12. bölüm / 17
Matem Rüzgarı10. Bölüm
Bölümler 17Şu an: 10. Bölüm
- 1 1. Bölüm2.740 kelime
- 2 2. Bölüm2.604 kelime
- 3 3. Bölüm2.916 kelime
- 4 4. Bölüm2.292 kelime
- 5 5. Bölüm2.132 kelime
- 6 6. Bölüm2.508 kelime
- 7 7. Bölüm3.119 kelime
- 8 8. Bölüm2.231 kelime
- 9 9. Bölüm2.510 kelime
- 10 Çalma Listesi68 kelime
- 11 10. Bölüm2.654 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 11. Bölüm2.687 kelime
- 13 12. Bölüm2.287 kelime
- 14 13. Bölüm3.131 kelime
- 15 14. Bölüm2.160 kelime
- 16 15. Bölüm2.418 kelime
- 17 16. Bölüm2.242 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sevgili bir insanı büyüten en güçlü duygudur. Onu hem en savunmasız kılan hem de en yıkılmaz kalelere dönüştüren tek pusuladır. Kalbin en ücra köşesinde saklanan o küçük kıvılcım, bir kez tutuştuğunda insanın yalnızca kendi göğüs kafesini değil, bütün dünyayı ısıtabilecek bir ateşe dönüşür.
Sevmek; karşısındakinde kaybolmayı göze almak, aynı zamanda varlığının en derin anlamını onun gözlerinde bulmaktır. Çünkü insan, ancak sevilip anlaşıldığı kadar gerçek, bir başkasının yüreğinde yer bulduğu kadar canlıdır.
Her insan sevginin ne olduğunu bilir ama seviyesini bilmez. Her hangi bir binaya, şehre, eşyaya anlam yükleyip sevebilir. Ama bir insanı sevmek o kadar kolay değildir.
İlk önce ona güvenmen gerekir, kendini onun yanında huzurlu hissetmemen gerekir ve ben Rüzgar Keskiner’in yanında tam olarak bunu hissediyordum.
Ona nasıl bir anlam yüklemiştim bilmiyordum anlayamıyordum ama boş olmadığımın farkındaydım. Gece onun odasından döndükten sonra yatağa yatmış ama asla uyuyamamıştım.
Bir kaç adım uzağındaydı içimdeki bir ses yanına gitmemi söylüyordu ama bir yanım da duruyordu beni. Saat öğren on ikiye gelmişti Bense yattığım yerde parmağımdaki yüzükle oynuyordum.
Dün gece yakınlaştığımız o an da hissettiğim kalp çarpıntısı ve karnımda heyecandan giren ağrı aslında her şeyi yüzüme vurmaya yetiyordu.
Sonunda yataktan kalkıp odamdaki banyoya ilerledim ve kendimi sıca suya attım. Önümde bir sürü çeşit şampuan vardı üstlerini okuduktan sonra nemlendirme özellikli yazanı kullanıp krem sürdüm ve çıktım.
Kapının arkasında duran beyaz diz kapaklarıma gelen bornozu da alıp üzerime geçirdim. Aynadan kendimle karşı karşıya kaldığımda ne kadar yorgun durduğumu fark ettim.
Saçlarıma gördüğüm spreylerden birini sıkıp güzelce tarafım ve arkaya attım. Daha sonra giyinme dolanına girip üzerime altı uzun üstü kısa kollu bir pijama takımı geçirdim.
Tam odamdan çıkacaktım ki kapı çalındı ardından Rüzgar girdi. Üzerinde siyah bir kazak altında ise pantalon vardı. Onunda saçlarının ıslak olması duştan çıktığını belli ediyordu.
“Günaydın uyandın mı diye bakmaya geldim.” Dedi kapının önünde durarak.
“Günaydın. Çıkacaktım bende tam.” Ona doğru bir adım atıp karşısında durdum ve başımı kaldırıp yüzüne baktım.
Elini ıslak saçlarıma götürüp okşadı. “Ama saçların ıslak. Kurutabilir miyim?” Diye sordu küçük bi çocuğa sorar gibi.
Şaşkınca yüzüne baktım. “Sen mi kurutacaksın?” Başını salladı. “Tamam o zaman.”
Yeniden banyoya girdiğimiz de bir kaç çekmeceyi açtım. En altta duran kurutma makinesini alıp fişe taktım ve ona verdim. Makineyi uzaktan tutarak saçlarımı kurutmaya başladı.
Gözleri bi saçlarımda dolanıyor bi aynadadaki yansımam da. İncitmemek için o kadar nazik yapıyordu ki bunu uykumu getiriyordu.
Bak Matem babanın okşamadığı saçı el oğlu okşarmış.
“Dün masa da çizim defteri ve kalemleri buldum çok teşekkür ederim.” Dedim gülümseyerek aynadan ona bakarken. Benim onun göğsüne gelişim ve onun benden büyük durması sebepsizce hoşuma gitmişti.
Gözleri aynadaki yansımamda, saçlarımın arasında gezinen parmakları bir saniyeliğine duraksadı. Dudaklarında hafif, belli belirsiz ama içi ısıtan bir tebessüm belirdi.
“Teşekkür etmene gerek yok, Matem,” dedi, sesi banyonun o seramik duvarları arasında yankılanırken her zamankinden daha yumuşaktı. “O oda senin. İçindeki her şey de... Sadece çizim yapmanı istedim. O karanlık zihnindeki fırtınaları kağıda dök, belki o zaman biraz hafiflersin.”
Makinenin o monoton uğultusu aramızdaki sessizliği doldururken, söyledikleri içimde garip bir dalgalanmaya yol açtı. Beni anlamaya çalışması, ruhumun en karanlık kıvrımlarını bile fark edip ona göre adım atması, daha dün geceye kadar hayatı boyunca yalnız kalmış bir kız için fazlasıyla ağırdı. Ama aynı zamanda o kadar güzeldi ki, korkmama gerek olmadığını fısıldıyordu.
Saçlarımı kurutma işlemini yavaşça bitirip fişi çekti ve makineyi tezgaha bıraktı. Ellerini omuzlarıma koyarak beni hafifçe kendine doğru çevirdi. Gözleri buz mavisi bir deniz gibi doğrudan gözlerime bakıyordu. Üzerindeki o siyah kazağın kokusu, odanın havasına karışmış temiz bir yağmur kokusu gibi burnuma doluyordu.
“Kahvaltı hazır,” dedi, başını hafifçe kapıya doğru eğerek. “Aşağıda bizi bekliyor. Sonra seninle konuşmamız gereken şeyler var.”
Kaşlarım istemsizce havalandı. “Ne gibi şeyler?”
“Korhan ve arkasındaki o leş kitle,” dedi, sesindeki o tehlikeli ton yeniden yerine otururken. “Buraya gelmiş olman onların planını bozdu ama bu susacakları anlamına gelmez. Artık kuralları biz koyacağız, Matem.”
Başımı salladım; içimdeki o korku silsilesi yerini yavaş yavaş buz gibi bir kararlılığa bırakıyordu. Odanın içinde yan yana yürüyerek merdivenlere yöneldik. Asansör yerine merdivenlerden inerken, yanımda onu hissetmem içimde yanan o küçük ateşin büyüdüğünü hissediyordum.
Geniş salona indiğimizde masanın üzeri mahşer yeri gibi donatılmıştı; ama benim aklım ne masadaydı ne de o zenginlikte. Rüzgar sandalyemi çekip oturmamı sağladığında, masanın ucundaki o asil duruşuyla yine beni etkilemişti.
O sırada telefonuma bir bildirim düştü açtığımda İlayda’dan olduğunu gördüm. “Hayır ya.” Dedim mesaja girerken.
İlayda: Kızım nerdesin sen ya bir anda kayboldun.
İlayda: Matem iyi misin? Korkmaya başladım.
İlayda: Günaydın Matem. Mesajı görünce yaz bana bu arada numaranı Hakan beyden aldım.
“Ne oldu?” Diye sordu Rüzgar merakla bana bakarken.
İlayda’ya iyi olduğumu ve özür dilediğimi anlatan kısa bir mesaj atıp telefonu yanıma bıraktım. “Dün İlayda’ya gidecektim de. İşler karışınca unuttum.”
Kaşlarını çatarak bir kaç saniye yüzüme baktı. “İlayda kim?”
“Yanımda çalışan kız var ya. Sarışın küt saçlı.” Diyerek açıkladım. O da anlamış gibi başını salladı. “Neyse gidince uydururum bir şeyler.”
Elindeki çatalı bırakıp arkasına yaslandı. Bende ağzıma bir kaç parça şey attım ama gözleri üzerimdeyken rahat yiyemiyordum. “Gidince derken? Barda çalışmayı düşünmüyorsun değil mi?”
“Düşünüyorum.” Dedim direkt.
“O zaman düşünme çünkü nişanlımın benim mekanımda garsonluk yapması biraz saçma olacak gibi. Hem sen bir süre evde kal ortalık yatışsın. Korhan her yerde seni arıyordur.” Dedi ciddi bir sesle.
Mantıklı geldiği için itiraz etmeden başımı salladım ama aklıma yatmayan bir kaç konu vardı. “Biz polise neden gitmiyoruz? Eskiden ben tektim gidemezdim ama artık yanımda sen varsın.” Dedim o sorulardan birini ona yönelterek.
Gözleri üzerimde gezinirken sanki bilmemi istemediği şeyler var gibiydi ama bunun doğal olduğunu düşündüğüm için çok üzerinde durmak istemedim. “Polis olmaz. Ben halledeceğim.”
Anlamadığımı belli eden bir ifadeyle bakmaya devam ettim. “İyi de sen nasıl halledeceksin? Ayrıca dün adamları vurdun şimdi ne olacak?”
“Hiçbir şey olmayacak olursa da çözeceğim.” Benim aksime o fazla rahattı.
“Nesin Rüzgar sen? Mafya mı? Nasıl çözeceksin?”
Dudaklarında hafif, tehlikeli bir tebessüm belirdi; ama gözlerindeki o buz mavisi derinlik, bunun sıradan bir şaka olmadığını açıkça belli ediyordu.
“Mafya lafı biraz eski kaldı, Matem,” dedi, çatalını tekrar eline alıp tabağına dönerken sesi odanın içinde buz gibi yankılandı. “Biz bu şehrin çöplüğünün altındaki kanalları temizleyenlerdeniz. Korhan gibi adamlar sadece yukarıda havlar; ama iş toprağın altındaki dengelere geldiğinde kuralları kimin koyduğunu çok iyi bilirler. O yüzden polise gitmek yerine bu işi benim ellerimle halletmemiz, o pisliğin hayatını siktir edip atmak için en kısa yoldur.”
Kalbim yerinden oynayacak gibi çarparken, masanın üzerindeki parmaklarım istemsizce sıkılaştı. Karşımda oturan adamın sırtında taşıdığı yükün, baba denilen adamın bana bıraktığı o iğrenç borç batağından çok daha karanlık, çok daha derin bir okyanus olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. Ama garip bir şekilde bundan korkmuyordum. Aksine, o karanlığın ortasında bana uzatılan o demir gibi eli bırakmak istemiyordum.
“Peki ya ben?” dedim, sesimdeki o hafif meydan okuyan tınıyı gizlemeye çalışarak. “Senin bu karanlığının neresindeyim Rüzgar? Sadece rolünü oynayan bir yabancı mı, yoksa bu ateşin tam ortasındaki hedef mi?”
Rüzgar, gözlerini tabağından kaldırıp doğrudan gözlerimin içine dikti; bakışlarındaki o yoğunluk nefesimi kesecek kadar ağırdı. Sandalyesini hafifçe geriye itip ayağa kalktı ve masanın etrafından dolanıp sandalelimin hemen arkasında durdu. Eğilip başını kulağımın hizasına getirdiğinde, o temiz yağmur kokusu yine tüm duyularımı ele geçirdi.
“Sen bu oyunun oyuncusu değilsin, Matem,” diye fısıldadı, sesi tenimi ürpertecek kadar alçak ve netti. “Sen bu masanın başındaki tek kural koyucusun. Sen bana yak diyeceksin ben yakacağım. Dur diyeceksin ben duracağım.”
Yanımdaki sandalyeye oturup benim sandalyemi de tek hamle de kendisine çekti. “Peki ama Korhan hem senin düşmanın hem de Cihan’ın beni bıraktığı kişi olması garip değil mi?”
Başını iki yana salladı. “Korhan sana ilk geldiğinde seni gözüne kestirmişti. Seni araştırdı babanı buldu ve babanla bir anlaşma yaptı. Bu kadar basit. Düşüncesine göre hem beni yenecek hem de seni alacak.”
Ama benim kafam hâlâ fazlasıyla karışıktı. Bir süre sessizce yüzüne baktım. “Yani sen normal bir iş adamı değilsin demi?” Başını onaylayarak salladığında dehşet içinde yüzüne baktım. “Allah’ım düştüğüm olaya bak.”
“Şikayetçi misin benden hüzün güzeli?” Diye sordu elini yanağıma koyup başımı kendisine çevirdiğinde. “Güzelliğin başımıza bela açacak be Matem.”
Gözlerimi ondan kaçırmak istedim ama parmaklarının sıcaklığı yanağımda öyle güçlü bir mıknatıs gibi duruyordu ki, nereye baksam yine o buz mavisi okyanusa çarpıyordum. İçimdeki o korkak ses, bu adamın yer altındaki dünyasını, tehlikesini ve kolları arasında taşıdığı o karanlık gücü haykırıp duruyordu; ama garip bir şekilde kalbim o sesin üstünü çoktan örtmüştü.
“Bela olmaktan korksaydım, o döküntü odada kalır, o herifin bana biçtiği kaderi yaşardım,” dedim, sesimdeki o inatçı tıkırtıyı korumaya çalışarak. Başımı biraz daha avucuna yasladım. “Senin yanında olmamın bela olup olmadığını zaman gösterir Rüzgar. Ama şikayetçi değilim.”
Dudaklarındaki o tehlikeli tebessüm biraz daha yayıldı; bu sefer gözlerinde de o sert buz tabakasının ardında saklanan, sadece bana ait olduğunu hissettiren o sıcak parıltı belirdi. Elini yanağımdan çekip parmaklarını saçlarımın arasına geçirdi, hafifçe geriye doğru tararken nefesini alnımda hissettim.
“İyi ki değilsin, Hüzün güzeli,” diye fısıldadı, sesi kahvaltı masasının o devasa sessizliğinde sadece ikimizin duyabileceği kadar özeldi. “Çünkü bu saatten sonra seni o belalardan koruyacak olan tek adam da, o belaların ta kendisini yaratacak olan adam da benim.”
“Kahvaltımıza devam edelim mi?” Diye sordum yoksa ona daha da çekilecektim ve bir daha koparmayacaktım.
“Emrin olur.” Saçlarıma bir öpücük bırakıp kalktığında ben öylece kaldım. Saçlarımdan öptü. Tıpkı annemin yaptığı gibi.
Yüzümdeki şaşkın ama aynı zamanda mutlu ifadeyle ona baktım. Ne diyeceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. En küçük hareketi bile kalbimin hızlanmasına neden oluyordu.
“Nereye gideceksin bugün?” Diye sordum en sonunda konuyu değiştirmek için. Ağzıma bir parça zeytin attım.
“Şirkete gitmem lazım işlerim var. Sen evde kal ama olur da çıkmak istersen dışarıdaki adamlardan ikisi de seninle gelecek.”
Başımı salladım. “Belki yeni bir aşk doğar bu hikayeden.” Dedim ona bakarak. Ama o anlamadığını belli eden bakışlar atıyordu. “Adamların diyorum pek yakışıklılar belki birine aşık olurum.”
Anında bütün mimikleri değişerek buz gibi bir ifadeye büründü. Gözlerindeki o sinir o kadar belliydi ki ben bile ürperdim. “Sen benim nişanlımsın. Oyun ve ya değil beni ilginedirmez.”
Kıskançlığı saçma bir şekilde hoşuma giderken gülümsedim. “Şakaydı zaten sakin ol”. Gözlerim sağ elimdeki alyansa kaydığında iç çektim.
“Lütfen bir daha böyle şaka olmasın.” Diyerek o da yemeğine döndü.
Doyduğumdan dolayı tabağımı yana itip kahvemden bir yudum aldım. “Biraz kıskançsın sanırım.”
Buz mavisi gözleri üzerimde dolaşırken bu dediğime bir süre cevap vermedi. “Benim olanı kıskanırım.” Bir kaç dakikanın sonunda ayağa kalkıp “Üzerimi değiştirip çıkıyorum ben.” Dedi.
O odasına ilerlediğin de bende masadan kalkıp arka bahçeye açılan kapıya ilerledim ve üzerimdekileri umursamadan çıktım. Masanın üzerinde gördüğüm sigarayı alıp yaktım. İçime derin bir nefes çekerken gözlerim merakla bahçede dolaşıyordu.
Kocaman bir havuz, köşe de bir mangal alanı vardı. Diğer tarafta ise iki hamak vardı. Hayatım boyunca kendimi hiç böyle bir yerde hayal etmemiştim. Çünkü bana layık değildi buralar.
Ki hayatı etsem de imkansız bir şey olacağından üzerinde durmamıştım. Gözlerimi kaldırıp gökyüzüne baktığımda masmavi bir manzara vardı ama benim gördüğüm sadece karanlıktı.
Sigaram bitti bir tane daha yaktım ama o an da Rüzgar sırtıma bi şal bırakarak yanıma geldi. “Çok sigara içiyorsun.” Dedi düşünceli bir sesle.
“Kaybettiğim on yılıma.” Diyerek güldüm. Elimdeki sigarayı alıp kendisi de bir nefes çekti ve bana geri verdi.
“Kaybettiğin yıllarını sana kazandıracağım Matem.” Sesi fazlasıyla kendinden emin çıkıyordu. Gözlerini görmek istediğim için ona dönerek karşısına geçtim. “Senden çaldıkları her bir günün hesabını soracağım.”
Üzerinde çok şık bir takım elbisesi, pahalı parfümü ve saatiyle yine fazla dikkat çekici duruyordu. Elim istemsizce onun sağ eline gitti ve parmağındaki yüzüğe dokundu.
“Rüzgar.” Dedim dalgın bir sesle yüzükle oynarken. “Ya bu oyunun sonu kötü biterse?”
Parmakları çenemden tutup başımı kendisine çevirdi. “Kötüden kastın ne mesela?”
Bilmem dercesine omzumu kaldırıp indirdim. “Kızlar annelerinin kaderini yaşarmış biliyor musun? Ya bende yaşarsam?” Bu düşünce son günlerde kafamı fazlasıyla karıştırıyordu.
“O zaman gücüm yettiğince yaşamamanı sağlarım Matem.” İki eli de yüzümü kavradı. Gözleri öyle derin, öyle içli bakıyordu ki sanki bütün yaralarımı çırılçıplak fark ediyordu.
İçimden gelen bir dürtüyle parmak ucunda yükselip yanağına bi öpücük bıraktım. Küçücük ve çok kısaydı ama dudaklarımın değmesiyle sanki içim alev almıştı.
“Böyle yaparsan alışırım ve fazlasını isterim.” Dedi dudaklarındaki çapkın gülümsemeyle. “İşe geç kalıyorum.” O da saçlarımdan öptükten sonra evden çıktı.
Koskocaman yerde tek başıma kalırken ilk defa hiç bir korku hissetmedim.
🍂
Rüzgar evden çıktığı gibi siyah aracının arkasına oturdu. Araba çalıştığında cebinden telefonunu çıkarıp bildirimleri kontrol etti.
“Patron Almanya’dan mesaj var.” Dedi karşısında oturan Akın. “Korhan’la olanları duymuşlar bir daha sorun istemiyorlar.”
Rüzgar alayla gülerek arkasına yaslandı. “Sikicem yakında onları da. Şu yurtdışıyla olan ilişki de bi boka yaramasalar elimde kalmışlardı.”
Berlin’de bir kaç mafya babasından oluşan bir masa vardı. Rüzgar da sekiz yıldır o masanın başındaydı. Ama asıl üstlerin koyduğu belli başlı kurallar vardı. Üyelerin birbirilerine zarar vermesi ve öldürmesi yasaktı. Herkes kendi kazancına bakar ve birbirileriyle muhatap olmazlardı. Kurallar üç kez çiğnenirse eğer o üyenin en değerlisini katlederlerdi.
“En azından bunu kural ihlali saymamışlar daha. Sadece uyarı.” Akın’ın dediğine başını sallayarak derin bir nefes aldı.
O masadaki insanlardan birisi de Korhan Vardar’dı. Bu yüzden senelerdir onu öldürememişti. Bir intikam uğruna bütün gücünü, soyadını yakmak istemiyordu. Rüzgar’ın bu hayattaki tek işi güçtü. Ne kadar güçlü olursa eğer o kadar yönetirdi.
Bütün Türkiye’nin yer altı işleri Rüzgar’da dönerdi kimse ona sormadan bir şey yapamazdı. Korhan da sırf bu yüzden ülkeden gitmiş yıllarca başka yerlerde yaşamamıştı.
Masanın başında Rüzgar’ın olmasını kaldıramıyordu fakat üstler her zaman Rüzgar’ı seçiyordu.
Araba, İstanbul’un gri ve kasvetli ara sokaklarından hızla uzaklaşıp liman bölgesine doğru süzülürken, Rüzgar’ın yüzündeki o sakin maske çoktan yerini dondurucu bir soğukluğa bırakmıştı. Telefonunu sert bir hareketle cebine tıkıp camdan dışarı baktı. Berlin’deki o sözde "büyükler", yıllardır bu masanın kurallarıyla onu kontrol edebileceklerini sanıyorlardı. Ama kimse, Rüzgar Keskiner’in kapısına kadar dayanıp hayatına, evine ve özellikle de Matem’e göz diktiren bir çakala bu masanın kalkanını siper edemezdi.
“Sevkiyat saat kaçta?” dedi, sesi arabanın içindeki boğucu havayı bıçak gibi keserek.
“Yarım saat içinde limanda olacağız patron,” dedi Akın ön koltuktan arkaya dönerek. “Karşı taraf malları kontrol etmek için tam kadro orada bekliyor. İtalyanlar yine pürüz çıkarma peşindeydi ama bizimkiler lafı uzatmadan yerini göstermiş.”
“Pürüz çıkaranın nefesini kesin,” dedi Rüzgar, sesinde gram acıma barındırmayan o keskin tonla. “Bugün sabrım zaten yeterince sınandı. Kimse bana işini öğretmeye kalkmasın.”
Araç devasa demir kapılardan içeri süzülüp devasa konteynerlerin ve loş ışıklı hangarların bulunduğu sahile yanaştığında, motor sesiyle birlikte etraftaki hareketlilik bir anda durdu. Rüzgar kapıyı açıp dışarı adım attığında, boğazın o tuzlu ve sert rüzgarı siyah kabanını havalandırdı. Arkasından inen Akın ve diğer korumalar sessizce etrafı sararken, İtalyan kartelinin temsilcisi olan adam yüzünde sahte bir sırıtışla ileri atıldı.
“Ah, Rüzgar Bey, sonunda teşrif ettiniz. Sevkiyat gecikecek sandık—”
Adam daha cümleini bitiremeden, Rüzgar’ın işaret parmağını hafifçe kaldırmasıyla Akın’ın silahının namlusu adamın alnının ortasına dayandı. Gülümseme bir anda adamın yüzünde donup kaldı.
“Gecikmeler hakkında konuşmayı sevmem,” dedi Rüzgar, yavaş ve emin adımlarla adamın tam önünde durarak. Gözlerindeki o buz mavisi boşluk, karşısındaki adamın ruhunu söküp alacak kadar karanlıktı. “Mallar eksiksiz, saatinde ve tamistendiği gibi yüklenecek. Bir daha bana gecikmeden ya da bahanelerden bahsedersen, o konuşmayan çeneni bu betonun üzerine çivilerim. Anlaşıldı mı?”
İtalyan temsilci yutkunarak zorlukla başını salladı. “An... Anlaşıldı, Rüzgar Bey.”
Rüzgar arkasını dönüp kasvetli deponun içine doğru yürürken, arkasında bıraktığı korku dalgası her adımıyla biraz daha büyüyordu. Sevkiyat tek bir pürüz çıkmadan, gıkını bile çıkaramayan o korkmuş adamların elleriyle kilitlendi. Her şey kusursuzca, bir saat gibi işliyordu. Çünkü bu şehirde rüzgar ne yöne eserse, herkes o yöne eğilmek zorundaydı.
İşler bittikten sonra limanın arkasındaki karanlık bir köşeye çekilmiş siyah minibüsün kapısı Rüzgar’ın işaretiyle açıldı. İçeriden, elleri bağlı, yüzü gözü morluklar içinde kalmış bir adam yere doğru yığıldı. Bu, sabahki Korhan’ın sağ kolu olduğu ve doğrudan Matem’in adını ağzına alan o piç kurusuydu.
Rüzgar ceketinin düğmelerini sakin bir hareketle açıp adamın önüne ilerledi. Adam korkuyla başını kaldırıp Rüzgar’ın buz gibi bakışlarıyla karşılaştığında titremeye başladı.
“L... Lütfen, Rüzgar Bey, ben sadece emri—”
Adamın lafını bitirmesine izin vermedi. Belindeki mat siyah silahı, bir ses bile çıkarıyormuş gibi yumuşak ama ölümcül bir hızla çekip adamın tam alnının ortasına dayadı.
“Berlin’deki o masanıza da, kurallarınıza da söyleyin,” dedi Rüzgar, sesi o kadar alçak ve fısıltı halindeydi ki, sadece ikisi duyabiliyordu. “Nişanlıma dokunanı öldürürüm.”
Tetik düştüğünde, patlayan ses limanın rüzgarına karıştı. Adamın cansız bedeni soğuk betona yığılırken, Rüzgar tabancasını sakinçe beline soktu, eline bulaşan tek bir damla kana bile bakmadan arkasını döndü.
“Temizleyin burayı,” dedi Akın’a doğru yürürken. “Şirkete dönüyoruz.” Cebinden çıkardığı siyah mendiliyle ellerindeki kanı silip arabasına bindi.
Bölüm etkileşimi
