4. bölüm / 17
Matem Rüzgarı4. Bölüm
Bölümler 17Şu an: 4. Bölüm
- 1 1. Bölüm2.740 kelime
- 2 2. Bölüm2.604 kelime
- 3 3. Bölüm2.916 kelime
- 4 4. Bölüm2.292 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5. Bölüm2.132 kelime
- 6 6. Bölüm2.508 kelime
- 7 7. Bölüm3.119 kelime
- 8 8. Bölüm2.231 kelime
- 9 9. Bölüm2.510 kelime
- 10 Çalma Listesi68 kelime
- 11 10. Bölüm2.654 kelime
- 12 11. Bölüm2.687 kelime
- 13 12. Bölüm2.287 kelime
- 14 13. Bölüm3.131 kelime
- 15 14. Bölüm2.160 kelime
- 16 15. Bölüm2.418 kelime
- 17 16. Bölüm2.242 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Rüzgar’ın o buz mavisi gözleri İstanbul’un üzerinde dolaşmaya devam etti. Holding’indeki odasındaydı. Buradan baktığında bütün şehir ayaklarının altındaydı ve Rüzgar bu duyguyu seviyordu.
Elindeki viskiden son yudumunu alıp masasına koyduktan sonra deri koltuğuna oturdu. Üzerindeki takım elbiseyi düzeltirken çalınan kapıya çevirdi bakışlarını.
Rüzgar Keskiner bu hayatta kimseye güvenmezdi. Ne bir dostu ne de bir ailesi vardı. Güvenmemeyi hayat ona acı bir şekilde tattırmıştı.
“Patron hazırsanız çıkalım.” Dedi adamlarından biri. Silah sevkiyatı için olan toplantıya gidecekti.
Yerinden kalktım çekmecesinden kendine özel yaptırdı silahı çıkartıp beline taktı. Üzerinde bir yılar şekli vardı, kafası yukarı doğru çıkarken kuyruğundan köşeye sıkışmıştı.
“Adamları topla.” Diyerek verdiği emirle odadan çıktı. Şirketin içinde attığı her adımda insanlar ona bakmaya korkuyordu. Bu zamana kadar kimse gülümsediğini, uzun uzun cümle kurduğunu görmemişti.
Siyah araçlarından birine bindiğinde yine o dört araç İstanbul’un sokaklarında ilerlemeye başladı. “Akif.” Dedi karşısındaki adama bakarak.
“Emret patron.”
Rahat bir şekilde arkasına yaslandı. “Bana Matem Sözer hakkında ne kadar bilgi varsa topla getir. Akşam olmadan masamda olsun.”
“Emredersin patron.”
Rüzgar’ın eli çenesinde düşünceli gözlerle camdan dışarıyı izlemeye devam etti. Hayatında ilk defa bir kadını bu kadar merak etmiş, bu kadar kafasına takmıştı. Gözleri bir an olsun silinmiyordu.
Neydi ki gözleri?
Ela? Yeşil? Kahve? Hayır.
Bal rengi…
Hemde öyle güzel bir bal rengiydiki bakışlarını kaçırmadan saatlerce izleme isteği uyandırmıştı içinde. Oysa o kimseyi umursamazdı ama bu sefer olaylar daha karışıktı. Bir çift göz insanı büyüleyemezdi.
Yarım saatin sonunda toplantı için Boğazda bulunan kendi restorantlarından birine gelmişti. İçeri girdiğinde masada oturan iki adam hızla ayağa kalktı.
“Rüzgar Bey hoşgeldiniz.”
Adamlar karşısında titrememek için ellerini önlerinde bağlamış, gözlerini masanın ahşap dokusuna dikmişlerdi. Rüzgar sandalyeye bile oturmadı; doğrudan masanın ucuna yaslanarak üzerlerindeki tüm oksijeni emen o tok sesiyle konuştu.
“Sevkiyat limandaydı,” dedi, kelimeleri sanki birer idam fermanı gibi tek tek dökerek. “Almanya bağlantılı o üç konteynerin süresi dünden bitti. Sizin yüzünüzden buradayım. Dünya üzerindeki en büyük sevkiyat zincirini yöneten bir adamın vaktini beşerî bir gecikmeyle harcıyorsunuz.”
Masada oturan adam yutkundu, boynundaki ter damlası gömleğinin yaka kısmına sızarken zar zor konuştu: “Rüzgar Bey, gümrükte bir pürüz çıktı, Interpol’ün yeni denetimart…”
Rüzgar’ın elinin masaya hafifçe ama keskin bir ses çıkaracak şekilde vurması, adamın cümlesini yarıda kesti. “Interpol benim masamda kahve içiyor, sen bana gümrükteki küçük engellerden bahsediyorsun,” dedi, gözlerindeki o buz mavisi tehlike parlarken. “Benim bu şehirde, bu ülkede ve o okyanusun ötesinde esen rüzgarın yönünü belirlediğimi unuttunuz galiba. Paris’teki borsadan Moskova’daki demir tüccarlarına kadar herkesin benim iki dudağımın arasında nefes aldığını sanırım yeterince net anlatamamışım.”
Yandaki adam korkuyla başını eğdi. “Emredersiniz efendim, hemen hallediyoruz, yarın şafakta sevkiyat istediğiniz noktada olacak.”
“Yarın şafak diye bir zaman dilimi yok,” dedi Rüzgar, dümdüz bir sesle. “Bir saat içinde o konteynerler yerinde olmazsa, ikinizin de cesedini Boğaz’ın sularından toplarlar. Dağılın.”
Adamlar arkalarına bile bakmadan saniyeler içinde masadan uzaklaşırken, Rüzgar ağır adımlarla restorandan çıktı. Akif hemen kapıyı açıp siyah zırhlı aracın arkasını gösterdi. Rüzgar arabaya biner binmez telefonunu çıkardı, ekrana düşen dosyaya şöyle bir göz attı: Matem Sözer. 18 yaşında.
Gözlerinin o bal rengi detayını, hayatının neresinde saklandığını ekranın ışığı yüzüne vururken izledi. Küçücük bir otel odasında, ilaçlarla örülü dünyasında kilitli kalmış bir kızdı belki ama Rüzgar Keskiner’in haritasına bir kez giren hiçbir şey onun elinden kaçamazdı.
Ailesiz demişlerdi o kız için ama görünürde bir babası vardı. Bu Rüzgar’ın içine daha büyük bir merak düşürürken yollarının bir kez daha kesişeceği belli olmuştu.
🍂
Bu evren insanların hayatları, kaderleri veya tesadüfleri hepsi birer denge üzerine kuruludur. Ne zaman nerede ne olacağı bellidir insan kendi hayatını görmeden bilmeden bu dünyaya gelir bazıları bundan çok büyük keyif alırken bazıları ise yani benim gibiler sadece ölmeyi beklerler.
Bir kızın eğer hayatında babası yoksa aldığı her nefes ölüme eşdeğerdir ama babası hayatta olduğu halde yetim kalan kızlar aldığı her nefeste yanarak ölüp bir daha dirilirler.
Ne, zaman insanın yaralarını sarardı ne de bir merhem. Babasızlık hiç iyileşmeyen en büyük yaraydı. Bir kızın saçını babası okşamamazsa gelip eli oğlu yolsa ne fark eder ki?
Hiçbir şey.
Komedinin üzerinde duran ilaç şişemi alıp içinden bir hapı suyla içerek yeniden yerine bıraktım. Kafam hâlâ dünkü olaydan dolayı fazlasıyla karışıktı Rüzgar gelmiş, anlamlandırmadığım şeyler söylemiş ve gitmişti.
Ardından çıktığımda ise ortalıkta görememiş ben de yeniden otelin yolunu tutmuştum. Yatağımdan kalkıp çantadan resim defterimi çıkardım. Yeniden oturarak defteri açtım.
Parmaklarımı sayfaya bastırarak kömür karası kalemle çizgileri derinleştirdim. Resim defterinin o sert sayfasına dökülen her çizgi, içimdeki o dinmek bilmeyen gürültünün dışa vurumuydu. Renklere yer yoktu benim dünyamda; siyahtı.
Kalemin ucu kağıt üzerinde hırsla hareket ederken, ortaya çıkan silüet yavaş yavaş şekil almaya başladı.Rüzgâr’ın o keskin, buz mavisi bakışları ve dün gece bana doğru eğildiğindeki o tehlikeli yakınlığı kalelimin ucundan kağıda dökülüyordu sanki. Yüz hatlarını değil, o adamın yaydığı o boğucu otoriteyi ve üzerimdeki baskısını çiziyordum.
“Kendi ellerinle bir canavar yaratıyorsun Matem,” diye fısıldadım kendi kendime, kalemi defterin üzerine biraz daha bastırarak.
Çizdiğim yüzün hatları netleştikçe, o mavilikleri kalemin siyahıyla tonlamaya çalıştım ama ne kadar uğraşırımsa uğraşayım, o gözlerdeki gerçeği kağıda tam olarak aktaramıyordum. Çünkü o bakışlar sadece kağıda değil, doğrudan ruhuma işlemişti. Kalemi bırakıp geriye yaslandım ve ellerimi saçlarımın arasına geçirerek derin bir nefes aldım.
Buraya kaçmak, o adamlardan uzaklaşmak için gelmiştim ama şimdi kendi ellerimle ördüğüm bu küçük otel odasının içinde, adını bile koyamadığım başka bir kafese hapsoluyordum.
O adama karşı bir şey hissedip hissetmediğimi uzun uzun düşündüm ama yoktu kalbim de içimde hiçbir şey yoktu zaten olmasa da saçma olurdu ilaçlar yüzünden yaşayan bir ölüden farkım yoktu.
Yatağın kenarına oturup uzun süre öylece kaldım. Gözlerimi karşıdaki duvara dikmiştim ama aklım dün gecenin bıraktığı tortudaydı. Yavaş hareketlerle ayağa kalkıp dolaba yöneldim. Askıdaki siyah kot pantolonu ve boğazlı siyah kazağımı çıkardım.
Üstümü giyinirken ellerimin hafifçe titrediğini fark ettim; ilaçların vücudumda yarattığı o uyuşukluk hâlâ geçmemişti. Kalın montumu omuzlarıma geçirip fermuarını çektim. Aynanın karşısına geçip düz saçlarımı elimle düzelttim. Cebime ilacımı ve biraz da para attım.
Oda anahtarını lobideki masaya bırakıp dışarı çıktım. İstanbul’un aralık ayındaki o keskin ayazı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Dün Zeliha’ya verdiğim berenin yokluğunu şimdi daha iyi hissediyordum.
Adımlarımı cadde üzerindeki sakin bir giyim mağazasına yönlendirdim. İçeriye girdiğimde göz gezdirdim; uzun rafların arasından kalın, siyah bir kazak, rüzgârı kesen düz siyah bir pantolon, bere ve parmaklarımı tamamen kapatacak siyah eldivenler seçtim. Kasaya gidip ücretini ödedim, aldıklarımı poşete koyup mağazadan ayrıldım. Eldivenleri ellerime geçirip poşeti sıkıca kavradım.
Gözlerim kalabalığın arasında gezinirken, birkaç adım ötemde duran geniş omuzlu silüeti gördüm. Üzerindeki montun rengi, duruşu, kafasını hafifçe yana eğişi… Tıpkı andırıyordu.Kanımın çekildiğini hissettim. Nefesim boğazımda düğümlendi, bacaklarım yere mıhlanmış gibi hareket edemez hale geldi. Gözlerimi ona diktiğim an, adam başını çevirip bana doğru baktı. İçimdeki o can pazarı korkuyla tetiklendi; arkama bile bakmadan, elindeki poşeti sıkıca kavrayıp kalabalığın arasına daldım.
“Hayır,” diye mırıldandım nefes nefese, “şimdi değil.”
Arkama bakmaya cesaret edemeden en yakındaki dar, karanlık ara sokağa kendimi attım. Sokak aralarında koşa koşa ilerlerken kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atıyor, gördüğüm o adamın arkamdan gelip gelmediğini kontrol etmek için bile dönmeye korkuyordum. Zihnimdeki o panik dalgasıyla adımlarımı hızlandırdım, tek bir çıkış arıyordum.
Nereye çıktığımı bilmeden, ara sokaklardan birinden aniden ana caddeye fırladım. Ama çıktığım yer, beni korkudan titreten o gerçeğin tam ortasına, Keskiner Bar’ın hemen önüne çıkmıştı.
Daha soluklanmaya fırsat bulamadan, bileğime sarılan sert ve demir gibi bir el beni ani bir hamleyle kaldırımdaki dükkanın çıkıntılı gölgesine, ara sokağın duvarına doğru çekti. Sırtım duvara çarptığında, ağzımdan kaçan çığlığı kapatan büyük bir el ve hemen önümde o tanıdık koku vardı.
Başımı yukarı kaldırdığımda, buz mavisi gözlerin karanlıkta parıldadığını gördüm. Rüzgâr, beni duvara yaslamış, bir eliyle bileğimi tutarken diğeriyle ceketinin yakasını düzeltiyordu.
“Bu ne acele, Freya?” dedi, sesi soluk soluğa kalmış fısıltımla yarışacak kadar alçak ama bir o kadar otoriterdi. “Kimden kaçıyorsun böyle?”
“Rüzgar Bey?” Dedim şaşkınca derin derin nefesler alarak. Titrememi durdurmaya çalışıyordum ama gözleri üzerimdeyken bu daha zordu. “Sizi ilgilendirmez bu.” Geri çekilmeye çalıştığımda beni daha da bastırdı duvara ama o an aklıma gelen o dokuz geceyle titremem arttı. “Bırakır mısınız?”
Gözlerim korkuyla açılıp kapanırken, içimdeki o panik dalgası nefes almamı tamamen engelliyordu. Rüzgâr, duvara yasladığı bedenimden bir milim bile uzaklaşmamıştı; aksine, yüzündeki o sert ve sorgulayıcı ifade, titrediğimi fark ettiği an anlık bir değişime uğradı.
Bileğimi tutan parmaklarının baskısı yavaşça gevşedi, diğeriyle ceketimin önünü kapatmak ister gibi hafifçe geri çekildi. Buz mavisi gözlerindeki o keskin otoritenin yerini, ne olduğunu anlamaya çalışan koyu bir gölge aldı.
“Sen…” dedi sesi, az önceki o alaylı tınısından sıyrılarak oldukça net ve yakın çıktı. “Neden bu haldesin?”
Göğsüm hızla inip kalkıyor, korkudan ve koşturmaktan yorulan bedenim ayakta durmakta zorlanıyordu. Gözlerimden akan o panik okunurken, ona cevap verecek tek bir kelime bile bulamadım. Rüzgâr, üzerimdeki o titremeyi ve rengi solmuş yüzümü dikkatle süzdü; sanki içerideki o demir duvarların bir anlığına nasıl yıkıldığını görmüştü. Aramızdaki mesafeyi biraz daha açıp ellerini iki yana saldı, benden tamamen uzaklaşmasa da üzerimdeki o baskıyı hafifletti.
“Tamam,” dedi alçak ve sakinleştirici olmaya çalışan o tok sesiyle. “Kimse yok burada. Derin nefes al.”
Cebimden ilacımı çıkartıp hızla bir tane ağzıma atıp yuttum. Duvarın dinine çökerek dizlerimi kendime çektim. “Sen niye her yerde karşıma çıkıyorsun benim?” Diye sordum en sonunda.
“Benim barımın ordasın ondan olabilir mi?” Dedi önümde çökerken. “Matem…” diye mırıldandı. “Seni kim bu hale getirdi? Baban mı?”
Kaşlarım çatıldı. “Öldü o.” Yüzüme gelen saçları geriye attım. “Hem sanane ya. Her çalışanınla böyle ilgileniyor musun sen?”
Başını iki yana salladı. “Hayır bir sana.” Dedi yalana sığınmak yerine.
“Neden?” Diye sordum merakla. Yavaş yavaş kendime gelmeye başlamıştım. Başımı duvara yaslayıp mavi gözlerine baktım. Boyu benden fazlasıyla uzundu o yüzden başımı kaldırmıştım biraz.
Mavileri yüzümde dikkatle gezindi hep olduğu gibi “Farklısın Matem. Adın, gözlerin, yüzün, sesin… her şeyin çok farklı.”
Alayla gülerek başımı iki yana salladım. “Oyun oynama benimle.” Dedim duvardan tutunarak kalktığımda “Senin gibi adamlara ayıracak vaktim yok.”
Tam gitmek için bir adım atacaktık ki bileğimden nazikçe tutup durdurdu. Yeniden başımı kaldırıp yüzüne baktım. “Benim gibi adamlar nasılmış?”
“Sayayım mı tek tek?” Elimi ondan çekip tamamen yüzüne döndüm. “Zengin, şımarık, her kızı elde edebileceğini sanan o adamlar. Ha bir de kendinizden küçük kızlara takarsınız hep.”
Kaşları çatıldı dediklerimle. “Birincisi; hayatımda hiçbir kız yok. Olmadı da kimseyle uğraşmak istemedim. Daha önemli işlerim var. İkincisi; bir daha soruyorum kimden kaçıyorsun? Babandan mı?”
Hayatımda ilk defa karşımda bu kadar net, bu kadar duvarları yıkan bir adam görüyordum. Ama korkuyordum; hissettiğim o tuhaf yakınlığın, arkasından gelecek enkazdan daha büyük olmasından korkuyordum.
“Sana hesap vermek zorunda değilim Rüzgar,” dedim, sesimdeki o titrek öfkeyi gizlemeye çalışarak. “O adamın ya da başkasının... Kimden kaçtığım seni ilgilendirmez. Buraya çalışmaya geldim, hayatımı inceletmeye değil.”
Rüzgâr, üzerimdeki o hırçın tepkiyi bekliyormuş gibi hafifçe gülümsedi ama bu gülümsemede alaydan eser yoktu; aksine yüz hatları daha da ciddileşmişti.
“İlgilendirir,” dedi, kelimeleri tane tane ve son derece net dökülürken. “Çünkü bu sokaklarda kimin eli kimin cebinde, kim kimden kaçıyor en önce ben bilirim demiştim. Ve sen, Freya... Bu şehrin ortasında böyle kaçarak yaşayamazsın. Eninde sonunda ya yakalanırsın ya da kendi korkularında boğulursun.”
“Boğulursam da kendi suyumda boğulurum,” dedim, başımı dik tutmaya çalışarak. “Bırak şimdi beni.”
Gözlerini bir an olsun yüzümden ayırmadan, farklı bir konuya değindi. “Babam demedin, o adam dedin neden?”
Derin bir nefes alarak sakin kalmaya çalıştım. “Hakettiği bu demekki. Şimdi Rüzgar Bey izin verirseniz gideceğim.” Dedim son cümleyi imayla.
Başını iki yana salladı. “İzin vermiyorum. Bara gir dışarısı soğuk. Zaten mesaine az kaldı.” Bir şey demeden bara ilerledim. İnsanlara uğraşacak halim kalmamıştı artık.
O arka masaya yöneldiğinde bende peşinden ilerleyip karşısına oturdum. Gözlerim bu sefer daha büyük bir dikkatle üzerinde gezinmeye başladı. Dürüst olmak gerekirse fazla yakışıklı bir adamdı. Onu merak ederek telefonumu çıkardım ve adını yazdım.
Direkt bir sürü resim ve haber sitesi çıktı. Birine tıkladım.
Keskiner Holding bir ilke daha imza atarak Türkiye petrollerinde…
Rüzgar Keskiner hakkında çıkan bazı yolsuz iddiaların hepsi mahkeme kararıyla yalanlandı ve bu iddiaları ortaya atanlara yüksek miktarda para cezası kesildi…
Telefonu kapatıp yeniden ona döndüm. “Sen kimsin Rüzgar?” Dedim merakla.
Omuz silkerek etrafını gösteri. “İş adamı.”
“Sadece iş adamı değilmişsin ama,” dedim, ekrandan okuduğum o birkaç kelimenin ağırlığını tartmaya çalışarak. “Adının yanında holdingler, yolsuzluk davaları, mahkeme kararları falan yazıyor. Sen sıradan bir bar sahibi değilsin.”
Rüzgâr, kollarını masanın üzerine yaslayıp öne doğru biraz daha eğildi. O hareketle üzerimdeki o baskın ve tanıdık aura yeniden etrafımı sardı. Yüzünde ne bir şaşkınlık ne de telaş vardı; aksine, bu sırrın açığa çıkmasından rahatsız olmadığı her halinden bellereydi.
“Araştırdın demek,” dedi, sesindeki o hafif alaylı tını gülümsemesine de yansıdı. “İnternette yazan her şeye inanırsan işimiz var, Matem. Orada yazanlar sadece dünyamın parlayan yüzü.”
“Ya karanlık yüzü?” diye sordum, istemsizce sesimdeki o meraklı tonda. “Beni buraya alırken, burada çalıştırırken kim olduğumu biliyor muydun peki? Yoksa tesadüf müydü her şey?”
Gözlerindeki o mavilikler derinleşti, bir an için ne düşündüğünü okumama izin vermeyen o sert duvar yeniden örüldü. “Bu hayatta hiçbir şey tesadüf değildir, Freya,” dedi sessizce. “Özellikle de sen ve ben.”
Cevabı karşısında yutkuncum boğazımda düğümlendi. Ayağa kalkıp arkasındaki masadan uzaklaşmaya çalıştım ama adımlarımı takip eden o bakışlarını sırtımda hissediyordum. “Benimle bu şekilde konuşmayı kes,” dedim arkama bile dönmeden. “Ne oyun oynuyorsan oynama, ben bu masada yokum.”
Hızlı adımlarla içerki odaya girip buranın kendi kıyafetlerini üzerime geçirdim ona bakmadan çıkıp barın arkasına geçtim. Gece saatler ilerledikçe barın kalabalığı arttı, müzik kulaklarımı sağır edecek seviyeye ulaştı ama ben sanki o gürültünün çok dışındaydım.
Gece saatler ilerledikçe barın kalabalığı arttı, müzik kulaklarımı sağır edecek seviyeye ulaştı ama ben sanki o gürültünün çok dışındaydım. Bazen İlayda yanıma geliyor bir şeyler anlatıyordu ama hepsine geçiştirmeli cevaplar veriyordum.
Tezgahın arkasında mekanik hareketlerle bardakları silerken, gözüm istemsizce Rüzgâr’ın oturduğu o masaya kaydı. Oradaydı; hâlâ aynı sert ve kendinden emin duruşuyla etrafı süzüyordu, bakışlarımız bir an havada çarpışsa da başımı hemen başka bir yöne çevirdim. İçimdeki o huzursuzluk dalgası bir an olsun dinmiyor, kafamın içindeki sesler zihnimi kemiriyordu. Vardiyanın bitimine kalan her saniye sırtıma binen bir yük gibi ağırlaşırken, ne o adamın tehditkar gölgesi ne de Rüzgâr'ın söyledikleri aklımdan çıkıyordu. Gece yarısını deviren saatlerin ardından nihayet mesaim bittiğinde, üzerimdeki o yorgunluğu adeta sürükleyerek arka odaya geçtim, kendi montumu giyip dışarıdaki karanlığa ve keskin ayaza adım attım; bu defa arkama bakmaya cesaret edemeden, doğrudan otelimin yolunu tuttum.
—————
Bölüm etkileşimi
