5. bölüm / 17
Matem Rüzgarı5. Bölüm
Bölümler 17Şu an: 5. Bölüm
- 1 1. Bölüm2.740 kelime
- 2 2. Bölüm2.604 kelime
- 3 3. Bölüm2.916 kelime
- 4 4. Bölüm2.292 kelime
- 5 5. Bölüm2.132 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6. Bölüm2.508 kelime
- 7 7. Bölüm3.119 kelime
- 8 8. Bölüm2.231 kelime
- 9 9. Bölüm2.510 kelime
- 10 Çalma Listesi68 kelime
- 11 10. Bölüm2.654 kelime
- 12 11. Bölüm2.687 kelime
- 13 12. Bölüm2.287 kelime
- 14 13. Bölüm3.131 kelime
- 15 14. Bölüm2.160 kelime
- 16 15. Bölüm2.418 kelime
- 17 16. Bölüm2.242 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yıllar önce;
Dokuz yaşındaydı. Annesinin toprağını henüz kaldırmışlardı ama evin içindeki o keskin yokluk, sanki kadının eşyalarıyla birlikte duvarlara sinmişti. Mutfaktan gelen kırık bir bardak sesine irkilerek uyandı Matem. Ayaklarında terlikleri bile yoktu; soğuk parkeye basa basa karanlık koridordan geçti.Salonun kapısı aralıktı. İçeriden babanın boğuk ve öfkeli sesi duyuldu.
"Yeter artık! Olmuyor sesiniz, yeter!"
Matem içeri adım attığında, babasının elindeki içi su dolu cam sürahiyi annesinin duvarda asılı duran en büyük çerçeveli fotoğrafına doğru savurduğunu gördü. Sürahi çerçeveye çarparak paramparça oldu; cam kırıkları ve su, annesinin yüzüne ve odanın ortasındaki halıya dağıldı.
“Ne yapıyorsun?" diye fısıldadı Matem, sesi korkudan titreyerek.
Adam başını hızla kızına çevirdi. Gözleri kan çanağıydı, yüzündeki o sert çizgiler öfkeden kasılmıştı. Üzerine doğru bir adım attı. "Senin yüzünden!" diye bağırdı, sesindeki o zehirli tını odayı doldurdu. "Adınla bu eve lanet getirdin Matem!”
Matem geriye doğru bir adım atarken sırtı duvara çarptı. Canı acımamıştı ama kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. Baba eğilip yerdeki kırık cam parçalarından birini aldı. Küçük kız dehşet içinde babasının eline baktı; adam cama öfkeyle bakarken sanki elleri titriyordu ama bu acıdan değil, nefreti zapt edememektendi.
Kızını bütün gücüyle tutup duvara ittiğinde Matem acı içinde kasıldı. Kafasından akan kan yere damlarken bedeni titremeye başlamıştı. “Filiz’im öldü benim! Sen niye ölmedin Matem!”
Adamın yüzündeki nefret, gözlerinde parlayan o buz gibi öfke, küçük bir çocuğun dünyasını baştan aşağı yakıp kül etmeye yetmişti. Babanın nefesi yüzüne çarparken, adam elindeki kırık cam parçasını yere fırlattı; parmaklarından sızan küçük kan damlaları halının üzerine düşüyordu ama ne onun ne de Matem'in umurundaydı.
O an o odada akan kan, sadece bir bedenin yaralanması değil, bir babayla kız arasındaki son bağın da geri dönüşü olmayan bir şekilde kopuşuydu.
Matem dizlerinin üzerine doğru yığılacak gibi oldu ama korkudan kaskatı kesilmiş bacakları buna izin vermedi. Gözlerini babasının yüzünden ayırmadan, sarsıla sarsıla soluk almaya çalıştı. Ama içinden dışarıya tek bir hıçkırık bile dökülemedi; o, çocuk yaşta ağlamayı yasaklamıştı kendine.
"Git buradan," diye fısıldadı adam, sesi az önceki kükremesinden daha korkunçtu; çünkü bu sefer buz gibi bir kabulleniş ve tükenmişlik barındırıyordu. "Gözüm görmesin seni."
Matem, kafasından akan kana aldırmadan, küçük ayaklarıyla yerdeki cam kırıklarına basmamaya çalışarak gerisin geriye koridora kaçtı. Kendi odasına kendini attığı gibi kapıyı kapattı hızla üzerine mir mont alıp kafasını umursamadan evden çıktı.
Çıplak ayaklarıyla koşabildiği kadar koştu. Gecenin karanlığı ne bu küçük kıza acıdı ne de kaderini iyileştirdi. Matem mezarlığa geldiğinde en uçta duran annesinin mezarının yanına çöktü.
Titreyen elleriyle soğuk toprağa dokundu. Oysa annesinin elleri hep sıcak olurdu. O zaman toprak neden bu kadar soğuktu?
“Anne, annem.” Dedi küçük kız titreyen sesiyle. Epilepsi krizi yine bedenini sarmıştı. Hayat o kadar adaletsizdi ki dokuz yaşındaki bir kıza ölmeyi dinlettiriyordu. “Kurtar beni anne.” Dedi yalvarış içinde.
Ama ölenler konuşamazdı, acıları geride bırakılanları yakardı. O ateşte de en çok Matem yanmıştı.
Matem; yas, derin acı demekti. Kader doğduğu ilk gün acılarını yazmıştı defterine; daha ilk nefesini almadan adını kederle mühürlemişti. Annesini toprağa verdiği o gece küçük bir kız için ölüme koşmak demekti.
Titremelerini umursamadan mezarın yanına uzandı gözlerini kapattı. Soğuk mermere sarılabildiği kadar sarıldı.
Yetim ve öksüzdü. Acılı ve kederliydi. Yangın ve küldü. Siyah ve sadece siyahtı. Yani o doğduğu gün de öleceği gün de sadece Matem’di.
🍂
Dün
Siyah, camları koyu filmle kaplı makam aracı, İstanbul’un mahcup aydınlatmalı dar sokaklarından birinde, metruk sayılabilecek mütevazı bir otelin tam karşısında durdu. Rüzgâr, arka koltukta bacak bacak üstüne atmış, buz mavisi gözlerini otelin soyulmuş boyalı tabelasına dikmişti. İki adını bilmediği ama zihninden bir an olsun çıkaramadığı o kızın buraya sığındığını öğrenmek zor olmamıştı.
Adamlarının getirdiği adres, şimdi bu soğuk sokakta somut bir gerçeğe dönüşüyordu. Arabasından inmedi; sadece camı biraz aralayarak dışarıdaki keskin ayazın içeri süzülmesine izin verdi. Bakışları, otelin ikinci katındaki döküntü pencerelerden birine kilitlendi.
Perdesi sararmış o camın arkasında Matem’in olduğundan emindi ama kızın bundan en ufak bir haberi yoktu. O, şimdi belki de her zamanki gibi kömür karası kalemiyle defterini dolduruyor ya da ilaçlarının yarattığı o uyuşuklukla duvara bakıp susuyordu.
Rüzgâr, parmaklarıyla direksiyona hafifçe vururken düşündü. Matem, ondan ve bu dünyanın karmaşasından kaçabildiğini sanıyordu. Oysa bindiği otobüslerden kaldığı bu ucuz odaya kadar her adımı, Rüzgâr’ın görünmez ve koruyucu ama bir o kadar da boğucu gölgesi altındaydı. Kızın ne onu izlediğinden haberi vardı ne de bu şehrin kibirli sahiplerinin ona uzanan ellerinden kurtulabileceğinden.
O, uzaktan izlemeyi seçmişti; çünkü Matem’in etrafına ördüğü o kalın duvarların ancak dışarıdan bakıldığında anlam kazanacağını biliyordu. Şimdilik sadece izliyor, fırtınanın kopacağı o anı bekliyordu.
🍂
Üç gün geçmişti, o üç gün boyunca barda da dışarı da da Rüzgar’ı hiç görmemiştim. Taki şimdiye kadar. Telefonda açık olan haber kanalında büyük bir otele girerken etrafındaki korumalarla duran Rüzgar vardı.
İnsanlar inatla onu çekmeye çalışıyordu ama insandan örülmüş o kalkandan dolayı sadece sarı saçları belli oluyordu.
Ekranı karartıp telefonu yatağın üzerine fırlattım. Üç gün boyunca o sokaklarda, o barda onun adını duymamak, o buz mavisi gözlerle karşılaşmamak ruhuma iyi gelmiş sanıyordum ama meğer sadece fırtınanın kopmasından önceki o aldatıcı sessizliğin içindeymişim. Holdinglerin, milyarlık ihalelerin, adının karıştığı o büyük davaların adamıydı o; benim gibi arka sokakların gölgesinde yaşayan, ilaçlarla ayakta duran bir hayaletle yolu kesişmemesi gereken türden biriydi.
Otele giriş yaptığı haberini gördüğüm an, içimdeki o huzursuzluk dalgası yeniden tırmanmaya başladı. Tezgahın arkasında geçirdiğim o sakin üç günün adeta bir yalandan ibaret olduğunu, Rüzgâr'ın bu şehrin her köşesini elinde tutan görünmez birip gibi her an her yerden çıkabileceğini anladım.
Üzerimdeki gri hırkayı sıkıca sarınıp pencereye yanaştım. Aralık ayının soğuk camı alnıma çarptığında, dışarıdaki İstanbul’un gri ve merhametsiz silüetine baktım. Telefonumu yeniden elime alıp almamak arasında tereddüt ettim ama parmaklarım kendi kendine internetteki diğer haber sekmelerine kaydı. Rüzgâr Keskiner’in son günlerde yaptığı milyarlık yatırımlar, adı geçen projeler ve hakkında yazılan makaleler ekranı dolduruyordu. İnsanlar onu konuşuyor, şehir onun etrafında dönüyordu.
Ben ise bu devasa çarkın dişlileri arasında ezilmemek için kaçmaya çalışan küçük bir figürandan başka bir şey değildim.
Yatağın üzerinde duran çizim defterimi aldım elime. En son sayfasında bu sefer Rüzgar vardı. Üzerinde ise bi soru işareti.
Kimdi bu Rüzgar Keskiner?
Bugün pazar olduğu için işe gitmeyecektim o yüzden saati umursamadan altıma bi kot pantalon üzerime de siyah kazağımı geçirdim. Yine siyah şapkam ve eldivenlerimle tamamladım. Ayna karşısına geçtiğimde dışarıdan hiçbir iz gözükmüyordu.
Zaten hangi yara dışarıdan gözükürdü?
İlaç, telefon, para alıp odamdan çıktım. Otelin alt katına indiğimde resepsiyon da duran amca bana bakarak gülümsedi. “Memnun musun kızım?”
Bende gülümseyerek başımı salladım “Memnunum teşekkür ederim.” Kapıya ilerledim “Kolay gelsin.”
İstanbul yine dertli duruyordu. Güneş yeni yeni batmaya başlamış, insanlar işten çıkmış. Yani hayat klasik döngüsünde ilerlerken bir tek olduğum yerde kalan bendim.
Sokakta öylece yürürken acıktığımı fark ettim. İlerde gördüğüm balık ekmekçiye doğru ilerledim. “Merhaba, yarım ekmek balık alabilir miyim?”
Adam başını sallayıp hazırlamaya başladı. O sırada önündeki küçük sandalyelerde oturan iki amcanın üzerimde olan bakışlarını yakaladım. Rahatsızca bir adım geriledim ama çok umursamadım.
“Teşekkür ederim.” Ekmek hazır olunca alıp parasını ödedim ve yürümeye devam ettim.
Yarım ekmek balığı sıkıca kavrayıp kalabalık caddeden biraz daha uzaklaşmaya, sakinleşebileceğini umduğum ara sokaklara doğru adımlarımı yönlendirdim. Havanın ayazı içimi üşütse de elimdeki sıcak ekmek parmaklarıma biraz olsun can veriyordu. Sokak lambaları yavaş yavaş sarı ışıklarıyla etrafı aydınlatmaya başlarken, arkamdan gelen o tedirgin edici ayak seslerini ilk başta kendi adımlarımın yankısı sandım.
Ama değildi.
Adımlarımı yavaşlattığımda arkamdakiler de yavaşladı, hızlandığımda onlar da hızlandı. İçimdeki o tanıdık, ezbere bildiğim panik dalgası yeniden göğüs kafesimi tırmalamaya başladı. Başımı hafifçe omzumun üzerinden arkaya çevirdiğim an, balık ekmekçinin önünde oturan o iki adamın mesafeyi kapatarak peşimden geldiğini gördüm. Gözlerindeki o kirli ve rahatsız edici bakış, üzerimdeki siyah kıyafetleri ve eldivenleri hiçe sayarak tenime kadar işledi.
“Hey, küçük,” dedi aralarından kalpsiz bir sırıtışla önde yürüyeni. Sesi dar sokak duvarları arasında yankılandı. “Böyle tek başına nereye?”
Cevap vermedim. Adımlarımı hızlandırıp köşeyi döndüm ama burası maalesef çıkmaz olmasa da oldukça tenha, uzun bir ara sokaktı. Kaçacak yerimin olmadığını fark ettiğim an kalbim boğazımda atmaya başladı. Elimdeki ekmeği sımsıkı tutarken sırtım soğuk duvara çarptı. Adamlar önümü kapatarak yavaş adımlarla üzerime doğru yürümeye devam ettiler.
“Bırakın beni,” dedim, sesimin olabildiğince sert çıkmasını isteyerek ama içimdeki o titreme cümlelerimi zayıflatıyordu. “Yaklaşmayın.”
“Sadece biraz konuşacağız kızım, korkma,” dedi diğeri elini omzuma attı.
Tam o an, sokağın girişindeki o karanlık gölgeden bir ses yükseldi. Sesi ne yükseltmişti ne de öfkeliydi; ama o üç kelime, havadaki tüm havayı dondurmaya yetecek kadar keskin ve ağırdı.
“Ne oluyor burada?”
Adamlar irkilerek geriye doğru döndler. Sokağın girişindeki loş ışığın altında duran o geniş omuzlu silüeti, üzerindeki koyu renk montu ve buz mavisi bakışları gördüğümde içimdeki nefes boğazıma dizildi. Rüzgâr, elleri montunun cebinde, ağır ve emin adımlarla aramıza doğru yürüyordu.
Karşısındaki iki adam Rüzgâr’ın yüzünü, özellikle de o mahallenin ya da şehrin sokaklarında herkesin tanıdığı o buz gibi bakışları seçtikleri an, yüzlerindeki o sarhoş sırıtış bir anda soldu. Gözleri Rüzgâr’ın arkasındaki boşluğa ve ardından korkuyla açılan irilikte onun yüzüne kaydı.
“Rüzgar... Keskiner?” diye mırıldandı adamlardan biri, sesindeki o cesaret anında buhar olup uçmuştu
.Rüzgâr aramıza girip tam önümde durduğunda, sırtım hâlâ duvara yaslıydı ama artık o adamların hedefinde değil, Rüzgâr’ın geniş sırtının ve yaydığı o boğucu otoritenin korumasındaydım. Adamın yüzüne bile bakmaya tenezzül etmedi, sadece buz mavisi gözlerini onlara dikti.
“Defolun,” dedi, fısıltı kadar alçak ama bir o kadar ölümcül bir ses tonuyla. “Bir daha sizi bu sokaklarda görmeyeyim.”
Adamlar tek bir kelime bile edemeden, birbirlerinin yüzüne korkuyla bakıp arkalarına bile dönmeden karanlık sokağın diğer ucuna doğru koşa koşa uzaklaştılar.
Sokak yeniden derin ve ağır bir sessizliğe gömülürken, Rüzgâr yavaşça başını yana eğip arkasına, bana doğru baktı.
Gözlerim şaşkınca karşımdaki buz mavilerine bakarken bir kaç saniye konuşamadım ellerimin titrediğini hissediyordum. “Rüzgar Bey?”
Derin bir nefes aldı “Yine mi bey?” Dedi her zamanki net ses tonuyla.
“Buna mı takıldın gerçekten?” Gözlerim etrafta gezindi bir an “Beni mi izliyorsun sen? Nerden biliyordun burada olduğumu?”
Rüzgar’ın dudaklarında alaylı bir tebessüm belirirken bir adımla tam karşımda durdu. “Ben her şeyi bilirim Matem. Benim haberim olmadan kuş uçar mı sanıyorsun?” Göz devirerek elimdeki ekmeği onun eline tutuşturdun sorgulamadan aldı. Cebimden ilaç kutunu çıkarıp aldığım bi hapı tek seferde içtim. “Epilepsi?”
Başımı evet anlamında salladım sadece. Geri ekmeğimi aldım elinden. “Teşekkür ederim yardım ettiğin için. Ama daha fazla peşimde dolanma.”
“Peşinde dolanmıyorum,” dedi, sesindeki o ciddi ama bir o kadar da rahat tını sokaktaki sessizliği bozarak. “Sadece korunman gereken zamanlarda doğru yerde oluyorum, o kadar.”
“Korunmaya ihtiyacım yok benim,” diye karşı çıktım, başımı dik tutmaya çalışarak. Ama içimdeki o titreme, sesimin etki gücünü kırıp geçiyordu. Elimdeki yarım ekmek balığı yeniden sıkıca kavradım, parmaklarımın soğuktan uyuştuğunu yeni yeni fark ediyordum. “Tek başıma bu şehirde de ayakta kalabilirim, senin gibi adamlara da ihtiyacım yok.”
Rüzgâr, kollarını göğsünde kavuşturup bir an yüzümü inceledi; sanki cümlelerimin arkasındaki o korkuyu, o saklamaya çalıştığım enkazı okumaya çalışıyordu. “Tek başına ayakta kalmakla, her köşede bir gölgeden kaçmak aynı şey değil, Matem,” dedi, adımı ilk defa bu kadar yumuşak ama bir o kadar da ağır bir tonla söyleyerek. “Bunu sende biliyorsun.”
Ona cevap vermedim. Gözlerinin içindeki o derinlikten, bana doğrudan bakan o buz mavisi bakışlardan kaçmak ister gibi adımı geriye attım. Karanlık sokağın çıkışına doğru yürümeye başladığımda, arkamdan gelen o emin adımların sesini duydum. Durmadım, arkama bakmadım; çünkü biliyordum ki dursam, o adamın çekim alanından bir daha asla çıkamayacaktım.
Sokağı geçip ana caddeye çıktığımda kalabalığın arasına karışarak hızla otelimin yolunu tuttum. Odamın kapısını açıp içeri girdiğimde, dışarıdaki o sert ayazın yerini odanın içindeki o boğucu ve tanıdık sessizlik aldı. Montumu ve eldivenlerimi çıkarıp yatağın kenarına çöktüm. Elimdeki yarım ekmek balığı masaya bırakırken, Rüzgâr’ın o sokağın ortasında söylediği sözler zihnimde yankılanıp duruyordu.
Ben her şeyi bilirim Matem.İlaç kutusunu masanın üzerine koyup geriye yaslandım. Kendi ördüğüm o küçük kafesin demir parmaklıkları, bu akşam ilk defa dışarıdan gelen bir el tarafından sarsılmıştı. Ve bu düşünce, içimdeki tüm ilaçlara rağmen uykumu kaçırmaya yetmişti.
🍂
Rüzgar dün olduğu otelin önündeydi yine. Matemin gitti o boş yola bakıyordu. Farklı bir şeyler vardı bu kızda. Anlamlandıramadığı şeyler.
Tek bildiği şey çok merak ettiğiydi. Neden bu otelde kaldığını? Babasına, baba demediğini?
Cebinden telefonunu çıkartıp adamlarından brini aradı. İlk çalışta çıkan telefondan “Emret patron.” Sesi geldi.
Rüzgar az önce oldukları yerin konumunu söyledikten sonra “O iki adamın gözlerini kör edin. Kısa olanın da sağ elini kesin sonra ne halleri varsa görsünler.” Diyerek telefonu kapattı.
Rüzgar kanlı bir geçmişe sahipti. Bu karanlık dünyanın içine doğmuş, büyümüş her şeyini kaybetmiş ve yeniden kazanmıştı. Şuan sahip olduğu her şeyi kaybettiklerine borçluydu. Hiçbir zaman toz pembe bir dünya da yaşamamıştı. Kan görmediği günler olmamıştı.
O karanlık dünyada merhamet, zayıflık demekti; Rüzgâr ise zayıflığı çok uzun yıllar önce, en sevdiklerinin kanıyla ödeyerek öğrenmişti. Şimdi Matem’in o soluk yüzündeki korkuyu, kimseye güvenmeyen o ürkek bakışlarını düşündüğünde, içindeki koruma dürtüsü mantığının sesini bastırıyordu.
Telefonu cebine atıp siyah makam aracının kapısını açtı ve içeri geçti. Motorun çıkardığı boğuk hırıltı sokağın sessizliğini bölerken, araba yavaşça hareket etti. Rüzgâr, dikiz aynasından otelin o döküntü pencerelerine son bir kez baktı.Kızın hayatındaki tüm düğümleri tek tek çözecekti; kimden kaçtığını, o adını anmak istemediği babasının arkasında ne gibi bir enkaz bıraktığını öğrenecekti. Çünkü Matem, farkında olmasa da bu buz gibi şehrin ortasında Rüzgâr’ın kaderine mühürlenmiş en büyük sırrıydı. Ve Rüzgâr, çözemediği hiçbir sırrı karanlıkta bırakmazdı.
Bölüm etkileşimi
