17. bölüm / 17
Matem Rüzgarı15. Bölüm
Bölümler 17Şu an: 15. Bölüm
- 1 1. Bölüm2.740 kelime
- 2 2. Bölüm2.604 kelime
- 3 3. Bölüm2.916 kelime
- 4 4. Bölüm2.292 kelime
- 5 5. Bölüm2.132 kelime
- 6 6. Bölüm2.508 kelime
- 7 7. Bölüm3.119 kelime
- 8 8. Bölüm2.231 kelime
- 9 9. Bölüm2.510 kelime
- 10 Çalma Listesi68 kelime
- 11 10. Bölüm2.654 kelime
- 12 11. Bölüm2.687 kelime
- 13 12. Bölüm2.287 kelime
- 14 13. Bölüm3.131 kelime
- 15 14. Bölüm2.160 kelime
- 16 15. Bölüm2.418 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 16. Bölüm2.242 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Doğduğumuz gün omzumuza bırakılan o yükün, aslında bizi ezecek bir mezar taşı olduğunu çok geç anlar insan.
Matem ismi yas, derin keder demekti ve bu dünyada ismimiz kaderimiz olurdu.
Her karanlığın ardından bir ışık çıkar, her gecenin ardından ise güneş açardı ve benim hayatımdaki güneşim Rüzgar’dan başkası değildi.
Başka bir erkeğe dokuz adımdan fazla yaklaşamazken Rüzgar’ı tamamen kendimde istiyordum ve bu duygu gün geçtikçe artıyordu.
Aşk mıydı bu? Sevda mıydı? Neydi bilmiyordum. Hayatım boyunca sevgi nedir doğru düzgün bilmezken onu nasıl seveceğim konusunda tedirgin oluyordum.
Çünkü Rüzgar öyle bir bakıyordu ki sanki içindeki bana karşı olan her bir duyguyu kalbime aktarıyordu. Konuşmadan seviyordu ama ben eksik kalıyormuş gibi hissediyordum.
Annemin eskiden anlattığı bir hikaye vardı. Bir rivayete göre;
Eski çağlarda insanlar dört kollu, dört bacaklı ve iki yüzlü, kusursuz varlıklardı. Öyle güçlülerdi ki, bir gün tanrılara meydan okumaya kalktılar.
Baş tanrı Zeus, bu cüret karşısında insanları tamamen yok etmek yerine onları zayıflatmayı seçti. Gökyüzünden fırlattığı dev bir şimşekle her insanı tam ortasından ikiye böldü.
O günden sonra dünya, eksik kalmış ruhların ülkesi oldu. İkiye bölünen ve yeryüzüne savrulan her insan, ömrü boyunca kendisini tamamlayacak o "diğer yarıyı" aradı.
İşte aşk; insanın kaybettiği parçasını bulma, yeniden bütünleşme ve ilk yaratılıştaki o tam olma arzusudur.
Derdi ve benim yarım Rüzgar Keskiner’di.
Şuan yanımda yüzü bana dönük şekilde uyuyordu. Bir eli uykusunda bile üzerimdeydi. Teni tenime deymek zorundaymış gibiydi.
Uzanıp telefonumu aldığımda saatin öğlen on iki olduğunu fark ettim. İlaç içmem lazımdı ama hiç istemiyordum. Yine ruhsuzlaşmak, kalbimden uzak kalmak istemiyordum.
“Sevgilim.” Diye mırıldandığını duyduğumda telefonu bırakıp ona döndüm. Beni belimden tutup tek hamle de kendine çekti. “Tenini tenimden ayırma.”
Gülerek buz mavisi gözlerine baktım. “Sabah uyandığında daha yakışıklısın.” Dedim bunu içimde tutamayarak.
“Sana layık olmaya çalışıyorum hüzün güzeli.” Yüzüme gelen saçlarımı geriye atarak iç çekti. Öyle bir bakıyordu ki hiçbir kelime yetmiyordu bunu anlatmaya. İçime işliyordu sanki.
“Rüzgar.” Dedim içim gider gibi.
“Seninleyim.”
“Gerçek misin sen ya?” Sanki inanmak ister gibi parmaklarımı yüzünde dolaştırdım. “Mümkün mü bu? İmkansız gibi geliyor.”
“Sen istedikten sonra imkansız diye bir şey kalmaz. Bütün dünyayı önüne sererim ama getiririm sana istediğini.” Dudaklarıma minik bir öpücük kondurdu.
Yüzümde istemsizce kocaman bir tebessüm oluştu. “Şımarırım ama böyle yaparsan.” Dedim utanarak.
“Şımar güzelim. En büyük hakkın. Sen emret ben yapayım.”
Hafif doğrulup tam karşısında durdum. “O zaman on bin tane siyah gül istiyorum.” Dedim gülerek alayla.
Rüzgar’ın buz mavisi gözleri bu absürt istek karşısında bir an için irileşti, ardından o sert yüz hatlarında daha önce eşine az rastlanır türden, içten ve derin bir tebessüm yayıldı.
“On bin tane mi?” dedi, sesi sabaha karşı çıkan rüzgar gibi tok ve pürüzsüz çıkmıştı. Elini belimden çekip yanağıma yerleştirdi, başparmağıyla elmacık kemiğimi okşadı. “Sadece siyah gül mü, Matem? Sana o güllerin biteceği bir bahçe dahi yetmez. İstediğin bir dağ dolusu siyah gül olsun, o kelimeyi ağzından çıkardığın an kapına yığmazsam adım da Rüzgar değil.”
Gözlerimi devirerek hafifçe güldüm. “Abartma istersen, şaka yapıyorum sadece,” dedim, parmaklarımı göğsünün üzerindeki kaslarda gezdirerek. “Bütün şehri siyah güllerle donatacak halin yok ya. Evin içi mezarlığa döner.”
“Mezarlık değil, senin sarayın olur,” dedi Rüzgar, tek kaşını kaldırarak sesiyle beni anında susturan o otoriter ama bir o kadar da teslim olmuş tonla.
Yataktan ağır hareketlerle doğrulup banyoya yöneldim. Üzerimdeki siyah tişört hâlâ onun kokusunu taşıyordu ve bu koku, hayatımda ilk defa güvende hissetmemin en somut kanıtıydı. Elimi yüzümü yıkayıp aynaya baktığımda, boynumdaki o hafif kızarıklıkları ve gözlerimdeki o canlı parıltıyı gördüm. İçimdeki o boşluk, o karanlık oda sanki tamamen yok olmuştu.
Mutfaktan gelen kahve kokusuyla birlikte aşağı indiğimde, Rüzgar’ı üzerini giyinmiş, masanın önünde telefonla konuşurken buldum.
“Tamam hazır edin.” Diyerek kapattı beni görünce.
Ona doğru bir adım atıp masadaki sigara dalını aldım ve yanındaki çakmakla yakıp derin bir nefes çektim içime. “Bugün İlayda gelebilir mi buraya?”
Geçen gün ona söz vermiştim ve gidememiştim bu yüzden telafi etmek istiyordum. “Barda çalışan?” Dedi emin olmak için. Başımı salladım. “Gelsin gelsin de ne açıklama yapacaksın.”
Bunu hiç düşünmediğim için bir kaç saniye öylece kaldım. “Gördüm, beğendim, sevdim, nişanlandım diyeceğim.” Dedim onu taklit ederek.
Bu hoşuna gitmiş olacakki dudaklarında bir gülümseme oluştu. Beni belimden kendine çekip dudaklarıma sert bir öpücük kondurdu. “Matem.” Dedi yine içi gider gibi. İsmim öyle bir dökülüyordu ki dudaklarından sevmem için bir neden çıkıyordu. “Namütenahi bir aşksın sen.”
Aşk insanı öldürür müydü? Ben içimdeki o duygu eğer aşksa beni öldüreceğinden korkmaya başlamıştım.
“Bu kelimeyi nereden biliyorsun sen?” Diye sordum kollarımı omuzlarına sararken. Buz mavi gözleri yine içimi delercesine bir derinlikle bakıyordu gözlerime.
Gülerek başımı iki yana salladı. “Biz de az değiliz güzelim.” Beni biraz daha kendisine çekti. “Okumayı severim, yazmayı sevmem. Ama senin güzelliğin için destanlar dökebilirim.” Yüzüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırırken iç çekti. “Yüzün bir şaire kıtalarca şiir yazdıracak kadar güzel, sesin bir müzisyene albümler çıkartacak kadar büyüleyici Matem.”
Ve benim o an kalbim göğüsümü sökercesine atmaya başladı. Öyle bir çarpıyordu ki onun için çıkacak gibiydi. Sevgi içime sığmıyordu, kalbimden oluk oluk akıyordu. “Rüzgar…”
Yine hiç beklemeden. “Seninleyim bitanem.” Dedi.
“Kaybolmak istediğim bir fırtına gibisin. İçine bile bile giriyorum sonunda belki öleceğim ama dönmek istemiyorum.” Parmaklarımı, yumuşak sarı tutamlarına geçirecek saçlarını okşadım.
“Ölüm bize değmeyecek.” Sesi fazlasıyla kararlı çıkmıştı. “Asla olmayacak bu.”
Asla, asla deme Rüzgar. Benim adım Matem…
“Sana inanıyorum.” Yanağına bir öpücük bıraktım. “Gecikmeden git hadi bende İlayda’yı ararım.”
Başını salladı ve saçlarımdan öpüp geri çekildi. “Telefonuna bakar ol.” Ceketini de üzerine alıp onun için açılan kapıdan çıktı.
Bende masanın üzerinde duran telefonumu alıp İlayda’ya bir mesajla konum gönderdim ve büyük camın karşısına oturarak İstanbul manzarasını izlemeye başladım.
🍂
Rüzgar Keskiner malikanesinden çıktıktan sonra arabayla o eski depoya doğru ilerlemeye başlamıştı. Daha önce bütün kirli işlerini o yerde halletmişti.
Kendisi hakkında bir çok kez insanları acımasızca öldürdüğüne dair iddia atılmıştı. Fakat kimse Keskiner’e karşı çıkamadığında dava bile açılmadan konu kapanmıştı.
İstanbul, Rüzgar’ın şehriydi. Hatta sadece burası değil bütün Türkiye’nin yer altına sahipti.
“Geldik patron.” Dedi Akın araba durduğunda kapıyı açıp Rüzgar için tutarken.
Rüzgar üzerindeki paltosunu düzelterek kendinden emin bir şekilde arabadan inip buz mavisi gözlerini kararlılıkla etrafta gezdirdi.
Tam karşısında eski bir depo vardı ve şehrin merkezine uzakta kalıyordu. Arkasında dört adamla beraber depoya girdiğinde önünde dokuz tane adam oturuyordu.
Hepsi sandalyeye bağlanmış, yüzlerinde torba vardı. Adamların arkasında duran Rüzgar’a çalışan kişiler onu gördüklerinde hemen başlarını eğdiler.
“Hepsini bulduk patron.” Dedi en sağda duran.
“Tamam çıkın siz.”
Adamlar Rüzgar’ın emrini ikiletmeden çıktıklarında belindeki silahı çıkartıp eline aldı. Akın bütün adamların başındakileri tek tek çıkardı.
“Günaydın beyler.” Dedi Rüzgar rahat bir sesle.
Adamlar korkuyla etrafına bakarken gözleri karşılarındaki piskopat bakışlara sahip Keskiner’e takıldı.
“Rüzgar Keskiner…” diye mırıldandı biri titreyen bir sesle.
Rüzgar gülümseyerek onlara doğru bir adım attı. “Evet ta kendisi.” Ortadaki adamın başını tutup kendisine çevirdi. “Ve siz o adamın nişanlısına el sürdünüz.”
Sesindeki tınıda bile tehdit yatarken tek bir bakışı karşısındaki elli kere öldürmeye yetiyordu.
Ortadaki adam yutkundu, nefesi kesilir gibi oldu. “Biz… biz sadece eğlenmiştik…” diye mırıldanacak oldu ama devamını getiremedi.
Rüzgar’ın yüzündeki o tehlikeli tebessüm bir anda silindi. Gözlerindeki buz mavisi renk, kışın en sert ayazından bile daha soğuk bir tona büründü. Sesini yükseltmedi, aksine fısıltıya benzer ama odadaki herkesin kanını donduran bir tonla konuştu.
“Eğlence mi?” dedi, namluyu adamın çenesine yaslayarak. “O kızın bedeni sizin ortak olduğunuz eğlence yeri değil! O, benim nefes aldığım yerdi.”
Rüzgar belinden çıkardığı o ağır, susturuculu silahı Akın’a uzattı ve hemen yanındaki masanın üzerinde duran, demir ağızlı keskin av bıçağını eline aldı. Bıçağın çelik yüzeyi loş ışıkta parıldarken, odadaki diğer sekiz adam korkudan sandalyelerinde gerilmeye, titremeye başladı.
“Bağırın,” dedi Rüzgar, bıçağı ortadaki adamın bacak arasına doğru indirirken. “Çünkü birazdan duyacağınız tek ses kendi çığlıklarınız olacak.”
Tek bir hamle, saniyeler süren acı dolu bir inilti ve ardından deponun beton duvarlarında yankılanan o insanlık dışı haykırış odayı doldurdu. Rüzgar yüzünde en ufak bir kas bile oynamadan, elindeki kanı yavaşça adamın ceketine sildi. Sırada diğerleri vardı. Sırayla her birinin kökünü kuruturken, kimseden merhamet dilenmelerine izin vermedi; her bir kesik, Matem’in o geçmişte yaşadığı kabusun faturasıydı.
Bütün adamların penislerini tek tek kesti. Gözlerinde ne bir acıma ne de bir merhamet belirdi.
Dokuz adam da kanlar içinde, bilincini yitirmiş ya da yere yığılmış halde bırakıldığında, Rüzgar üzerindeki paltoyu düzeltti. Akın’a dönüp tek bir kelime etti.
“Dökün benzinleri.”
Akın ve diğer adamlar dışarıdan getirdikleri bidonlardaki yakıtı deponun dört bir yanına, özellikle de sandalyelere bağlı olan o bedenlerin üzerine boşalttılar. Rüzgar cebinden çıkardığı çakmağı yaktı. Alevin sarı ışığı buz mavisi gözlerine yansırken, arkasına bile bakmadan deponun çıkışına doğru yürümeye başladı.
“Matem huzur bulana kadar bütün dünyayı cehenneme çevireceğim.”
Çakmağı arkasındaki o cehenneme doğru fırlattığı an, depo bir anda kızıla büründü. Arkasından yükselen çığlıklar, alevlerin o hırsla her şeyi yutan kükremesi arasında kaybolup gitti. Rüzgar dışarıdaki arabaya binip kapıyı kapattığında, İstanbul’un soğuk havası bile içerideki yangının sıcaklığını söndüremezdi.Akın direksiyona geçip arabayı çalıştırdığında, Rüzgar arkasına yaslandı ve telefonunu çıkardı. Matem’in sabahki şakası aklına geldiğinde, yüzündeki o korkunç ifade yerini hafif bir tebessüme bıraktı.
“On bin siyah gül,” diye mırıldandı kendi kendine. “Az bile.”
🍂
Elimdeki ilacı ağzıma atıp suyla yuttum. Bir saat geçmişti İlayda’yla konuşmamın üzerinden ve akşama doğru geleceğini söylemişti.
Ama kapı çaldığında hızla ayaklandım. Çağla abla benden önce gitmişti fakat açmamıştı kapıyı. Anlamasam da uzatmadan açtım.
Ben karşımda İlayda’yı beklerken gördüğüm şeyle öylece kaldım. Ellerim şaşkınlıkla ağzıma kapanırken hareket edemedim. Sanki bir anlık beynim düşünmeyi durdurdu.
Nefes almayı bile unuttum. Karşımdaki bahçede bir sürü siyah gül vardı. Bütün her yer sadece gülle doluydu. Üzerlerine basmamaya çalışarak dışarıya bir adım attım.
Atılan her adımda, gökyüzünün kış güneşiyle aydınlanan çehresine inat, yerde simsiyah ve asil bir fırtına kopmuş gibiydi. Toprağın griliği, çimenlerin yeşili, taş yolların beyazlığı... Her şey o on bin siyah gülün kadife yaprakları altında ezilip yok olmuştu.
Etrafa yayılan o yoğun, buruk ve büyüleyici gül kokusu genzimi doldururken kalbimin göğüs kafesimi zorladığını hissettim. Dün sabah Rüzgar’a sadece onu ne kadar zorlayabileceğimi görmek için, sırf bir şaka uğruna söylediğim o kelimeler zihnimde yankılandı: “On bin siyah gül isterim, yoksa evlenmem seninle.”
O ise yeraltını dize getiren o elleriyle, benim bir şakamı bile emir telakki etmiş, koskoca bir bahçeyi benim karanlığıma boyamıştı.
“Matem Hanım…” Çağla ablanın arkamdan gelen hayranlık dolu, titrek sesi bile kulaklarıma çok uzaktan geliyordu.
Bahçenin ortasındaki taş patikada, güllerin yapraklarına bile zarar vermemek için parmak uçlarımda yürümeye çalıştım. Her bir gülün üzerinde sabahın kırağısı parıldıyordu; sanki benim döktüğüm gözyaşlarına inat, bu siyah güller benim için ağlıyordu. Eğilip tam ayaklarımın dibindeki güllerden birini gövdesindeki dikenlere aldırmadan usulca kopardım. Siyahın en asil tonu parmaklarımın arasında dururken, kalbimin ortasındaki o sızı ilk defa tatlı bir sıcaklıkla harmanlandı.
Tam o sırada malikanenin büyük demir kapısı ağır bir gıcırtıyla iki yana açıldı. Rüzgar’ın o heybetli, siyah zırhlı arabası bahçenin girişinde yavaşça durdu.
Gözlerim onun o kusursuz yüzünden aşağıya, paltonun kollarından süzülen kırmızı lekelere kaydığında kalbimin teklemesini engelleyemedim. Rüzgar’ın bembeyaz gömleğinin manşetlerinde, paltosunun önünde ve en önemlisi, bana doğru uzatmak istediği o büyük ellerinin üzerinde kurumaya yüz tutmuş bariz kan lekeleri vardı.
Kafamdaki tüm o siyah güllerin büyüleyici görüntüsü bir anda silindi, yerini korku dolu bir endişeye bıraktı. Elindeki gülü sıkıca kavrayıp ona doğru bir adım attım.
“Rüzgar…” dedim, sesimdeki telaşı gizleyemeyerek. Bakışlarım ellerindeki o kırmızı lekelere kilitlenmişti. “Bu… Ne bu halin? Ellerindeki, üzerindeki ne? Yaralandın mı? Sana bir şey mi oldu?”
Rüzgar, benim bu panik halimi görünce adımlarını tamamen durdurdu. Bakışlarını bir anlığına kendi ellerine çevirdi, sanki o kanın orada olduğunu daha yeni fark ediyormuş gibi umursamazca omuz silkti. Ardından ellerini paltosunun ceplerine gizleyerek bana doğru bir adım daha yaklaştı. Yüzünde beni yatıştırmak isteyen o sakin, korumacı gülümseme belirdi.
“Bir şey yok güzelim, sakin ol,” dedi, sesi alabildiğine pürüzsüz ve dürüstçe çıkıyordu. “Ben iyiyim. Tek bir çiziğim bile yok.”
“Nasıl bir şey yok Rüzgar?” diye üsteledim, elimi kaldırıp paltosunun koluna dokunacakken duraksadım. “Üstün başın kan içinde kalmış. Kimin kanı bu? Ne oldu anlat bana.”
Buz mavisi gözleri derinleşti, yüz hatları bir anlığına o bildiğim karanlık mafya lideri ifadesine bürünse de bana bakarken o sertliği hemen bastırdı. Çenemi narin bir hamleyle kavrayıp yüzümü kendine doğru kaldırdı.
“Sadece iş, Matem,” dedi kestirip atarak. Ses tonu netti, bu konuyu daha fazla deşmemi istemediğini belli ediyordu. “Beni ilgilendiren, çözülmesi gereken bir işti ve bitti. Sen bunu düşünme şimdi. Sadece bahçene bak.”
“Ama…”
“Aması yok güzelim. Boşver beni şimdi. Sen beğendin mi onu söyle.” Dedi gülleri işaret ederek. “İstediğin gibi mi?”
“Çok güzel,” dedim sesim kısılarak. Gözlerimdeki endişe, on bin siyah gülün yarattığı o büyüleyici hisse yenik düştü. “Çok güzel olmuşlar Rüzgar.”
Aramızdaki o bir adımlık mesafeyi tamamen kapatıp kendimi onun göğsüne bıraktım. Kollarımı beline sıkıca dolarken başımı o kan lekeli paltosunun üzerine yasladım. Rüzgar, ona bu ani sarılışımla bir an duraksadı. Paltosunun ceplerindeki ellerini hızla çıkarıp beni sarmak için havaya kaldırdı ama tam dokunacakken havada asılı kaldı.
“Matem, yapma güzelim,” diye mırıldandı, sesinde ilk defa ne yapacağını bilemeyen bir tereddüt vardı. “Dur, çekil biraz. Üstüm başım kan içinde, seni de kirleteceğim.”
Başımı göğsünden kaldırmadan kollarımı daha da sıktım. Kokusu, o sert kumaşa sinen barut ve kan kokusunu bastırıyordu. “Umrumda değil,” dedim fısıltıyla. Başımı kaldırıp doğrudan o buz mavisi gözlerine baktım.
Rüzgar’ın dudaklarının kenarında, içimi ısıtan o nadir ve sıcak tebessümlerden biri belirdi. Havada asılı kalan o kanlı ellerini, giysilerime değdirmemeye özen göstererek yavaşça yanaklarıma yerleştirdi. Sadece parmak uçlarının temiz kısımlarıyla tenime dokunuyordu.
“Matem, sana olan sevgim öyle içimi yakıyor ki. Bazen korkuyorum.” dedi, sesi adeta ruhuma fısıldar gibi derinden ve toktu.
Buz mavisi gözleri, yüzümün her bir detayında büyük bir hayranlıkla gezindi. “Siyah güller bile senin bu güzelliğinin yanında sönük kalmış,” diye mırıldandı, başını hafifçe aşağıya doğru eğerek. “Sana on bin değil, bu dünyadaki tüm siyahları sersem az.”
Sözlerinin getirdiği o tatlı sarhoşlukla gözlerimi kapattım. Rüzgar daha fazla beklemedi ve dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Bu seferki öpücüğü hırçın ya da öfkeli değildi; hissettiği o sonsuz sevdaları, beni koruma arzusu ve içindeki o derin şefkat dudaklarımdan kalbime doğru aktı. Güllerin kokusu etrafımızda dönerken, zaman bizim için bir anlığına durdu.
“Aşk sen misin hüzün güzelim?” Diye mırıldandı dudaklarımız çok hafif ayrılırken. “Matem, Rüzgar’a. Rüzgar’da, Matem’e ait bundan sonra.” Yeniden dudaklarını dudaklarıma kapattı.
Ancak bu huzurlu an, Rüzgar’ın paltosunun içinden gelen o sert ve ısrarlı telefon sesiyle bıçak gibi bölündü.
Rüzgar, dudaklarını dudaklarımdan ayırırken derin ve sıkıntılı bir nefes verdi. Yüzündeki o yumuşak ifade yerini saniyeler içinde ciddiyete bırakırken telefonunu cebinden çıkardı. Ekrana baktığında çene kemiğinin kasıldığını gördüm.
“Söyle Akın,” dedi telefonu kulağına götürerek. Karşı tarafı birkaç saniye sessizce dinledi, gözleri bahçenin dışındaki yola kilitlendi. “Tamam. Çocukları topla, mekanda bekleyin. Yarım saate oradayım.”
Telefonu kapatıp cebine koyduğunda bakışları yeniden bana döndü. Gitmek zorunda olmanın getirdiği o yorgun ama sarsılmaz ifadeyle alnıma uzun, sıcak bir öpücük kondurdu.
“Gitmem gerekiyor güzelim, acil bir durum var,” dedi, sesi kararlıydı. “Üşüme dışarıda, hemen içeri geç.”
Saçlarımdan öpüp arkasını döndü ve büyük, hızlı adımlarla bekleyen zırhlı arabasına doğru ilerledi. Ben ise on bin siyah gülün ortasında, elimde tek bir gülle onun arkasından süzülen o heybetli gölgesini izleyerek öylece kalakaldım.
Bölüm etkileşimi
