8. bölüm / 17
Matem Rüzgarı7. Bölüm
Bölümler 17Şu an: 7. Bölüm
- 1 1. Bölüm2.740 kelime
- 2 2. Bölüm2.604 kelime
- 3 3. Bölüm2.916 kelime
- 4 4. Bölüm2.292 kelime
- 5 5. Bölüm2.132 kelime
- 6 6. Bölüm2.508 kelime
- 7 7. Bölüm3.119 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 8. Bölüm2.231 kelime
- 9 9. Bölüm2.510 kelime
- 10 Çalma Listesi68 kelime
- 11 10. Bölüm2.654 kelime
- 12 11. Bölüm2.687 kelime
- 13 12. Bölüm2.287 kelime
- 14 13. Bölüm3.131 kelime
- 15 14. Bölüm2.160 kelime
- 16 15. Bölüm2.418 kelime
- 17 16. Bölüm2.242 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Doğduğumuz andan itibaren insanların sizden beklentileri başlıyordu. Küçükken uslu durmamız, biraz büyüdüğümüz de ödevlerimizi yapıp erken uyumamız gibi şeyler.
Ama benim hayatımda baba diye geçen kişi benden sırf para için bedenimi istiyordu. Vermediğim için de sinirlenip gecenin bir vakti hesap soruyordu.
Dakikalardır sessizce önümdeki denize bakıyordum. Rüzgar sayesinde o adam kaçtıktan sonra hiçbir şey demeden çantamı ve ilaçlarımı alıp buraya gelmiştim.
Rüzgar ise peşimden gelmişti. Ne kadar süredir sessizdim bilmiyordum ama ne konuşacağım hakkında da hiçbir fikrim yoktu. Rüzgar’ın aklında çok soru olduğuna emindim o yüzden “Sor.” Diyerek başladım konuşmaya.
“Sen ne zaman istersen o zaman soracağım.” Dedi o beni ben denizi izlerken.
İç çekerek biraz geriye yaslandım ve ona döndüm. “Rüzgar.” Diye mırıldandım “Çok yoruldum biraz başımı yaslayabilir miyim?”
Buz mavisi gözleri yüzümde dolaşırken teredddüt bile etmeden. “Her zaman.” Dedi. Başımı omzuna koyduğumda gözlerimi elimdeki kesiğe indirdim.
O da bunu fark ederek sağ elimi kucağına aldı ve parmaklarıyla nazikçe yara izime dokundu. “Çok acıdı mı?” Diye sordu. Ama öylesine sormuş gibi değildi meraklıydı.
“Hiç acımadı. O gün elim kopsaydı da acımazdı.” Çünkü başka bir acı vardı ve öyle yoğundu ki hiçbir his onun yerine geçememişti. “Annem öldüğü gün…” diye başladım lafa. “İlaçlarını aramak için sandalyeye çıkmıştım. Bedenim korkudan ve hastalıktan titriyordu bende dengemi sağlayamayarak düşmüştüm.” Başımı hafif kaldırıp yüzüne baktım. “Beyaz bi elbisem vardı biliyor musun?” Gülümsedim. “Annem dikmişti kendi elleriyle. Bunu pisletme kumaşından arındırması zor olur demişti ama o gün o elbise kan olmuştu. Annemin kanı.”
Rüzgar’ın elini omzumda hissettiğimde beni kendine daha çok çekti. Saklamak ister gibi göğüsüne hapsetti. Başını da benim kafama yasladı. “Annenin kendi elleriyle yaptığı elbiseyi geri getiremem ama istediğin kadarını alabilirim.”
Omuz silktim. “Annemin eli denmedikten sonra dünyanın en güzel elbisesi kaç yazar?”
“Sence yine gelir mi?” Diye sordu bugün ki olayı kast ederek.
Düşünmeme gerek bile yoktu çünkü cevap açıktı. Gelecekti, her bulduğu fırsatta gelecekti. “Gelir.” Dedim başımı sallayarak.
“Matem…” adımı her seferinde öyle içki söylüyordu ki böyle devam ederse ismimi seveceğimi düşünüyordum. “Hüzün güzeli…” Başımı kaldırıp kendisine çevirdi. “Para deyken neyi kast etti?”
İşte bu nokta da susmak zorunda kaldım. Ağzımı açıp da tek kelime edemedim. Zihnim yine o karanlık gecelere giderken nedense bir an Rüzgar’dan da uzaklaşmam gerektiği hissettim.
Bedenimi geriye çektiğinde tutmadı hatta ellerini teslim oluyor gibi havaya kaldırdı. “Tamam sakin bak bir şey yapmıyorum. Yapmayacağım da.”
Gözlerimi kaçırarak karanlık gökyüzüne baktım. Hiçbir yıldız neredeyse gözükmüyordu. İstanbul’un ışıkları onların güzelliğini örtmüştü.
“Para…” dedim son harfi uzatarak “Bedenim.”
“Evet Ali kızım bu istediğin gibi kullanabilirsin.” Diyerek odadan çıktıktan sonra yüzündeki pis sırıtışla bana doğru yürüyen adama bakakalmıştım.
Küçücük bir odadaydım ne pencere vardı ne de kaçabileceğim bir yer. Daha on altı yaşındaydım. “Yapma lütfen.” Demiştim korku içinde.
Ama o durmak yerine daha da üzerime gelmiş beni kendine çekip ellerini bedenimde gezdirmeye başlamıştı. Bütün gece direnmiştim, ağlamamıştım ağlayamamıştım ama kendime acımaktan yerin dibine girmiştim.
“Matem, Matem.” Ne zamandır bana seslendiğini bilmediğim Rüzgar’a döndüm.
“Efendim?”
Gözlerindeki o karanlık öfke ve derin bir acı birbirine karışmıştı; buz mavisi gözleri bir an bile kırpılmadan yüzüme kilitlendi. Yavaşça bana doğru bir adım atıp ellerini ellerimin üzerine koydu, sesi ise bütün geceyi susturacak kadar net ve kararlıydı “İzin ver Matem senden çaldıkları her bir günü onlara zehir edeyim. Sen sadece tamam de bana yaslan ve gerisini bırak.”
İlk defa, hayatımda ilk defa bir insan bana bunları söylüyordu. Ona yaslanmamı ve bütün yüklerimden kurtulmamı istiyordu. Ama ben hayatım boyunca kimseye yaslanmamıştım ki.
Alışık olmadığım bu duygudan dolayı afallamış bir ifadeyle yüzüne baktım. “Neden Rüzgar? Daha tanışalı iki hafta olacak. Neden senin için önemliymişim gibi davranıyorsun?”
Derin bir nefes alarak arkasına yaslandı. Ama gözlerini benden hiç ayırmadı. “Bir insanı kendine yakın hissetmen için zaman önemli değildir ki Freya.” Başını omzuna doğru eğip gülümsedi. “İlk gözlerimizi açtığımız andan beri ruh diğer yarını aramak için yola koyulur. Bazen yanlış seçimler yapar ama sonunda bulur.” Gözümün önüne gelen saçı geriye attı. “Ve bende hissediyorum sen benim ruhumun yarısı olacaksın.”
Bu kurduğu cümle, taşıdığı anlamla o an zihnimi tamamen kilitledi. Ruhun yarısı, yabancı bir adamın ağzından çıkamayacak kadar ağır ve büyüktü. Kalbimin o an yerinden oynadığını hissettim ama hemen ardından içimdeki o temkinli, benden başka kimseye güvenmemeyi öğreten ses fısıldamaya başladı.
Gözlerimi ondan kaçırıp önümdeki denizin karanlık sularına diktim. “Büyük laflar ediyorsun, Rüzgar,” dedim sesimdeki o buz gibi mesafeyi korumaya çalışarak. “Ruhun yarısı falan… Benim yükümü benden başkası taşıyamaz.” Cebimden bi sigara dalı çıkartıp dudaklarımın arasına sıkıştırdım ve ucunu aleve verdim. “Küçük kızlarla oynamayı seviyorsun sanırım.”
“Yanılıyorsun Matem. Tanımıyorsun beni.” Mavi gözleri gecenin karanlığını aydınlatan tek şeydi.
“İşte sorun bu ya Rüzgar. Seni tanımıyorum.” Diye isyan ettim. “Bir anda karşıma çıkıyorsun, yakın davranıyorsun, bana güven diyorsun. Ama ben seni tanımıyorum.”
“Bende seni tanımıyorum.” Dedi dudaklarıma biraz yaklaşarak “Yabancısın bana Matem.” Dedi fısıltısı gecenin ortasına düşerken.
Gözlerimi gözlerinden bir an olsun ayırmadan “Yalansın bana Rüzgar.” Dedim. “Hakkındaki gerçekleri bile bilmiyorum.”
Geri çekilerek yeniden arkasına yaslandı. “Ne öğrenmek istiyorsun?”
Sigaradan bir nefes daha çekerek yere attım ve ayağımla ezdim. “Gerçekten iş adamı mısın?” Diye sordum şüpheyle.
Tereddüt bile etmeden başını salladı. “Evet.”
“Ailen var mı?”
“Yok.”
“Sevdiğin biri?”
“Yok.”
“Hoşlandığın biri.”
“Var.”
Bu noktada durup öylece baktım “Kim?”
“Sen.”
Kalbim istemsizce hızlanırken dudaklarım alayla kıvrıldı. “Yalancısın gerçekten.” Dedim başımı sallayarak. “Neyimden hoşlanabilirsin?”
“Senin gözlerinden haberin yok sanırım Matem.” Sesindeki o ton içimi delip geçerken gözlerimi kaçırarak denize baktım. Bir sigara daha çıkarıp karanlığa inat yaktım ucunu ve derin bir duman çektim içime.
“Benim ne gözlerimden haberim var ne de kendimden. Bedenimi öldüreli çok oldu.” Dudaklarımda bir tebessüm belirdi. Fazlasıyla acı ve kederliydi. Bir insan kendi bedeninden nefret eder miydi?
Ben ediyordum. Dokundukları her bir parçamı sökerek cayır cayır yakmak istiyorum. O anları tamamen hafızamdan silmek istiyordum. Ama ne yazıkki elimden hiçbir şey gelmiyordu. Acılar olduğu gibi kalırken zaman da onlara iyi gelmiyordu.
“İsim ver.” Dedi kararlı bir sesle bana bakarak. “İsim ver bana Matem. Sen vermezsen ben bulurum.”
Şaşkınca ona bakakaldım. Elimdeki sigaradan bir nefes daha çekerek tamamen kendisine döndüm. “Ne yapacaksın Rüzgar? Öldürecek misin? Katil misin sen?”
Cevap vermedi sadece sessiz kaldı. Alayla gülerek sigaramdan son dumanı çekip yere attım ve ayağa kalktım. “Her neyse yarın görüşürüz. Bugün de çalışamadım kesersiniz maaştan.”
Yanından geçecekken kolumdan tutup durdurdu. “Ben bırakırım seni bu saatte tek gitme.”
Normalde itiraz ederdim ama bu saatte bende tek gitmek istemediğim için sadece başımı salladım. Biraz yürüdüğümüz de karşımıza çıkan kırmızı fazla iyi duran bir araba vardı.
“Ne kadar güzel bu.” Dedim arabaya dokunarak.
“Aston Martin” dedi sürücü koltuğuna yerleşirken ama anlamsız bakışlarımı görünce “Markası.” Diye açıkladı.
Bende yan koltuğa oturduğum da bir şok daha yaşadım. İçi ayrı dışı ayrı güzeldi bu arabanın. “Vay be.” Sesimdeki hayranlık fazlasıyla belliydi. “Çok güzel gerçekten.”
“Evet çok güzel.” Gözlerimi ona çevirdiğimde bunu bana bakarak söylediğini fark ettim. Bir şey demeden önüme döndüm. “O otelde kalmaya devam mı edeceksin?”
“Sokakta kalmaktan daha iyidir diye düşünüyorum.” Dedim kemerimi takarken o da yola çıkmıştı. “Hem şuan bütçem için en uygunu bu.” Aklıma gelenle ona döndüm “Hakan Bey sana söyledi mi bilmiyorum ama bana haftalık verdi bir seferlik onu maaştan kesersiniz.”
Sessiz kaldı bu dediğime. Bende uzatmadan arkama yaslandım ve yolculuk kısa bir süre sonra bitti. Araba otelin önünde durduğunda inmeden ona döndüm. “Teşekkür ederim ve özür dilerim.”
Kaşları çatıldı “Teşekkür tamam da özür neden?” Diye sordu buz mavisi gözleri yüzümde dikkatle dolaşırken.
“Bilmem biraz sert çıkıştım sanırım. Oyun oynama falan dedim ya.”
Uzanıp elimi tuttu “Bana hemen güven diyemem sana. Ama güvenene kadar çabalarım.” Gülümseyerek elimi tutan eline baktım. “İhtiyacın olursa ara beni.”
Söylediği numarayı telefonuma girdikten sonra arabadan indim. “İyi geceler hüzün güzeli.”
“İyi geceler.” Ben girene kadar kapıda bekledikten sonra gitti ve bende odama çıktım.
Üzerimi değiştirmeye üşenerek kendimi yatağa bıraktığımda bir süredir ilaç içmediğimi fark ettim. Hızla cebimden ilaç kutumu çıkarttım fakat içinde sadece dört tane hap kalmıştı.
Oflayarak bir tanesini içtim ve yerine koydum. Daha fazla ayakta duramayacağımı hissettiğimden kendimi direkt uykuya bıraktım.
🍂
Saat gece üçe gelmek üzereydi ve Rüzgar karşısındaki doktora bakıyordu. “18 yaşında epilepsi hastası.” Dedi çenesini ovarak.
“Rüzgar bey sadece bu iki bilgiden bi sonuca varmam biraz zor tedavi etmem lazım.” Dedi doktor tedirginlik içinde.
Rüzgar derin bir nefes vererek masanın üzerinden adama doğru eğildi. “Sen doktor değil misin? Bana bir şey söyle!”
Adam sakin kalmaya çalışarak karşısındaki alevla yanan mavilere baktı. “Epilepsi nöbetleri beyindeki anormal elektriksel aktiviteden kaynaklanır ama bahsettiğiniz yaş ve üzerindeki o ağır tükenmişlik… Sadece sıradan bir nöbet tablosu olmayabilir. Belirli bir travma, ağır ilaç kullanımı ya da bu tetikleyicilerin birleşimi nöbetlerin şiddetini artırıp vücutta kalıcı hissizlikler yaratıyor olabilir. Özellikle anlattığınız o sağ avuç içindeki ya da koldaki kesikler ve o hissizlik durumu, hastanın uzun süredir hem fiziksel hem de zihinsel bir şiddet altında yaşadığının açık kanıtı.”
Rüzgar’ın çenesini sıkan eli daha da sertleşti; masanın ahşap yüzeyine bastırdığı parmakları beyazlaşmıştı. “Hissizlik derken? Neden acıyı hissetmiyor?”
Doktor yutkunarak gözlerini Rüzgar’ın öfkeden kararan gözlerinden kaçırdı. “Yüksek dozda kullanılan bazı sakinleştiriciler ve antiepileptikler, nöbetleri baskılamakla kalmaz; bir süre sonra sinir uçlarını köreltir ve beyni koruma mekanizması olarak fiziksel acıyı dondurmaya iter. Vücut o kadar çok acı çekmiştir ki, beyin artık hissetmeyi reddeder. Ama bu durum geçici değildir; tedavi edilmezse beyin fonksiyonlarında kalıcı hasara ya da çok daha ağır nöbetlere yol açabilir.”
Rüzgar arkasına yaslandı, göğsünden kopan o ağır nefes odadaki sessizliği yardı. Zihninde Matem’in o solgun yüzü, donuk bakışları ve "Hiç acımadı" deyişi yankılandı. O kız, her gün kendi bedeninde bir savaş veriyordu ve onun bundan haberi bile yoktu.
“Ameliyat mı lazım yani?” Diye sordu Rüzgar büyük bir merakla.
“Hayır anlattığınıza göre bu seviyede ameliyata gerek yok. Sadece nöbetleri kontrol altına almamız lazım. Yani hastaneye yatırılması şart.” Diyerek tek tek açıkladı doktor.
“Tamam çıkabilirsin. Ararım ben seni.” Doktor odadan çıktığın da Rüzgar başındaki ağrıyla alnını ovdu. Çekmecesinden çıkardığı bi ağrı kesiciyi içtikten sonra tam kalkacaktı ki gözleri Matem’in dosyasının üzerinde olan fotoğrafa takıldı.
Bir insanın gözlerinin bu denli güzel olması gerçekten hiç adil değildi. “Ne yaptın bana hüzün güzeli?” Diye mırıldandı fotoğrafa karşı.
O sırada çalınan kapıya dönerek ellerini cebine koydu “Gel.”
“Patron Korhan Vardar’ı sabah barın orda görmüşler. Matem Sözer’le konuşmuş. Kamera kayıtlarından fark ettik.” Akın’ın dediği şeylerle Rühgar’ın kan beynine sıçradı.
“Tamam çık.” Sinirle cebinden çıkardığı sigarayı yaktı.
Gücü herkese yeterken bi Korhan’ı öldüremiyordu. Çünkü önemli ticari meselelerin başında hep o vardı. Ve eğer Korhan ölürse kendi işleri de sekteye uğrardı.
🍂
Akan ılık suyu kapatıp duştan çıktım. Kenarda duran beyaz havluyu da üzerime geçirerek aynasın karşısına geçtim. Almam gereken şeylerin listesi git gide uzuyordu.
Mesela en önemlisi ilaçtı. Sonra kurutma makinesi almam lazımdı çünkü bu soğukta ıslak saçla çıkmaya devam edersem bütün bara ilaçlara gidecekti.
Oflayarak duştan önce yıkadığım kıyafetlerimi de alıp sandalyenin üzerine astım. Perdeleri tamamen çektikten sonra siyah eşofmanla kazağı da üzerime geçirdim. Saçlarımı küçük bir havluya sarıp bıraktım.
Bugün çıkıp alışveriş yapacaktım. Haftaya da aylık olan maaşım yatacaktı.
Şarjda olan telefonumu çekip ekrana baktığımda Rüzgar’dan bir mesaj geldiğini gördüm.
Rüzgar: Mesai saatine kadar işin var mı?
Matem: Alışverişe gideceğim.
Yazıp gönderdim ve anında cevap geldi.
Rüzgar: İtiraz yok bende geliyorum.
Ne dersem işe yaramayacağını bildiğimden telefonu kapatıp saçlarımı havluyla iyice kuruladım ve tarafım.
Yarım saat sonra ilacımı da içip montumu üzerime geçirdim ve odadan çıktım. Yine kafamda bere ellerimde eldivenim vardı.
Tam yürüyecektim ki beni bekleyen Rüzgar’ı görmemle durdum. Kırmızı arabasının camını açmış kolunu dışarı atmış bana bakıyordu.
Hızlı adımlarla arabaya ilerleyip bindim be kapıyı kapattım. “Şu arabayla gelme Rüzgar. Kaldığım otele bak bindiğim arabaya bak.” Dedim kemerimi takarken. O ise dudaklarındaki hafif gülümsemeyle beni izliyordu sadece. “Bakma öyle.”
“Bakarım böyle.” Çenemden tutarak yüzümü kendisine çevirdi. “Çok güzelsin.”
“Teşekkür ederim.” Diye mırıldandım başımı geri çekerek. Arkama yaslanıp camdan dışarıya baktım. Sessiz bir yolculuğun ardından büyük bi AVM’nin önünde durmuştuk. “Rüzgar buraya benim bütçem mi yeter sence?”
“Ben hediye almak istiyorum sana.” otoparka yaklaştığımız da güvenlikler ilk plakaya sonra sürücüye baktılar. Rüzgar’ı gördükleri anda hızla işlerini bırakıp bize yöneldiler.
“Rüzgar Bey hoşgeldiniz arabanızı biz alalım lütfen.”
Rüzgar cevap vermeden indiğinde bende indim. Anahtarları bırakıp yanıma geldi. “Birincisi sen cidden kimsin de herkes sana saygıyla davranıyor? İkincisi ben hediye istemiyorum.”
“Birincisi ben önemli bir iş adamıyım. İkincisi ben sana hediye almak istiyorum küçük hanım.” Elini bana uzattı gülümseyerek “Müsadenizle elinizi tutabilir miyim? Kalabalık burası.”
Gözlerin kısa bir an etrafta gezindikten sonra onun buz mavilerinde durdu. “Yok.” Diye kırılmadım o da diretmeden yürümeye başladı. İnsanlar üstüme üstüme geliyor gibiydi.
Fazla büyük ve kalabalıktı gerçekten. O sırada Rüzgar’ın telefonu çaldığında bana döndü. “Hemen geliyorum.” Diyerek bir kaç adım uzaklaştı ama gözleri üzerimdeydi. Bende o sırada merakla hemen yanımdaki mağazaya ilerleyip vitrinin önünde durdum.
Yanıma birinin geldiğini fark ettiğimde o tarafa döndüm. Benden bir kaç yaş büyük birine benziyordu. “Merhaba tanışmak ister misin?”
“Hayır.” Dedim anında ama çocuk beni dinleyecek gibi değildi.
“Ama ben isterim.” Tam bana doğru bir adım atacaktı ki Rüzgar’ın yanımda bitmesiyle olduğu yerde kaldı. “Keskiner.” Diye mırıldandı şaşkınlıkla. Sonra bir bana bir yanımdaki deve gibi olan adama baktı. “Özür dilerim.”
Hızlı adımlarla uzaklaştığında başımı kaldırıp yanımdaki adama döndüm. “Oha cidden ya.”
Rüzgar, gözlerini o çocuğun gittiği yöne doğru keskin bir nefretle dikmişken, dudakları alayla kıvrıldı. “İsmim yeter, Matem,” dedi tok sesiyle. Elini cebine sokup bana doğru döndüğünde, o öfkeli hali anında yumuşamış, sadece bana odaklanmıştı. “Şimdi ne alıyorsak alalım, yoksa kalabalıkta kaybolacaksın.”
Birlikte ilk girdiğimiz yer büyük bir eczaneydi. Rafların arasında dolaşırken elimdeki ilaç kutusunu eczacıya uzattım. “Bundan iki kutu alabilir miyim?”
Eczacı reçeteyi sorduğunda Rüzgar çoktan kartını uzatmıştı bile. “Reçeteye gerek yok,” dedi adamın itiraz etmesine izin vermeyen o otoriter sesle. Ücreti ödedikten sonra poşeti eline aldı. İtiraz edecek gibi olduğumda sadece başını sallamakla yetindi.Ardından kıyafet mağazalarına geçtik.
Direkt siyahların olduğu yere ilerlediğimde o da itirazsız peşimden geliyordu. “Siyah mı yine?” Diye sordu.
“Evet.” Dedim siyah bi kazağı elime alarak ama fiyatını görür görmez yerine koydum.
“Beyaz alsak?” Direkt başımı iki yana salladım.
“Siyah güzeldir.” Başka bir tarafa ilerledim. Ama hepsi çok pahalı olduğu için geri bırakıyordum. En son kasanın oraya geldiğimizde oflayarak ona dönüşmüştüm ki elimin değdi her şeyi aldığını gördüm. “Rüzgar onlar ne?”
Omuz silkti “Kıyafet.” Dedi düz bir ifadeyle.
Şaşkınlık içinde yüzüne baktım. “Olmaz hepsi.”
“Sen gördün, beğendin bende aldım Matem.” Dedi uzatmamı istemiyormuş gibi. “Hem hediye geri çevrilmez ayıp.”
O kasaya yönelirken peşinden ilerledim ama benden fazla hızlı yürüyordu. “Ayıbı senden mi öğreneceğim bu yaştan sonra?”
Başını salladı. “Hatırlatırım sen daha 18 yaşındasın. Bende 27.” Elindekileri çalışana uzattığında insanların bize bakarak bir şeyler mırıldandıklarını görebiliyordum ama aldırmadan ödeyip çıktık.
Yeniden büyük kalakbalığa karıştığımız da istemsizce Rüzgar’ın eline uzandım. O da bunu bekliyormuş gibi parmaklarını parmaklarımdan geçirerek beni yanına çekti.
AVM’den çıkıp otele doğru yola çıktığımızda, aldığım onca şeyin ağırlığı sanki içimdeki o karanlık yükü biraz olsun hafifletmiş gibiydi. Odaya girdiğimizde poşetleri yatağın üzerine bırakıp ona döndüm.
“Teşekkür ederim Rüzgar. Bunların hiçbirine gerek yoktu ama…”
Rüzgar, odanın o döküntü halini incelerken bana doğru bir adım attı. Gözlerindeki o derin mavilikler yine içimi delip geçiyordu. “Gerekip gerekmediğine ben karar veririm, Matem.”
Tam o sırada kapı hafifçe tıkırdatıldı. İkimiz de aynı anda kapıya döndüğümüzde, Rüzgar’ın korumalarından biri elindeki poşetlerle içeri girdi. “Patron, istediğiniz diğer şeyler.”
Adam hızla poşetleri masaya bırakıp çıktı. Rüzgar poşetlerden birini açıp içinden yeni nesil, küçük bir saç kurutma makinesi çıkardı. Masaya bırakıp bana döndü.
“Saçların hep ıslak.” dedi tek kaşını kaldırarak.
O an boğazımda oluşan o düğümün sebebi neydi bilmiyordum. Hayatım boyunca bana böyle bakan, en küçük detayımı bile düşünen kimse olmamıştı. Babamın o benden sadece bedenimi istediği karanlık odalardan, şimdi bu döküntü otel odasında başımda duran bu adama bakarken aradaki uçurumu düşündüm.
“Rüzgar…” dedim fısıltıyla. “Neden yapıyorsun bunları?”
Rüzgar aramızdaki mesafeyi kapatıp tam önümde durdu. Parmakları çenemi bulduğunda başımı hafifçe yukarı kaldırdı. “Çünkü Matem,” dedi nefesi tenime çarparken. “Sen farkında değilsin ama ben seni önemsiyorum.”
“Önemseme beni Rüzgar.” Yüzüne bakmadan çantama ilerledim ilacımı çıkartıp bir tanesini ağzıma attım ve yuttum. “Çünkü bende sana kapılırsam çıkamam.”
İlk defa birine karşı bu kadar açık oluyordum ve karşımda beni ne bekliyordu onu bile bilmiyordum. Erkeklerden kaçan benken yine Rüzgar’a koşmak isteyen de bendim. Göğüsünde sığınsam sanki beni her şeyden koruyabilirdi.
Ona döndüğüm de yüzünde ilk defa bu kadar net bir ifade gördüm. Şaşkınlık ve memnuniyet.
Bana doğru bir adım attı ama geri durdu sanki ne yapacağını bilemiyordu. Dokunsa korkacağımı düşünüyor uzak dursa kaçacağımı hissediyordu.
“Matem.” Diye mırıldandı o derinden gelen içten sesiyle. “Nesin sen?” Diye sordu bir adım daha atarak. Çenemden tutup başımı kaldırdı. “Merak ettiğim için soruyorum. Nasıl bir insansın sen? Beni neden kendine bu kadar kolay çekiyorsun? Nasıl yapıyorsun bunu?” Sanki bu soruları benden çok kendine soruyordu. “Senden önce bir kalbin olduğunu bile düşünmezdim varmış Matem. Kalbim senmişsin demekki.”
Kelimeleri o kadar dürüst, o kadar koruyucu bir tonda dökülüyordu ki, içimdeki o sert kabuk acıyla sızladı. Kalbini bulduğunu söylüyordu; oysa benim kalbim çoktan paramparça olmuştu.
Gözlerimi ondan kaçırıp derin bir nefes aldım. “Yanlış yerdesin Rüzgar,” dedim sesimdeki o titremeyi bastırmaya çalışarak. “Senin aradığın şey ben değilim. Benim içimde sadece enkaz var, ışık yok.”
Rüzgar parmaklarını çenemden yavaşça çekip omuzlarıma koydu, gözlerindeki o kararlılık bir an bile solmamıştı. “Işığa ihtiyacım yok Matem. Karanlığında da varım ben.”
Birkaç saniye sessizlik o küçük odayı sardı. Gözlerini üzerimden çekmeden, sanki uzun zamandır söylemeyi planladığı ama anı beklediği o konuya girdi.
“Yarın hastaneye gidiyoruz,” dedi, sesi net ve itiraz kabul etmez bir tondaydı.
Aniden başımı kaldırıp yüzüne baktım. “Ne hastanesi? Nereden çıktı şimdi bu?”
“Dün geceden beri düşündüğüm şeyden çıktı,” dedi Rüzgar, ellerini ceplerine sokarken. “O ilaçların vücudunu nasıl tükettiğini, o epilepsi nöbetlerinin seni nasıl yavaş yavaş bitirdiğini biliyorum. Bir doktorla konuştum, Matem. Vücudun uzun süredir aldığı hasar ve o yüksek doz baskılayıcılar yüzünden sinir uçların alarm veriyor. Yatıp tedavi olacaksın.”
Söyledikleri kulaklarımda yankılanırken mideme ani bir bulantı yayıldı. Hastane kelimesi bile tüylerimi diken diken etmeye yetmişti. Benim için hastane demek, hapis demekti; yabancı ellerin bedenime dokunması, kontrolün tamamen elden gitmesi demekti.
“Asla,” dedim, hızla bir adım gerileyip sırtımı duvara yasladım. “Hiçbir yere gitmiyorum.”
Rüzgar sakin kalmaya çalışarak bana doğru bir adım attı ama mesafesini korudu. “Matem, bu bir rica değil. Sağlığın…”
“Sağlığım falan umrumda değil!” diye bağırdım, sesim o küçük odada yankılanırken içimdeki korku öfkeye dönüşmüştü. “Sen kimsin de benim hayatımla ilgili kararlar alıyorsun? Ne hastanesine yatması! Ben o beyaz duvarların arasında ömrümü çürütemem. Zaten yeterince tutsağım ben!”
“Seni korumaya çalışıyorum,” dedi Rüzgar, sesindeki o sabır yavaş yavaş çatlamaya başlarken. “Görmüyor musun, o haplar seni korumuyor, seni öldürüyor. O nöbetler bir gün seni tamamen alıp götürecek ve ben arkasından bakmak istemiyorum!”
“Bakma o zaman!” dedim gözlerimden düşen yaşları umursamayarak. “İsteme! Tanışalı iki hafta olmamış bir adamın gelip hayatımı düzene sokmasına izin vermeyeceğim. Defol git Rüzgar! Bırak beni kendi karanlığımla!”
Yüzündeki o yumuşak ifade yerini sert bir çizgiye bıraktı. Buz mavisi gözleri üzerimde birkaç saniye sessizce dolaştı, ardından hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve kapıya yöneldi.
Kapıyı açmadan önce omzunun üzerinden bana son bir kez baktı. Sesindeki o buz gibi netlik odayı dondurmaya yetti.
“Bu konuyu kapattığımı sanma Matem. Sen kendi başına karar veremeyecek kadar inatçısın, o yüzden kararı ben vereceğim.”
Kapı sertçe kapanıp odanın içinde o ağır sessizlik yeniden hüküm sürdüğünde, kendimi yatağın üzerine bırakıp titreyen ellerimle bi sigara yalıtım ve içime derin bir nefes çektim.
Dumanı odanın kasvetline doğru bırakırken kafamın karışıklığı beni yiyip bitiyordu sanki içten içe.
🍂🍂🍂
Bölüm etkileşimi
