamın saçını düzeltmiştim üstüne onla dans etmiştik... Derin nefes aldım.
“İyiyim.”
“Bacağın?”
“Anne...”
“Ne?”
“Daha dün doktora gittim.”
“E biliyorum ama yine de soruyorum.”
“İyi.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra annemin sesi biraz daha yumuşadı.
“Bugün yanına geleyim mi?”
“Anne, gerek yok.”
“Emin misin?”
“Eminim.”
“Peki ya bir şeye ihtiyacın olursa?”
“Ararım.”
“Ya aramazsan?”
“Ararım.”
“Ya—”
“Anne.”
Gülmeye başladım.
“Her dakika buraya gelmeyi teklif etme.”
O da hafifçe güldü ama sesindeki endişe hâlâ belliydi.
“Ne yapayım? Seni orada tek başına düşününce içim rahat etmiyor.”
Bir an sustum.
Annemin bunu söyleyişindeki üzüntüyü fark etmemek mümkün değildi.
“Ben iyiyim.”
“Biliyorum.”
“Gerçekten.”
“Biliyorum kızım.”
Yine kısa bir sessizlik oldu.
Sonra annem iç çekti.
“Sen birkaç gün daha İstanbul'da kalacaksın ya...”
“Evet.”
“Otelde kalman içime sinmiyor.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
“Anne, otel gayet iyi.”
“İyi olabilir ama senin durumun farklı.”
“Ben hallediyorum.”
“Biliyorum ama...”
Sesi bu kez daha da yumuşadı.
“İstersen sana küçük bir ev tutalım.”
Bir an cevap veremedim.
“Anne?”
“Birkaç gün daha burada kalacaksın. Otelde tek başına kalmanı istemiyorum. Sana daha rahat edeceğin bir yer buluruz.”
“Gerek yok.”
“Nehir...”
“Anne, gerçekten gerek yok.”
“Sen sürekli ‘gerek yok’ diyorsun.”
“Çünkü gerçekten gerek yok.”
“Bacağını düşün.”
“Düşünüyorum.”
“Tek başına olmanı düşün.”
“Anne, tek başıma değilim.”
“Nasıl değilsin?”
“Telefonum var.”
Bir saniye sessizlik oldu.
Sonra annemin gülmeye çalıştığını duydum.
“Sen beni güldürmeye çalışıyorsun ama ben ciddiyim.”
“Ben de ciddiyim.”
“Birkaç gün daha kalacaksan en azından daha rahat bir yerde kal.”
“Anne...”
“İstersen ben gelip bakarım.”
“Sen eve dönmedin mi zaten?”
“Döndüm.”
“E o zaman.”
“E o yüzden söylüyorum. Sen burada yalnızsın.”
Bir an yatağın kenarındaki koltuk değneklerime baktım.
Annemin neden endişelendiğini anlıyordum.
Ama onun sürekli benim için telaşlanmasını da istemiyordum.
“Ben birkaç gün daha idare ederim.”
“İdare etmek zorunda değilsin.”
Bu cümle karşısında sustum.
Annem devam etti.
“Sen güçlü olmaya çalışıyorsun diye her şeyi tek başına yapmak zorunda değilsin.”
İçimde bir şey hafifçe burkuldu.
“Biliyorum.”
“Gerçekten biliyor musun?”
“Biliyorum anne.”
Sesimi biraz yumuşattım.
“Sen merak etme. Bir şey olursa seni ararım.”
Annem birkaç saniye sustu.
Sonra:
“Peki.”
Ama sesinden hâlâ tam ikna olmadığı belliydi.
“Bugün tekrar arayacağım.”
“Biliyorum.”
“Akşam da ararım.”
“Biliyorum.”
“Bir şey lazım olursa—”
“Arayacağım.”
Güldü.
“Tamam.”
“Tamam.”
Telefon kapanmadan hemen önce annem bir kez daha sordu.
“Gerçekten bir ihtiyacın yok mu?”
Gözlerimi kapatıp gülümsedim.
“Yok anne.”
“Peki.”
Telefon kapandı.
Bir süre ekrana baktım.
Sonra derin bir nefes verdim.
Annemin eve dönmesiyle odanın sessizliği biraz daha farklı gelmeye başlamıştı.
Daha önce burada birkaç gün kalacağımı düşünmek heyecan vericiydi.
Şimdi ise İstanbul'da biraz daha uzun kalacağım kesindi.
Yarışma bitmişti.
Ama benim İstanbul maceram henüz bitmemişti.
Üstelik artık elimde koltuk değnekleriyle dolaşıyordum.
Yine de içimde garip bir his vardı.
Sanki hayatımın bir bölümü burada yarım kalmıştı.
Ve ben henüz o bölümü kapatmaya hazır değildim.
Telefonumu tekrar elime aldım.
Annemin mesaj ekranına baktım.
Sonra kendi kendime mırıldandım.
“Birkaç gün daha...”
Yatağın kenarına oturdum.
Pencereden dışarı baktım.
Yağmur durmuştu.
Ama İstanbul hâlâ griydi.
Ben ise ilk defa bu gri şehrin içinde biraz daha kalmak istediğimi fark ettim.
Nedenini tam olarak bilmiyordum.
Belki yarışmadan sonra kendime biraz zaman vermek içindi.
Belki iyileşmek için.
Belki de burada yarım kalan bazı şeyler olduğu içindi.
Başımı iki yana salladım.
“Her şeyi de anlamlandırmak zorunda değilim.”
Koltuk değneklerime uzandım.
“Önce şu bacakla anlaşalım.”
Ve istemsizce güldüm.
En azından bugün için planım basitti.
Dinlenecektim.
İyileşecektim.
Ve annemin beni her beş dakikada bir aramasını engellemeye çalışacaktım.
Bir süre daha yatakta oturduktan sonra karnımdan gelen ses bütün düşüncelerimi böldü.
Elimi karnımın üzerine koydum.
“Tamam.”
Başımı salladım.
“Önce kahvaltı.”
Normalde bu kadar basit bir cümle kurup ayağa kalkmam iki saniyemi bile almazdı.
Ama şimdi yatağın kenarındaki koltuk değneklerine bakınca işler biraz değişiyordu.
Elimi uzatıp birini aldım.
Sonra diğerini.
Yavaşça ayağa kalktım.
İlk birkaç saniye dengemi ayarlamaya çalıştım.
“Tamam...”
Bir adım.
Sonra bir adım daha.
Odanın içinde ilerlerken gözüm masanın üzerinde duran su şişesine takıldı.
Normalde gidip alırdım.
Şimdi ise ona bakıp kaldım.
“Sen orada dur.”
Sanki su şişesi bana cevap verecekmiş gibi birkaç saniye bekledim.
Sonra kendi kendime güldüm.
“Ben iyice saçmalamaya başladım.”
Otel odasında kahvaltı yapmanın en kolay yolu aslında aşağı inip bir şeyler almaktı.
Ama bugün aşağı inmek istemiyordum.
Annem duysa zaten ilk söyleyeceği şey belliydi.
“Dışarı çıkma.”
Hem zaten dışarı çıkacak hâlim de yoktu.
O yüzden odada ne varsa onunla idare etmeye karar verdim.
Masaya doğru ilerledim.
Çantamın içinde dün marketten aldığım birkaç şey vardı.
Bir paket bisküvi, küçük bir meyve suyu ve birkaç atıştırmalık.
Bunlara baktım.
Sonra yüzümü buruşturdum.
“Bunlar kahvaltı sayılır mı?”
Bir an düşündüm.
“Sayılır.”
Kendi kendime onay verdim.
“Bugünlük sayılır.”
Tam paketi almak için eğilecektim ki koltuk değneklerinden biri yana doğru kaydı.
Hemen doğruldum.
“Tamam, tamam.”
Derin bir nefes aldım.
“Yavaş.”
Bu kelimeyi son iki gündür o kadar çok duymuştum ki artık kendi kendime söylemeye başlamıştım.
Yavaş.
Acele etme.
Dikkatli ol.
Doktorun sesi bile kafamda yankılanıyordu.
Birkaç saniye sonra bisküviyi aldım.
Sonra meyve suyunu.
İkisini masanın üzerine koydum.
Ama bir sorun vardı.
Sandalyeye nasıl oturacaktım?
Bir süre sandalyeye baktım.
Sonra koltuk değneklerime.
Sonra tekrar sandalyeye.
“Bunun da bir yöntemi vardır herhalde.”
Yavaşça sandalyeye yaklaştım.
Oturmayı başardığımda içimden küçük bir zafer çığlığı atmak geldi.
“Başardım.”
Kendi kendime alkışlayacak hâle gelmiştim.
Bisküviyi açtım.
Bir tane aldım.
Tam ağzıma atacakken durdum.
O an aklıma bir şey geldi.
Normalde sabahları kahvaltıdan sonra yürüyüş yapardım.
Prova öncesi salona giderdim.
Merdiven çıkardım.
Koridorlarda dolaşırdım.
Bir yerden bir yere giderdim.
Hiçbirini düşünmezdim bile.
Şimdi ise yatağın birkaç metre uzağındaki masaya gelmek bile küçük bir organizasyona dönüşmüştü.
Bisküviyi elimde tutarak odanın içine baktım.
“Ben normalde bir günde kaç kilometre yürüyormuşum?”
Cevap yoktu.
“Gerçekten kaç kilometre?”
Bir tane daha bisküvi aldım.
“Herhalde çok.”
Sonra meyve suyundan bir yudum içtim.
“Bunu da yeni keşfetmişim gibi davranıyorum.”
Gülümseyip başımı salladım.
Tam o sırada telefonum çaldı.
Ekrana baktığımda annemin adı yazıyordu.
“Daha beş dakika olmadı.”
Telefonu açtım.
“Alo?”
Annemin sesi hemen geldi.
“Uyandırmadım ya?”
“Hayır.”
“Ne yapıyorsun?”
Bir an etrafa baktım.
Elimde bisküvi vardı.
Meyve suyu önümdeydi.
Koltuk değnekleri sandalyenin yanında duruyordu.
“Hayattayım.”
Annem birkaç saniye sustu.
Sonra güldü.
“Çok komiksin.”
“Bak, hâlâ hayattayım.”
“Dalga geçme.”
“Geçmiyorum.”
“Ne yaptın?”
“Kahvaltı yapıyorum.”
“Ne yiyorsun?”
Gözlerimi kapattım.
İşte şimdi yakalanmıştım.
“Bisküvi.”
“NEHİR.”
Gülmeye başladım.
“Ne var?”
“Kahvaltı diye bisküvi mi yiyorsun?”
“Yanında meyve suyu da var.”
“Bu daha kötü.”
“Bence gayet dengeli.”
“Hiç dengeli değil.”
“Anne, bugünlük böyle.”
“Hayır, olmaz.”
“Anne...”
“Otelde kahvaltı var.”
“Biliyorum.”
“Git aşağı.”
“Yok.”
“Neden?”
“Çünkü aşağı inmek istemiyorum.”
Annem birkaç saniye sustu.
Sonra o tanıdık anne tonuyla konuştu.
“anca otur odada”
Kaşlarımı kaldırdım.
“tamam anne, otelin restoranına ineceğim.”
“ yanında değilim diye boş yemekler yeme.”
Gülmemek için dudağımı ısırdım.
“Tamam.”
“Bugün dinlen iyice.”
“Tamam.”
“Gereksiz yere dolaşma.”
“Tamam.”
“Bacağını zorlamıyorsun.”
“Tamam.”
“Bir yere gitmeye çalışma.”
“Tamam.”
“Ve—”
“Anne.”
“Ne?”
“Beni bir dakika içinde asker gibi hizaya soktun.”
Güldü.
“Çünkü seni tanıyorum.”
“Ben de seni tanıyorum.”
“ne demek o şimdi?”
“Birazdan tekrar arayacaksın.”
“Tabii ki arayacağım.”
“Biliyorum.”
“Öğlen de ararım.”
“Biliyorum.”
“Akşam da.”
“Onu da biliyorum.”
Annem güldü.
“Tamam, tamam.”
Sonra sesi biraz yumuşadı.
“Gerçekten iyi misin?”
Bu kez gülümsemem biraz azaldı.
“İyiyim anne.”
“Bacağın çok ağrıyor mu?”
“Hayır. İdare ediyor.”
“Emin misin?”
“Eminim.”
“Peki.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra annem;
“Kahvaltını düzgün yap.”
Başımı önüme eğdim.
“Tamam.”
“Bisküviyle olmaz.”
“Tamam.”
“Bir şeyler söyle.”
“Tamam.”
“Ve dinlen.”
“Tamam.”
“Bir ihtiyacın olursa—”
“Arayacağım.”
Annem güldü.
“Tamam.”
Telefon kapandı.
Ekrana birkaç saniye baktım.
Sonra bisküviyi kaldırdım.
“Senin yüzünden azar işittim.”
Bisküvi tabii ki cevap vermedi.
“Çok güzel.”
Bir tane daha yedim.
Sonra koltuk değneklerime baktım.
Bugün dışarı çıkmayacaktım.
Prova yoktu.
Yarışma yoktu.
Koşturmaca yoktu.
Sadece dinlenecektim.
İlk defa bunu gerçekten kabul etmeye çalıştım.
Belki bugün hiçbir şey yapmak zorunda değildim.
Ve açıkçası...
Biraz garip olsa da buna ihtiyacım vardı.
Kahvaltıdan sonra bir süre masada oturdum.
Aslında oturmak demek de biraz komikti.
Çünkü normalde kahvaltımı bitirir bitirmez aklımda bir sonraki şey olurdu.
Prova.
Isınma.
Kostüm.
Saç.
Müzik.
Salon.
Hoca.
Hareketler.
Bugün ise...
Hiçbiri yoktu.
Elimdeki meyve suyunu masaya bıraktım.
Bir süre önümde duran boş tabağa baktım.
Sonra gözlerimi odanın içinde gezdirdim.
“Bugün ne var?”
Kendi kendime sormuştum.
Cevap vermek için birkaç saniye bekledim.
Hiçbir şey.
Telefonumu aldım.
Ekrana baktım.
Saat daha erkendi.
İçimden hemen bir şey yapmam gerektiğini düşündüm.
Sonra durdum.
Bugün prova yoktu.
Bu düşünce nedense garip geldi.
Bir yarışma için İstanbul'a geldiğimden beri neredeyse her günüm doluydu.
Bir şey yetiştirmem gerekiyordu.
Bir yere gitmem gerekiyordu.
Bir hareketi düzeltmem gerekiyordu.
Bir kostüm kontrolünden geçmem gerekiyordu.
Bir prova vardı.
Bir toplantı vardı.
Bir sahne vardı.
Şimdi ise önümde kocaman, boş bir gün duruyordu.
Telefonumun ekranını açıp WhatsApp'a girdim.
Gözüm doğrudan yarışma grubuna gitti.
Parmağım grubun üzerine geldi.
Bir an durdum.
Gruba girsem ne görecektim?
Sonuçlarla ilgili konuşmalar mı?
Performans videoları mı?
Fotoğraflar mı?
Diğerlerinin yarışmayla ilgili mesajları mı?
Belki herkes normal hayatına dönmeye başlamıştı.
Ben ise hâlâ hastane koridorlarını düşünüyordum.
Parmağımı ekrandan çektim.
“Boş ver.”
Telefonu kapattım.
Birkaç saniye sonra yeniden açtım.
Yine gruba baktım.
Sonra tekrar kapattım.
“Bugün bakmayacağım.”
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Sonra koltuk değneklerime uzandım.
Yavaşça yatağa geri döndüm.
Sırtımı yastığa yasladım.
Ve tavana baktım.
Beyaz tavanda hiçbir şey yoktu.
Sadece boşluk.
Ben de o boşluğa bakarken aklımdan tek bir soru geçti.
“Ben şimdi ne yapacağım?”
Bir süre cevap bulamadım.
Normalde bu sorunun cevabı çok basitti.
Dans edecektim.
Ama şimdi...
Dans edemiyordum.
En azından şimdilik.
Bu kelimeyi özellikle düşündüm.
Şimdilik.
Kendimi o kelimeye tutunurken buldum.
Çünkü “bir daha” demek istemiyordum.
Doktor bana böyle bir şey söylememişti.
Hocalarım da.
Annem de.
Kimse bana dansın bittiğini söylememişti.
Sadece bir süre beklemem gerektiğini söylemişlerdi.
Ama beklemek...
Benim hiç iyi olduğum bir şey değildi.
Bacaklarım iyiyken yerimde duramıyordum.
Şimdi ise yerimde durmak zorundaydım.
Telefonumu tekrar elime aldım.
Saat ekranına baktım.
Sadece birkaç dakika geçmişti.
“Daha sabah.”
Telefonu yatağın yanına bıraktım.
Bir süre tavana bakmaya devam ettim.
Sonra içimden istemsizce geçirdim:
“Ben normalde şu saatte ne yapıyor olurdum?”
Cevabı biliyordum.
Muhtemelen çoktan ısınmaya başlamıştım.
Belki müzik açılmış olurdu.
Belki hocanın sesini duyardım.
“Bir daha.”
Sonra tekrar.
“Bir daha.”
Sonra yine.
Ben de yapardım.
Yorulsam bile tekrar ederdim.
Şimdi ise odanın içinde sadece klimanın sesi vardı.
Bir de arada dışarıdan gelen araba sesleri.
Gözlerimi kapattım.
Sanki biraz önceki prova salonunu hatırlayabilecekmişim gibi.
Müziği düşündüm.
Sahneyi düşündüm.
Işıkları düşündüm.
Ve bir anda finalde yaşadığım an aklıma geldi.
Gözlerimi hemen açtım.
“Hayır.”
Başımı iki yana salladım.
Bugün bunu düşünmek istemiyordum.
Bugün yarışmayı düşünmeyecektim.
Bugün sadece...
Dinlenecektim.
Ama insanın kendi kafasına emir vermesi ne kadar kolaydı?
Uygulaması o kadar kolay değildi.
Elimi yatağın üzerinde gezdirdim.
Sonra koltuk değneklerime baktım.
Onlar da bana bakıyor gibiydi.
“Seninle daha çok işimiz var.”
Kendi kendime gülümsedim.
Sonra tekrar tavana baktım.
Belki de hayatımın en garip günlerinden biriydi.
Yarışma bitmişti.
Ben derece alamamıştım.
Sahneyi tamamlayamamıştım.
Ama aynı zamanda her şey de bitmemişti.
Sadece...
Durmuştu.
Bir süreliğine.
Hayatımın tamamı dans etmekten ibaret değildi.
Bunu biliyordum.
Ama dans benim hayatımın o kadar büyük bir parçasıydı ki onsuz geçen ilk gün bana fazlasıyla boş geliyordu.
Eskiden doktor kontrolü deyince aklıma sadece birinin kısa bir süreliğine sağlık durumumu kontrol etmesi gelirdi.
Şimdi ise hayatımda yeni kelimeler vardı.
Kontrol.
Tedavi.
Dinlenme.
Rehabilitasyon.
Sabır.
Sabır kelimesine içimden özellikle itiraz ettim.
“Onunla hiç anlaşamıyoruz.”
Kendi kendime güldüm.
Sonra gözlerimi kapattım.
Belki de bugün hiçbir şey yapmamak gerçekten yapmam gereken şeydi.
Bir gün boyunca prova düşünmeden...
Bir gün boyunca sahneye çıkmak zorunda olmadan...
Bir gün boyunca kendimi bir şey kanıtlamak zorunda hissetmeden...
Sadece Nehir olarak kalabilirdim.
Bu düşünce biraz garipti.
Ama kötü değildi.
Telefonum bir anda titredi.
Hemen elime aldım.
Ekranda bir mesaj vardı.
Mertten'di
"Napiyorsun güzellik"
Kaşlarımı kaldırdım. Mertin yazacağını düşünmemiştim.
“sakat bir insan napiyorsa onu yapıyorum sen.”
Mesajı yazıp gönderdim.
Cevap hemen geldi.
**“özledim seni ne zaman geri geleceksin" **
"Gelmeyeceğim İstanbulluyum artık"
Gülmeye başladım.
Cevap gecikmedi.
“abartma nehir.”
Kahkaha attım.
Odanın sessizliğinde ilk defa gerçekten güldüm.
Belki de bugün yapmam gereken ilk şey buydu.
Her şeyi hemen çözmeye çalışmak yerine...
Biraz nefes almak.
Telefonu yanıma bıraktım.
Sonra tekrar tavana baktım.
“Tamam.”
Derin bir nefes aldım.
“Bugün yarışma yok.”
Bir nefes daha.
“Prova yok.”
Bir tane daha.
“Kostüm yok.”
Ve son olarak:
“Sahne yok.”
Bir an sustum.
Sonra hafifçe gülümsedim.
“Bugün sadece ben varım.”
İlk defa bu cümle bana korkutucu gelmedi.
Sadece biraz yabancı geldi.
Ama alışabilirdim.
En azından bugün için.
İç monoloğu daha özgünleştir
Tekrarları azaltıp sahneyi sıkılaştır
Yaralanmanın duygusal etkisini derinleştir
Mert'le olan mesajlaşmanın ardından telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Bir süre tavana baktım.
Sonra sıkıldım.
Gerçekten sıkıldım.
Normalde birkaç saat boş kalsam bile bir şekilde kendime iş çıkarırdım. Şimdi ise yapabileceğim şeyler konusunda ciddi anlamda sınırlıydım.
Televizyonu açtım.
Kanalları değiştirmeye başladım.
Bir haber kanalı.
Geçtim.
Bir yarışma programı.
Geçtim.
Dizi.
Geçtim.
Bir yemek programında insanlar kocaman bir mutfakta bir şeyler hazırlıyordu.
Bir süre onu izledim.
Sonra ekrandaki şefin elindeki bıçağa bakıp kaşlarımı çattım.
“Ben niye bunu izliyorum?”
Kendi kendime sordum.
Cevap vermeden kanalı değiştirdim.
Sonunda rastgele bir film açtım.
Filmin ne olduğunu bile tam anlamadım.
On dakika izledim.
Sonra karakterlerden biri ağlamaya başladı.
“Ben zaten yeterince duygusalım.”
Televizyonu biraz kıstım.
Yatağa yaslandım.
Bir süre sonra telefonumu tekrar elime aldım.
Mert'in mesaj ekranına baktım.
Son mesajı hâlâ oradaydı.
“Abartma Nehir.”
Gülümseyerek ekranı kapatacaktım ki yeni bir mesaj geldi.
Mert.
“Bu arada görüldü atman hiç hoşuma gitmedi.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Ben sana görüldü mü attım?”
Hemen yazdım.
“Ne zaman görüldü attım?”
Cevap geldi.
“Az önce.”
“Telefonu bıraktım.”
“Bahane.”
“Mert sen gerçekten boşsun.”
Birkaç saniye sonra:
“Evet öyleyim."
"Ama sende beni özeldin kabul et”
Gözlerimi devirdim.
“Kendine gel.”
“İtiraf et.”
“Etmeyeceğim.”
“Ettin bile.”
Tam cevap yazacaktım ki ekranda başka bir bildirim belirdi.
Luna ben mert Görkem ve Kaanın olduğu gruptan mesaj gelmişti. Mesajı açtığımda mesajın sahini
Lunaydı.
“İkiniz yine mi konuşuyorsunuz?”
Bir anda gülümsedim.
“Evet.”
Mert hemen yazdı:
“Luna bak, kız bana görüldü attı.”
Luna'nın cevabı birkaç saniye sonra geldi.
“Nehir bunu sana niye yapıyor?”
“Çünkü kötü insan.”
“Bence seni seviyor.”
Telefonu elimde tutup birkaç saniye ekrana baktım.
Sonra istemsizce güldüm.
“Luna saçmalama.”
Mert:
“Ben de aynı şeyi düşünüyorum.”
“İkiniz birleşmeyin.”
Luna da ardından yazmıştı.
“Aaa, savunmaya geçti.”
“Allah'ım.”
Telefonu yüzüme kapattım.
İki saniye sonra tekrar açtım.
Tekrar girdiğimde en son yazan kişi mertti.
“Görüntülü arayalım mı?”
Luna da ardından hemen
“Evet.”
Ardından Mert beni kastederek yazdığı mesajı okumuştum.
“Nehir bak şimdi görüldü atma.”
Gülmeye başladım.
“Arayın bakalım.”
Birkaç saniye sonra telefonum çalmaya başladı.
Ekranda Luna ve Mert'in isimleri yan yana görünüyordu.
Telefonu açtım.
İlk görüntüye giren Luna oldu.
Saçları tepeden toplanmış bir şekildeydi. Sanki yeni uyanmış gibide dağınıktı.
Mert ise ekranın diğer tarafında bir şeyler yiyordu. Asmr yapar gibi ses çıkarıyordu arada
Luna beni görür görmez yüzündeki gülümseme kayboldu. Ciddi moda geçmişti.
“İyi misin?”
Mert de hemen elindeki yemeği bıraktı ciddileşti.
“Cidden, iyi misin?”
Bir an ikisine baktım.
Sonra yüzümü buruşturdum.
“Hayır.”
İkisinin de yüzü düştü.
Ben devam ettim.
“Çünkü kahvaltımı yerken azar işittim.”
Mert birkaç saniye boş boş baktı.
Sonra güldü.
“Ne?”
“Annem aradı. Kahvaltıda bisküvi yediğimi söyledim.”
Luna kahkaha attı.
“Sen ciddi misin?”
“Yanında karışık meyve suyu da vardı.”
Mert başını salladı.
“Tam bir şampiyon menüsü.”
“Teşekkür ederim.”
Luna hâlâ gülüyordu.
“Bacağını soruyoruz, bize kahvaltı anlatıyor.”
“Bacağım iyi.”
Bu kez ikisi de sustu.
Mert kameraya biraz daha yaklaştı.
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
“Çok ağrıyor mu?”
“Hayır. Doktorun söylediği şeyleri yapıyorum.”
Luna'nın yüzündeki endişe biraz azaldı.
“Annen yanında mı?”
“Yok izmire geri döndü.”
“Tek başına mısın?”
“Evet.”
Mert hemen:
“Ben olsam seni yalnız bırakmazdım.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Sen daha beş dakika önce bana görüldü attığım için kızıyordun.”
“İkisi farklı şeyler.”
Luna araya girdi.
“Ben bir şey söyleyeceğim.”
“Ne?”
Luna sırıtıyordu.
“Siz bayağı birbirinizi özlemişsiniz.”
Mert hiç düşünmeden:
“Ben özledim.”
Ben de güldüm. Bir kaç saniye sonra gülümsemem biraz azaldıktan sonra duygusal bir şekilde konuşmuştum.
“Ben de sizi özledim.”
Bunu derken tabikide merte bakıyordum kameradan.
Luna'nın gülümsemesi büyüdü.
“Bak bak, birbirinize özledim diyorsunuz.”
“Luna.”
“Ne?”
“Başlama.”
“Ben bir şey demedim.”
Mert güldü.
“Bence Luna'nın kafasında yine bir şeyler dönüyor.”
“Kesin.”
Luna ellerini kaldırdı.
“Ben sadece gözlem yapıyorum.”
“Sen gözlem yapmıyorsun, bizi evlendiriyorsun.”
Mert kahkaha attı.
Luna:
“nehir buraya geldiğinde kimliğini bana ver de nikah dair-"
Direk bağırmıştım
“Luna!”
Ardından istemsizce üçümüz de gülmeye başladık.
Bir süre sonra gülüşmelerimiz yavaşladı.
Luna ekrana baktı.
“Nehir...”
“Efendim?”
“Gerçekten iyi olmana sevindim.”
Bu kez yüzündeki ifade tamamen değişmişti.
Şakayı bırakmıştı.
“Biz burada seni düşünüyorduk.”
Mert de başını salladı.
“ sakatlandığını duyduğumuz zaman hepimiz korktuk.”
“Biliyorum.”
“Sen yarışmaya gittin.”
Mert parmaklarını sayar gibi yaptı.
“Sonra sakatlandın.”
Bir parmağını daha kaldırdı.
“Hastaneye gittin.”
Bir tane daha.
“Şimdi de otel odasında birşey olmamış gibi bisküvi yiyorsun.”
Güldüm.
“Özetin çok başarılı.”
“Ben kısa ve net anlatırım.”
Luna tekrar bana baktı.
“Yarışmayı düşünüyor musun?”
Bu soruyla gülümsemem biraz azaldı.
Bir süre cevap vermedim.
Sonra omuz silktim.
“Bazen.”
“Üzülüyor musun?”
Gözlerimi ekrandan kaçırdım.
“Biraz.”
Mert bu kez şaka yapmadı.
“Normal.”
“Biliyorum.”
Luna sessizce:
“Peki dans?”
O soru odanın içinde bir anda daha ağır kaldı.
Televizyon hâlâ açıktı.
Ama artık sesini duymuyordum bile.
Parmaklarımla battaniyenin kenarını oynadım.
“Dansı...”
Bir an durdum.
Sonra içimden geleni söyledim.
“herşeyden çok özledim.”
Luna'nın gözleri yumuşadı.
Mert de hiçbir şey söylemeden başını salladı.
Ben devam ettim.
“Bugün ilk defa prova olmadığını fark ettim.”
Sesim biraz daha alçaldı.
“Sabah uyandım ve yapacak hiçbir şeyim yoktu.”
Luna saçını geriye atarken bana bakmıştı
“Biraz dinlenmen gerekiyor.”
“Biliyorum.”
“Sonra geri döneceksin kaldığın yerden.”
Bu cümleyle ona baktım.
“Umarım.”
Mert hemen araya girdi.
“Umarım değil.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Ne?”
“Dönersin. Nehir sen başarılı bir balerinsin”
Luna da başını salladı.
“Kesinlikle.”
Bir an ikisine baktım.
Sonra gülümsedim.
Mert yine eski hâline yemek yemeye döndü. Ağzı dolu bir şekilde konuşmaya başlamıştı.
“Bu arada.”
“Ne?”
“Bana görüldü atma.”
Kahkaha attım.
“Yine mi başladın?”
“Evet.”
Luna cilveli bir şekilde saçıyla oynayamaya başlamıştı.
“Bak, kıskanıyor.”
Mert lunaya bakmıştı anlamamış bir yüzle.
“Ben niye kıskanayım?”
Luna da ona bakmıştı düz bir sesle.
“Çünkü Nehir seni seviyor.”
“LUNA!”
Gülmekten kendimi tutamadım.
Mert de kahkaha atıyordu.
“Bence siz ikiniz bensiz daha çok eğleniyorsunuz.”
“Kesinlikle.”
Luna saçını bırakıp ellerini sallayarak durdurmuştu beni.
“Hayır, seni de dahil ediyoruz.”
“Sağ olun ya.”
Yaklaşık üç saat daha konuştuk.
Yarışmadan, okuldan, evdekilerden...
Her şeyden biraz. Konudan konuya atlayarak.
Ve konuşma bittiğinde odanın sessizliği eskisi kadar ağır gelmedi.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Televizyondaki filmi tekrar açtım.
Ama bu kez gerçekten izlemeye başladım.
Bacaklarım hâlâ ağrıyordu.
Yarışma hâlâ içimde yarım kalmıştı.
Dansı hâlâ özlüyordum.
Ama en azından bugün...
Yalnız hissetmiyordum.
Telefonu yatağın üzerine bıraktıktan sonra bir süre öylece kaldım.
Luna ve Mert'le konuşmak iyi gelmişti.
Odanın içindeki sessizlik eskisi kadar ağır değildi.
Televizyon hâlâ açıktı.
Az önce izlediğim film devam ediyordu ama artık ne olduğunu bile anlamıyordum.
Ekranda insanlar bir şeyler konuşuyor, arada müzik giriyor, sahne değişiyordu.
Ben ise hiçbirine dikkat etmiyordum.
Gözlerim tavanda bir noktaya takılmıştı.
Bir süre sonra sıkıldım.
Kumandayı alıp televizyonun sesini biraz daha kıstım.
Sonra tekrar yatağa yaslandım.
Elimi battaniyenin üzerine bıraktım.
Parmaklarımı birkaç kez hareket ettirdim.
Önce bunun farkında bile değildim.
Başparmağımı hafifçe içeri çektim.
Diğer parmaklarımı açtım.
Sonra tekrar kapattım.
Bir kez daha.
Bir kez daha.
Kaşlarımı çatıp elime baktım.
“Ben ne yapıyorum?”
Elimi havaya kaldırdım.
Parmaklarım istemsizce bale pozisyonuna geçmişti.
Gülümsedim.
“Alışkanlık.”
Sonra bileğimi yavaşça çevirdim.
Elim havada küçük bir daire çizdi.
Diğer elim de ona katıldı.
Bu kez hareketi bilerek yaptım.
Bileklerimi döndürdüm.
Parmaklarımı açıp kapattım.
Ellerimi yan yana getirip tekrar ayırdım.
Bir an durdum.
Sonra kendi kendime gülümsedim.
“Bacaklar çalışmıyor diye eller de mi çalışmayacak?”
Sesli söyleyince daha komik geldi.
Kendi kendime güldüm.
Sonra tekrar ellerime baktım.
Dans ederken ellerimin ne kadar çok şey anlattığını hiç düşünmemiştim.
Bazen bir hareketi tamamlıyordu.
Bazen dönüşün yönünü belirliyordu.
Bazen sadece müziğin içinde akıyordu.
Şimdi bütün bedenimi kullanamıyordum.
Ama ellerim hâlâ buradaydı.
Onlar hâlâ benimdi.
Televizyonun sesini tamamen kapattım.
Oda bir anda sessizleşti.
Ama bu sessizlik rahatsız edici değildi.
Gözlerimi kapattım.
Müzik açmadım.
Gerek yoktu.
Kafamın içinde zaten bir melodi vardı.
Yavaşça ellerimi hareket ettirmeye başladım.
Önce küçük hareketler.
Sonra biraz daha geniş.
Bileğim döndü.
Parmaklarım açıldı.
Ellerim yukarı doğru yükseldi.
Sonra yavaşça aşağı indi.
Bir süre sonra hareketleri düşünmeyi bıraktım.
Sadece yaptım.
Sanki önümde boş bir sahne varmış gibi.
Sanki ışıklar üzerimdeymiş gibi.
Sanki birkaç gün önce o sahnede değil de şu anda, yatağımın üzerinde dans ediyormuşum gibi.
Ama bu kez düşünecek bir adım yoktu.
Kusursuz olmak zorunda değildim.
Hoca yoktu.
Jüri yoktu.
Seyirci yoktu.
Kimse bana bakmıyordu.
Sadece ben vardım.
Ellerim hareket ettikçe içimdeki sıkışıklığın yavaş yavaş azaldığını hissettim.
Bir süre sonra istemsizce derin bir nefes aldım.
Omuzlarım gevşedi.
Gülümsedim.
“İyi geldi.”
Birkaç dakika daha devam ettim.
Bazen hareketleri hızlandırdım.
Bazen yavaşlattım.
Bazen sadece parmaklarımı oynattım.
Müzik yoktu.
Ama kafamda vardı.
Ve nedense o birkaç dakika boyunca yarışmayı düşünmedim.
Hastaneyi düşünmedim.
Sonuçları düşünmedim.
Bacağımı düşünmedim.
Sadece dansı düşündüm.
Daha doğrusu...
Dansı hissettim.
Sonunda ellerimi yavaşça kucağıma bıraktım.
Bir süre onlara baktım.
Sonra gülümsedim.
“Demek tamamen bırakmamışsın.”
Bunu ellerime söylüyordum.
Ama aslında kendime söylüyordum.
Çünkü dans etmek için her zaman sahneye ihtiyacım olmadığını o an anlamıştım.
Şu an yapabildiğim şey küçücük bir şeydi.
Sadece ellerimi hareket ettirmek.
Ama bana yetmişti.
En azından bugün.
Yatağa biraz daha gömüldüm.
Gözlerimi kapattım.
Ve ilk kez birkaç gündür içimde gerçekten sakin bir düşünce oluştu.
Bacaklarım bugün dans edemiyordu.
Ama ben...
Dans etmeyi hâlâ bırakmamıştım.
Akşam olduğunda odanın içindeki ışığı biraz kıstım.
Televizyon hâlâ açıktı ama artık gerçekten izlemiyordum. Film çoktan bitmiş, başka bir şey başlamıştı. Ekrandaki insanların ne konuştuğunu bile anlamıyordum.
Telefonum yatağın yanında duruyordu.
Bir ara uzanıp saate baktım.
Geç olmuştu.
Bugün ilk defa saatlerce hiçbir yere yetişmek zorunda kalmamıştım.
İlk defa biri bana “Isınmaya geçiyoruz.” dememişti.
İlk defa sabah kalktığımda önümde prova programı yoktu.
Garipti.
Ama biraz da huzurluydu.
Yavaşça yatağa uzandım.
Bacağımı rahat ettirecek şekilde yerleştirdim ve yorganı üzerime çektim.
Gözlerimi kapattım.
Ama uyumak o kadar kolay olmadı.
Çünkü bugün ilk defa yarışmayı düşünmeye izin verdim kendime.
Sahneyi düşündüm.
Işıkları.
Müziği.
Seyircileri.
Jüriyi.
Ve yarım kalan performansımı.
İçimde yine o tanıdık burukluk oluştu.
Sanki bir şeyin sonuna gelmişim gibi.
Ama aslında son değildi.
Doktorun söyledikleri aklıma geldi.
İyileşme.
Tedavi.
Rehabilitasyon.
Acele etmemek.
Özellikle sonuncusu aklımda kaldı.
Acele etmemek.
Benim için belki de en zor olan buydu.
Çünkü içimde sürekli aynı düşünce dönüyordu.
“Ne zaman tekrar dans edeceğim?”
Sonra başka bir soru geldi.
“Tekrar sahneye çıkabilecek miyim?”
Gözlerimi açtım.
Tavana baktım.
Bu soruyu birkaç gündür kendime soruyordum.
Ama ilk defa cevabı düşünürken içimde sadece korku yoktu.
Korku vardı.
Elbette vardı.
Ya istediğim gibi olmazsa?
Ya uzun sürerse?
Ya eskisi kadar rahat hareket edemezsem?
Bunların hepsi aklımdan geçti.
Ama bu kez başka bir düşünce daha güçlüydü.
Çıkacağım.
Sessizce söyledim.
“Çıkacağım.”
Bir süre tavana baktım.
Sonra tekrar söyledim.
“Bir gün.”
Bu kez daha emindim.
“Tekrar sahneye çıkacağım.”
Ne zaman olduğunu bilmiyordum.
Nasıl olacağını da bilmiyordum.
Belki uzun sürecekti.
Belki düşündüğümden daha zor olacaktı.
Ama artık bunun cevabını bugün bulmak zorunda değildim.
Şimdilik iyileşecektim.
Sonra yeniden çalışacaktım.
Sonra yeniden dans edecektim.
Bir sonraki yarışmayı düşünmek bile içimde küçücük bir heyecan oluşturdu.
“Bir sonraki yarışma...”
Gülümsedim.
Bu düşünceyle gözlerimi tekrar kapattım.
Tam uykuya dalacakken telefonum titredi.
Kaşlarımı çatıp telefona uzandım.
Bu saatte kim yazmış olabilirdi?
Ekranı açtım.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Mesaj, bale hocamdandı.
Ekrana birkaç saniye öylece baktım.
Sonra mesajı açtım.
Ve okumaya başladım.
“Nehir, umarım bu saatte rahatsız etmiyorumdur. Bugün seni düşündüm. Müsait olduğunda seninle konuşmak istediğim bir konu var.”
Mesajın devamını okumadan önce birkaç saniye durdum.
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Ne konusu?”
Telefonu elimde tutmaya devam ettim.
Mesajın altında yeni bir satır vardı.
“Yarışmayla ilgili değil.”
Bu kez tamamen doğruldum.
Kalbim biraz daha hızlı atmaya başlamıştı.
Hocam benimle ne konuşmak istiyordu?
Ekrana tekrar baktım.
Mesajın sonunda tek bir cümle daha vardı:
“Yarın seni arayacağım.”
Telefonu yavaşça yatağın üzerine bıraktım.
Az önce uykum geliyordu.
Şimdi ise gözlerim tamamen açılmıştı.
“Harika.”
Başımı yastığa bıraktım.
“Tam uyuyacaktım.”
Ama içimdeki merak çoktan uykunun önüne geçmişti.
