1. bölüm / 17
Matem Rüzgarı1. Bölüm
Bölümler 17Şu an: 1. Bölüm
- 1 1. Bölüm2.740 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2. Bölüm2.604 kelime
- 3 3. Bölüm2.916 kelime
- 4 4. Bölüm2.292 kelime
- 5 5. Bölüm2.132 kelime
- 6 6. Bölüm2.508 kelime
- 7 7. Bölüm3.119 kelime
- 8 8. Bölüm2.231 kelime
- 9 9. Bölüm2.510 kelime
- 10 Çalma Listesi68 kelime
- 11 10. Bölüm2.654 kelime
- 12 11. Bölüm2.687 kelime
- 13 12. Bölüm2.287 kelime
- 14 13. Bölüm3.131 kelime
- 15 14. Bölüm2.160 kelime
- 16 15. Bölüm2.418 kelime
- 17 16. Bölüm2.242 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yeni bir hikaye ile buradayım. Bu hikayemiz babası hayatta olduğu halde yetim kalmış, annesinin ölümüyle büyüyememiş bir kızı; Matem Sözer’i
Ve hayatını sadece güç üzerine kurmuş olan yer altının en güçlü adamı olan; Rüzgar Keskiner’i anlatıyor.
On sene önce;
Sekiz yaşındaki Matem’in dünyası, o gri kasım akşamında, evlerinin salonunu dolduran keskin kolonya kokusu ve annesinin nefes borusuna tıkılıp kalan hırıltılı seslerle karardı.
Filiz, parke zeminin üzerinde iki büklüm uzanmış yatıyordu. Vücudu, engellenemez bir kasılma dalgayla geriliyor, elleri istemsizce halının tüylerine tırnaklarını geçiriyordu. Nöbetin en şiddetli anıydı; epilepsi, yıllardır hayatlarının üzerinde sallanan gizli bir giyotin gibiydi ve nihayet bıçağını indirmişti. Matem, korkudan taş kesilmiş bir halde mutfak kapısının eşiğinde duruyordu. Küçük elleri eteğine dolanmış, parmak eklemleri bembeyaz kesilene kadar kumaşı sıkıyordu. Nefesi boğazına dizilmişti, sesini çıkaramıyordu.
Filiz’in kasılan bedeni yavaşça gevşemeye, gözlerindeki o korkunç fer sönmeye başladı. Dudaklarının kenarından sızan ince kan çizgisi, açık renk parkenin üzerinde koyu bir leke bırakmıştı. Göz kapakları ağırlaşarak aralandı; kadının buğulu bakışları, odanın köşesinde korkuyla titreyen küçük kızını buldu.
“Matem…”
Matem’in üzerimde beyaz fırfırlı bir elbise vardı. Annesinin elleriyle diktiği o güzel elbise. Koşarak annesinin yanına çöktüğün de her şey gibi o elbise de kana bulandı. Bugünden sonra Matem bir daha beyaz giyinmedi.
“Anne.” Dedi sekiz yaşındaki küçük kız. Bal rengi gözleri annesinin titreyen yüzünde dolandı. “Anne ilaçların nerede?”
Hızla ayağa kalktı dolaplarına yetişemediğini fark edince titreyerek çektiği sandalyeye çıkıp bütün dolaplara baktı. Ama bedeni öyle titriyordu ki sandalyeden düşerek kendini yerde buldu.
Kesilen avuç içini umursamadı yeniden annesine koştu. “Mutfak… dolabının… en alt gözü…” dedi Filiz, her kelimesi canını yakıyormuş gibi yüzünü buruşturarak. “Kutu… mavi kutu…”
Matem’in bal rengi gözleri irileşti. Annesinin başucundan kalkıp bir çırpıda mutfağa koştu. Sandalyeyle uğraşacak vakit yoktu; doğrudan dolap kapaklarına yöneldi. En alt rafta, köşede sıkışmış duran o teneke mavi kutuyu gördüğü gibi elleriyle kavradı. İçinden düşen ilaç şişesini ve bir bardak suyu aldı.
Salona döndüğünde annesini aynı pozisyonda buldu. Filiz’in başını hafifçe dizlerinin üzerine kaldırdı, beyaz fırfırlı eteği bir kez daha kanla lekelendi ama bunu fark bile etmedi.
“Anne, buradayım. İç şunu, lütfen iç…”
İlacı içirmeyi başardığında, odadaki sessizlik yeniden üzerlerine bir kabus gibi çöktü. Filiz, ilacın ve yaşanan fırtınanın yorgunluğuyla gözlerini kapattı. Göğsü şimdi biraz daha sakin inip kalkıyordu ta ki son nefesini verene kadar. Matem, annesinin saçlarındaki terle karışık tutamları kenara iterken, o sekiz yaşındaki çocuk kalbinin bir gecede nasıl yıllandığını hissetti.
O Kasım akşamı, Matem’in çocukluğu o parke zeminde bırakılmıştı. Artık beyaz elbiseleri yoktu; ruhuna ve dolabına hep aynı renk yerleşti: Karanlığın, yalnızlığın ve o buz gibi gecenin rengi.
Saatler sonra bir kapı sesi duyuldu. Cihan içeri girdiğinde karşısında gördüğü şeyle öylece kaldı. Karısı yerde kanlar içinde, kızı ise yanında başını annesinin cansız benine yaslamış yatıyordu.
Cihan için bu dünya da sadece karısı vardı. Ve o an bütün dünyası karardı. Koşarak yanlarına çöktüğünde ilk yaptığı şey nabzını kontrol etmek oldu ama atmıyordu.
“Filiz, aşkım.” Kadının yüzüne baktı, o kadar solgundu ki sanki Cihan’ın da kalbi atmayı bıraktı. “Filiz yalvarırım aç gözlerini.” Küçük kızını umursamadı, gözü görmedi bile.
Cihan’ın kulaklarında sadece kendi çığlığı çınlıyordu. Yerde cansız yatan kadının göğsüne bastırdığı kulakları, aradığı o tek sesten, bir kalp atışından mahrum kalmıştı. Dünya, etrafındaki her şeyle birlikte o salonun ortasında sessizce çökmüştü. Küçük kızı Matem ise babasının feryatları arasında sanki camdan yapılmış bir figür gibi hareketsizce duruyordu; gözünden damlayan yaşları silemek için bile hareket etmiyordu.
Cihan, kadının soğuk parmaklarını kendi avuçları içine alıp defalarca öptü. Karısının cansız bedenine sarılıp saatlerce hıçkırdı. O, karısının yokluğuyla darmadağın olurken, Matem’in üzerindeki beyaz fırfırlı elbisenin kurumuş kan lekesine çarptı gözü. Ama ne bir şefkat ne de bir teselli bulabildi o an. Karısının ölümünün yarattığı o kör edici yıkım, evdeki küçük bir kızın da varlığını tamamen silmişti zihninden.
O gece, evden yükselen ambulans ve polis sirenleri gri kasım akşamının karanlığını yardı geçti.
Yıllar birbirini kovaladı. Matem, o evde yaşamaya devam etti ama artık orada yaşayanın kendisi olmadığının farkındaydı. Cihan, karısının yasını buzdan bir duvara dönüştürmüş, kızıyla arasındaki ufacık bağı o gece o parke zeminde kaybetmişti.
Matem, babasının gözlerindeki her baktığında kendini değil, sadece Filiz’in yokluğunu gördü. Ne bir kez saçını okşadı adam ne de "Nasıl hissediyorsun?" diye sordu. Matem, kendi içindeki o küçük kız çocuğunu o gece gömmüştü zaten. Ve Matem annesinin ölümünden sonra bir daha hiç ağlamadı. Bir daha hiçbir acı ona ağır gelmedi.
🍂
Hayatta bazı yaralar vardır. Göründüğünden daha derindir. Sarıldığında hemen iyileşmez hatta bazen hiç iyileşmez.
İşte o yaraların adı babadır. Bir babanın açtığı kesikler hiçbir zaman kabuk bağlamazlar, bir babanın okşamadığı saçı hiçbir adam okşamaz.
Bir babanın sevgisi, bir kız çocuğunun bu dünyadaki ilk zırhıdır. O zırhı giymemiş olanlar, hayatın fırtınalarına çıplak yüreklerle yakalanırlar. Kendi ayakları üzerinde durmayı, kimseye yaslanamamayı, düştüklerinde kendi gözyaşlarını yine kendi elleriyle silmeyi çok erken öğrenirler.
Onların lugatında "yardım istemek" yoktur; çünkü bilirler ki sığınacakları bir liman, arkalarını yaslayacakları bir dağ yoktur.
Ve bende o kızlardan biriydim. Annem’i küçük yaşımda epilepsi hastalığı yüzünden kaybetmiştim. O günden beri bende de olan aynı hastalığın nefesimi kesmesini bekliyordum.
Aynadan kendime baktığımda açık kumral saçlarımın belime kadar indiğini fark etmiştim. Annem benim saçlarımı hiç kesmezdi bende bu yüzden yıpranmadıkları sürece asla makas değdirmezdim.
Yine İstanbul’un o soğuk aralık akşamlarından birindeydik. Üzerimde siyah bir eşofman takımı vardı. Yarın gece on sekizime basacak ve bu evi sonsuza dek terk edecektim.
Odamdan çıktığımda yavaş adımlarla mutfağa ilerledim su içmek için. Ama arkamda hissettiğim nefesle olduğum yerde durup sakin adımlarla o tarafa döndüm.
Cihan Sözer, yani baba. Babam değil, baba.
“Nereye?” Nefesi her gün ki gibi alkol kokarken gözleri de kıpkırmızıydı.
“Su içmeye,” dedim sesimde zerre titreme olmamasına özen göstererek. Korku, bende çok öncelerden tükenmiş bir duyguydu; yerini buz gibi bir kabullenişe ve midemi bulandıran bir dikkate bırakmıştı.
Cihan gözlerini üzerimde gezdirdi, o her zamanki iğrenç, bulanık bakışlarıyla. Kafası o kadar güzeldi ki, yarın gece evden kaçacağımı ya da on sekizime gireceğimi idrak etmesi için evrenin on yıl dönmesi gerekirdi. Zaten onun dünyasında zaman, sadece bir sonraki şişenin ne zaman açılacağından ibaretti.
“Çabuk ol,” diye homurdandı, elindeki bardağı tezgaha çarparken. “Odanın dışına fazla çıkma. Yarın akşam işimiz var. İbrahim gelecek, geçen seferki gibi mızmızlanmak yok.”
Geçen seferki... Midemdeki o tanıdık safra tadı boğazıma yükseldi ama yutkundum. Adamın bahsettiği şey, beni para karşılığı sattığı gecelerden sadece biriydi. İki yıldır hayatım bu bodrum katı ile o yabancı odalar arasında geçiyordu. Annemin ölümünden sonra beni koruması gereken adam, hayatımı parça parça pazarlayan celladım olmuştu. Ama bittiğini bilmiyordu. Yarın gece bu cehennemden çıkış biletimi alacaktım ve arkama bile bakmayacaktım.
“Tamam,” dedim yüzümü hiç asmadan, sesimi olabildiğince sıradan tutarak.
Mutfağın lambası hafifçe titredi. Cihan arkasını dönüp salona doğru yürürken söylenmeye devam ediyordu.
Bir bardağa su doldurup hızlı adımlarla odama ilerledim. Ellerim yine titremeye başlamıştı ve bu krizin ilk işaretlerinden biriydi. Gözlerim sol avucumdaki kesiğe kaydı. Annemin öldüğü o günden kalan bir izdi.
Çekmeceden hap kutusunu alıp açtım ve ağzıma bir tane atıp suyla yuttum. Bu ilaçlar yüzünden tamamen hissizleşmiş durumdaydım. Bazen canım hiç acımıyordu mesela. Ya da sevinemiyordum.
Odamdaki raflardan bir defter çıkardım içinde bir sürü resim vardı. Resim çizmek beni bu hayatta her şeyden uzaklaştıran içimdeki duyguları dökmemi sağlayan o yerdi. Bir nevi günlük gibi.
İlk sayfasını açtığımda annemi gördüm. Gülümseyen bir ifade vardı yüzünde ama gözlerindeki o yorgunluk belliydi. Bunu on ikinci yaş günümde çizmiştim.
Diğer bir sayfa da ise baba ve annem vardı ama babanın yüzü karalanmıştı. Çünkü o annemi hiçbir zaman gerçekten sevmemişti. Hastalıklı bir aşktı onunkisi. Sinirlenince kırar döker ama gece annemin koynunda yatardı.
Diğer bir fotoğrafta ise ben vardım. Elimde bir mikrofon kocaman bir sahne önünde şarkı söylüyordum. En büyük hayallerimden biriydi şarkıcı olmak. Ama imkansızdı benim gibi bir kız için. Üniversite bile okuyamayacaktım ben şarkıcı nasıl olacaktım ki?
Hem de böyle bir hastalıkla. Gülünç bir durumdu. Annem küçükken hep sesimin ve resimlerimin çok güzel olduğunu söylerdi. Belki de o yüzdendi bu hayalim ama televizyondaki bütün şarkıcı kadınlara hayranlıkla bakardım.
İç çekerek defteri kapattım ve yeniden rafların arasına sakladım. Kalkıp odamın kapısını kitledim ne olur olmaz diye de her gün yaptığım gibi sandalye dayadım.
Yatağıma girdiğimde ise siyah yorganı kafama kadar çekerek kendimi yine kâbus dolu bir gece teslim ettim.
🍂
Gözlerimi açtığımda gri tavana bir süre öylece baktım. Yine hiçbir şey hissetmediğim o günlerden birindeydim ama bugün daha farklıydı. 18 olmuştum. 13 Aralık
Yatağımdan kalkıp telefondan saate baktım. Sabah ondu ve ben gece boyu bir çok kâbus görmüştüm. Odamdan çıkıp banyoya ilerlerken babanın ayakseslerini duymamla başımı kaldırdım.
“Bu sofra neden hazır değil?” Dedi sert bir sesle. Elinde yine bir bira şişesi vardı. Ayyaşlıktan çalışamıyor zorla benim bedenim üzerinden para kazanıyordu.
Kolumda tam tamına dokuz tane jilet kesiği vardı her biri bedenimi bir şeytana sattığı günün iziydi. İzler geçmiyor hayatta büyük bir yer ediniyordu.
“Hazırlarım şimdi.” Dedim soğuk bir sesle. Yeniden banyoya yönelmiştim ki bileğimden tutup sıkması bir oldu.
Öfkeli gözlerle yüzümü kendisine çevirdi. “Keyfini mi bekleyeceğim senin Matem?” Diye yükseldi ama alışkın olduğum için ses çıkarmadım. Tırnaklarını bileğime geçirdi. “Bi ölemedin gitti zaten.”
Bileğimi elinden zor da olsa çektim. “Tamam dedim ya.” Banyoya girmeden mutfağa ilerledim bir kaç parça bir şeyi masaya koyup yumurta pişirdim ve onu da önüne koydum.
Tezgahın üzerinde duran ilaçlarımdan birini alıp ağzıma attım ve tek seferde yuttum. Baba da o sırada yemeye başlamıştı. “Çok tuzlu bu. Bi yumurta bile yapamıyorsun Matem? Ne kadar gerizekalı bi insansın sen. Elin neye deyse mahvediyorsun.”
İlaç kutusunu sinirle tezgaha bırakarak ona döndüm. “Neyi beğeniyorsun ki sen? Söylesene? Her yaptığıma bir bok buluyorsun.”
Alayla birasından bir yudum daha alarak arkasına yaslandı. “Annen de senin yüzünden ölmedi mi Matem? İlaçlarını zamanında hatırlatmadın! O da öldü!” Sonlara doğru yeniden yükseldi.
Ona doğru bir adım atıp ellerimi masaya koydum. “Annemin ölümünde birinin suçu varsa eğer bu da sensin. Kadını her gün kırıp döküyor sonra koynuna giriyordun! Yaptıkların hastalığını tetikledi.”
Cihan, sinirle masaya yumruğunu geçirdi. Tabaklar ve bardaklar havaya kalkıp indi, o koca gövdesiyle öne doğru eğildi.
“Bana akıl vermeye kalkma lan!” diye kükredi, nefesinden yayılan ağır alkol kokusu mutfağı tamamen sardı. “O kadın zaten çürümüştü içeriden, senin gibi sakat birini doğurduğu günden beri bitikti!”
Sözleri kulaklarımda uğuldarken içimde bir yerlerin koptuğunu hissettim ama gözyaşı dökmedim. Artık ağlamak yoktu; sadece damarlarımda akan o buz gibi öfke vardı. Derin bir nefes alıp geriye çekildim.
“Bugün bitti,” diye mırıldandım kendime, kısık ve kararlı bir sesle. Adamın ne dediği, ne küfürler savurduğu artık zerre umrumda değildi. Çantam çoktan hazırdı, yatağın altında duruyordu. İçindeki birkaç parça kıyafet, son kalan ilaç kutularım, resim defterim ve gizli köşelerde biriktirdiğim o üç beş kuruşluk paralar... Bu evden çıkışımın biletleriydi.
Cihan arkasını dönüp yeniden masaya oturduğunda, “Akşam hazırlıklarını yap, İbrahim erken gelecek,” diye homurdandı.
Ona tek kelime bile etmeden odama geçtim ve kapıyı arkamdan kilitleyip her zamanki gibi sandalyeyi kolun altına sıkıştırdım. Pencereye yanaşıp dışarıdaki gri İstanbul gökyüzüne baktım. Masamdan sigara paketimi açıp içinden bir dal çıkartıp yaktım ve o zehirden içime derin bir nefes çekip havaya üfledim.
Beni erkenden öldürmesi için bir senedir içiyordum ama hiçbir şey olduğu yoktu. Bir nefes daha çekip kül tablasına vurdum iki kez. İstanbul’un yine üzerine bir hüzün çökmüş gibiydi.
Annemin öldüğü gün de cenazesinde de hep yağmur yağmıştı. Saatlerce durmadan, küçüktüm gökyüzü anneme ağlıyor sanmıştım. Oysa o gün anneme ağlayan tek kişi bendim.
Saatler yavaşça akarken zaman adeta durmuştu. Güneş yavaş yavaş batıyor, sokak lambaları o soluk sarı ışıklarıyla yanmaya başlıyordu.
İşte o an gelmişti.
Sırt çantamı omzuma taktım. Üzerimdeki siyah eşofman takımının cebinde ellerim titriyordu ama bu kez korkudan değil, yılların verdiği o ağır yükten nihayet kurtulacak olmanın heyecanındandı. Kapının arkasındaki sandalyeyi yavaşça çektim, kilidi ses çıkarmamaya özen göstererek açtım. Salon tarafından Cihan’ın televizyon karşısındaki homurtuları ve şişe sesleri geliyordu. Zaten sızmak üzereydi; alkolün o ağır uyuşukluğu beyinini çoktan teslim almıştı.
Parmak ucunda dış kapıya ulaştım. Kilidi yavaşça çevirip dışarı adım attım ve kapıyı ardımdan sessizce kapattım.
Soğuk Aralık gecesi, yüzüme keskin bir bıçak gibi çarptı. Apartmanın merdivenlerinden aşağı inerken kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atıyordu. Kapıdan sokağa çıktığım an, arkama bile bakmadan yürümeye başladım. Artık bu cehennemin bir parçası değildim. Şehrin kalabalığına, o karanlık ve tekinsiz sokaklarına doğru yürürken, hayatımın en büyük savaşının henüz yeni başladığını biliyordum.
Bir saatin sonunda şehrin biraz daha merkezinde bulunan eski bir depoya girdim. Burası yıllardır boştu, babadan saklanmak istediğimde gelir saatlerce otururdum. Yine aynı şeyi yaptım en köşesine gidip kartonlardan birini düzelttim ve oturdum.
Üzerimdeki montun fermuarını sonuna kadar çekip şapkasını da kafama geçirdim. İşte yine yalnızdım. Yalnızlık benimle bütünleşmiş bir kelimeydi.
“İyi ki doğdun Matem.” Diye mırıldandım.
Cebimden bir sigara dalı çıkartıp yaktım. Bacaklarımı kendime çekip sigaradan derin bir nefes aldım. Hayatım da aynı bu dal gibi yavaş yavaş yanıyor ve küle dönüyordu her saniye.
“Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece yalnızlık sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna… anneni daha sık anımsıyorsan… içindeki çocuğa sarıl sana insanı anlatır…” diye annemin bana küçükken hep söylediği o şarkıyı mırıldanmaya başladım.
“Eller günahkar, diller günahkar bir çağ yangını bu bütün, dünya günahkar…”
Küçükken ne zaman babamdan korkup ağlasam annem beni koynuna yatırır saatlerce sıkılmadan, bıkmadan bunu söylerdi. O zamanlar anlamazdım ama artık her kelimesi sanki içime işliyordu.
Bu gece dört sigara daha yaktım. Her birinin beni zehirlemesine izin verdim. En sonunda ise uykuya yenik düşerek titreye titreye gözlerimi kapattım.
🍂
Gözlerimi açtığımda ağrıyan boynumla yüzümü buruşturdum. Daha ilk geceden böyle bedenim ağrımaya başladıysa düşündüğümden zor olacak gibiydi. Şimdi baba her yerde beni aramaya başlamıştır. İki üç gün arar sonra ise pes ederek bırakırdı.
Cebimden telefonumu çıkartıp saate baktım. Sabah dokuzu geçmişti. Şapkamı açıp oturduğum yerden kalktım. Çantamdan ilaç şişemi aldığımda bir hapı suyla yutup çantayı sırtıma taktım.
Bugün bir iş bulmam lazımdı yoksa açlıktan ölüp gidebilirdim. Yanımda sadece sekiz bin lira vardı ve onunda en fazla iki ay geçinebilirdim.
Bu yüzden sabahın erken saatinde kendimi İstanbul sokaklarına attım. Dakikalarca nereye gittiğimi bilmeden sadece yürüdüm. Bir kafe gördüğümde hızla içeri girdim.
Yeni açılmaya başlamıştı. Masaları silen garson beni görünce gülümseyerek yanıma geldi. Fazla yakınımda durduğunu hissederek geriledim. Son iki yıldır bir erkeğe en fazla dokuz adım yaklaşabiliyordum. Her bir küle bir adım.
“Günaydın hanımefendi buyurun?” Dedi genç adam gülümseyerek.
Bense onun aksine düz bir ifadeyle “Çalışan ihtiyacınız var mı?” Diye sordum bir umut.
Adam başını iki yana salladı “üzgünüm ama yok.” Dedi geri çekilerek.
“Peki kolay gelsin.” Uzatmadan kafeden çıkıp sokak boyu yürümeye devam ettim. İki üç kafeye daha sordum ama hiç biri kabul etmedi.
En sonunda yorularak ana caddede bir yere çöktüm ve bir sigara yaktım. Gözlerim merakla etrafta geziniyordu. İnsanların yüzlerinden hayatlarının nasıl olduğunu tahmin etmeye çalıştım içimden.
Sigaram bittinde yeniden kalkıp karşı caddeye geçtim. Ve karşımda gördüğüm lüks barla durdum. Bir umut girsem mi diye düşünmeye başladım ama normal kafeler bile beni almazken burası mı alacaktı?
Başımı kaldırıp tabelaya baktım Keskiner Bar yazıyordu. Dışarıdan oldukta lüks ve pahalı bir mekana benziyordu. Ayrıca şehrin en gözde yerindeydi.
İçer girdiğimde yine bir temizlik çalışanıyla karşılaştım. Kocaman bir mekandı. Bir tarafında duvarda boylu boyunca sandalyeler ve masalar vardı. Diğer yerde yani barın olduğu kısımda da aynı şekilde sandalyeler vardı.
Tonton bir teyze elindeki süpürgeyi bırakıp bana döndü. Bu saatte açık değildi bar. “Buyur kızım?”
“Merhaba, ben iş için gelmiştim de görüşebileceğim birisi var mı?” Diye sordum gözlerim bir yandan içeriyi incelerken.
Kadın kısaca düşündükten sonra “Var ama şuan burada değil telefon numarasını verebilirim.” Telefonunu çıkardı. Bir numara söyledi bende girdim. “Hakan Vurdem, buranın başında olan kişi ama asıl patron değil.”
Telefonu yeniden cebime koyarken Kaşlarım çatıldı. “Asıl patronu kim?” Diye sordum.
“Rüzgar Keskiner.” Dediğinde barın ismi aklıma geldi. Şimdi taşlar yerine oturuyordu. Ve bu isim bir yerden çok tanıdıktı. “İlla biliyorsunuz ünlü iş adamı. Keskiner Holding’in sahibi.”
Hâlâ tam olarak tanımamıştım ama belli etmedim. “Tabi biliyorum, kolay gelsin teşekkür ederim.” Diyerek bardan çıktım be köşede telefona girdiğim numarayı çaldırdım.
Bir kaç saniye sonra açıldı. “Alo?” Dedi bir erkek sesi.
“Merhaba Hakan Bey ben sizi iş için aramıştım da. Çalışan hanımefendiden aldım numaranızı.” Dedim kendimi açıklayarak.
“Aslında çok iyi denk geldi dün iki çalışanı kovdum da. Siz barda bekleyin beş dakikaya oradayım.” Dedikten sonra telefonu kapattık.
Ben yeniden bara girip çantamı çıkardım ve içinden bir ilacı daha alıp içtim. Bir kaç dakikanın sonunda kapıda siyah takım elbiseli esmer bir adam belirdi. “Hakan Bey?” Dedim ayağa kalkarak.
“Evet benim.” Gözleri yüzümde ve üzerimde uzun uzun gezindi. “Siz?”
“Matem Sözer.” Diyerek kendimi tanıttım. Adam elini uzattığında derin bir nefes alarak sıktım ve hızla geri çekildim. “Bu işe ihtiyacım var.”
“Küçük görünüyorsun sen.” Dedi dikkatle bakarak. “Yaş kaç?”
“On sekiz ama elimden her iş gelir.” Dedim kendimden emin bir sesle.
Başını ağır ağır salayarak ellerini cebine soktu. “Tamam alındın işe. Akşam dokuz sabah üç. Çalışabilecek misin? İki çalışanın yerini doldurman lazım.” Dedi gözlerini kısarak.
Omuzlarımı dikleştirdim. “Yaparım merak etmeyin.”
“Tamam o zaman akşam görüşürüz.” Diyerek bardan çıktığında derin bir nefes alarak arkama yaslandım.
Bunu da atlatmıştım zamanla para biriktirecek küçük de olsa bir eve çıkacaktım. Sonrası da zamanla gelişecekti.
——————————-
Matem Sözer
Bölüm etkileşimi
