15. bölüm / 17
Matem Rüzgarı13. Bölüm
Bölümler 17Şu an: 13. Bölüm
- 1 1. Bölüm2.740 kelime
- 2 2. Bölüm2.604 kelime
- 3 3. Bölüm2.916 kelime
- 4 4. Bölüm2.292 kelime
- 5 5. Bölüm2.132 kelime
- 6 6. Bölüm2.508 kelime
- 7 7. Bölüm3.119 kelime
- 8 8. Bölüm2.231 kelime
- 9 9. Bölüm2.510 kelime
- 10 Çalma Listesi68 kelime
- 11 10. Bölüm2.654 kelime
- 12 11. Bölüm2.687 kelime
- 13 12. Bölüm2.287 kelime
- 14 13. Bölüm3.131 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 14. Bölüm2.160 kelime
- 16 15. Bölüm2.418 kelime
- 17 16. Bölüm2.242 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Matem hüzün demekti, ölüm demekti. Benim doğduğumda kaderim ismimle belirlenmişti. Annemin gözlerindeki o bitmek bilmeyen yas, babanın alkol kokan nefesiyle o odaya kilitlediği her gece bana adımı ve bu dünyadaki yerimi hatırlatırdı. Adım Matem’di. Yalnızlığın, rengi solmuş anıların ve içten içe kanayan yaraların ta kendisiydim.
Hayatım boyunca bana biçilen rol, o karanlık odanın köşesinde sessizce büzüşüp beklemekten ibaretti. Ne bir tutam sevgi görmüştüm ne de başımı okşayan şefkatli bir el. Kimsesiz, kimsesizliğinden bile korkacak kadar yalnız bir kız çocuğuydum.
Ama insan bazen bilmezdi; kaderin en keskin virajı, en acımasız karanlığın içinden geçerdi.Şimdi bu devasa, soğuk malikanenin içinde, o buz mavisi gözlerin sahibinin kollarındayken düşünüyordum da... Belki de benim adımı koyanlar yanılmıştı. Matem, yas demekti evet; ama her yassın sonu, doğan yepyeni bir sabah değil miydi?
Bunu bana zaman gösterecekti. Matem ya hep bir hiç bir yas olarak kalacaktı. Ya da karnalığına güneş doğacaktı.
Elimdeki düzleştiriciyle saçımın son tutamından da geçtim. Normalde saçıl düzdü zaten ama bu sefer saçımla uğraşmak istemiştim.
Elimdeki düzleştiriciyi bırakıp fişini çektim ve banyodan çıkıp giyinme odasına girdim. Burası diğer kısımlar kadar kolay olmayacak gibi duruyordu. Açık şeyler giymek istemiyordum çünkü bütün insanları gözü zaten benim üzerimde olacaktı.
O yüzden beğendiğim siyah uzun bir elbiseyi elime aldım. Üzerimdekileri çıkarttığımda bir kez daha göğüsümdeki o sigara iziyle karşılaştım.
“Matem gelebilir miyim?” Rüzgar’ın sesiyle başımı kapıya çevirdim. Hızla üzerime satén sabahlığıöı geçirdim. Çünkü üzerimde sadece iç çamaşırı vardı.
“Gel.” Dedim elbiseyi koluma asarak. O da kapıyı açıp girdi ve giyinme odasının karşısında durdu. Üzerinde siyah gömlek altında da siyah pantolon vardı ama fazla yakışıklı görünüyordu.
Beni gördüğünde baştan aşağı süzerek gülümsedi ve karşımda durdu. “Fazladan sevaba sokuyorsun beni.” Dedi elini belime koyarak.
Anlamadığım için öylece yüzüne baktım. “Nasıl yani?”
“Güzele bakmak sevap ya.” Bunu duyduğumda normalde sevinirdim ama anında yüzüm asıldı. Çünkü o adam da ilk geldiğinde bana bu cümleyi kurmuştu. Korhan. “Bir şey mi oldu? Yüzün asıldı hemen.”
“Hiç.” Dedim sorun çıkmaması için gülümseyerek. “Bir şey olmadı.”
O sırada buz mavisi gözleri göğüsümün üzerindeki yarada takılı kaldı. Yüzündeki ani sertleşmeyi net bir şekilde fark etmiştim.
Rüzgar’ın gözlerindeki o yumuşak, parıltılı ifade tek bir saniyede silindi. Yerini öyle bir karanlığa, öyle dondurucu bir öfkeye bıraktı ki, odadaki havanın sıcaklığı bir anda sıfırın altına düşmüş gibi hissettim. Buz mavisi gözleri tenimdeki o çirkin, soluk mühre kilitlenmişti; parmakları belimdeki kavrayışını istemsizce sıkılaştırdı, kemiklerim sızlayacak kadar sertleşti.
“Bu ne?” dedi. Sesi o kadar alçak, o kadar boğuk ve tehlikeli çıkmıştı ki, odadaki en küçük bir kıpırtı bile patlamaya hazır bir dinamit gibi duruyordu.Gözlerimi kaçırmak istedim, o lanet hatıranın zihnimi zehirlemesine izin vermemek için geriye doğru bir adım atmak istedim ama izin vermedi. Bedenim onun demir parmakları arasında tutsak kalmıştı.
“Önemli bir şey değil,” diye mırıldandım, sesim titrememek için direniyordu. “Geçti... Eski bir şey.”
“Sana ne bu, diye sordum Matem,” dedi Rüzgar. Sesindeki o ton, biraz sonra bu malikaneyi, hatta bu şehri ateşe verebilecek bir adamın fısıltısıydı. Dişlerini öyle bir sıktı ki çene kaslarının gerildiğini gördüm. “Kim yaptı bunu sana? Hangi şerefsiz dokundu sana o izi bırakacak kadar?”
Yutkunmak istedim ama boğazım düğümlenmişti. O adını bile anmak istemediğim adamların, o pislik gecelerin kokusu burnuma doldu sanki. Baba denilen adamın parayı sayarken yüzündeki o memnun sırıtış, yabancı ellerin tenimde bıraktığı o iğrenç ağırlık...
Rüzgar, tenimdeki o izin asıl sahibini, o gecelerin vahşetini anladığı an, derinlerden gelen vahşi bir solukla nefesi kesildi. Göz bebekleri büyüdü, öfkesi boynundaki damarları kabartacak kadar şiddetlendi.
“Babandı, değil mi?” dedi. Soru değil, adeta bir infaz kararını okur gibiydi. “O adam... Seni o borçların karşılığında başkalarına satan o şerefsiz adam yaptı bunu.”
Başımı hafifçe sallayabildim sadece.
Rüzgar, ellerini belimden yavaşça çözdü. İçimden bir ses onun benden iğrendiğini, bu lekeli teni gördüğü için uzaklaşacağını fısıldadığında, nefesim kesildi. Ama o, benden uzaklaşmak yerine ellerini yüzüme çıkardı. Baş parmağı, yanağımı okşadı fakat o parmakların titrediğini fark ettim. Öfkesinden değil, içindeki o devasa acıdan ve nefretten titriyordu.
Eğilip dudaklarını doğrudan göğsümün üzerindeki o izin, o yaranın tam orta yerine bastırdı. Sıcak nefesi tenime değdiği an içim ürperdi; bu bir arınma gibi, bütün o kirli geçmişin o öpücükle yakılıp kül edilmesi gibiydi.
Geri çekildiğinde buz mavisi gözleri kan çanağı gibi kızarmıştı ama bakışlarındaki o sahiplenicilik şimdiye kadar gördüğüm her şeyden daha büyüktü.
“O adam toprak altında bile rahat uyumayacak, Matem,” dedi, sesi kan donduracak kadar sakindi. “Herkes her şeyin bedelini ödeyecek Matem.”
Elimi uzatıp geniş omzuna dokundum. “Rüzgar... Geçti bitti. Artık buradayım, seninleyim.”
Rüzgar derin bir nefes alıp elini elimin üzerine örttü, ardından yavaşça elbiseyi elime tutuşturdu. “Giyin, Hüzün güzeli,” dedi, sesindeki o demir gibi sertlik yeniden yerini bulurken. “Bu gece o salona girdiğimizde, sadece benim nişanlım olarak değil... Bu şehrin kraliçesi olarak yürüyeceksin. Ve o masadaki herkes, sana yan gözle bakmanın bedelinin ölüm olduğunu öğrenecek.”
🍂
Rüzgar odadan çıktığı gibi en alt kata indi. “Akın!” Diye bağırdı içindeki sinirle. Matem’in bedeninde dolaşan elleri hayal ettikçe bütün şehri yakmak istiyordu.
Karşısındaki kıza daha kendisi dokunacağı zaman acaba rahatsız olur mu diye düşünürken insanlar bedeninde sigara söndürüyordu.
“Emret patron.” Dedi Akın akında Rüzgar’ın karşısında durarak.
“Cihan Sözer’in bütün arkadaşlarını, tanıdıklarını bana bul. Kameralara bak, araştır, soruştur ve bana kızının bedenini sattığı o orospu çocuklarını bul! Yarın sabaha kadar süren var!”
Akın, Rüzgar’ın yüzündeki o eşi benzeri görülmemiş öfkeyi ve gözlerindeki kan donduran kararlılığı gördüğü an, omurgasından aşağı dökülen buz gibi teri bastırmaya çalışarak başını eğdi. Patronunun bu zamana kadar pek çok kişiyi harcadığını görmüştü ama ilk defa bir insanın canını almak için bu kadar saf bir nefretle titrediğine şahit oluyordu.
“Emredersin patron,” dedi Akın, sesi en ufak bir tereddüt barındırmadan net bir şekilde çıktı. “Sabahı beklemeden, yeraltındaki bütün bağlantıları devreye sokuyorum. O şerefsizlerin kim olduğunu ve hangi delikte saklandıklarını sabaha karşı masanıza sereceğim.”
Rüzgar, Akın’ın cevabını bile beklemeden arkasını döndü ve geniş koridorda ağır adımlarla ilerlemeye başladı. Her adımı yeri sarsacak kadar sertti. Zihninde hâlâ Matem’in o pürüzsüz tenindeki o lanet iz yankılanıyordu. Dünyayı yakmak, o adamlara acı vermenin yanında bir ödül gibi kalırdı. Onlara öyle bir ölüm hazırlayacaktı ki, nefes aldıkları her saniye için yalvaracaklardı.
Bir sigara külü iki gram çekmez; ama o ateşin bıraktığı yük, Matem’in taşıyamayacağından daha ağırdı.
🍂
Yaklaşık yirmi dakikanın sonunda hazırlanmış aynanın önünde kendime bakıyordum. Üzerinde siyah uzun dar bir elbise vardı. Dekoltesi falan yoktu. Ayağımda siyah fazlasıyla pahalı olan topuklu ayakkabılar ve siyah bi kaban vardı.
Masamın üzerinde duran ilacımdan bir tane içip suyla yuttum. Yanıma da bir tane alacaktım çünkü çok sesli ve kalabalık ortamlarda fazla stres yapıyor ve kriz geçiriyordum.
Yüzümde çok hafif bir makyaj vardı. Bildiğim kadarıyla biraz kapatıcı maskara, allık ve hafif bir ruj sürmüştüm. Gözlerim parmağımdaki yüzüğe kaydığında elimin zaten onda olduğunu fark ettim.
Benimle fazla hızlı bütünleşmişti. Sanki çıkarsam bir parçam eksik kalacakmış gibi hissediyordum. Ben yüzüğüme dalmışken kapı çaldı ve Rüzgar girdi.
Beni gördüğünde bir an durup ellerini cebine soktu ve öylece izledi. “Sen böyle güzel olursan bu akşam zor geçer.” Dedi gözlerini gözlerimden ayırmadan.
“Yakıştım mı yani yanına?” Dedim gülümseyerek. O da gelip beni belimden tuttu ve kendisine çekti. İki eli de belime sarıldı.
“Asıl ben yanında sönük kaldım.” Dedi yüzü yüzüme fazlasıyla yakınken. Derin bir nefes alıp elimi tuttu. “Ağrın var mı?” Başımı iki yana salladığım da ilerlemeye başladık. “O zaman gidebiliriz.”
Asansörle en alt kata indik ve kapıya yöneldik o sırada ayaklarıma takılan bir şeyle yere baktım. “Gölge.” Dedim gülümseyerek. Tam eğilip alacaktım ki Rüzgar benden önce davrandı ve aldı.
“Belin ağrıyor eğİlme.” Bu kurduğu cümle normalde fazlasıyla basitti ama benim gibi hayatında hiçbir yere sığamamış, bir eve bile ait olamamış kızlar için özel kalıyordu.
Ben ona bakakalmışken o köpeği elim tutuşturdu. Sonunda gözlerimi buz mavilerinden ayırıp kucağımdaki siyah köpek yavrusuna baktım. “Bir kaç saate gelecek tamam mı?” Dedim kafasını öperken.
“Çağla Teyze mamasını unutma olur mu?” Köpeği yeniden yere bırakıp Çağla Teyzenin açtığı kapıya yöneldim.
“Tamam kızım merak etme.” Dedi ben kapıdan çıkarken. Ona gülümsediğimde Rüzgar da gelmiş elimi tutumuştu yeniden.
Büyük bahçenin içinde bekleyen üç siyah araçtan en öndekine ilerlediğimizde korumalardan biri açtı. İlk ben ardından Rüzgar bindiğinde araba da çalışmıştı.
Biz önde iki araba arkada yola koyulmuştuk. Ben merakla camdan dışarıya bakıyordum ama Rüzgar bana bakıyordu. “İlacını aldın mı?” Diye sordu arkasına yaslanırken.
“Aldım.” Dedim yüzüne bakmadan camdan dışarıyı izlerken. Belki eskisine göre daha büyük bir tehlikenin içerisindeydim ama kendimi daha özgür hissediyordum. Bileklerimde artık kelepçeler yoktu.
Evet belki hâlâ canım bir hiçti. Ama en azından özgürdüm. Yollar akıp gidiyor öndeki arabalar Keskiner yansızını gördüklerinde yol veriyordu. Daha önce böyle şeylerin hep filimlerde olduğunu sanardım.
“Çok sessizsin.” Rüzgar’ın sesini duymamla ona döndüm. Buz mavileri yine içimi delip geçti sanki. “Konuşsana sesini duymak istiyorum.”
Anlamayarak yüzüne baktım. “Sesimi mi duymak istiyorsun?” Dedim gülümseyerek.
“Evet sesini duymak istiyorum hüzün güzeli.” Dedi başını sallayarak ciddi bir tonda.
Gülümsemem derinleşirken, gözlerimi ondan ayırmadan o karanlık ama içimi ısıtan dünyasına doğru bir adım daha attım. “Ne konuşmamı istersin ki?” diye sordum, sesim arabanın içindeki sessizlikte yumuşak bir melodi gibi yankılanırken. “Hayatımdan falan mı? Yoksa o bomboş, simsiyah geçmişimden mi?”
Rüzgar’ın yüzündeki o yumuşak ifade anında sertleşti; kaşları hafifçe çatılırken elini uzatıp çenemden tuttu ve yüzümü tamamen kendine çevirdi.
“Geçmişini bir daha ağzına alma, Matem,” dedi, sesindeki o tavizsiz emir tonuyla. “O geçmiş, sen o odaya hapsolmuşken bitti. Artık senin geçmişin de geleceğin de benim. Bana bugünden, benden bahset.”
Kalbim o an göğüs kafesimi dövse de, söylediklerinin ağırlığı içimdeki bütün korkuları silip süpürdü. Derin bir nefes alarak parmağımdaki o ağır, anlamlı alyansa dokundum.
“Peki,” dedim, sesimdeki o kırılganlık yerini kararlı bir tona bırakırken. “O zaman senden bahsedeyim. Sokakların korktuğu o adamın, benim yanımda bu kadar korumacı olmasından... Her şeyden sakınmasından bahset mesela.”
Rüzgar’ın dudaklarında hafif, tehlikeli ama bir o kadar da içten bir kıvrım belirdi. Baş parmağı yanağımda nazikçe gezindi.
“Ben sadece bana ait olanı koruyorum, Hüzün güzeli,” dedi fısıltıyla. “Ve bu dünyada senin kadar hak etmediği acıları yaşamış başka kimse yok. O yüzden o yumuşak kalbinin, o güzel sesinin bir daha asla soldurulmasına izin vermeyeceğim.”
Araba sarsılarak yavaşladığında, camdan dışarıya baktım. Şehrin en lüks, dışarıdan bakıldığında ihtişamlı ama içine adım atıldığında yeraltının kanlı kurallarıyla yönetilen o devasa malikanenin önündeydik. Bahçe kapısında bekleyen korumalar, Rüzgar’ın aracını gördüklerinde anında boyun eğerek kapıyı açtılar.
Rüzgar bana dönüp elini uzattı. “Geldik,” dedi, buz mavisi gözlerinde alev alev yanan o sahiplenici parıltıyla. “Hazır mısın kraliçem?”
Elimi tereddüt etmeden onun büyük, sıcak avucunun içine bıraktım. “Seninle her yere,” dedim.
Arabanın kapısı açıldığında, dışarıdaki soğuk gece havası yüzüme çarptı ama Rüzgar’ın elimi sıkıca kavrayan parmakları sayesinde içimdeki ateş bütün bedenimi ısıtıyordu. O devasa kapıdan içeri adım attığımız an, salondaki bütün gözlerin tek bir noktaya, bizim üzerimize çevrileceğini biliyordum. Ama bu sefer arkamda babamın korkusu değil, bu şehrin ta kendisi vardı.
Rüzgar’ın elindeki elimi biraz daha sıktığını hissettim. Salonun ortasına attığımız her adımda, kalabalıktan açılan yol adeta görünmez bir saygı çemberi oluşturuyordu. İnsanlar fısıldaşmayı kesmiş, kadeh tutan elleri havada asılı kalmıştı. Herkesin tanıdığı, adını anmaya bile çekindiği o korkunç mafya lideri, şimdi yanındakine uzatılacak en ufak bir bakışı bile infaz sebebi sayacak bir dikkatle etrafı süzüyordu. Bakışlarındaki o buz mavisi keskinlik o kadar ağırdı ki, kimse gözlerini bizim üzerimizde bir saniyeden fazla tutmaya cesaret edemiyordu. Rüzgar, yanındaki kadının değil, bu karanlık dünyanın tahtındaki eşinin sergilenir gibi süzülmesine izin vermeyecek kadar net bir duruşla ilerliyordu.
Masaların arasından geçip salonun en ilerisindeki ana masaya doğru yaklaşırken, orta yaşlı, üzerindeki kusursuz takımıyla dikkat çeken iri yarı bir adam ayağa kalktı. Yüzündeki sahte gülümsemeyle Rüzgar’a doğru bir adım attı.
“Rüzgar Bey... Geceye teşrif etmezsiniz sanıyorduk,” dedi adam, sesindeki yapmacık samimiyeti gizleyemeyerek. Gözleri kısa bir an için Rüzgar’ın elinin tuttuğu parmaklarıma, ardından tenimdeki o yabancı merakla yüzüme kaydı.
Rüzgar durdu. Adımları kesildiği an, arkamızdaki bütün salonun nefesi tutuldu sanki. Adamın yüzüne bakan o buz gibi ifade, ortama anında dondurucu bir sessizlik indirdi.
“Gecikmelerimiz hesap sormak için değildir, Selim,” dedi Rüzgar. Sesi ne yükselmişti ne de alçalmıştı; ama o sakin ton, herhangi bir çığlıktan çok daha ölümcüldü. “Hesap kesmek içindir.”
Selim yutkundu, gülümsemesi yüzünde soldu. Rüzgar ise uzatılan eli görmezden gelerek beni belimden tutup biraz daha kendine çekti; sanki o adamın bakışlarının üzerime değmesini bile yasaklıyordu. Salonun ortasındaki o sessizlik, Rüzgar Keskiner’in bu masada kime ait olduğunu göstermesine yetmiş de artmıştı bile.
Masanın başına ilerlediğimiz de Rüzgar elini belime koydu. Bir saniye bile uzak durmamı istemiyor gibiydi. Garsonlar önümüze çeşit çeşit içki bırakırken Rüzgar’a özel bir içecek verdiler.
“Tadına bakmak ister misin?” Diye sordu içeceği göstererek. Başımı iki yana salladım. Bütün gözleri üzerimde gibi hissettiğim için darlanmaya başlamıştım. Rüzgar’a biraz daha sığındım.
“Nişanlandığınızı bilmiyorduk Rüzgar Bey.” Dedi adının Selim olduğunu öğrendiğim adam. “Çok hızlı oldu.”
“Gördüm, beğendim, sevdim, nişanlandım. Hızlı olup olmamasına ise ben karar veririm.” Dedi Rüzgar soğukluğundan hiç taviz vermezken.
Selim zoraki bir gülümsemeyle başını sallarken, masadaki diğer adamlar da derin bir sessizliğe bürünmüştü. Rüzgar’ın otoritesine karşı çıkacak ne bir cesaret ne de bir kelime vardı odada.
“Mesele nişan değil tabii ki,” dedi Selim, konuyu tehlikeli sulardan çekmeye çalışarak boğazını temizledi. “Berlin’deki hatlar biraz gerildi. Korhan’ın sevkiyatlarla ilgili ısrarı sürüyor. Sınırı geçmek istiyor ama kuralları çiğnediğini biliyor.”
Rüzgar’ın yüzündeki o buz gibi ifade hiç değişmedi; fakat sol elinin parmakları, belimdeki kumaşı hafifçe sıktı. O adamın adının geçmesi bile havadaki gerilimi iki katına çıkarmıştı.
“Korhan sınırları nerede unuttuysa, hatırlatırız,” dedi Rüzgar, bardaktaki viskisini yavaşça masaya bırakırken. Sesi pürüzsüz ama zehir gibi akıyordu. “O sevkiyatlar bu masadan onay almadan bir adım bile atamaz. Berlin’e söyleyin; benim adımı duyduklarında sınırları eskisi gibi hatarlasınlar. Yoksa o sevkiyatı yapacak kamyonlar değil, sadece kör kurşunlar geçer.”
Selim ve masadaki diğer iki adam bu net tehdit karşısında anlık bir göz teması kurdular. Korhan’ın kural tanımaz tavrının Rüzgar Keskiner’in demir yumruğuna çarptığında ne hale geleceğini hepsi çok iyi biliyordu.
“Anlaşıldı Rüzgar Bey,” dedi Selim başını öne eğerek. “Mesajı iletiriz.”
Rüzgar adamın cevabını bile beklemeden bana doğru döndü; salondaki onca korku dolu bakışı, onca karanlık adamı tek bir hamleyle yok sayarak bütün odağını üzerime topladı. Elini saçlarımın arasından nazikçe geçirirken, az önce ölüm fermanı yazan o tehlikeli mafya lideri gitmiş, yerini sadece bana ait olan bir adam bırakmış gibiydi.
“Sıkıldın mı?” diye fısıldadı kulağıma doğru, dışarıdan bakanların ne konuştuğunu duyamayacağı kadar yakın ama tenimi ısıtacak kadar net bir sesle.
Derin bir nefes alarak gözlerindeki o huzur veren maviliklere baktım. “Biraz kalabalık,” dedim dürüstçe. “Ama senin yanındayken rahatım.”
Memnun bir ifadeyle gülümsedi. “Tamam o zaman.”
“Ben bi sigara içmeye çıksam olur mu?” Diye sordum. “Hava da almış olurum.” Nefesimin zorlanmaya başladığını hissediyordum.
“Bende geleyim seninle.” Dedi tam adım atacakken durdurdum.
“Ben giderim tek başıma lütfen.” Elimi göğüsüne koyarak karşısına geçtiğimde bir kaç saniye öylece yüzüme baktı.
“Korumada gelecek seninle.” Dedi itiraz kabul etmeyen bir tonda. İlerde bizi izleyen korumalardan birine başıyla hareket yaptığında adam hızla yanımıza geldi. “Matem’e eşlik et.”
“Emredersin patron.” Diyerek bir adım arkamda durdu.
“Hemen gelirim.” Rüzgar’a bakıp gülümsedim. O da saçlarımdan öptüğünde içimdeki yarım kız çocuğu bir kez daha eridi ama belli etmedim.
Hızla dışarı çıktığımda kendimi malikanenin arka tarafında bir yerde buldum. Sırtımı duvara yaslayıp derin bir nefes aldım. Adam da yanımda duruyordu. Cebinden bi sigara çıkarıp baka uzattı.
Alıp yaktığımda içimde bir nefes çektim ve karanlık gökyüzüne üfledim. “Adın ne senin?” Diye sordum yanımdaki adama.
“Akın.” Diye cevapladı net bir tonda.
Sigaradan bir nefes daha çekerken karşımdaki adamı inceliyordum. “Hep böyle soğuk musundur?”
“Patronun nişanlısısınız efendim. Saygıdan.” Dedi gözlerime bakmadan.
“Anladım.” Başımı sallayarak sigaranın ucundaki külleri yere silkeledim. “Ne zamandır Rüzgar’la çalışıyorsun.”
“Dört sene oldu efendim.”
“Uzunmuş.” Diye mırıldandım düşünceli bir sesle. O sırada Akın’ın telefonu çaldı. Kapattı bir kez daha çaldı bir kez daha kapattı ama üçüncü seferde önemli olacağından açtı ve bir kaç adım uzaklaştı.
Bende merakla arkamı dönüp etrafa bakmaya başladım. Sigaram bittiği için sinirle yere atıp ezdim. “Sigara mı istiyorsunuz hanımefendi?”
Duyduğum sesle başımı kaldırıp karşımdaki adama baktım. Kendisine tanımıyordum. “Hayır.” Dedim net bir sesle.
O da tam bir şey daha diyecekken gözleri parmağımdaki yüzüğe takıldı. “Keskinerin nişanlısı.” Diye mırıldandı. “Kusura bakmayın.”
Benim bir şey dememi beklemeden hızlı adımlarla uzaklaştı. O sırada Akın da yanıma gelmişti. “Rahatsız mı etti?”
“Hayır sigara lazım mı dedi ve gitti.” Dediğimde başını sallayarak arkamdan ilerlemeye başladı.
Yeniden o kalabalık yere girip en sondaki büyük masaya ilerledim. Rüzgar beni gördüğü anda dikleşerek hafifçe gülümsedi ve belimden tutup yanına çekti.
“Vay vay vay…” arkamızdan gelen sesle kanım dondu sanki. “Keskiner çifti da buradaymış.”
Korhan Vardar. Üzerinde pahalı bir takım elbiseyle tam karşımıza geçmişti. Rüzgar beni daha da kendine çekerek bir yandan da elimi tuttu.
“Akşam akşam beni kendinle uğraştırma Vardar.” Dedi soğuk ve tehditkâr bir sesle.
“Aşk olsun ama.” Dedi Korhan yalandan bir sitemle. “Tebrik etmeye gelmiştim. Böyle güzel bir hanımefendiyle nişanlanmışsın ya.”
Rüzgar tam öne bir adım atacakken elinden tuttum. “Gidelim lütfen.” Dedim sorun çıkmasını istemediğim için. “Rüzgar. Lütfen?”
Rüzgar gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi ve “Bir daha gözlerini nişanlımın üzerinde görürsem oyarım.” Diyerek ilerlemeye başladı.
Bende hızlı adımlarla peşinden yürüdüm ama titremeye başladığımı hissediyordum. Büyük malikaneden çıktığımızda üç siyah araç bizi bekliyordu. Hızla en öndekine bindik.
“İyi misin?” Diye sordu az önceki sertliğinden eser kalmamış bir sesle. “Sana dokunamaz merak etme.”
Sadece başımı salladım uzatmak istemediğim için.
Araba hareket edip şehrin ışıltılı sokaklarını arkamızda bırakırken, içimdeki o sıkıntı hâlâ tamamen geçmemişti. Korhan’ın o zehirli bakışları, tenimde bıraktığı o iğrenç his sanki hâlâ üzerimdeydi. Rüzgar bunu anlamış olacak ki yol boyunca elimi bir an bile bırakmadı; parmakları parmaklarımıza kenetlenmiş, adeta beni o adamın kirli gölgesinden korumaya çalışıyordu.
Malikanenin önüne gelip durduğumuzda, kapım açılır açılmaz Rüzgar beni dışarı çıkardı ve içeri adım atar atmaz sessiz ama boğucu bir havayla karşılandık. Büyük salona geçip koltuğa oturduğumda, yorgunluğum bütün kemiklerime yayılmıştı. Rüzgar da ceketini çıkarıp koltuğun sırtlığına astı, hemen önümde diz çöktü. Buz mavisi gözleri endişeyle yüzümde geziniyordu.
“İyi misin?” diye sordu, az önceki o tehlikeli mafya liderinden eser kalmamış, sadece bana bakan o korumacı adamın sesiyle. “Dışarıda... O şerefsiz sana yaklaşırken bir şey söyledi mi? Dokundu mu?”
Başımı iki yana salladım, gözlerimi ondan kaçırarak mırıldandım: “Dokunmadı... Sadece geldi, yüzüğüme baktı. ‘Keskiner’in nişanlısı’ dedi.”
Rüzgar’ın çene kasları o an öfkeyle, demir gibi sertleşti. Gözlerindeki o mavi deniz, bir anda fırtınalı bir okyanusa döndü. Ayağa kalkıp huzursuzca odanın içinde bir tur attıktan sonra aniden önümde durdu ve beni kollarından tutup ayağa kaldırdı. Bedenim doğrudan onun sert göğsüne çarptı; aramızda nefes alacak bile mesafe bırakmamıştı.
“Sen benim nişanlımsın, Matem” dedi, sesi o kadar sert ve kıskanç bir tonda çıkmıştı ki, kelimeler odanın duvarlarında yankılandı. “O herifin o gözlerini, senin parmağındaki o yüzüğe bakarken gördüğümde o masada kafasını koparmadığıma şükretsin! Bir daha o şerefsiz sana yaklaşmaya değil, adını anmaya bile cesaret edemeyecek, duyuyor musun beni?”
Gözlerim kocaman açılmış halde ona bakarken, içimdeki o korku yerini tamamen onun bu deliye dönmüş sahiplenişine bıraktı. Cevap vermeme izin vermeden, ellerini boynumun arkasına doladı ve başımı hafifçe yukarı kaldırarak dudaklarını dudaklarıma bastırdı.
Öpücüğü ne nazik ne de yavaştı; içinde tuttuğu o devasa öfkenin, kıskançlığın ve beni koruma hırsının ateşiyle kavuruyordu. Nefesimi kesen o tutku dolu baskı karşısında ellerim istemsizce gömleğinin yakasına tutundu. Dünyanın bütün gürültüsü, dışarıdaki o karanlık mafya hesaplaşmaları ve geçmişin bütün hayaletleri, o dudakların arasında tek tek yok oldu.
Rüzgar benden yavaşça ayrıldığında, ikimizin de nefesi kesilmişti. Alnını alnıma yasladı; buz mavisi gözleri bu kez tamamen yumuşamış, sadece bana odaklanmıştı.
“Sen benim kaderimsin, Matem,” diye fısıldadı soluğumun üzerine. “Bu evde de, bu hayatta da sadece bana aitsin.”
Bölüm etkileşimi
