Matem Rüzgarı kitap kapağı

6. bölüm / 17

Matem Rüzgarı

6. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Astra Faye

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 6. Bölüm

Bütün Boğazın en güzel, en göz alıcı malikalerinden birinde deri sandalyesine yaslanmış dikkatle elindeki dosyayı inceliyordu Rüzgar.
Üzerinde ince bir el yazısıyla Matem Sözer yazıyordu. Bir çok kez baştan sona okumuştu. Mesela dersleri çok iyiydi. Ortaokul, lise notları gayet başarılıydı. Ama üniversite okumadığ hatta lisenin son haftalarında da okula hiç gitmediği görünüyordu.
Rüzgar bunalarak üzerindeki siyah gömleğin ilk üç düğmesini açıp ayağa kalktı. Masasının üzerindeki sigaralardan birini yakıp cama ilerledi.
Yine bütün İstanbul onun ayaklarının altındaydı. Hep olduğu ve olacağı gibi. Saat akşam sekiz olmuştu ve birazdan Matem’in mesai saati başlayacaktı. Rüzgar ise sırf onu görmek için gidecek aynı yere oturacak ve ondan içki isteyecekti.
Hakkındaki çoğu bilgiyi toplasa da kafasındaki sorular hâlâ bitmemişti. Mesela neden kolunda dokuz tane kesik vardı. Onların bir yaralanma sonucu olması imkansızdı. Özenle yapılmış gibiydiler. Ya da sağ avuç içindeki kesik neden vardı? O güzel gözleri neden bu kadar yorgun bakıyordu?
“Gözleri…” diye mırıldandı Rüzgar kendi kendine. Çok güzellerdi, haddinden fazla güzellerdi hemde. Büyü dese değildi çekim dese az kalırdı. Acıma mıydı hissetikleri? Rüzgar’ın kendinden dokuz yaş küçük bir kızla ne işi olurdu ki?
“Akif” diye seslendiğinde kapıdaki adamı hızla odaya girdi.
“Buyur patron.”
Rüzgar sigarasını kül tablasına atıp ellerini arkasında birleştirdi. “Matem Sözer’i yakın takibe alıyoruz. Başına bir şey gelirse sizden bilirim ona göre.” Dedi kendinden emin bir sesle Akif’e dönerek. “Geçen dediğim adamları ne yaptın?”
Akif başını salladı. “Halledildi patron. Ama bir durum var.” Rüzgar’ın net ifadesini görünce devam etti. “Korhan Vardar, İstanbul’a dönmüş.”
Bu cümleyle Rüzgar’ın bakışları daha da sertleşti. Bir adım attı öne doğru. “Demek kuzu, kurtun inine gelmiş desene.” Dudağının kenarı hafifçe kıvrılırken memnuniyetle başını salladı. “Tamam sen çık.”
Akif başını eğerek odadan çıktığında Rüzgar yeniden sandalyesine oturdu.
Korhan Vardar…
Küçükken ki en yakın arkadaşı, ailesinin katledilmesine neden olan o kişi.
🍂
Bugün ki sorumuz şu;
Kızlar annelerinin kaderini yaşamaya mahkum mu?
Kızlar annelerinin kaderini yaşar derler; oysa bu, görünmeyen bir mürekkeple yazılmış, yorulmak bilmez bir kopyalama çabasından başka bir şey değildir. Her genç kız, annesinin göğsünde inen kalkan o ağır nefesin ritmiyle büyür; onun attığı her kahkahada saklı yorgunluğu, göz bebeklerindeki o tanıdık hırsı ve hayal kırıklığını kendi ruhuna kök salan birer tohum gibi toplar.
Aslında yaşanan şey bir kader ortaklığı değil, nesilden nesile devredilen görünmez bir miras, sessiz bir bayrak yarışıdır. Küçük bir kız çocuğu, annesinin kapatmaya çalıştığı kapı aralıklarından sızan gözyaşlarını izleyerek öğrenir ilk önce hayal kırıklığını; annesinin susmayı seçtiği yerlerde kendi cümlelerini yutmaya başlar.
Yıllar geçip de aynaya baktığında, gördüğü yüzde yabancı bir hat ararken birdenbire annesinin o en çok eleştirdiği bakışıyla karşılaşır. Fakat bu kaçınılmaz bir lanet değil, ruhun kendi köklerine duyduğu o isyankâr ve karşı konulamaz çekimdir.
Kendi hayatını baştan yazmak, o yazgının üzerine kalın çizgiler çekmek istese de insan, ne kadar uzağa giderse gitsin, içindeki o kadim pusulanın ibresi hep annesinin geçmişine döner; çünkü hiçbir evlat, kalbindeki ilk yara izinin sahibine benzemekten tamamen kaçamaz.
Ve ben annemin kaderini yaşamamak için elimden gelen her şeyi yapacaktım.
Bütün günümü otelde oturarak geçirmiş mesai saatinin yaklaştığını fark edince hazırlanıp çıkmıştım şimdiyse Keskiner Bar’ının tam önündeydim.
Üzerimdeki siyah montu iyice çekerek içeri girdim. Görünürde kimse olmadığından rahat rahat odaya gidip eşyalarımı bıraktım. İlacımdan az kalmıştı ama bir kaç gün daha götürürdü.
Yeniden çıkıp bara yöneldiğimde içeriye bir adamın girdiğini gördüm. Esmer, hafif sakalları olan ama fazlasıyla dikkat çekici bir adamdı bu. Boynundan ve ellerinden gözüken dövmeler vardı.
Beni gördüğünde yanıma ilerledi. “Selam güzellik.” Dedi rahat bir tavırla.
Kaşlarımı çatarak bir adım geriledim ve barın arkasına geçtim. “Açılmamıza yirmi dakika var isterseniz dışarıda bekleyin.” Dedil yüzüne bakmadan.
Ama o dediklerimi umursamadan bana elini uzattı. “Korhan Vardar.” Gözlerimi yüzüne çevirdimde dikkatle beni incelediğini gördüm. “Böyle bakışacak mıyız? Bana uyar sonuçta güzele bakmak sevap derler.”
Uzattığı elini sıkmadım. “Adım Matem. Ayrıca güzele bakmak değil, güzel bakmak sevap derler.” Önümdeki bardakları yerine koyu tezhagı sildim.
Gözleri, kendisini umursamaz tavrımla bozguna uğramış gibi hafifçe kısıldı ama yüzündeki o piç kurusu gülümseme silinmedi. Elini yavaşça indirip bar taburesine yaslandı.
“Keskin bir dilin var Matem,” dedi, sesindeki o tok ve kendinden emin tını küçük alanı doldururken. “Sevdim bunu. Ama unutma, buraya sadece içki içmek için gelmedim. İstanbul’un gürültüsünden kaçmak için geldim.”
Cevap vermedim. Tezgahı silerken ellerimin titrememesi için sıktığım yumruğumun sağ avucumdaki o eski kesiği acıttığını hissettim. Ne kadar yara geçmiş olsa da acı geçmiyordu.Sızısı ruhuma kadar işledi ama yüzüme tek bir mimik bile yansıtmadım. Korhan’ın bakışlarındaki o tanıdık, insanı huzursuz eden tekinsizlik omurgamdan aşağı buz gibi bir su gibi akıyordu.
Onu ilk kez görüyordum ama üzerindeki o tehlikeli aura, babamın bıraktığı o pis kokulu gölgeden farklı değildi. Yeraltının, pisliğin kokusunu uzağından tanırdım.
“İçki istemiyorsan dışarı çıkabilirsin, mesai saatimiz henüz başlamadı,” dedim buz gibi bir sesle, gözlerimi tezgahın ahşap dokusundan ayırmadan.
Korhan keyifle güldü, sesindeki o tını midemi bulandırdı. “Sabırlı bir kızsın. Hoşuma gitti.” Tam o sırada kapının zili hafifçe çaldı ve içeri giren birkaç müşterinin gürültüsü dikkatini dağıttı. Arkasını dönüp onlara doğru bir adım attı ama gitmeden önce omzunun üzerinden bana doğru son bir bakış fırlattı. “Görüşeceğiz Matem. Daha yeni başlıyoruz.”
Bardan çıktığında derin bir nefes vererek kalçamı tezgaha yasladım. Yüzüme gelen saçlarımı geriye atarak yeniden önüme döndüm. O sırada kapıdan neşeyle giren İlayda’yı gördüm.
“Merhabalar.” Dedi gülümseyerek. Hızla çantasını bırakıp önlüğünü başından geçirdi. “Nasılsın?”
İlayda aslında çok iyi, neşeli bir kızdı. Hatta bana göre fazla neşeliydi. “İyiyim sen?” Diye sordum.
“Harikayım.” Dedi neşeyle şakıyarak. Bugün diğer günlerden daha mutlu duruyordu. “Yeni sevgili yaptım.”
Kaşlarım havalanırken ona döndüm. “Daha dün ayrılmadın mı sen?” Diye sordum ondan önceki günlerde anlattığı kadarıyla.
Başını olumlu anlamda salladı. “Evet ama genciz güzeliz çıtırız kızım.” Koluyla hafif beni dürttü. “Sende yok mu? Pek güzelsin elini sallasan ellisi gelir.”
İğrenerek yüzüne bakmadan edemedim. “Benden uzak Allah’a yakın olsun bu tarz işler.” Erkekler benim için bu hayatta sadece bir enkazdılar.
“Öyle deme. Rüzgar Beyin hoşuna gittin sen.” Dedi sinsi sinsi gülerken.
“Saçmalama İlayda.” Sesim biraz yükseldiğinde kırmamak için derin bir nefes aldım. “Birincisi adam abim yaşında. İkincisi benden çok zıt bir insan.”
Ama o dediklerimi umursamıyormuş gibi omuz silkti. “Ve zengin, ve yakışıklı, ve kaslı, ve uzun.” Diye tek tek ekledi maddelerimin yanına. Artık yüzümde nasıl bir ifade gördüyse ciddiyete bindi. “Kızım bende kaşar değilim ha öyle zannetme.”
“Kimse hakkında öyle bir şey düşünmem. Beni ilgilendirmez insanların seçimleri.” Biz konuşurken mekan dolmaya başladı. Korumalar yeniden yerlerini alırken hafif müzik de yükseldi.
Zaman her günki gibi akıp gitmeye devam etti. Gelen müşterilere içkilerini verdim. Yer yer İlayda’yla sohbet ettim. Derken saat bir olmuştu bile. Şimdi ise sarhoş bir adamın yere düşürdüğü bardağın parçalarını topluyordum.
Küçük bi camın parmağıma girdiğini kanı görünce fark etmiştim. Bu da ilaçların kötü yanlarından biriydi. Hissetmiyordum, hiçbir şeyi. Acıyı bile. Belki de alıştığım için hissetmiyordum.
Masanın üzerinde duran peçetelerden birini parmağıma sararak camları çöpe attım ve yeniden barın arkasına yöneldim.
Tam geçecekken kapıdan giren adamla adımlardım durdu. Rüzgar Keskiner, yine o delici mavi gözleri dikkatle üzerimde geziniyordu. Elleri cebinde bana doğru bir adım attı. İçerideki insanların gözlerinin üzerimizde olduğunu biliyordum.
“Hoş geldiniz Rüzgar Bey. İçkinizi getiriyorum.” Yüzüne bir daha bakmadan ilerleyecektim ki bileğimden tuttu.
“Arkadaki locaya getir.” Dedi tok sesiyle.
Başımı sallayıp her zamanki içkisini hazırladım ve dediği yere ilerledim. Kapıda duran korumalardan biri beni görünce kapıyı açtı. İçeri girdiğimde gömleğinin ilk üç düğmesi açık, ceketi koltuğun yan tarafında duruyordu.
“Öyle bakmaya devam ederseniz elimdekini dökebilirim.” Dedim en sonunda dayanamayarak.
Dudakları memnuniyetle yukarı kıvrıldı. “Nasıl bakıyor muşum?” Diye sordu içkiyi masaya koyduğumda. Ama bu soruya cevap vermedim. Çünkü biz mavisi gözleri içimi delip geçiyor, bütün gizlenmiş yaralarımı görüyordu sanki. “Freya otursana. Seni tanımak istiyorum.”
Kaşlarım çatılarak bir adım geriledim. “İşim var benim.”
“Patron benim.”
Sadece iki kelime susmama yetmişti. Otlayarak ilerleyip koltuğun diğer ucuna oturdum ve ona döndüm. Gözleri avuç içimdeki ve kolumdaki kesiklerde gezindi merakla.
“Evet anlat kendini.” Buz mavileri yeniden gözlerime döndü. “Senin hikayen ne küçük kız?”
“Benim bir hikayem yok.” Dedim omzumu kaldırıp indirerek.
Başını cıkcıklayarak iki yana salladı. “Herkesin bir hikayesi vardır. Ve seninki fazla derin.”
Seninki fazla derin.
Derin miydi? Derin olması için ne gerekirdi? Acı mı? Karşımdaki adamın gözleri bir an olsun üzerimden çekilmediği halde hiç rahatsız hissettirmiyordu.
Ben bunları düşünürken o bir anda “Gözlerin lens mi?” Diye sordu.
Gülmemek için dişlerimi yanağıma geçirerek başımı eğdim. “Hayır değil.”
“Matem.” Anında değişen ses tonuyla yeniden ona baktım. “Gözlerini benden kaçırma. Görmek istiyorum onları.” Dirseklerini dizlerine yaslayarak biraz öne eğildi. “Evet dinliyorum anlat bakalım.”
“Ne anlatabilirim ki? Annem yok, baba yok. Yani var ama yok. Okumuyorum, resim çizmeyi seviyorum, şarkıcı olmak en büyük isteğimdi.”
Gözleri öyle bir derinlikte bakıyordu ki her an içine düşebileceğim okyanuslar gibiydi. Ama tek bir fark vardı. Ben o okyanusta boğulmaya mahkum gibiydim.
“Neden hayal değil istek?” Benim düşündüğümden daha farklı bir konuya değinmişti.
Bilmem dercesine dudak büzdüm. “Hayal etmek için bir hayatın olması lazım. Benim bir hayatım yok. Her gün ölmeyi bekliyorum.” Ama sonra aklıma gelenle kaşlarım çatıldı. “Ben sana bunları neden anlatıyorum ki? Kafamı karıştırıyorsun.”
Ayağa kalkıp hızlı adımlarla kapıya ilerleyecektim ki bir anda büyük bedeniyle önümü kesti. Başımı kaldırarak yüzüne bakmak zorunda kalmıştım. Parmakları sağ avuç içimi açıp yara izinde dolandı. Sonra sol kolumdaki izlere deydi.
Sanki dokunduğu her yer alev alev yanıyor gibiydi. Bir yandan üşüyor bir yandan sıcaktan terlediğimi hissediyordum. “Neden dokuz?”
“Benden çalınan dokuz ömür için.”
Gözleri yaralarımdan kayıp yeniden gözlerimi buldu ama elimi bırakmadı. “Senin yaran baban mı Matem? Baban mı kırdı o güzel kalbini.” Eli yaralardan uzaklaşıp yanağıma geldiğinde şefkatle okşadığını hissettim.
Aklımda tek bir soru döndü durdu. Babanın okşamadığı saçı el oğlu okşar mıydı?
Baba ne kadar basit bir kelimeydi oysa. İki gece dört harf büyük bir yıkım.
Yarım bir çocukluk, tamamlanamayacak bir ömür, çürümeye mahkum bir kalpti baba. Babam değildi babaydı sadece. Celladımdı, sonum ve ölümüdü.
Yani evet benim yaram babaydı.
“Rüzgar…” diyebildim sadece. Öyle bir kapana hapsetmiş gibiydi ki beni ilk defa kaçamayacağımı bu kadar net hissediyordum.
Eli saçlarımı buldu bu sefer. Kırılan her parçayı düzeltmek ister gibi okşadı. “Matem…” yüzüme biraz daha yaklaştı. “Hüzün güzeli.”
Titremeye başladığımı hissediyordum. İlaç saatim gecikmişti. Zor da olsa bir adım geriye çekildim. “Özür dilerim.” Diye mırıldandım nedenini anlamadan ve kapıya yönelip hızlı adımlarla çıktım.
Personel odasına girdiğimde montumun cebinden ilaç kutumu çıkarıp ağzıma bir tane attım. Kendime gelmek için bir tane de sigara çıkarıp arka kapıdan çıktım ve duvar dibine oturdum.
Titreyerek yaktığım sigaradan derin bir nefe çektim içime ve havaya üfledim. İstanbul’un dondururdu soğuğu tenimi delip geçiyordu ama şuan hiçbir şey umrumda değildi. Karanlığa çekiliyordum, engel olamıyordum.
Sigaranın ucundaki o cılız turuncu ışık, karanlık arka sokağın soğukluğunda tek yoldaşımdı. Dudaklarımın arasında titreyen tütünü içime çekerken, zihnim hâlâ locadaki o kokuya, Rüzgâr’ın parmaklarının yanağımda bıraktığı o yabancı ve tehlikeli sıcaklığa takılıp kalmıştı.
Hüzün güzeli…
Kelimeler kulaklarımda çınlıyor, kalbimin o düzensiz atışını daha da tetikliyordu. İlacın henüz kana karışmadığını, içimdeki o buz tutmuş boşluğun yavaş yavaş çözülmeye başladığını hissediyordum. Tam o sırada, sokağın girişindeki loş gölgeden ağır ama emin adımlarla birinin bana doğru yaklaştığını fark etdim.
Gelenin kim olduğunu anlamak için başımı kaldırdığımda, üzerindeki siyah kabanıyla Rüzgâr’ın dikildiğini gördüm. Kapıdan çıkıp doğrudan buraya, bu döküntü duvar dibine gelmişti.
Hiçbir şey söylemeden, adım seslerini kesip hemen yanımda, soğuk beton zemine aldırmadan çömeldi. Karanlıkta parlayan o buz mavisi gözleri, doğrudan benim gözlerimin içine bakıyordu.
“Burada donacaksın,” dedi. Sesi, ne o bardaktaki patron tavrından ne de mesafeli duruşundan iz taşıyordu; aksine, gece kadar koyu ve keskin bir o kadar da yakındı.
Gözlerimi ondan kaçırıp elimdeki sigaraya diktim. “Seni ilgilendirmez.”
Rüzgâr, hafifçe güldü. Geceye karışan o boğuk gülüş, içimdeki surları yerle bir etmeye yetti. Elini uzatıp parmaklarımın arasındaki sigarayı narin ama karşı konulmaz bir hareketle çekti aldı. Kendi dudaklarına götürüp derin bir nefes çektikten sonra dumanı havaya üfledi, ardından sigariyi sönmesi için duvara bastırıp attı.
“Beni ilgilendirir,” dedi, gözlerini bir an bile benden ayırmadan. “Çünkü bu sokaklarda benden habersiz rüzgâr bile esmez, Matem. Hele ki ruhunu bu kadar açıkta bırakmış bir kız, asla gözümden kaçmaz.”
“Ruhum açıkta falan değil,” diye çıkıştım ama sesimdeki o titreme kendimi ele vermişti.
Rüzgâr, oturduğu yerden bir hamleyle bana biraz daha yaklaştı. Öyle yakınımdaydı ki, ceketsiz oluşunun verdiği o temiz soğukluğu ve üzerindeki ağır odunsu koku ciğerlerime doldu. Parmakları, az önce yanağımda gezindiği gibi bu kez çenemi nazikçe kavradı ve başımı yukarı kaldırmaya zorladı.
“Saklama,” dedi fısıltıya yakın bir sesle. “Gözlerin her şeyi ele veriyor. O dokuz yara, o geçmişin hayaletleri… Hepsini görüyorum. Ama korkma, benden zarar gelmez.”
Çenemdeki parmaklarının sıcaklığına tutunmaktan başka çarem kalmamıştı. Ona karşı koymak, o okyanusta boğulmamak için çırpınmak gibiydi ama ne kadar çırpınsam o kadar batıyordum. Gözlerine baktığımda, ilk defa yalnız olmadığımı fısıldayan o tehlikeli gerçeği gördüm.
Üzerindeki kabanı çıkartıp benim omuzlarıma bıraktığında hissettim kokuyla gözlerim kapandı ama duyduğum tek bir cümle bütün dünyamı başıma yıkmaya yetti.
“Şimdi de orospu mu oldun? Zavallı.”
Hızla ayağa kalktığımda ceket üzerimden düştü ama umursamadım. Kaşımda gördüğüm kişi oydu.
Hayatımı mahveden adam, bütün yaralarımın sahibi. Cihan Sözer.
“Senin burada ne işin var? Nereden buldun beni?” Dedim sinirli çıkan sesimle. O sırada Rüzgar da ayağa kalkmıştı ama ona karışmaması için durmasını işaret ettim.
Cihan yine sarhoş olduğunu belli eden bir kahkaha atarak bana doğru bir adım attı. Ben geriledim sırtım Rüzgar’a çarptı. Sanki varlığını hissettirmek ister gibi narince belime dokundu.
“Sen benim para kaynağımsın. Neden bırakayım?” Diye sordu Cihan. “Zaten o gün İbrahim seni göremediğinde delirdi başıma iş açtın yine!”
“Defol hayatımdan artık!” Diye bağırdım bütün gücümle. “Bıkmadın mı benimle uğraşmaktan?”
Cihan acımasız bir alayla sırıttı, gözlerindeki o kan bürümüş hırs zifiri karanlıkta bile parlıyordu. “Bırakmak mı? Seni bu hayata ben getirdim Matem, benden kaçarak kurtulabileceğini mi sandın? O patronun zengin, koruyup kolluyor gibi görünmesine kanma. Senin gibi bir enkazı kimse sonsuza kadar taşımaz.”
Sözleri kulaklarımda bir bıçak gibi keskin bir yankı uyandırdı. Haklıydı belki de. Ne kadar uzağa kaçarsam kaçayım, sırtımdaki o görünmez damga asla silinmiyordu. Göğsüm sıkıştı, nefesim boğazımda düğümlendi. İlacın etkisi tamamen yok olmuş, geriye sadece o çıplak, acı gerçek kalmıştı.
“Yeter artık,” diye fısıldadım, sesimdeki tüm direnç kırılmıştı. “Neden peşimi bırakmıyorsun? Ne istiyorsun benden daha? Almadığın bi canım kaldı.”
“Paramı, Matem,” dedi Cihan pişkin bir sesle, elini uzatıp üzerime doğru bir adım atarken. “O zengin adamın etrafında dolanıp duracağına borcumu ödeyeceksin.”
Tam o an, sırtımın yaslandığı o geniş gövde bir adım öne çıktı. Rüzgâr’ın buz mavisi bakışları Cihan’ın üzerine kilitlendi. Öyle bir sessizlik oldu ki, sokağın o dondurucu ayazı bile dondu sandım.
Rüzgâr, Cihan’ın gözlerinin içine bakarak buz gibi bir sesle konuştu: “Kızın hayatından defolup gitmek için son şansın. Bir daha bu sokakta adını bile duymayacağım.”
Cihan önce korkuyla bir an duraksadı ama sonra alkolün verdiği cesaretle gülerek başını salladı. “Sen kim oluyorsun da bana karışıyorsun lan?”
Rüzgâr, tek bir kelime bile etmeden hızla öne atıldı. Cihan’ın yakasına yapıştığı gibi duvara çarptı. Gözlerindeki o dipsiz karanlık, karşısındaki adamı yok etmeye yemin etmiş gibiydi.
“Rüzgar Keskiner” diye fısıldadı Rüzgâr, sesi ölüm kadar yakındı. “Ve bu kızın tenine değen tek bir nefesinin bile hesabını sorarım. Bir daha onu rahatsız ettiğini görürsem, seni bu şehirden ölü ya da diri soker atarım.”
Cihan nefessiz kalarak kafasını salladı. Rüzgâr onu hınçla yere fırlatırken, Cihan arkasına bile bakmadan topallayarak karanlığın içinde kayboldu.
Sokak yeniden o ağır sessizliğine büründü. Olduğum yere çöküp kalacak gibi hissediyordum. Rüzgâr arkasını dönüp bana doğru bir adım attı ama gözlerindeki o öfke yerini derin bir hüzne bırakmıştı. Elini uzatıp yüzüme dokunmak istediğinde, geriye doğru bir adım atarak ellerimi başımın arasına aldım. Çünkü anladım ki, ne kadar kaçarsam kaçayım, o lanet miras ve o adamlar asla yakamı bırakmayacaktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

48okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.