Bölümler 35Şu an: 30.Bölüm
- 1 1.Bölüm1.166 kelime
- 2 2.Bölüm922 kelime
- 3 3.Bölüm1.017 kelime
- 4 4.Bölüm1.014 kelime
- 5 5.Bölüm943 kelime
- 6 6.Bölüm967 kelime
- 7 7.Bölüm1.051 kelime
- 8 8. Bölüm823 kelime
- 9 9.Bölüm1.117 kelime
- 10 10.Bölüm1.212 kelime
- 11 11.Bölüm1.055 kelime
- 12 12. Bölüm1.098 kelime
- 13 13.Bölüm1.141 kelime
- 14 14.Bölüm921 kelime
- 15 15.Bölüm1.579 kelime
- 16 16. Bölüm1.204 kelime
- 17 17. Bölüm1.118 kelime
- 18 18. Bölüm1.202 kelime
- 19 19.Bölüm1.056 kelime
- 20 20. Bölüm904 kelime
- 21 21.Bölüm1.006 kelime
- 22 22.Bölüm1.156 kelime
- 23 23. Bölüm853 kelime
- 24 24.Bölüm939 kelime
- 25 25.Bölüm1.185 kelime
- 26 26.Bölüm1.146 kelime
- 27 27.Bölüm828 kelime
- 28 28.Bölüm1.109 kelime
- 29 29.Bölüm953 kelime
- 30 30.Bölüm914 kelime · Okuduğun bölüm
- 31 31. Bölüm1.031 kelime
- 32 32.Bölüm1.135 kelime
- 33 33.Bölüm1.167 kelime
- 34 34.Bölüm960 kelime
- 35 35.Bölüm1.402 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir gün Mustafa’yla tarladan eve doğru yürürken yolda ip atlayan, oyuncaklarıyla oynayan bizden bir iki yaş küçük çocuklara denk geldik.
Çocuklar akşam ezanı okunmuş olmasına rağmen henüz evlerine gitmemiş öyle bir oyuna dalmışlardı ki ben ve Mustafa’yı fark etmediler bile.
Çok güzel oyunlar oynuyorlardı. Mutlulukları gözlerinden okunuyordu.
Ben kendimi onları izlemeye öyle bi kaptırmıştım ki Mustafa’nın “Fatma iyi misin?” demesiyle kendime geldim.
Oradan ayrılıp yürümeye devam ederken benim dalgınlığımı fark eden Mustafa beni sorulara boğmaya başladı;
“Fatma ne oldu öyle birdenbire uzaklara dalıp gittin?”
“Hey Fatma sana diyorum iyi misin?”
Sonra yavaş yavaş kendime geldim, gözlerim dolu dolu zar zor konuşabildim;
“Az evvel gördüğümüz çocuklar bizimle hemen hemen aynı yaştaydılar öyle değil mi Mustafa? Bizden ya bir ya iki yaş küçüklerdi.”
“Evet öyleydi Fatma çok güzel oynuyorlardı da sana ne oldu niye böyle daldın?”
“Ne oldu biliyor musun Mustafa? Onlar hemen hemen bizimle aynı yaştalar ama bir onların hayatına bak bir de bizim. Biz koşuşturma içerisinde işe eve koşarken onların tek yaptığı şey oyun oynamak. Onlara çocuklar diyorum oysa bizde henüz çocuktuk öyle değil mi? Onlara sunulan hayat bize sunulmadı ne sen ne de ben çocukluğumuzu yaşayamadan büyümek zorunda bırakıldık. Büyüyoruz ama ara sıra böyle şeyler gördüğümde çok ağrıma gidiyor işte ne bileyim.”
“Ah be Fatma çok doğru söylüyorsun bende onları görünce biraz üzüldüm doğrusu. Ne güzel eğleniyorlar bir de bize bak. Erkenden hayatın yükünü omuzlarımıza aldık. Sen çok farklı şekilde kaybettin babanı ben çok farklı şekilde ama ikimizin de vardığı sonuç aynı. Ne diyelim hayat herkese eşit davranmıyor işte.”
Bu konuları konuşa konuşa eve vardık ve birbirimizden ayrılıp kendi ailelerimizin yanına vardık.
Eve geldiğimde Yusuf’u ders çalışırken annemi de oturmuş dışarıyı izlerken buldum.
Annem beni görünce;
“Güzel kızım hoşgeldin, nasıl geçti günün?” Diye her zamanki sorduğu soruyu sordu.
Ben de ona her zaman verdiğim cevabın aynısı verdim.
“Güzel geçti annecim, yine aynı şekilde çalışmaya devam ettik eve de yine Mustafa’yla beraber geldik.”
Konuşmalarımız bu kadardı. Nasılsın, iyi misin gibi sorulardan başka konu dönmezdi evde.
Oysa babam varken hayat çok başkaydı.
O eve gelirdi, konu konuyu açardı sohbetlerin tadı bir başka olurdu.
Oyunları biz oynardık işten eve gelen babam olurdu.
Şimdi hayat alt üst oldu her şey bir anda mahvoldu.
Dönüp Yusuf’a baktım o kadar masumdu ki dizlerini karnına çekmiş ders çalışıyordu.
Aslında hayat ona da çok acımasızca davrandı.
Düşünsenize bir gün öncesine kadar hiç susmadan uykuya dalana kadar konuşurken, bir gün sonra bir kelime dahi edememek ne kadar ağır bir yük olur.
İşte Yusuf bu ağır yükün altında eziliyordu.
Ona baktıkça içim parçalanıyordu.
Tekrar abla dediğini duymak için her şeyi, gözümü kırpmadan feda edebilirdim.
Yeter ki o tekrar konuşsun, arkadaşları bir şey söylediğinde onlara cevap verebilsin ya da bir şey istediğinde bunu gözleriyle zar zor anlatmak yerine herkes gibi konuşarak istesin.
Yusuf çok sabırsız bir çocuktu normalde bir şey istediğinde o kadar çok konuşurdu ki “Tamam Yusuf yeter ki sen sus artık” derdik.
Şimdi ise en büyük dileğimiz şu dünyadan göçüp gitmeden ondan bir kelime daha duyabilmek…
Daha sonra aynı şekilde yemeğimizi yedik annem yine sofraya 5 çatal, 5 kaşık koymaya devam ediyordu.
Ama bu konuda ona hiçbir şey demiyordum.
Çünkü onu anlayabiliyordum babamı da Leyla’yı da unutmak, unutturmak istemiyordu.
2 yıl geçmişti ama annem hâlâ daha sabah akşam sofraya aynı sayıda tabak, çatal, kaşık koyuyordu.
Ben biliyorum ki ben işe Yusuf okula gittikten sonra hemen hemen her gün hiç yorulmadan mezarlığa gidiyordu.
Yıpranıyordu o kadar zayıflamıştı ki bir deri bir kemik kalmıştı.
Tüm neşesini, mutluluğunu babamla Leyla’yla beraber toprağa gömmüştü.
Ben bir daha annemi hiç mutluluktan gülerken görmedim.
Annemin bir daha hiç gözlerinin içi gülmedi.
Veya ben bir daha annemin hiç kendine özen gösterdiğini de görmedim.
Heyecanı da yoktu neşesi de…
Günlerimiz işte böyle geçip gidiyordu.
Bana bu süreçte en iyi gelen tek kişi Mustafa’ydı.
Her akşam eve geldikten sonra bir an önce ertesi gün olsun da yine Mustafa’yla işe gidelim, yine onunla sohbet edelim istiyordum.
Beni her halimle bir tek o anlıyordu…
Beraber bir gazla çalışıyorduk kazandıklarımızı annelerimize verip bir kısmını biriktirmelerini istiyorduk.
Bir televizyonu almak için bile tam 2 yıl çalıştık. 2 yılı ardımızda bıraktığımızda nihayet televizyon alacak parayı biriktirmiştik.
Sırf kardeşlerimiz kendi evlerinde televizyon izleyebilsin diye tam iki yıl boyunca paraların bir kısmını biriktirdik.
Çok uzun bir zaman oldu bizim için çünkü aldığımız para kiraya, yiyeceğe, masraflara giderken annelerimiz sadece çok az bir kısmını biriktirebiliyordu.
Ama en sonunda almıştık o televizyonu, artık Mustafa’ların da bizim de evimizde televizyon vardı.
Yusuf o kadar mutlu olmuştu ki mutluluğu gözlerinden anlaşılıyordu.
Yusuf 7 yaşındayken başladık para biriktirmeye, televizyonumuzun olmasını o kadar çok istiyordu ki. Eminim ki konuşsaydı her gün eve geldiğimde abla televizyonu ne zaman alacağız diye sıkılmadan sorardı.
Biliyorum ki 2 yıl boyunca hep bu anı beklemişti ve ben televizyon alma işini onun doğum gününe denk getirmiştim.
Dokuzuncu yaş gününde ona bu hediyeyi vermiştim.
Tabii doğum günlerimiz öyle eskisi gibi bir daha hiç kutlanmadı.
Ben yakında 17 yaşıma girecektim ve hâlâ daha kutladığım son doğum günü o gündü…
Babamın aldığı kolye hâlâ daha boynumdaydı…
Babamı ne zaman özlesem elim hemen boynuma giderdi. O kolye bana babamdan kalan tek şeydi.
Bir şeye hem kıyamamak hem yanından hiç ayırmak istememek öyle bir ikilem ki.
Her daim acaba kolyeyi saklasam mı yoksa takmaya devam mı etsem ikileminde kaldım.
Ama hep boynumda kalmasına karar verdim.
Ve kolye her daim boynumda kaldı.
Yusuf’un ise doğum günlerini sadece ufak bir hediye vererek onu mutlu ederek geçiriyorduk.
Televizyon hediyesi ise onun için çok büyük bir hediye olmuştu.
Artık okuldan döndükten sonra bir çırpıda derslerini halledip televizyonun başına oturuyordu.
Kafası dağılıyor bu gerçek, acımasız dünyadan biraz da olsa uzaklaşıyordu…
Bölüm etkileşimi
