Matem Rüzgarı kitap kapağı

13. bölüm / 17

Matem Rüzgarı

11. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Astra Faye

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 11. Bölüm

Yıllar önce
On iki yaşındaki Matem annesinin mezarının yanında oturmuş sessizce kara toprağı izliyordu. Hava soğuktu, İstanbul’a kar yapıyordu ama Matem üşümüyordu.
Soğuğa o kadar alışmıştı ki bedeni artık üşütemiyordu. Saatlerdir annesinin mezarındaydı. Baba yine eve sarhoş gelmiş kendisine saldırmış bir sürü küfür etmişti.
O yüzden evden kaçıp asıl yuvasına gelmişti. Bir mezar insana yuva olur muydu? Matem için yuvaydı.
“Annem.” Dedi soğuk taşı öperek. “Özledim seni.” Matem’in bu hayattaki tek varlığı annesiydi o da gidince elinde hiçbir şey kalmamıştı.
O sırada bir adım sesi duydu başını kaldırıp baktığında gördüğü kişi Cihan’dı. “Niye geldin buraya. Kalk git. Bari mezarı mahvetme ölüye saygın olsun.”
Sessiz kaldı Matem. Gözlerini toprağa indirerek daha da küçüldü. Zaten şu hayatta bir cihana bile sığamamıştı Matem. Mezara mı sığacaktı?
Cihan’ın o zehir zemberek sözleri, mezarlığın buz kesmiş havasında bıçak gibi keskin bir yankı bırakmıştı. Ama Matem’in canı o kadar çok yanıyordu ki, artık dışarıdan gelen hiçbir darbe içine işlemezdi. Zaten yara bere içinde kalmış ruhu, bu sözlerin altında sadece biraz daha ezilmişti, hepsi o kadar.
Cihan, elindeki yarım paket sigarayı sert bir hareketle yere fırlatıp ayağının ucuyla ezdi. Yüzündeki o tahammülsüz ve öfkeli ifade, karşısındaki kızın on iki yaşındaki çocuk halini bile görmesine engel oluyordu. Onun için Matem, sırtında taşıdığı bir yükten, evdeki kumar masalarının arasında ayağına dolaşan bir engelden başka bir şey değildi.
“Kalk dedim sana! İnsanın başına bela olmaktan başka ne boka yararsın sen?” diye bağırdı, sesi mezarlığın sessizliğini yırtarcasına gür çıkarak. Eğilip Matem’in kolundan tuttuğu gibi sertçe ayağa kaldırdı.
Matem direnmeye çalışmadı; zaten ne gücü kalmıştı ne decek tek bir kelimesi. Koluna batan o kalın parmakların acısı, içindeki o derin sızıya kıyasla hiçbir şeydi. Cihan onu sürükler gibi mezarlığın çıkışına doğru çekiştirirken, Matem son bir kez başını geriye çevirip annesinin o kara toprağına baktı.
Ama ne o toprak konuşabildi ne de oradan bir ses yükseldi.Sokak lambalarının sarı ve titrek ışığı altında, karların bürüdüğü o karanlık yolda yürürlerken, Matem’in içinde bir şeylerin sessizce kırılıp toz olduğunu biliyordu.
🍂

Aile her zaman bir çocuğun ilkidir. İlk sevgisi, ilk korkusu. Bazıları için yuva bazıları içinse cehennemdir. Kapı aralığından sızan o ilk ışık, kimine güvenle sarılan sıcak bir battaniye, kimine ise ne zaman patlayacağı bilinmeyen bir saatli bomba gibi gelir. Çocuk, dünyayı ilk o dört duvar arasında okumayı öğrenir. Kelimeleri oradan alır, yaraları orada sarar ya da ilk ocağı orada söner.
Kimi bu yuvanın sağladığı köklerle hayatın rüzgarlarına meydan okur; kimiyse sırtında o ilk cehennemin külüyle, ömrü boyunca kendi bahçesini kurmaya çalışır. Çünkü insan, en çok evde başlayan hikayesinin yazgısını taşır içinde; ya bir sığınak arar dünyada ya da kaçacak bir delik.
Rüzgar gideli tam altı saat olmuştu ve güneş batmak üzereydi. Bende bunu izlemek için arka bahçedeydim. Hamağa oturmuş gökyüzüne bakıyordum.
O sırada ağaçların arkasından duyduğum sesle o tarafa döndüm. İlk başta hiçbir şey göremedim ama bir kaç saniye sonra küçük siyah bi köpek yavrusu çıktı. O kadar minik ve tatlı görünüyordu ki dayanamayıp yanına koştum.
“Bebeğim.” Korkmamasına dikkat ederek başımı sevdim o da sanki sevgi arıyormuş gibi hemen bana sığındı. “Hava soğuk sen üşümüyor musun?”
Bacaklarımın etrafında dolanarak patilerini dizime koydu. Kucağıma alıp ayaklandım hemen başını koluma saklamıştı. “Seni eve alsam keşke.” Onu geri bu soğuğa bırakmak istemediğim için eve girip bahçe kapısını örttüm ve üzerimdeki hırkayı çıkarttım.
Evde çalışan kadınla sabah tanışmıştık. Adı Çağla’ydı. Mutfakta olduğunu bildiğimden hızla büyük mutfağa girdim. Tahmin ettiğim gibi de tezgahın başında çorba yapıyordu.
“Çağla Hanım.” Dedim gülümseyerek.
Bana döndüğünde bir an öylece kaldı. “Çağla teyze de kızım hanım deme.” Dedi sabahki gibi. “Ayrıca onu nereden buldun?”
Ocağın altını kısıp yanıma geldi. Siyah saçlı, kara gözlü ve yaşına göre fazla güzel bir kadındı. Kendisi hakkında pek bi bilgim yoktu sadece yıllardır burada çalıştığını söylemişti.
“Bahçede buldum üşümüş sanırım hemen kolumun altına sığındı.” Dedim küçük bi kız çocuğu gibi anlatırken. “Eve alalım mı?”
İç çekerek bi köpeğe bi bana baktı. “Yani bilmiyorum Rüzgar beye kalmış ama o hayvanlardan çok haz etmez en çok da küçük olanlardan.” Dedi köpeğin başını severek.
“Ya gerçekten mi?” Anında yüzüm düşmüştü çünkü bu küçük şeyi yeniden sokağa bırakmaya içim el vermezdi. “Yemek versek?”
Başını sallayıp dolaba yöneldi. “Et vardı dünden kalma onu verelim. Ben bir de su koyayım.”
Anında kocaman gülümsedim. “Çok teşekkür ederim.” Sandalyelerden birini çekip oturdum ve köpeği yüzüme doğru kaldırdım. “Ya sen ne kadar güzelsin böyle.”
Çağla abla bi kaba su ve ve et koyarak yere bıraktı. Bende yeniden kalkıp küçük köpeği mamanın önüne bıraktım. “Ye bakalım.” Köpek ilk bana sonra yeniden mamasına baktı ve yemeye başladı.
O an aklıma bir anı düştü.
“Anne bu köpeği eve alalım mı?” Diye sormuşum daha yedi yaşındaydım. Annemle park dönüşü yolda hep gördüğümüz köpeklerden biriydi bu.
“Olmaz kızım. Biliyorsun baban sevmiyor.” Demişti annem beni üzmek istemediği halde.
“Ama lütfen lütfen.” Diye devam edince dayanamayarak almıştık köpeği eve. Cihan akşam geldiğinde ve köpeği gördüğünde annemle büyük bir kavga etmişler beni de saatlerce odama kitlemişti.
Ne bir su ne de yemek vermişti. Annem beni kurtarmak istediğinde daha da sinirlenmiş en sonunda ise anneme onu affetmesi için yalvarmıştı.
“Ne kadar güzelsin.” Çağla teyzenin sesiyle ona döndüm. “Ama bi hüzünlüsün. Çok mu çektirdiler sana?”
Yavaşça ayağa kalkıp iç çektim. “Normal bi hayatım oldu işte Çağla teyze.” Dedim bütün yaramı ve acımı yine içime gömerek.
“Peki istediğin zaman anlatırsın. Ben kederli insanı gözünden tanırım.” Dedi bulaşık makinesini açıp tabakları yerleştirmeye başlarken. “Rüzgar Bey seni pek seviyor belli.”
Elim istemsizce parmağımdaki güle saplanmış hançer işlemeli alyansa gitti. Sanki varlığına fazla hızlı alışmıştık. “Size böyle düşündüren ne?”
Elindeki bardağı koyup bana döndü. “Kendisi yıllardır tanıyorum ve bir kez olsun gülümsediğini görmedim. Hakkını yiyemem bana hep çok güzel davrandı severim Rüzgar beyi.” Bana doğru bir kaç adım atıp elimi tuttu. “Bak kızım benim sevda bu hayatta bir kez bulunur. Onu kaçırma olur mu? Yoksa hayatı kendine zindan edersin hem daha küçüksün sen.”
Yıllar sonra ilk defa bir insan benimle annem gibi konuşmuştu. İçimdeki yara öyle bir kanamaya başladı ki kendi kanımda boğulacağımı zannettim. Ama bir taraftan da içimdeki buzlar eridi yerini çiçekler açtı sanki.
“Teşekkür ederim.” Dedim içten bir gülümsemeyle gözlerine bakarken. “Çok teşekkür ederim gerçekten.”
“Neyse ağlatacaksın beni. Ben en iyisi işime döneyim.” Diyerek yeniden tezgaha ilerledi.
Kısa bir an arkasından baktıktan sonra eğilip köpeği kucağıma aldım. Mamasını da bitirmişti zaten. Onunla birlikte salona ilerleyip şöminenin karşısına oturdum.
Aslında dışarıda bi kış bahçesi vardı ve içerisi çok güzel görünüyordu. Ama yabancı olduğumdan girmeye çekinmiştim.
“Sen de benim gibi kadersiz misin yoksa?” Dedim köpeğin kafasından art arda öperken.
Zaman nasıl ilerledi hiçbir fikrim yoktu. Sadece oturup köpekle oynamıştım. Şimdi ise o kucağımda ben örtünün altında büyük televizyondan çizgifilm izliyorduk. Daha doğrusu o uyuyor ben izliyordum.
“Dalgınsın sanırım.” Duyduğum sesle köpeği uyandırmamaya çalışarak arkamı döndüm. Rüzgar tam karşımda üzerinde sabahkinden farklı bir takım elbiseyle duruyordu.
“Ne zaman geldin?” Dedim köpeği koltuğa koyup kalkarken.
Bana doğru bir kaç adım atıp tam karşımda durdu. “On dakika önce.” Elini saçlarıma koyup okşadı hep yaptığı gibi. “Farketmeni bekledim.”
“Televizyona dalmışım da.” Diye mırıldandım buz mavisi gözlerine içtenlikle bakarken. “Bir şey sorabilir miyim?”
Elini belime indirip beni biraz daha yakınına çekti. “Her zaman.” Dedi diğer eliyle yanağımı okşarken.
Ama o bu kadar yakınımdayken ben hiçbir şeye odaklanamıyor ve düşünemiyordum. Bir an ne diyeceğimi bile unutmuştum. Kokusu ve gözleri öyle derindi ki insanı kendisine hapsediyordu.
“Bugün bahçe de bi köpek buldum eve alalım mı?” İlk başta köpek dediğimde bi yüzü ekşidi. “Çağla Teyze sevmediğini söyledi ama…”
“Sevip sevmemem önemli değil sen istiyorsan bitmiştir.” Dedi bir anda sözümü bölerek.
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. “Gerçekten mi? Yani sorun değil mi?”
Dudaklarında o zamana kadar sadece bende gördüğüm, dışarıdaki dünyaya karşı sakladığı o sertliğin uzağında, yumuşacık bir tebessüm belirdi. Eli hâlâ yanağımda, baş parmağı elmacık kemiğimin üzerinde hafifçe geziniyordu.
“Benim için sorun olan tek şey, senin yüzündeki o hüzün, Matem,” dedi, sesi şöminenin çıtırtıları arasında kulaklarımda yankılanırken. “Eğer o köpek sana biraz olsun huzur verecekse, bu malikane sadece onun değil, istersen bütün sokak hayvanlarının yuvası olur.”
İçimdeki o sönmeyen, buz tutmuş köşelerden biri daha eridi. O adamın evinde bir köpeği eve aldığım için günlerce aç bırakıldığım, annemin hırpalandığı o karanlık anılar zihnime çarpıp toz bulutu gibi dağıldı. Burası, o cehennemin tam ortasında kurulmuş bambaşka bir dünyaydı ve bu adam, benim bütün korkularımı tek bir cümleyle silip süpürüyordu.
“Teşekkür ederim,” diye fısıldadım, sesimdeki o titrek minneti gizleyemeyerek. Gözlerim istemsizce dudaklarından buz mavisi gözlerine kaydı. “Sen... her şeyi bu kadar kolay mı güzelleştiriyorsun?”
Rüzgar, belimdeki elini biraz daha sıkılaştırarak beni tamamen kendi gövdesine yasladı; aramızdaki o son boşluk da tamamen yok oldu. Nefesi alnıma düşerken, kalbimin atış hızı yine o tehlikeli ritmini bulmuştu.
“Ben sadece senin hak ettiğin şeyi sana veriyorum, Hüzün güzeli,” dedi, başını biraz daha eğerek. “Sen benim sadece siyah olan dünyamı aydınlattın sıra bende.”
Tam o sırada, kucağımdan bıraktığım küçük siyah köpek yavrusu uyanmış gibi patilerini uzatarak esnedi ve bacağıma sürtünmeye başladı. İkimizin arasındaki o gerilimli ve nefes kesen an, minik bir pati darbesiyle bozulduğunda Rüzgar sesli bir şekilde güldü.
Eğilip köpeği yerden kucağına aldı; o devasa, tehlikeli mafya liderinin kollarında o minicik şey o kadar komik ve bir o kadar da güzel duruyordu ki kendimi tutamayarak gülümseledim.
“Demek yeni ev sahibimiz bu,” dedi Rüzgar, köpeğin siyah tüylerini okşarken. “Adı ne?”
“Daha koymadım,” dedim hemen yanına yaklaşarak. “Sen ne olsun istersin?”
Rüzgar, buz mavisi gözlerini köpekten çekip doğrudan bana çevirdi; bakışlarındaki o derin anlam, kelimelerden çok daha fazlasını söylüyordu.
“Gölge olsun,” dedi, sanki başka bir şeyden bahsediyormuş gibi. “Çünkü nereye gidersen git, seni takip edecek ve koruyacak.”
Kocaman gülümsedim. “Evet gölge olsun.” O an ben bile sesimin bu kadar neşeli çıkmasını beklememiştim.
Rüzgar’ın buz mavisi gözleri bir süre dudaklarımda gezindi sonra köpeği bırakıp beni yeniden belimden kendisine çekti ve geçen gün de yaptığı gibi başparmağını alt dudağımda gezdirmeye başladı.
“Seni öpmek istiyorum Matem.” Dedi derinden gelen o sesle. Gözleri hâlâ dudaklarımdaydı.
Sanki içimde bir ateş uyandı beni ona çeken ama ikimizi de yakacak olan o ateş. Bir cevap veremedim, öp demedim ama geri çekil de demedim. Çünkü istemiyordum çekilmesini.
En sonunda gözlerini gözlerime çevirdi. “Beni kendine alıştırıyorsun Matem. Olmadığın her an kokunu arıyorum.”
Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak kadar hızlı atarken, boğazımdaki o düğüm nefes almamı zorlaştırıyordu. Ona alışmak, bu devasa ve karanlık malikanede onun varlığına sığınmak... Daha birkaç gün öncesine kadar hayatta kalmaya çalışan, köşe bucak kaçan o kimsesiz kız şimdi bu adamın kollarında dünyadaki en güvende hissettiği yerdeydi.
“Ben de...” diye mırıldandım, sesim istem dışı titrerken. Gözlerimi kaçırmak istedim ama o buz mavisi denizden gözlerimi ayırmak imkansızdı. “Ben de seni arıyorum Rüzgar.”
İtirafımın odanın sessizliğinde yankılanmasıyla Rüzgar’ın gözlerindeki o sert ve karanlık perde bir an için çatladı. Yüzündeki o kasvetli gölge yerini, ruhumu ısıtan ama bir o kadar da çarpan yoğun bir tutkuya bıraktı. Belimdeki eli beni biraz daha kendine bastırarak aramızdaki son mesafeyi de tamamen yok etti. Başparmağı alt dudağımda yavaşça gezinirken, nefesi tenimi yakıyordu.
“O zaman kaçma benden,” dedi, fısıltısı doğrudan kalbimin üzerine damlayan kızgın bir demir gibiydi. “Bu karanlığın içinde kaybolmaktan korkma Matem. Çünkü ben o karanlığın ortasında senin için bir saray kurdum.”
O an titremeye başladığımı hissettim. Sabahtan beri ilaçlarımı almamıştım. Almak istememiştim çünkü hayatımda ilk defa birine karşı bir şeyler hissederken onların bitmesinden çok korkuyordum.
İlaçları alırsam yine beynimi uyuşturacak, hislerimi yok edecekti ama ben bir çift buz mavisi göze baktığım her an heyecanlanmak istiyordum.
Elim ani bir şekilde boynuma gitti. “Rüzgar…” diye mırıldandım geriye bir adım atarken. Üzerimdeki tişörtün yakasını çekiştirdim.
Ellerim boynuma dolandığında, zihnimin içindeki o güvenli liman bir anda paramparça oldu. Gözlerimin önündeki renkler birbirine karışmaya, odadaki şöminenin ışığı kör edici bir parıltıyla beyaza dönmeye başladı. Bedenimdeki o tatlı sıcaklık yerini buz gibi bir sızıya, ardından da kontrol edemediğim şiddetli bir sarsıntıya bıraktı.
“Matem! Ne oluyor?” Rüzgar’ın sesi sanki metrelerce uzaktan, suyun altından geliyormuş gibi boğuk ve yankılı duyuluyordu.
Geriye doğru atmak istediğim adım yarım kaldı; dizlerim taşıyamayacağı kadar ağırlaşmıştı. Yere doğru yığılırken, Rüzgar’ın o güçlü kollarının beni son anda yakalayıp betona çarpımamı engellediğini hissettim. Ama artık ne sesini duyabiliyordum ne de kaslarımı kontrol edebiliyordum. Bedenim şiddetli bir kasılmayla sarsılırken, dişlerimi sıktığım için çenemden yayılan o acı bütün benliğimi sardı.
“Akın! Doktoru çağır, çabuk!” Rüzgar’ın sesindeki o buz gibi, sarsılmaz adam gitti; yerine dünyası başına yıkılan, o saniyeler içinde mahvolan bir adam geldi.
Buz mavisi gözleri korkuyla üzerime odaklanmıştı. Ellerimi kontrol edemiyordum, başım arkaya doğru düşerken nefesim boğazımda düğümlendi. İlaçlarımı içmemenin, o lanet olası hapları reddetmenin bedelini şimdi en ağır şekilde ödüyordum. Ama zihnim kapanmadan önce hissettiğim tek şey, Rüzgar’ın parmaklarımın arasından kayıp giden bilincim değil, beni o karanlıktan çekip çıkarmak için verdiği o çılgınca çabaydı.
🍂
“Matem!” Dedi Rüzgar telaşla kucağındaki kadına bakarken. “Aç gözlerini güzelim.” Dikkat ederek bedeni koltuğa yatırdığında doktor hızla eve girdi.
“Geldik Patron.” Dedi Akın nefes nefese kapıda dikilirken.
Doktor, soluk soluğa içeri girip elindeki siyah çantayı hemen koltuğun önüne, halının üstüne bıraktı. Yüzündeki o profesyonel soğukkanlılık, odadaki gerilimi dağıtmaya yetmiyordu.Rüzgar, dışarıdan bakıldığında yine o taş duvar gibi, hiçbir şey sarsamazmış gibi duran soğuk maskesini takınmıştı. Ama buz mavisi gözlerinin derinliğindeki o tehlikeli ve buz kesmiş parıltı, içindeki fırtınanın dışarıya yansıyan tek iziydi. Akın ve doktorun yanında asla zayıflık göstermezdi; ancak Matem’in hareketsiz yatan bedenine baktığı an, ellerini ceketinin cebine sokup sıktığı yumruklar o sabrın ne kadar ince bir ipte sallandığını ele veriyordu.
“Ne oluyor, doktor?” dedi Rüzgar, sesi her zamanki gibi düz, net ve kontrollü çıkıyordu; fakat tınısındaki o zehirli sertlik odadaki herkesi germeye yetmişti. “Sabah gayet iyiydi. Ne bu hali?”
Doktor, stetoskopunu Matem’in göğsüne dayayıp kalp atışlarını dinlerken bir yandan da göz kapaklarını hafifçe aralayıp inceledi. “Kriz geçiriyor Rüzgar Bey... Oldukça şiddetli bir epilepsi nöbeti. Beyni ani bir tetiklenme yaşamış.”
Rüzgar’ın kaşları hafifçe çatıldı; ama sesindeki o sarsılmaz tonu bozmamaya özen gösteriyordu. “Nasıl tetiklenme? Sabah ilaçlarını içti. Düzenli alıyor her şeyi.”
Doktor, ellerini Matem’in boynundan çekip geriye doğru yaslandı ve Rüzgar’a doğru döndü. “Şöyle... Düzenli içtiğini sanıyorsun ama vücudundaki etken madde seviyesi bunu söylemiyor. Uzun süredir bu hapları almamış gibi birikmiş bir direnç düşüklüğü var bünyesinde. Beyni bu yoğun duygusal ya da fiziksel değişimi kaldıramamış.”
Odanın içindeki hava bir anda bıçak gibi kesildi. Rüzgar’ın yüzündeki o donuk maske bir saniyeliğine yerle bir oldu; ama bunu dışarıya öfke olarak değil, daha da koyu bir karanlık olarak yansıttı. Başını yavaşça, yerde sessizce yatan Matem’in solgun yüzüne çevirdi. Zihninde az önceki anlar canlandı; kızın boynuna sarılışı, ilaçları almamak için verdiği o sessiz direniş... O, hislerini kaybetmemek için kendi hayatıyla kumar oynamıştı.
“İçmedi mi yani?” dedi Rüzgar, sesi o kadar alçak ve tehlikeli çıkmıştı ki Akın kapının eşiğinde istemsizce geriye doğru bir adım attı.
“Şu an hesap sorma zamanı değil lütfen,” dedi Kenan aceleyle çantasından bir iğne çıkarırken. “Nöbeti atlatması ve beyin fonksiyonlarının sakinleşmesi için hemen sakinleştirici yapmam gerekiyor. Kolunu açar mısınız?”
Rüzgar, doktorun dediğini yapmak için eğildiğinde, dışarıdan ne kadar soğuk görünürse görününsün, parmakları Matem’in koluna dokunduğunda istemsizce titredi. Ama bunu hemen saklayıp dikleşti.
Kenan iğneyi Matem’in koluna dikkatle batırıp ilacı yavaşça zerk etti. “Birkaç dakikaya kendine gelir ama çok yorgun olacak. Uyumasına izin verin, uyanana kadar hareket ettirmeyin.”
Rüzgar başıyla onayladığında doktor ve Akın evden çıktı. Rüzgar derin bir nefes vererek karşısındaki kızın bedenini kucağına aldı ve asansörle kendi odasına çıktı.
Tek eliyle yorganı açıp Matem’in narin bedenini dikkatle yatırıp yanına uzandı. Özenle kızın üzerni örttü. Matem ne kader fark etmese de çok üşüyordu, soğuktan hemen etkileniyordu.
Rüzgar bunu barın arkasında soğukta otururken kızaran parmaklarından ve burnundan fark etmişti.
İç çekerek Matem’in yüzüne gelen saçları arkaya attı ve alnına bir öpücük kondurdu. Parmak uçları, o solgun ve pürüzsüz tenin üzerinde yavaşça gezindi; sanki dokunmasa avuçlarının arasında eriyip gidecek kırılgan bir cam parçasıydı tuttuğu. Dışarıdaki dünya için Rüzgar Keskiner, merhameti bilmeyen, karşısına çıkanı ilk hamlede yere seren o karanlık mafya lideriydi. Ama bu odada, loş ışığın altında yatan bu kızın soluk alışverişini dinlerken, o zırhın altındaki her bir tuğlanın nasıl da yerle bir olduğunu sadece duvarlardaki o sessizlik biliyordu.
Babasının cehenneminden kaçıp buraya sığınan, hayatı boyunca kimsenin başını okşamadığı o kız şimdi kendi göğsünün üzerinde derin bir uykuya çekilmişti.Yorganı omuzlarına biraz daha çektikten sonra kolunu boynunun altından geçirdi ve Matem’i tamamen kendine doğru çekti. Yüzünü kızın saçlarının arasına gömdüğünde içindeki o hırslı, durdurulamaz fırtına yerini derin, huzurlu ama bir o kadar da tehlikeli bir sessizliğe bıraktı.
“Benden kaçmak için böyle bir yolu seçeceğini tahmin etmemiştim, Hüzün güzeli,” diye fısıldadı karanlığın içinde, dudakları saç tellerine değerken.
Gözlerini kapatıp kollarının arasındaki o narin bedenin her nefesinde biraz daha gevşediğini hissetti. Dışarıda İstanbul’un soğuk gecesi rüzgarla camları dövmeye devam ederken, içeride iki kırık ruh birbirinin yarasına sığınarak karanlığın içinde kayboldu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

22okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.