Matem Rüzgarı kitap kapağı

2. bölüm / 17

Matem Rüzgarı

2. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Astra Faye

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 2. Bölüm

Yıllar önce
Filiz elindeki son tabağı da masaya koyup bir adım geri çekildi. Bugün evlilik yıl dönümleriydi ve bu yüzden kocasına sürpriz yapmak istemişti.
Tezgaha ilerleyip ilaç kutusunu aldı ama içip içmemek arasında kaldı. Bu ilaçlar onu hissizleştiriyor, hiçbir şeyden keyif alamıyordu. Bu yüzden vazgeçerek geri bıraktı.
O sırada arkasında hissettiği minin ayak sesleriyle o tarafa döndü. Beş yaşındaki kızı Matem pembe bir elbiseyle karşısında duruyordu.
“Annem.” Dedi kollarını açarak. Filiz kızını kucağına aldığında yüzüne bir sürü öpücük kondurdu. “İlaç içtin mi annem?”
Filiz bu soruya gülümseyerek başını salladı. “İçtim güzel kızım.” Aynı hastalıktan Matem’de de olduğu elinden geldiğince iyi örnek olmaya çalışıyordu.
“Annem, mum neden yaktın?” Dedi Matem minik elleriyle masayı göstererek.
“Babanla evlilik yıl dönümümüz kızım o yüzden.” Diye açıkladı Filiz.
O sırada gelen bir anahtar sesiyle Cihan eve girdi. İş yüzünden yine sinirliydi. Montunu çıkartıp ayakkabılığa astı ve mutfağa girdi. “Yemek yermeyeceğim ben.” Dedi karısının yüzüne bile bakmadan.
Filiz derin bir nefes alıp kızını yere indirdi. “Odana geç annecim sen.” Matem ikiletmeden ve babaya bakmadan odaya ilerledi. Çünkü bu tarz durumlarda ne yapması gerektiğini biliyordu artık.
“Bugün özel bir gün Cihan.” Dedi Filiz bıkkın bir sesle sandalyeye otururken. “Bak sofraya senin için hazırladım.”
Cihan sinirle bir nefes verip sofraya sonra da karısının bal rengi gözlerine baktı. “Ne günü yine? Bi bitmesi siktiğimin günleri.”
Filiz’in anında yüzü düşerken belli etmemek için başını yana eğdi. “Neden bu kadar sinirlisin?” Diye sordu kocasına.
“Konuşmak istemiyorum Filiz.” Cihan salona yönelecekti ki Filiz kalkıp kolundan tuttu.
“Yeter artık Cihan.” Dedi yorgun bir sesle “Her gün eve bi sinirle geliyorsun. Ne oldu benim sevdiğim adama?” İlk evlendiklerinde karısının gözlerinden ne olduğunu anlayan adam şuan titreyen ellerini fark etmemişti bile.
“Uzatma Filiz.” Dedi Cihan karısını iterek. “Başımı şişirdin yine iki dakikada rahat bıraksana beni!”
“Bağırma bana Cihan.” Dedi Filiz bu sefer. Artık sabrının son damlasındaydı. “Aldatıyor musun sen beni?”
Cihan duyduğu cümleyle bütün siniri taştı ve karısını koluntan tuttuğu gibi yere fırlattı. “Sikerim lan şimdi! Mal mal konuşmayı kes. Benim gözüm senden başkasını görür mü Filiz?”
Yerde iki büklüm kalan Filiz’in acıyla kapanan gözlerini görmedi bile. Cihan’ın içi öfkeyle dolup taştığı o saniyede, o öfkenin hemen ardında yatan o zehirli, nefes kesen sahiplenme duygusu kabardı. Karısına karşı duyduğu his hiçbir zaman sağlıklı bir sevgi olmamıştı; o, Filiz’i yalnızca kendi dünyasının bir parçası, kimseyle paylaşamayacağı, sadece kendisine ait karanlık bir mülk gibi görüyordu. Gözlerindeki o tehlikeli karartı, kadına zarar vermekten duyduğu pişmanlıkla değil, "benim olanı benden başka kimse üzemez ya da benden alamaz" inancıyla harmanlanıyordu.
Hızla yere eğilip Filiz’i kollarından tuttuğu gibi sarstı, ardından zorla ayağa kaldırdı. Sürükler gibi mutfak sandalyesine oturttu; elleri titriyor, nefesi düzensiz çıkıyordu.
“Görüyor musun ne hale getirdin beni?” dedi sesi boğuk ve hırıltılı bir öfkeyle titreyerek. Yüzünü Filiz’in yüzüne yaklaştırdı, gözlerindeki o deli ve hastalıklı parıltı odadaki havayı daha da daraltıyordu. “Sen benim her şeyimsin Filiz. Sensiz bu ev bir mezardan farksız... Ama beni delirtiyorsun, anlıyor musun? Beni kendine düşman ediyorsun!”
Filiz, kocasının kollarını saran ama sararken canını yakan o parmakların altından kurtulmaya çalışırken, gözlerindeki o tanıdık ve buz gibi çaresizlikle yüzüne baktı. Bu adamın sevgisi, insanı yaşatan değil, yavaş yavaş boğarak öldüren bir zehir gibiydi. Her patlamanın ardından gelen o ağlayarak sarılmalar, öpücükler ve "sensiz yaşayamam" yeminleri... Matem’in odasının kapısı arkasında korkuyla beklediği o döngünün ta kendisiydi.
Cihan, kadının yüzündeki o korkuyu ve mesafeyi gördükçe daha da çılgına döndü. Öfkesi bir anda sönüp yerini aciz bir yalvarmaya bıraktı; adam, karısının dizlerinin önüne çökerek yüzünü Filiz’in kucağına gömdü.
“Affet beni… Özür dilerim sevgilim, elimde değil,” diye mırıldandı, sesindeki o ani ton değişimi insanı korkutacak kadar hastalıklıydı. Kollarını kadının beline dolamış, adeta oraya kök salmak ister gibi sıkıca sarılmıştı. “Seni kaybetme korkusu beni bu hale getiriyor. Sen benim nefesimsin Filiz, başkasının olmasına asla izin vermem. Ölüm bile ayıramaz bizi, duyuyor musun? Ölüm bile!”
Filiz, başını geriye atıp tavana dikti gözlerini; içindeki o son umut ışığı da bu hastalıklı yeminle birlikte sönüp gitmişti. Matem’in odasından dışarı sızan o sessizliğin içinde, kadının o akşam içmeyi unuttuğu ilaçların eksikliği zihninde çınlıyordu. Cihan’ın kollarının arasında sıkışıp kalmışken, ne bu evden kaçabileceğini biliyordu ne de bu hastalıklı bağdan kurtulabileceğini.
O gece, masadaki o sönmüş mumların etrafında, bir adamın sevgi zannettiği o kör zincirler iki insanı birden dibe çekiyordu. Ve o odanın kapısının arkasında minik elleriyle kulaklarını kapatan küçük kız, gelecekteki bütün kaderini o zifiri karanlığa çoktan mühürlemişti.
🍂
Kader, insanlık tarihinin en kadim, en sessiz ama bir o kadar da gürültülü sorularından biridir. Doğduğumuz andan itibaren zihnimize fısıldanan, bazen sığındığımız bir liman, bazen de omzumuzda taşıdığımız ağır bir yük... Peki, gerçekten her şey önceden yazılmış bir senaryo mu, yoksa kalemin ucu her an bizim elinizde mi?
İşte biz bir ömrü bu soruyu düşünerek harcar ve mahvederiz. Anne ve babaların seçimlerinin sonuçalarını her zaman biz çocuklar en ağır bedellerle öderiz. Benim de hikayem buydu; ayyaş bir baba, ölü bir anne…
Yine aynı yerdeydim o depo da elimde sigaramla oturuyordum. Sabah iş görüşmesini aldıktan sonra buraya gelmiştim. Telefonumdan saate baktığımda yedi buçuk olduğunu görerek hızla kalktım. Sigaramı yere atıp ayağımla söndürdüm.
İstanbul yine aynı akşam telaşı içerisindeydi. Gün boyu aynı yerde öylece oturmuş, bazen resim çizmiş bazense uyumuştum. Günlerim bu sefilliketemi geçecekti bilmiyordum ama o cehennemde kalkmaktansa daha iyiydi.
Yaklaşık yirmi dakika sonra o barın önündeydim ve şimdiden bir sıra oluşmuştu. Bana söylenen personel girişine ilerleyip arka taraftan girdim. İlk gördüğüm şey içerisinin ışıklandırılmış haliydi ve fazlasıyla güzeldi.
Bar tarafında bir kişi, garson olarak dört kişi görünüyordu şuan. “Sen yeni kız mısın?” Dedi yirmi yaşlarında bir kadın. Sarı kısa saçları, yeşil gözleri vardı.
“Evet. Adım Matem Sözer” diyerek kendini tanıttığımda kadın baştan aşağı beni süzdü.
Başını salladı “Bende İlayda Akın.” Arka tarafta bir kapıyı gösterdi. “Git orada kıyafetlerin giyin gel on dakikaya açılır.”
“Tamam teşekkür ederim.” Hızla kadının gösterdiği yere ilerledim ve kapıyı açıp içeriye girdim. İçerisinde karşılıklı oturma yeri, duvarda ise bir ayna vardı sadece.
Benim için bırakılmış olan kıyafetleri gördüğümde elime alıp uzaktan bi baktım. Dar siyah kot pantolon, üzerine de kısa kollu buraya ait bir tişört vardı. En azından mini etek olmadığı için şükretmeliydim.
Kapıyı kitleyip üzerimdekileri çıkardım ve verilenleri giydim. Saçlarımı çantamdan çıkardığım tarakla tarayıp yanımdaki tek makyaj malzemem olan rujumu dudaklarıma geçtim hafif renk vermesi için.
Çantamı en köşeye koyduktan sonra telefonumu arka cebime sıkıştırdım ve odadan çıktım. “Gel gel.” Dedi aynı kız beni bar tarafına çağırarak. Yanına gittiğimde “Neyin ne olduğunu biliyor musun?” Diye sordu.
Ve ne yazıkki babam sayesinde hepsini biliyordum. “Evet.” Dedim başımı sallayarak.
“İyi güzle o zaman kolay gelsin sana bir şeye ihtiyacın olursa çağır.” Diyerek garsonların olduğu tarafa yöneldi. Beş dakika sonra ise bar açılmış içeriye fazlasıyla şık giyinmli olan insanlar girmeye başlamıştı.
Hepsinin ilk geldiği yer benim olduğum taraftı. “Bir bira alabilir?” Diye soran adama alttaki buz dolanından bi bira verdim. Bir kaç gelen müşteriye de istediklerini verdiğimde içerisi fazlasıyla dolmuştu.
İlayda yeniden benim yanıma gelerek bir kadına içki hazırlamaya başladı. “Sen kaç yaşındasın ya?” Diye sordu çalışırken.
“18.”
Şaşkınca bana döndü. “Ve Hakan bey seni aldı mı? Baban arkadaşı falan mı?” Yüzündeki şaşkınlık fazlasıyla belli oluyordu.
İfadesiz yüzümle bakmaya devam ederken “Benim ailem öldü.” Dedim çünkü annemden sonra benim bir ailem kalmamıştı. Baba denilen o ayyaşsa sadece bi kalp kırıklığıydı.
İlayda’nın yüzündeki şaşkınlık yerini derin bir hüzüne bıraktığında sanki kendi yaşantısıymış gibi bi hale girmişti. “Ay çok özür dilerim, özür dilerim.” Dedi art arda.
Gelen bir müşteriye şarap uzatırken hafifçe gülümsedim. “Sorun değil nereden bileceksin zaten. Sen kaç yaşındasın?”
Ortamı toplamak ister gibi kocaman bir gülümsmeyle bana döndü. “23 ve üç senedir de burada çalışıyorum.”
“Zor değil mi?” Diye sordum burayı kastederek “Her daim bu kadar iğrenç insanın içinde olmak.”
Bilmem dercesine bi omuz silkti. “İlk günler cidden zordu ama zamanla alışıyorsun zaten.”
O an, barın kapısı ani bir hareketle açıldı ve içeriye dışarıdaki aralık ayının o buz kesen ayazı doldu. Kapıdaki hareketlilik, içerideki kalabalık uğultunun bir an için yavaşlamasına neden oldu; sanki mekandaki herkes o kapıdan içeri giren kişinin ağırlığını sezmiş gibiydi. Ama gelen Rüzgar Keskiner değildi. İçeriye giren, takım elbisesinin ceketi omzuna atılmış, yakası gevşemiş bir halde etrafa göz gezdiren Hakan Vurdem’di.
Hakan, hızlı ve kendinden emin adımlarla doğrudan bar tezgahına doğru yürümeye başladı. Gözleri kısa bir turla etrafı süzdükten sonra barda yeni çalışan yeni kızda, yani bende karar kıldı.
İlayda hemen önümden ayrılarak diğer müşteriye yönelirken, Hakan tezgahın önüne gelip ellerini mermer yüzeye dayadı. Yüzünde hafif, alaycı ama iş bitirici bir sırıtış vardı.
“Yeni kız,” dedi tok ve mesafeli bir ses tonuyla, doğrudan gözlerimin içine bakarak. “Gecenin nasıl geçiyor? Alışabildin mi kaosa?”
Bakışlarımı bir saniye bile kaçırmadan, masanın üzerindeki boş bardaklardan birini beze silerken kafamı kaldırdım. “Şimdilik bir sorun yok, Hakan Bey,” dedim, sesimi olabildiğince düz ve net tutarak. Annemin ölümünden sonra binlerce farklı insanın o iğrenç, bulanık bakışlarına maruz kalmış biri olarak, bu adamın yaydığı otoriter hava bende korkudan ziyade sadece bir tetikte olma hali yaratıyordu.
Hakan başını hafifçe sallayıp onaylar gibi mırıldandı. “Güzel. Burası dışarıdan göründüğü gibi sakin bir mekan değildir Matem. Burada ayakta kalmak istiyorsan gözün dört açılacak, kimseye fazla güvenmeyeceksin.”
“Güvenmek lüksünü çok uzun zaman önce kaybettim,” diye geçirdim içimden ama dışarıdan sadece kafamı sallamakla yetindim. “Anladım.”
Hakan cebinden çıkardığı sigara paketini tezgahın üzerine bırakırken, “Arka taraftaki ofiste işlerim var. Bir sıkıntı çıkarsa İlayda'ya söylersin,” diyerek arkasını döndü ve kalabalığın arasından sıyrılarak koridora doğru ilerledi.
O gözden kaybolduğunda, İlayda hemen yanımda bitti. Elindeki boş şişeleri tezgaha bırakırken derin bir nefes aldı. “Hakan Bey böyledir,” dedi fısıltıya benzer bir sesle. “İlk başta insanı gerer ama işini düzgün yaptıktan sonra seni rahat bırakır. Asıl bela... Neyse, boş ver şimdi.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı ama üstünde durmadım. “Kimin belası?” diye sormaya gerek görmedim; hayatım zaten yeterince belayla ve kâbuslarla örülüklü bir duvar gibi yükseliyordu önümde. Yeni bir tanesini öğrenmek şu an umurumda bile değildi. Tek bir gerçek vardı: Buradaydım, ayaktaydım ve o cehennemden kaçmayı başarmıştım.
İlayda’nın yarım kalan cümlesi zihnimde asılı kalmışken, barın ana giriş kapısı bir kez daha, bu sefer çok daha sert bir hareketle açıldı. İçeriye dolan dışarının buz kesen ayazı değil, adeta mekanın üzerindeki bütün oksijeni çeken ağır, boğucu bir otoriteydi. İçerideki uğultu bir anda bıçak gibi kesildi; müzik hariç herkesin nefesi boğazına dizildi sanki.
Gözlerim istemsizce kapıya doğru kaydı. Dışarıda, gece karanlığını yardıuran farlarıyla duran peş peşe dört siyah lüks araç, sokağın rengini tamamen yutmuştu. En öndeki aracın arka kapısı yavaşça açıldı ve o arabadan içeriye doğru bir adım atıldı.
Gelen adam, ne Hakan’ın rahat tavırlarına benziyordu ne de buradaki sıradan müşterilere. Üzerine kusursuzca oturan koyu renk takım elbisesi, rüzgardan özenle yapılmış sarı sarı saçları ve o keskin, buz mavisi gözleriyle doğrudan içeriye baktı. Bakışları o kadar net, o kadar hakimdi ki, buradaki herkesin etrafında dönen dünyanın onun ekseni etrafında döndüğünü hissettiriyordu. Rüzgar Keskiner, nihayet mekana adım atmıştı.
Hakan, koridora doğru attığı adımları aniden kesip geriye döndü ve patronunu karşılamak üzere hafifçe toparlandı. İlayda ise yanımda buz kesmiş gibi ellerini tezgaha bastırmış, sessizce nefesini tutmuştu. Sarışın adam, o mavi gözlerinin soğuk ışıltısını kalabalığın üzerinden gezdirerek doğrudan bar tezgahına doğru yürümeye başladı. Her adımı yere sağlam basıyor, mekandaki bütün sesleri ve renkleri saniyeler içinde silikleştiriyordu.
Gözleri, tezgahın arkasında duran bana, yani o an orada var olmaya çalışan yeni kıza değdiğinde, adımları yarım saniyeliğine yavaşlar gibi oldu. Ama yüzündeki o donuk, tavizsiz ifade hiç değişmedi.
Bir süre o keskin mavi gözleri yüzümü inceledikten sonra yanındaki Hakan’a döndü. “Yeni kız mı?” Diye sordu tok sesiyle.
Hakan başını sallayarak “Evet patron.” Dedi.
Rüzgar bana doğru bir adım daha attığında tezgahın arkasında olmama rağmen gerileme ihtiyacı hissettim. “Merhaba küçük kız. Ben Rüzgar Keskiner.” Diyerek kendisine tanıttı.
Gözlerim kısa bir an arkasında dikilen ikili korumaya takıldı ama yeniden adamın gözlerini buldu. “Matem Sözer.” Dedim.
Kaşları hafifçe kalktığında eliyle çenesini ovuşturdu. “Matem…” diye mırıldandı kendi kendine. “Bana bi viski, masaya getirirsin.” Dedikten sonra ise korumalarıyla en lüks, köşedeki masaya ilerleyip oturdu.
Bir kaç saniye öylece önümdeki tezgaha bakarak nasıl bir yere düştüğümü sorgulamaya başladım. Burasının düşündüğümden daha derin olduğunu anlamamak için salak olmak yeterdi.
“İyi misin?” Diye kolumu dürten İlayda’yla kendime gelerek ona döndüm.
“Evet ama beni iki dakika idare etsene.” Cevap vermesini beklemeden hızlı adımlarla hazırlandığım odaya girdim ve çantama yöneldim ellerim yine titremeye başlamıştı. Saate baktığımda ise ilaç saatimin geçtiğini fark ederek ofladım.
Kutudan bir hapı alıp ağzıma attım ve tek sefer de yutarak bir kaç saniye kendime gelmeyi bekledim. Ellerimin titremesi yavaş yavaş azalırken ayağa kalkıp yeniden barın olduğu yere ilerledim.
Rüzgarın benden istediği içecek için elime gelen ilk viskiyi alıp bardağa yöneldim. İçine dört buz koyduktan sonra tam dökecektim ki İlayda elimi tuttu. “Dur dur.”
Şaşkın bakışlarla ona döndüm. “Ne oldu?” Elimdeki viskiyi alıp yerine koyduktan sonra başka bir viski verdi. Bu diğerlerinden farklı bir yerde duruyordu.
“Patron bunu içer. İskoç Viskisi başka içmez.” Diyerek elime tutuşturduğunda bir viskiye bir de bardağa baktım.
“Ay götüm.” Söylenerek bu viskiyi doldurdum ve barın arkasından çıktım. Derin bir nefes alarak en arkadaki masaya ilerledim.
Hakan, karşısına oturmuş yanlarında ise iki, iri yarı korumaları duruyordu. Elinde sigarasıyla arkasına yaslanmış bir şekilde beni gördüğünde yüzünde yine mimik oynamadı.
Viskiyi önüne bıraktım “Afiyet olsun.” Dedim. Gözleri viskiyi koyan kolumdaki kesiklere takıldığında bu sefer mavi gözlerinde bir merak duygusu gördüm.
Tam arkamı dönüp gidecektim ki “Küçük kız.” Demesiyle durup yeniden ona döndüm. Öylece yüzüme baktıktan sonra “Tamam gidebilirsin.” Dedi yeniden.
Anlam veremesem de uzatmadan yanından ayrılıp barın arka tarafına geçtim. İlayda heyecanla yanıma gelerek “Ay sana ilgi gösterdi sanırım.” Dedi.
Göz devirip tezgahı silmeye başladım. “Saçmalama istersen İlayda. İçkiyi verdim geldim.”
İlayda kafasını iki yana sallayarak gülüştü ama gözlerinde hâlâ o temkinli merak pırıltısı vardı. “Sen Rüzgar Keskiner’i yeni tanıyorsun Matem. O adam buraya geldiğinde kimsenin yüzüne iki saniye bakmaz. Eğer bir saniye bile durup kollarına ya da yüzüne baktıysa, dikkatini çekmişsin demektir.”
Cevap vermedim. Dikkat çekmek en son isteyeceğim şeydi; benim tek amacım başımı eğip para kazanmak, bu şehirden gidebilecek kadar birikim yapmak ve o cehennemin kırıntılarından bile kurtulmaktı. İlayda’nın ne dediği umurumda bile değildi.
Gecenin geri kalanı ayaklarımın uyuşması, kulaklarımı sağır eden o boğuk müzik uğultusu ve sürekli bir şeyler talep eden sarhoş insan yüzleriyle geçti. Rüzgar Keskiner o köşedeki masadan bir kez bile kalkmadı; arada bir Hakan’la bir şeyler konuştular, birkaç iş insanı masasına gidip temkinli bir dille eğildi ama o, gözlerini ara ara oradan, bar tezgahından çekmedi.
Saat üçe gelirken içerisi yavaş yavaş boşaldı. Son müşteriler de dışarıdaki ayaza karışıp kaybolduğunda, İlayda’yla birlikte tezgahı toparlamaya başladık.
“Bugünlük bu kadar yeter, ayaklarım koptu yemin ederim,” dedi İlayda önlüğünü çözerken. “Yarın görüşürüz Matem, dikkat et kendine.”
“Görüşürüz,” dedim düz bir sesle.
O, arka taraftaki çıkışa yönelirken ben de çantamı almak için odaya girdim. Ceketimin fermuarını çekerken cebimdeki ilaç kutusuna elim değdi. Gecenin stresi yine tenimi sızlatmaya başlamıştı; kollarım, ruhum gibi buz kesmişti. Kutudan son bir hapı daha yutup odadan çıktım. Barın ana salonundan geçerken gözüm istemsizce o köşedeki masaya kaydı. Oradaydı; ceketini tekrar sırtına geçirmiş, Hakan’la birlikte çıkışa doğru yürüyorlardı.
Rüzgar, tam kapıdan çıkacağı sırada adımlarını durdurdu ve başını hafifçe omzunun üzerinden arkaya çevirdi. Bakışları karanlığın içinde doğrudan benim gözlerimi buldu. Aradaki metrelerce mesafeye rağmen o soğuk maviliklerin içimdeki bütün korkuları tetiklediğini hissettim. Hiçbir şey söylemedi, sadece o donuk ifadeyle önüne dönüp dışarıdaki siyah araçlardan birine bindi.
Arabalar peşi sıra sokağın karanlığında kaybolduğunda, ben de nihayet nefes alabildim.
Personel kapısından dışarı çıkıp o keskin aralık ayının ayazına adım attım. Depoya doğru yürürken gökyüzündeki bulutlar yine o ağır yağmuru müjdeliyordu. Annemin ölüm gecesi yağan o yağmurun kokusu burnuma doldu sanki. Kartonların üzerine oturup sırt çantama yaslandım ve cebimden çıkardığım sigarayı yaktım. Karanlık deponun sessizliğinde, kendi iç sesimle baş başa kaldığım o an, kulaklarımda yine aynı melodi yankılanmaya başladı:
“Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece...”
Gözlerimi kapatıp kafamı duvara yasladım. Hayatım bir rüzgarın önünde savrulan yaprak gibiydi; babamın şiddetinden kaçıp başka bir fırtınanın tam ortasına düşmüştüm. Ama ne olursa olsun, o eve geri dönmektense bu buz tutmuş depoda donmayı bin kat daha fazla tercih ederdim. Sigaramın közü karanlıkta yavaş yavaş sönerken, sabahın getireceği o yeni kaosu beklemeye koyuldum.

——-
Rüzgar Keskiner

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

52okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.