Matem Rüzgarı kitap kapağı

10. bölüm / 17

Matem Rüzgarı

9. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Astra Faye

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 9. Bölüm

Hayat ihtimaller üzerine kurulu bir tuzaktan ibaretti. Her ihtimal birer pişmanlıktı. Çünkü seçtiğim yollar ya kötü çıkardı ya da neden diğerini seçemedik diye pişmanlık duyardık.
Bu duygu öyle bir şeydi ki insanı günden güne çürütür ve yok ederdi. Zaman, bu çürümeyi hızlandıran sessiz bir cellattı. Geriye dönüp baktığımda, attığım her adımın altında ezilmiş hayatlar, yarım kalmış cümleler ve "ya öyle olmasaydı"larla örülü görünmez duvarlar görüyordum.
İnsanın kendi elleriyle ördüğü zindandan kaçması imkansızdı, çünkü anahtar hep o seçmediğimiz yolların ardında kaybolmuştu. Göğsümün kafesinde çırpınan o yabancı kuş artık şarkı söylemiyor, sadece sessizce kanat çırparak içeriden oymaya devam ediyordu ruhumu.
Alın yazısı dediğimiz şey belki de buydu: Seçim yapmaya mecbur bırakılmış zavallıların, hangi uçurumdan atlayacaklarını seçme yanılsamasından başka bir şey değildi.
Şuan Rüzgar’ın arabasındaydım. En son aldığımız kararla nişanlı rolü oynamaya başlayacaktık ve şimdi onun evine gidiyorduk.
Beni daha fazla kimse kıramaz göreceklerimi gördüm dedikçe kader bana daha fazlasını getirmişti. Baba denilen o adam beni kumar borcu karşılında satmıştı.
Beni sevmemesine ben artık alışmıştım buna diyecek hiçbir şeyim yoktu ama onun gözünde bu kadar mı değersizdi benim canım? Bu kadar mı hiçtim ben?
Matem Sözer sadece bir yok oluş muydu?
“Ne düşünüyorsun?” Rüzgar’ın sesiyle bütün düşüncelerim dağılmıştı. Gözlerimi ona çavirerek buz mavilerini görmek istedim.
Bana sarılmıştı ve ben ilk defa bir erkekten hiç korkmamış hiç rahatsız olmamıştım. Hatta huzurlu hissetmeme neden olmuştu ve bu durum beni korkutuyordu.
Omuz silktim “Hiç.” Dedim umursamaz bir ses tonuyla. Çünkü anlatmaya başlasam susamazdım içim sökülene kadar konuşurdum.
10 yıl vardı benim içimde sessiz ve kanlı. Ben o zaman dilimini kimseye anlatamamıştım. Anlatamayacaktım da.
“Anlatmak istersen dinlerim.” Dediğinde başımı salladım. Kısa bir süre sonra boğaz manzaralı kocaman bir malikanenin önünde durmuştuk. Kapıdaki görevliler arabayı görür görmez açtılar ve içeriye geçtik.
Kocaman bir bahçe ileride ise malikane vardı. Rüzgar arabayı park ettiğinde şaşkınlık içinde inip etrafıma bakındım. Koyu gri bi rengi vardı ama o kadar gösterişliydi ki insanı kendine hayran bırakıyordu.
“Beğendin sanırım.” Dedi Rüzgar dudaklarındaki çapkın gülümsemesiyle. Onun yanına gidip ilerlemeye başladım.
“Beğenmemek mümkün mü?” Evin önüne geldiğimizde çalışan kadınlardan biri kapıyı açtı.
“Hoşgeldiniz Rüzgar bey.” Ama arkasında beni görünce öylece kaldı. “Siz de hoşgeldiniz.”
“Hoşbuldum.” İlk Rüzgar’ın ceketini sonra da benimkini alıp astı.
Evin içi de en az dışarısı kadar büyüktü. Kapıdan girdiğimiz de önümüzde tamamen cam duvarları olan ve boğazı gören bir salon vardı. Yine griden oluşan koltuk takımı kocaman televizyon ve yemek masası vardı.
Solumuzda yukarı çıkan bir merdiven yanında ise asansör vardı. sağımız da ise yine büyük bir mutfak vardı. “Gel”
Rüzgar’ın sesiyle kendime gelerek peşinden ilerledim asansöre bindiğimiz de dört kat olduğunu gördüm. “Tek yaşayan bir adama göre büyük değil mi burası?”
“Soyadımı unutuyorsun sanırım.” Asansörden indiğimizde karşıma bi koridor çıktı. Sağda üç oda solda iki oda vardı. Ve dördüncü kattaydık.
Rüzgar odalardan birine girdiğinde bende peşinden ilerledim. Burası de evin diğer yerleri gibi büyük ve bir duvarı camdandı. Evin arka tarafına bakıyordu ve aşağıda kocaman bir havuz gözüküyordu.
Burası da gri ve siyahtan oluşan bir odaydı. Ortada kocaman bir yatak yanında giyinme odası, banyo vardı. Yatağın karşısında bir televizyon yanında olan camdan dolapta ise bir sürü yarış arabası figürü.
“Senin odan mı?” Dedim o odalara ilerlerken.
“Evet benim odam.” Rüzgar da çekmecelerden birini açıp siyah kadife bir yüzük kutusu çıkardı. “Aile mirasımızdır bu yüzükler.”
Kutuyu açtığında içinden altın iki alyans çıktı ama dikkatimi çeken şey üzerinde güle saplanmış hançer detayıydı. “Bu da aile simgesi mi?” Gözlerimi karşımda buz mavilerine çevirdim.
“Sadece ailemizin değil,” dedi Rüzgar, kutunun içindeki ağır, mat sarı altından dövülmüş o alyansa bakarken; sesi bir an için derinleşip uzaklaştı. “Taşıdığımız yükün, geçmişte ödediğimiz bedellerin ve bu hayatta kime karşı durduğumuzun bir simgesi.”
Gözlerini yavaşça benim yüzüme çevirdi; buz mavisi bakışları, o odanın içindeki soğuk renklerle değil, doğrudan içimdeki o sönmeyen yangınla buluştu.
“Bu yüzüğü parmağına taktığım an,” diye devam etti Rüzgar, adım adım bana yaklaşarak, “geri dönüşü olmayacak. Korhan da, o borç masaları da, seni o adamların oyuncağı sanan herkes de karşısında Rüzgar Keskiner’in nişanlısı olacaksın. Herkes sana hayranlık duyacak. Kimse elini sürmeye cesaret edemeyecek.”
İçimdeki o yabancı kuş göğüs kafesimi biraz daha zorlarken, geriye çekilmek yerine olduğum yerde kaldım. Parmaklarımın ucundaki o titreme hâlâ geçmemişti ama bu defa korkudan değil, üzerine basıp geçtiğim o keskin eşiğin farkındalığındandı.
“Ya sen?” dedim, sesim odanın sessizliğinde yankılanırken. “Kendi ellerinle kurşunların önüne atlıyorsun. Bu oyunun sonunda sen ne olacaksın Rüzgar?”
Rüzgar, tam önümde durdu; aramızdaki mesafe o kadar kapandı ki, nefesini yüzümde hissedebiliyordum sanki. Ve bu beni rahatsız etmiyordu. Eli çeneme doğru uzandı ama dokunmadan durdu; sanki benden gelebilecek tek bir geri çekilme hareketini bekliyordu.
“Ben zaten çoktan yandım, Matem,” diye fısıldadı, dudaklarındaki o acı tebessümle. “Senin ateşinle yeniden var oluyorsam, bu saatten sonra ne olacağımın bir önemi yok.”
Gözlerimi ondan kaçırmadım. Hayatım boyunca hep kaçmıştım; annemin ölümünden, o döküntü otel odalarından, o adamın bıraktığı mirasın iğrençliğinden… Ama bu defa, ilk defa bir adamın gözlerindeki uçuruma bakarken düşmekten korkmuyordum.
Kutudaki alyanslardan birini çıkarıp sağ elimi aldı. Yüzük parmağıma takarak gözlerini bana çevirdi. “Evet bu saniyeden sonra resmi olarak benim nişanlımsın Matem.”
Diğer yüzüğü de kendi sağ eline taktığında ben hâlâ sessizce yüzüne bakıyordum. Sadece geçmişimden kurtulmak için kaçtığım evden bu yerlere kadar geleceğimi asla düşünmezdim. Şuan büyük bir iş adamının nişanlısıydım ve her şey daha da karışacaktı.
Ama o an aklıma gelenle “Aynı yatakta uyuma klişesini yaşamayacağız demi?” Diye sordum.
Ve ilk defa Rüzgar’dan sesli bir kahkaha duydum. Ama saçma bir şekilde bu ses o kadar hoşuma gitti ki neden hep gülmediğini sorgulamaya başladım. “Hayır senin odan hemen yan tarafta. Eşyalarını da adamlarım getirecek ama zaten daha fazlası var merak etme.”
Rüzgar’ın odasından çıkıp benim odama geçtiğimizde burasının da aynı şekilde olduğunu sadece çalışma masası, makyaj masası ve üzerinde bir sürü malzeme olduğunu fark etmiştim. “Tamam teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Benim evin içinde bir yerlerdeyim.” Diyerek odadan çıktığında bende kapıyı örtüp cama ilerledim. Manzara öyle güzeldiki her şey çok her görünüyordu sanki bütün şehir ayaklarımın altındaydı.
Çalışma masasına ilerlediğimde üzerinde bir tane defter gördüm. İçini açıp ne olduğuna bakacaktım ki bunun bir resim defteri oldunu fark ettim. Merakla çekmeceleri de açtım ve bir sürü profesyonel kalemlerle karşılaştım.
Hevesle kalemleri çıkarıp yere oturdum. “Ya ne kadar güzel bunlar.” Hayranlık içinde hepsini tek tek inceledim ve yerine kaldırdım. Ev fazlasıyla sıcak olduğundan üzerimdekilerle bunalmıştım.
Masamın üzerindeki kumandayı görünce alıp bir süre ne oldunu anlamaya çalıştım. Üzerindeki düğmelerden birine bastığımda camın kapandığını gördüm. Zenginlik gerçekten farklı bir şeydi.
Bu sefer de giyinme dolabına ilerleyip kapısını açtım ve karşıma kocaman bir yer çıktı. Çeşit çişit kıyafetler, takılar, ayakkabılar ve çantalar vardı. Parmağım durmadan yüzüğümle oynarken gözlerim kıyafetlerde geziniyordu.
Dolabın içindeki o lüks ve son moda kıyafet yığınını inceledikten sonra, fazla gösterişli elbiseleri elleyip geçtim ve en arkadaki raflarda daha sade, rahat parçalar aradım. Sonunda aradığımı bulup oradan yumuşak, siyah penye bir şort ile bol bir tişört aldım. Üzerimdeki kalın kıyafetlerden kurtulup bunları giydiğimde, evin o ağır havası bir an için üzerimden kalkmış gibi hissettim.
Saçlarımı omzumun üzerinden geriye atıp yatağın kenarına iliştim. Parmağımdaki o ince işçilikli alyans, odanın loş ışığında hâlâ ağır bir mühür gibi parlıyordu. Yüzükle oynamaya devam ederken kapım hafifçe tıklatıldı.
“Matem hanım çantanızı getirdim.” Dedi aşağıda kapıyı açan abla.
“Gelebilirsiniz.” Elindeki siyah, deri seyahat çantasını yatağın üzerine bırakıp hiçbir şey söylemeden sessizce odadan çıktı.
Merakla ayağa kalkıp fermuarını açtığımda, çantanın içinde kendi eşyalarımın yanı sıra daha önce hiç sahip olmadığım kalitede birkaç yeni kıyafetin ve kişisel bakım eşyasının yerleştirildiğini gördüm. Rüzgar’ın adamları, döküntü odadaki o birkaç parça eşyamı bile buraya taşımayı ihmal etmemişti.
Çantayı kapatıp tekrar pencereye yöneldim; dışarıda Boğaz’ın karanlık sularına yansıyan şehir ışıkları akıp giderken, içimdeki o fırtınanın yavaş yavaş yerini derin bir sessizliğe bıraktığını hissettim.
Odada geçirdiğim bir saatin ardından evi merak ettiğim için telefonumu alıp odadan çıktım. Saat gece dörtle gelecekti ve ben hâlâ uyumamıştım.
Tam merdivenlere ilerlyecektim ki Rüzgar’ın odasının kapısı açıldı. Altında siyah eşofman üzeri çıplak şekilde karşıma Rüzgar çıktı.
Gözlerim şaşkınlık içinde kaslarına takılırken hayatımın en büyük şoklarından birini daha yaşadım. O kadar göz alıcı duruyordu ki vücudu insan gerçek mi diye merak ediyordu.
“İki dakika da gözlerinle taciz ettin beni.” Sesiyle kendime gelerek bir adım geriledim.
“Ne tacizi?” Gözlerimi yüzüne çevirdim “Hem sen niye böyle dolaşıyorsun?”
“Evimde istediğim gibi dolaşırım.” Diye çok makul bir cevap verdi. Ve bende buna hak vererek sustum. “Gelsene sohbet ederiz biraz.”
Kısa bir anda emin olamasam da ayaklarım benden bağımsız odasına girdi. Rüzgar kapıyı kapatıp yanıma geldiğinde yine tam dibimde durdu. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. “Rahatsın değil mi?” Diye sordu.
Bir adım geriye attığımda sırtım duvara çarptı. “Rahatım neden ki?” O da bana yaklaştı.
“Merak ettim.” İç çekerek “Yaklaşabilir miyim?” Diye sordu. Cevap olarak sadece başımı salladım. Memnun bir ifadeyle biraz daha yaklaşıp elini belime koydu.
Eli belimi sardığı an, aramızdaki o devasa boy farkı ve üzerimdeki siyah şortla tişörtün yarattığı savunmasızlık bütün hücrelerimde yankılandı. Ama garip bir şekilde ne kaçmak istiyordum ne de bu dokunuş bana o lanet olası babanın ya da çevremdeki diğer erkeklerin elleri gibi hissettiriyordu. Bu adamın ellerinde tehlike vardı ama aynı zamanda tuhaf bir sığınak da saklıydı.
Başını biraz eğip buz mavisi gözlerini doğrudan gözlerime dikti. “Burası sadece bir oyunun sahnesi değil Matem,” diye fısıldadı, sesi o geniş odanın sessizliğinde ürkütücü bir kadifemsilikle dalgalandı. “Sen bu kapıdan içeri adım attığın an, o masadaki herkesin oyununu bozduk. Ama asıl tehlike dışarısı değil... içeride, bu duvarların arasında saklı.”
Nefesini doğrudan dudağımın kenarında hissediyordum. Kalbimin göğüs kafesimi döven o sert vuruşları, dışarıdan duyulacak kadar gürültülüce yankılanıyordu sanki.
“Ne demek istiyorsun?” dedim, sesim istem dışı biraz kısılmıştı.
Dudaklarında o alaycı ama bir o kadar da tehlikeli tebessüm yayıldı. Sol elini belimden çekmeden, diğer eliyle parmağımdaki o ince işçilikli alyansa dokundu. Baş parmağı metalin üzerindeki gül ve hançer motifinin üzerinde yavaşça gezindiğinde, tenimden içeriye doğru yayılan o karıncalanma bütün bedenime sıçradı.
“Demek istediğim,” dedi, yüzünü biraz daha yaklaştırarak, “Rüzgar Keskiner’in nişanlısı olmak sadece soyadımı taşımakla bitmez. O Korhan bozuntusu ve arkasındaki o leş kitle, seni benden almak için her şeyi yapacak. Ve ben... bana ait olan tek bir parçanın bile benden alınmasına asla izin vermem.”
Kelimesindeki o sahiplenici ve keskin ton, içimdeki o korkak çocuğu saniyeler içinde susturdu. Elim istemsizce yukarı kalktı ve üzerindeki o çıplak, kaslı göğsüne, tam kalbinin üzerine yerleşti. Altındaki o düzensiz ama güçlü kalp atışını avucumun içinde net bir şekilde hissediyordum. O da benim gibi buradaydı; o da bu fırtınanın tam merkezindeydi.
“Ben sana ait değilim, Rüzgar,” dedim, sesimdeki o titrek ama inatçı dik duruşu korumaya çalışarak. “Biz sadece bir anlaşma yaptık.”
Eli belimde hafifçe sıkılaştı, beni kendine biraz daha bastırdı; aramızda kalan o milimetrik mesafe de tamamen yok oldu.
“Anlaşmalar kağıt üstündedir, Matem,” diye fısıldadı, sesi bu defa kulağımın hemen arkasında, tüylerimi ürpertecek kadar alçak ve gür çıkmıştı. “Ama parmağındaki o mühür ve şu an kalbimin üzerindeki elin... bu oyunun çoktan gerçek olduğunun kanıtı.”
Yalan mıydı?
Hayır değildi. Ben ilk defa birine karşı kendimi bırakmak istiyordum. Savunmasız kalmak istiyordum. Uzaklaşmasını istemiyordum.
Bir eli belimdeyken diğer eliyle yanağını okşadı baş parmağı alt dudağımda gezindi “Kabul ediyorsun yani dediklerimi? Hâlâ gitmediğine göre.”
Sanki büyülenmiş gibiydim hiçbir şey söyleyemiyor geriye çekilemiyordum. Ellerim göğsünden omuzlarına kaydığında yüzüme biraz daha yaklaştığımı hissettim aramızda sadece bir nefeslik boşluk vardı ve ikimiz de geri çekilmiyorduk. “Rüzgar…” diye mırıldandım en sonunda.
Gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi ve istemediğini belli derek geri çekildi. Ama o an bir fırtınanın ortasında tek başıma kalmış gibi hissettim.
Rüzgar ilerleyip bi paketten iki sigara aldı ve birini bana uzattı. Sorgulamadan alındığımda çakmakla ikisini de yaktı. Sigaradan bir nefes çekip dumanı odanın içine üfledim.
Kendimi az önceki etkiden çıkarmak için cama ilerleyip İstanbul’un güzelliğine baktım. “Yüzme biliyor musun?” Diye sordum.
“Evet.” Sigarasını kül tablasına vurup duvara yaslandı. O beni ben manzarayı izliyordum. “Sen?”
Başımı salladım “Biliyorum ama unutmuş olabilirim. En son annem ölmeden önce onunla gitmiştim yüzmeye.” Bu sefer sigaradan daha derin bir duman çektim. Annemle kaybettiğim her bir güne yaktım.
“En alt katta kapalı havuz var istersen yüzebilirsin.”
“Bilmem.” Dedim gözlerimi ona çevirerek. “Rüzgar bir şey sorabilir miyim?”
“Sor bakalım,” dedi Rüzgar, sigarasından derin bir nefes çekip dumanı yavaşça havaya bırakırken. Buz mavisi gözleri, camın yansımasından doğrudan benim üzerimde sabitlenmişti.
Yutkundum. İçimde büyüyen o kelimeler boğazımı tırmalıyordu ama sormaktan da kendimi alamıyordum.
“Baba olmak ister misin mesela ilerde?” dedim, sesim odanın sessizliğinde biraz cılız çıksa da netti. “Kendi çocuğun olmasını... Bir aile kurmayı istiyor musun gerçekten?”
Rüzgar’ın elindeki sigara bir an için havada asılı kaldı. Yüzündeki o alaycı, tehlikeli maske birdenbire silindi; yerine kelimelerle ifade edilemeyecek kadar karanlık, derin bir gölge yerleşti. Gözlerini benden kaçırmadan duvardan uzaklaştı ve ağır adımlarla yanımdaki cama kadar geldi.
İstanbul’un o ışıltılı, uzaktan kusursuz görünen ama içi çürümüş manzarasına birlikte bakarken, sessizliği bozan sadece dışarıdaki rüzgarın uğultusu oldu.
“Çocuk mu?” diye mırıldandı, sesi fısıltıdan biraz daha yüksek ama acı dolu bir tını taşıyordu. Başını hafifçe bana doğru çevirdi. “Benim gibi bir adamın babası ne olduysa, benim çocuğumun da kaderi o olur, Matem. Bizim soyumuzda babalık denilen şey bir şefkat yuvası değil, omuzlara yüklenen kanlı bir mirastır.”
Gözlerindeki o ani kırılmayı ve derindeki acıyı fark ettiğimde içimdeki o yabancı kuş sessizce kanat çırpmayı bıraktı.
“Ama...” dedi, eli yanağıma doğru uzanıp parmak uçlarıyla tenime hafifçe dokunduğunda nefesim kesildi. “Eğer bir gün bir aile kuracaksam... bu dünyadaki her şeyden koruyabileceğim, ellerime değil kollarımın arasına sığınacak bir çocuksa... o zaman her şeyi yakarım.”
Sigarayı kül tablasına atıp yeniden ona döndüm. “Senin babanla aran kötü müydü?” Gözlerim ilk defa onu çözmek ister gibi merakla yüzünü izliyordu. “Ne oldu ailene Rüzgar?”
Dudaklarında yine acı bir tebessüm oluştu. “Babam kötü değildi hakkını yiyemem. Ama beni bir evlat gibi değil de asker gibi yetiştirdi. Bu imparatorluğun başına geçmem için büyüttü.” Gözleri öyle dalgındı ki sanki o anları tekrar yaşıyordu. “Ailem…” bir an durdu “Yandı, yaktılar.”
Kelimeleri boğazına dizen o cümlenin ağırlığı odadaki havayı bir anda dondurdu. Yandı, yaktılar... Bu iki kelime, Rüzgar Keskiner’in gözlerindeki o karanlık okyanusun ve buz gibi duruşunun ardındaki bütün sırrı tek bir hamlede gözler önüne seriyordu. O, sıradan bir zenginliğin ya da gücün üstünde oturmuyordu; o, küllerinden yeniden doğmaya çalışan yıkık bir sarayın enkazını taşıyordu sırtında.
İçimdeki o sızlayan boşluk, onun yarasıyla temas ettiğinde sessizce yankılandı. Benim babam beni bir mal gibi paraya çevirip satarken, onun babası bu çarkın dişlileri arasında onu bir silaha dönüştürmüş, sonra da o hırsın kurbanı olup gitmişti. Farklı yollardan yürümüştük ama ikimiz de aynı cehennemin çocuklarıydık.
“Seni oradan çeken oldu mu peki?” diye sordum, sesimdeki o titrek merakı gizleyemeden. “Kendi ayaklarının üzerinde durana kadar... Kimse tutmadı mı elinden?”
Rüzgar başını hafifçe bana doğru çevirdi; buz mavisi bakışları, o camdan yansıyan şehir ışıklarından sıyrılıp doğrudan gözlerimin içine saplandı.
“Kimse tutmadı, Matem,” dedi, sesi o kadar düz ve pürüzsüzdü ki, bu cümlenin arkasındaki onca yılı hayal etmek bile içimi ürpertiyordu. “Keskiner soyunda düşmene izin verilmez; ya ayakta kalırsın ya da seni o enkazın altına gömerler. Ben ayakta kalmayı seçtim. Ama o bedeli neye mal olduğunu sadece bu göğüs kafesim bilir.”
Elini yavaşça uzatıp parmak uçlarını tekrar çeneme yerleştirdiğinde, nefesim yine o bıçak sırtı dengede asılı kaldı.
“O yüzden,” diye fısıldadı, yüzüma biraz daha yaklaşarak, “bu parmaktaki mühür sadece bir oyun değil. Sen o kapıdan içeri girdiğin günden beri, bu evin de, bu karanlığın da tek sahibisin. Sakın unutma.”
Kalbim yine o isyankâr ritmiyle göğsümü dövmeye başlarken, gözlerimi ondan bir saniye bile ayırmadan başımı salladım. Belki de bu hayatın bize sunduğu en adil şey buydu: İki kırık ruh, birbirinin yarasına basarak ayakta durmayı öğreniyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

38okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.