9. bölüm / 17
Matem Rüzgarı8. Bölüm
Bölümler 17Şu an: 8. Bölüm
- 1 1. Bölüm2.740 kelime
- 2 2. Bölüm2.604 kelime
- 3 3. Bölüm2.916 kelime
- 4 4. Bölüm2.292 kelime
- 5 5. Bölüm2.132 kelime
- 6 6. Bölüm2.508 kelime
- 7 7. Bölüm3.119 kelime
- 8 8. Bölüm2.231 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 9. Bölüm2.510 kelime
- 10 Çalma Listesi68 kelime
- 11 10. Bölüm2.654 kelime
- 12 11. Bölüm2.687 kelime
- 13 12. Bölüm2.287 kelime
- 14 13. Bölüm3.131 kelime
- 15 14. Bölüm2.160 kelime
- 16 15. Bölüm2.418 kelime
- 17 16. Bölüm2.242 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hiçbir son aslında bir başlangıç değildir. Ve insan bunu en büyük varlığını kaybedince anlar. çünkü sinematik cümlelerin ardına saklanan o 'her son yeni bir başlangıçtır' yalanı, sadece geride kalanların vicdanını rahatlatmak için uydurulmuştur. Gerçek şu ki, sekiz yaşındayken annemin gözlerindeki ışığın sönüşünü izlediğimde, hayatımda yeni bir sayfa açılmadı; var olan tüm sayfalar simsiyah bir mürekkeple boyandı. Şimdi ise koca dünya da ne bir eve sığabiliyordum ne de bir şehre.
Aslında hiçbir insan güçlü de değildir. Yaşadıklarını dışarıya nasıl yansıttığına göre değişir bu. Ben ağlamadığım için güçlü bir kız değilim aksine annesinin ölmünde saatlerce ağlamış ve bir daha o günden çıkamamış küçük bir kız çocuğuyum.
“Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece. Yalnızlık sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna…”
Yine dudaklarımda annemin öğrettiği şarkı parmaklarımda bütün geçmişim için yaktığım sigara. Aslında bu kadar sigara içmemin sebebi o evde geçen yakamadığım her bir günün acısı için.
İnsan içindeki acıları yakamadığı zaman sigarayı yakarmıi bütün hayatını, geçmişini, geleceğini onda kül edermiş.
Mesai saatimin başlamasına az bir süre kalmıştı bende arka tarafta oturmuş dakikaları sayıyordum. Sabah Rüzgar’ı odadan kovduktan sonra yüzünü görmek istemiyordum ama seçim şansım da yoktu.
Şu kısacık iğrneç ömrümü de hastane odalarında çürütmek istemiyordum. Birinin himayesi altında kalmak istemiyordum. Zamanında annem uzun süre hastane de yatmış ama yine de bu hastalığa kurban gitmişti.
Rüzgar Keskiner benim içimdeki ateşime esen o yel.
Ama rüzgarlar her zaman ateşleri harlar. Bu doğanın bir kanunudur.
Ve benim yıllar sonra ilk defa içimde öyle büyük bi ağlama isteği vardı ki kelimelere dökemeyecek kadar fazlaydı. Ama bir kez başlarsam o on yılı akıtana kadar duramazdım.
Sigaram bittiğinde duvara bastırıp çöpe attım ve içeri girdim. Siyah montumu kapının arkasına astıktan sonra ise barın arkasına geçtim.
İnsanlar gelmeye başlamış İlayda’da yerini almıştı. “Hoş geldin.” Dedi kocaman gülümserek.
“Hoş buldum.” Bardakları yerine dizip müşterilere istediklerini vermeye başladık.
“Yarın gün içinde bana gelsene.” İlayda hevesle bana döndü. “Tek yaşıyorum evde ve diyorum ki kız kıza eğleniriz.”
Elimdeki birayı tezgaha bırakarak ona baktım. Gözlerindeki heyecan ve mutluluk fazlasıyla ortadaydı o yüzden “Gelirim.” Dedim başımı sallayarak.
“Yaşasın be harikasın.” Mutlu mutlu önüne döndüğünde bende gülümsemeden edememiştim bu haline.
Gözlerim benden bağımsız durmadan Rüzgar’ın geldiğinde oturduğu masaya kayıyordu ama bugün boştu gelmemişti. Acaba onu kovduğum için mi gelmiyordu? Belki de anlamıştı benim gibi bir kızla hiçbir şey yapamayacağını.
Zaman ilerledi saat gece bire yaklaştı. Yorgunca tezgahı silip arkama yaslandım o sırada garsonlardan biri yanıma geldi. “Matem seni biri kapıda bekliyor kim olduğunu bilmiyorum.” Dedi.
Kaşlarımı çatarak kapıya baktım. “Tamam teşekkür ederim.” Önlüğümü çıkarıp tezgaha bıraktım ve kapıya ilerleyip kendimi İstanbul’un dondurucu soğuna bıraktım.
Görünürde kimse olmadığı için yan sokağa açılan kısma ilerledim ve gördüğün kişiyle durdum.
Korhan Vardar.
Dün bara gelip benimle konuşan o adam. Arkasında siyah bir araba yanında ise iki büyük cüsseli adamla duruyordu. Beni gördüğü anda ellerini cebinden çıkartıp gülümsedi.
“Selam güzelim. Nasılsın?”
Aramızda tak dokuz adım bırakarak durdum. “Lütfen bana o şekilde hitap etmeyin. Neden çağırdınız?” Diye sordum gözlerine bakarak.
Sokağın dondurucu ayazı tenimi keserken, gözlerimi önümdeki adama dikmiştim. Korhan Vardar’ın o iğrenç sırıtışı midemi bulandırıyordu. Arkasında siyah araba ve iki devasa adamıyla dikilen bu şerefsiz, dün barın önünde attığı tohumları bugün tam burada büyütmeye çalışıyordu.“Çağırmadım, sadece küçük bir sohbet etmek istedim,” dedi sesini alçaltarak. “Dün güzel güzel konuşamadık. Rüzgar’la mı berabersin? O piçin oyuncağı olmayı hak etmiyorsun bebeğim.”
Adını duyduğumda bile içimdeki öfke zehir gibi damarlarımda dolaşmaya başlıyordu. Geriye doğru bir adım atıp sesimdeki o buz gibi dik tutuşu korumaya çalıştım. “Bana adımla hitap et ve benden ne istediğini söyle, Korhan. Uzatacak vaktim yok.”
Korhan, sanki sabrımı test ediyormuş gibi hafifçe güldü ve elini cebinden tamamen çıkardı. “Seni o adamın elinden almak istiyorum. Rüzgar Keskiner’in oyuncağı olmaktan çok daha fazlasısın sen. Hem babanın sana ne kadar borcu olduğunu biliyorum… O borç ödenene kadar sen o herifin kancasındasın. Ama benimle olursan…”
Söylediği kelimeler beynimde yankılanırken boğazıma oturan o sıcaklık nefesimi kesti. Baba… O iğrenç herif arkasında sadece travma değil, bir de ödeyemeyeceğim borçlar mı bırakmıştı?
“Ne…” dedim sesim istem dışı titrerken. “Ne borcu?”
“Bilmiyor musun?” Korhan, yüzündeki o sahte şaşkınlıkla bana doğru bir adım attı. “Baban kumar masasında seni bıraktı bana. Sen benimsin yani.”
“Kes sesini!” diye bağırdım, gecenin karanlığını yırtan o sesimle. İçimdeki bütün o onur kırpıntıları birer birer dökülürken gözlerim dolmuştu ama akıtmayacağım. O adamlara karşı asla zayıflık göstermeyecektim.
Korhan pişkince gülmeye devam ederek üzerime doğru bir adım daha attı. “Hadi ama güzelim, bu kadar gururlu olmanın bir anlamı yok. Rüzgar seni koruyabileceğini sanıyor ama o sadece belayı üzerine çekiyor…”
“Uzak dur benden. O adama da söyle asıl onun oyuncağı olmayacağım ben!” Diye yükseldim. Titremeye başladığımı hissediyordum ama dışarıya belli etmemeye çalıştım.
Korhan bana doğru bir adım attı. “Çok geç sen arık bana aitsin anladın mı?”
Daha cümlesini bitiremeden, sokağın girişinde yankılanan o lastik sesleri kulaklarımızı sağır edecek gibi oldu. Siyah, ağır gövdeli bir araba patlayan far ışığıyla üzerimize doğru sürülürken, Korhan ve adamları refleksle o tarafa döndü.
Rüzgar arabadan indiği gibi arkasındaki korumaral iki el ateş etti. Korhan’ın adamları yere yığılırken silahlardan ses çıkmamıştı. Ama ben öylece kaldım olduğum yerde.
Rüzgar tek hamle de Korhan’ın suratına yumruğunu geçirerek yere düşmesini sağladı. “Seni de bütün gelmişini geçmişini de sikerim duydun mu beni! Nelerin, kimlerin başında olduğun umrumda bile olmaz! Bu kıza dokunursan seni yakarım.” Diye bağırdı.
Ama Korhan dudağından akan kanı sırıtarak sildi be ayağa kalktı. “Aileni yaktığım gibi mi?”
Zihnimdeki bütün sesler, o üç kelimenin ağırlığı altında ezilip bir anda yok oldu. Aileni yaktığım gibi mi?
Rüzgar’ın az önce Korhan’ın yakasına yapışan elleri, sanki bütün kemikleri kırılacakmış gibi bir saniyeliğine kaskatı kesildi. Gözlerindeki o vahşi öfke yerini kelimelerle tarif edilemeyecek kadar derin, karanlık bir boşluğa ve ölümcül bir sessizliğe bıraktı. Havdaki o dondurucu ayaz bile Rüzgar’ın üzerinden yayılan o buz gibi tükenmişlikle kıyaslanamazdı.
Ben orada, titreyen ellerimle kazağımın kollarına sarılmış, ikisinin arasında kalakalmışken; Rüzgar yavaşça başını kaldırdı. Buz mavisi gözleri artık öfkeden değil, cehennemin ta kendisinden parlıyordu.
“Ne dedin sen?” dedi Rüzgar. Sesi o kadar alçak, o kadar fısıltı halindeydi ki, sokağın sessizliğinde asit gibi eriyordu.
Korhan, dudağından sızan kanı umursamadan keyifle güldü. Zafere ulaşmış bir canavarın rahatlığıyla Rüzgar’ın üzerine doğru bir adım attı. “Yanlış duymadın, Keskiner. Babanın o çok güvendiği imparatorluğu nasıl kül ettiğimizi unuttun mu yoksa? Şimdi o küçük kız için burada bana kafa tutuyorsun ama aynen o zaman ailenin acizliğinde olduğu gibi, yine hiçbir şeyi engelleyemeyeceksin.”
Nefes alamadığımı hissettim. Rüzgar’ın geçmişine, o karanlık sırrına ve ailesini kaybettiği o büyük yangına ilk defa tanık oluyordum. Rüzgar’ın üzerindeki o dik duruş, o her şeye kadir olan dokunulmazlık zırhı saniyeler içinde çatlamıştı.
Ama Rüzgar ikinci bir şans tanımadı.
Öyle bir hamle yaptı ki, Korhan ne olduğunu bile anlamadı. Rüzgar, adamın boğazına yapıştığı gibi duvara çarptı; hırsından ve acısından parlayan gözleriyle Korhan’ın nefesini kesti. “Seni yaşatmayacağım,” dedi Rüzgar, dişlerinin arasından sızan o boğuk sesle. “Yemin ederim zamanı geldiğinde seni ellerimle parçalayacağım.”
Korhan nefessiz kalmasına rağmen gülmeye devam ediyordu. “Geç kaldın… Çoktan öğrendi…”
Arkasındaki yaralı korumalar hızla araya girip Korhan’ı Rüzgar’ın ellerinden söküp alırken, adamı apar topar siyah arabaya tıkıp gaza bastılar. Lastiklerin asfaltı yırtan sesi sokakta yankılanırken, Rüzgar olduğu yerde öylece kaldı. Ellerini dizlerine yaslamış, göğsü aldığı derin ve hırpalanmış nefeslerle inip kalkıyordu.
Sessizlik yeniden üzerimize çöktüğünde, bacaklarımın taşıyamayacağı kadar zayıfladığını hissederek adımlarımı ona doğru attım.
“Rüzgar…” dedim, sesim titriyordu.
Yavaşça başını kaldırıp bana baktı. Gözlerindeki o mavilik, o koruyucu ve güçlü adam gitmiş; yerine her şeyi kaybetmiş yaralı bir çocuk kalmıştı sanki. Bana dokunmasından korkuyormuş gibi geriye doğru yarım adım attı.
“Uzak dur benden, Matem,” dedi, sesi rüzgarda savrulan bir yaprak gibi kırılgandı. “Benim yanımda kalırsan… sana da zarar verirler.” Herkese dik duran adam bir bana kırgınlığını gösteriyordu. Elim boğazıma gitti üzerimdeki tişörtü çekiştirdim nefes alamadığım için. “Matem.” Dedi Rüzgar bana doğru uzanırken.
“İyiyim.” Dedim o an buna takılmaması için. “Asıl sen iyi misin?”
Ve o an bir ilk yaşandı.
Rüzgar hiç düşünmeden beni kendine çekip kollarını belime sardı ve sıkıca sarıldı. Kokusu burnuma dolarken ilk defa bir insanın kokusunu bu kadar beğendiğimi fark ettim.
Başını saçlarıma gömmüş kolları sıkıca belimdeydi hâlâ. Bense ne yapacağımı bilmediğim için öylece duruyordum. Titremem nasıl olduysa o sarıldığında hafiflemişti. “Matem… böyle kal olur mu?” Diye sordu sesi boğuk çıkarken. “Kimse almasın seni benden. Bende kal, bana kal.”
Biraz geri çekilerek gözlerime baktı. Yüzüme gelen saçlarımı geriye itti. “Rüzgar…”
“Dokunabilir miyim? Rahatsızsan çekilirim.” Dedi küçük bir çocuk gibi. Cevap vermek yerine sadece başımı salladım. Hafifçe gülümsedi buna karşılık.
Elini yanağıma koyarak baş parmağıyla alt dudağımı okşadı. “Tek bir kelime söyle Matem. İzin ver o adama bunun bedelini ödeteyim. Yak de yakayım, yık de yıkayım.”
O adam dediği kişi hayatımın katili olan kişiydi. Baba, babam değil sadece baba.
“Ona bu zevki verme,” diye fısıldadım, parmaklarım usulca bileğine dolanırken. Nefesim hâlâ kesik kesikti ama göğsümün üzerindeki o görünmez ağırlık, Rüzgar’ın dokunuşuyla biraz olsun hafiflemişti. “Canımızı yaktıkları yetmedi mi? Onların oyununa gelip kendimizi ateşe atmayalım.”
Rüzgar’ın buz mavisi gözleri yüzümde gezindi; o sert, acımasız adamdan eser kalmamış, bakışları sanki dünyadaki tek sığınağı benmişim gibi yumuşamıştı. Başını hafifçe salladı ama çenesindeki kaslar hâlâ gerginliğini koruyordu.
“Benim için yanan bir ateş varsa,” dedi, parmağı alt dudağımdan yanağıma doğru kayarken, “o sadece seni korumak için yanar, Matem. Ama o şerefsizin sana söylediklerini, o borç hikayesini ve adını kirletmesini yanına bırakacağımı sanıyorsan yanılıyorsun.”
“Borç…” dedim, o kelime yeniden zihnime saplanırken sesim titredi. “O adamların kancası altındayım Rüzgar. Kaçamam ki. Bedenimi, hayatımı o adamlara peşkeş çeken bir adamın bıraktığı miras bu.”
Rüzgar’ın gözlerindeki o karanlık fırtına yeniden koptu ama bu sefer öfkesi bana değil, her şeyi mahveden o geçmişe yönelikti. Elini yanağımdan çekip parmaklarını parmaklarıma kenetledi. Öyle sıkı tuttu ki, sanki bırakırsa rüzgar beni alıp götürecekmiş gibiydi.
“Hiçbir yere gidemezsin,” dedi, sesi bütün geceye meydan okuyacak kadar net ve kararlıydı. “Sen o adamlara değil, sadece bana aitsin Matem. O borcu da, o pisliği de tek tek temizleyeceğim. Bana güven.”
O an, hayatımda ilk defa birine gerçekten güvenmek istedim. İçimdeki o korkak, hep kaçmaya programlanmış küçük kız çocuğu ilk defa arkasına bakmadan birinin arkasından yürümek istedi.
“İçeri geçelim,” dedim, üzerimdeki ince tişörtün sokağın ayazına karşı hiçbir koruma sağlamadığını ancak o an fark ederek. “Donuyorum.”
Rüzgar başını sallayıp beni bardağın arka kapısından içeriye doğru yönlendirdi. Sıcak içerisi tenime çarptığında hafifçe ürperdim. İlayda’nın müşterilerle ilgilendiğini görünce derin bir nefes alıp arkaya, personellerin dinlendiği küçük odaya geçtim.
Rüzgar da peşimden içeri girip kapıyı kapattı. Oda aniden küçülmüş, onun varlığıyla dolup taşmıştı.
“Hâlâ hastaneye gitmiyoruz değil mi?” dedim, tek kaşımı kaldırarak ona bakarken. İçimdeki o inatçı yönüm, ne kadar korkarsam korkayım yüzeye çıkmaya bayılıyordu.
Rüzgar, dudaklarındaki o solgun ama tatlı tebessümle bana doğru bir adım attı. “Bugünlük zafer senin olsun, küçük hanım. Ama bu konuyu kapattığımı sanma.”
Ona doğru bir adım attım. “Ailene ne oldu?” Diye sordum merakına yenik düşerek.
“Uzun hikaye.” Dedi sadece “sana daha önemli bir şey sormam lazım.” Başımı salladığımda devam etti. “İnsanlar bizi biliyor Matem. Benden uzak dursan da Korhan artık seni bırakmaz o yüzden en iyisi yanımda kalman. Yani uzun lafın kısası benimle nişanlı rolü oynar mısın?”
O kelimeler küçük odanın içinde yankılandığında, sanki bütün oksijen bir anda çekilmiş gibi nefessiz kaldım. Nişanlı rolü… Kulaklarımda uğuldayan sese anlam vermeye çalışırken gözlerimi yüzünde sabitledim. Az önce kollarının arasında güvende hissettiğim o an, yerini ani bir şok dalgasına bıraktı.
“Ne?” dedim, sesim fısıltı gibi çıkmıştı. “Nişanlı mı? Rüzgar sen aklını mı kaçırdın? Biz… Biz daha birbirimizi yeni tanıyoruz!”
Rüzgar, yüzümdeki şaşkınlığı ve paniği görünce ellerini iki yana açtı ama bana yaklaşmadı; sanki üzerime fazla gelmekten korkuyormuş gibi durdu. “Mantıklı düşün Matem,” dedi, sesi her zamankinden çok daha ikna edici ve netti. “Korhan seni o borçla, o iğrenç tezgahlarla tehdit ediyor. Eğer sıradan bir barmen kız olmaya devam edersen, seni o masalara meze yaparlar. Ama karşısında Rüzgar Keskiner’in nişanlısını görürse… kimse sana dokunmaya cesaret edemez. O yüzük, üzerindeki bütün hedefleri tek kalemde siler.”
“Ama bu bir yalan!” diye sesimi biraz yükselttim, içimdeki o korku yeniden tırmanmaya başlarken. “Yalanlar bir gün ortaya çıkar Rüzgar. Ben kimsenin maskesi olamam, hele ki böyle bir yalanın altına asla imzamı atamam.”
Rüzgar aramızdaki mesafeyi tek bir adımda kapatıp ellerini omuzlarıma koydu. Buz mavisi gözleri o kadar kararlı, o kadar inatçı bakıyordu ki, içimdeki o direnişin yavaşça eridiğini hissettim. “Bu bir yalan değil, sadece bir zırh, Matem,” dedi, fısıltısı tenime çarparken. “Benim yanımda güvende olmanı istiyorsan, bu oyunu oynamak zorundayız. Sadece bir süreliğine… Her şeyi yoluna koyana kadar.”
Boğazıma oturan o düğümle başımı başka bir yöne çevirdim. Hayatım boyunca zaten bir yalanın, bir mecburiyetin içindeydim; şimdi kendi irademle başka bir yalana adım atmak korkutucuydu. Ama Korhan’ın o sarktığı kuytu sokak, babanın bıraktığı o pis miras ve üzerime çöken o karanlık tehlike zihnime bir şerit gibi dizildiğinde, başka bir çıkış yolum olmadığını anladım.
“Ya kabul etmezsem?” diye sordum, gözlerimi yeniden onun gözlerine dikerek. “Başka bir yol yok mu?”
“Yok,” dedi hiç tereddüt etmeden. “Ya benim yanımda, arkamda durursun… Ya da o kurşunların, o pisliklerin arasında tek başına kalırsın. Ben seni yine korurum ama işe yaramaz. Seçim senin.”
Derin bir nefes aldım; göğsüm sancıyla inip kalkarken, ellerimi hafifçe kazağımın kollarına sakladım. “Bunu neden yapıyorsun Rüzgar?” dedim, sesimdeki o kırgın ama bir o kadar meraklı tonla. “Daha iki hafta önce tesadüfen tanıştığımız bir kız için neden kendi başına bu kadar büyük bir bela alıyorsun?”
Rüzgar’ın dudaklarında acı ama içten bir tebessüm belirdi. Parmakları yavaşça çeneme doğru uzandı ama dokunmadan durdu. “Çünkü Matem,” dedi derinden gelen o sesiyle. “Sen o karanlığın ortasında tek başına savaşırken, ben sadece izleyemeyecek kadar çok bağlandım sana. Şimdi söyle… kabul ediyor musun?”
Odadaki sessizlik, üzerimdeki bütün yükü sırtımda taşımaya çalışıyormuşum gibi ağırlaştı. Gözlerimi yüzünde son bir kez gezdirdim; bana sunduğu o tehlikeli ama güvenli limana bakıp sonunda başımı yavaşça salladım.
“Tamam,” dedim, fısıltıyla. “Oynayalım o zaman bu oyunu.”
Bölüm etkileşimi
