14. bölüm / 17
Matem Rüzgarı12. Bölüm
Bölümler 17Şu an: 12. Bölüm
- 1 1. Bölüm2.740 kelime
- 2 2. Bölüm2.604 kelime
- 3 3. Bölüm2.916 kelime
- 4 4. Bölüm2.292 kelime
- 5 5. Bölüm2.132 kelime
- 6 6. Bölüm2.508 kelime
- 7 7. Bölüm3.119 kelime
- 8 8. Bölüm2.231 kelime
- 9 9. Bölüm2.510 kelime
- 10 Çalma Listesi68 kelime
- 11 10. Bölüm2.654 kelime
- 12 11. Bölüm2.687 kelime
- 13 12. Bölüm2.287 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 13. Bölüm3.131 kelime
- 15 14. Bölüm2.160 kelime
- 16 15. Bölüm2.418 kelime
- 17 16. Bölüm2.242 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Huzur nedir? Kimine göre sessiz bir odada kitap okumaktır, kimine göre dalgaların sesini dinlemek, kimine göre ise sevdiğinin sesini duymaktır. Aslında huzur, dış dünyadaki gürültünün kesilmesi değil; içimizdeki fırtınanın dinmesidir. Hayatın koşturmacası, bitmek bilmeyen sorumluluklar ve geleceğin belirsizliği arasında yönümüzü kaybettiğimizde, ruhumuzun sığındığı en güvenli limandır huzur.
Çoğu zaman huzuru hep gelecekte bir yerlerde ararız. "Şu iş bitsin huzura ereceğim", "Şu sınavı geçeyim rahatlayacağım" deriz. Oysa huzur, varılacak bir hedef değil, yolculuğun kendisidir. Şimdiki anı kabul etmekle, elindekilerin kıymetini bilmekle başlar. Geçmişin pişmanlıklarını ve geleceğin kaygılarını bir kenara bırakabildiğimiz o kısacık anlarda saklıdır.
Huzurlu bir insan, hiç dert taşımayan insan demek değildir. Huzur, hayatın zorluklarına rağmen içindeki o sarsılmaz dengeyi koruyabilme becerisidir. Kalbimizi kırgınlıklardan, zihnimizi gereksiz yüklerden arındırdığımızda, huzur zaten kendiliğinden gelip baş köşeye kurulur.
Ve huzur benim için artık Rüzgar Keskiner’di.
Gözlerimi yavaşça araladığımda odanın perdelerden dolayı karanlık olduğunu fark ettim. Başımda hafif bir ağrı vardı ama daha çok gözlerim acıyordu.
Belimde hissettiğim ve kokusunu aldığım elle arkamı döndüm. Rüzgar… sarı saçları dağılmış, düzenli nefesleriyle tam yanımda uyuyordu. Belki de bu yüzden ilk defa kâbus görmemiştim.
Beynim zor da olsa dün akşama gittiğinde en son ki yakınlığımız ardından gelen krizi hatırladım. İlaçlarımı almadığım için aniden gelen fazla heyecanla bir anda kriz geçirmiştim.
Rüzgar’ı uyandırmamaya çalışarak yataktan kalkıp odasındaki banyoya ilerledim ve kapıyı sessizce kapattım. Aynadaki halimle yüz yüze gelmeyi istemesem de mecburen kendime baktım.
Saçlarım dağılmış, gözlerim kızarmış bir haldeydim. Berbat görünüyordum da diyebilirdim. Ama bunların dışında belimde de saçma bir ağrı vardı. Aklıma gelenin başıma gelmemesini umut ederek altımdaki pijamayı indirdim ama ne yazıkki regl olmuştum.
Oflayarak banyodan çıktım. Rüzgar hâlâ uyuyordu bunu fırsat bilerek kendi odama girdim ve banyodaki çekmeceden büyük boy pet alıp taktım. Ama belimdeki ağrı geçecek gibi değildi. Regliyken zaten çok ağrım oluyordu ama ilaçlar yüzünden bazen düzenim şaşıyordu.
Üzerimi değiştirmek için giyinme odasına yönelmiştim ki aniden duyduğum telaşlı ayak sesleriyle kapıya ilerledim.
“Matem…” dedi Rüzgar dehşet içinde. “Nerdesin kızım sen ya?”
Gülmemek için dişimi dudaklarıma geçirdim. Benim için böyle telaş yapması ister istemez hoşuma gitmişti. “Üzerimi değiştirecektim.”
Yanıma gelip beni belimden kendisine çekti ve kollarını sıkıca bedenime doladı. Yine onun göğüsünde küçücük kaldım. “İyi misin?”
“İyiyim.” Dedim geri çekilirken. Ama yine aniden vuran ağrı ile yüzümü ekşittim.
Rüzgar da bunu kaçırmamaıştı. “Ağrın mı var?” Diye sordu hemen. “Ayrıca ilaçlarını da almamışsın bundan sonra alacaksın tamam mı?”
“İlaç almak istemiyorum.” Dedim ilk dediğine cevap vermeyerek. “Beni hissizleştiriyor.”
“Matem bu konuda fikrini sormadım. Yirmi yedi yıllık ömrümde kader seni karşıma yeni çıkarmış hemen de kaybedemem.” Dedi az öncekine göre daha sert bir sesle.
Sözleri odanın içinde buz gibi yankılanırken, buz mavisi gözlerindeki o tavizsiz kararlılık en ufak bir itiraza yer bırakmıyordu. Beni kaybetme düşüncesinin onda yarattığı o derin öfke ve korku, sesindeki o sert tondan bile anlaşılıyordu. Ama hemen ardından yüzümdeki acıyı fark etmiş gibi bakışları yumuşadı; parmakları yavaşça belimi okşarken sesi bu kez fısıltı gibi çıktı.
“Hâlâ ağrın var, değil mi? Ne tarafta?”
Gözlerimi kaçırarak başımı hafifçe salladım. “Geçer birazdan… Regl oldum sadece.”
Rüzgar’ın kaşları hafifçe çatıldı; anlaşılsın diye direnmeme gerek kalmadan durumu hemen kavradı. Hiçbir şey söylemeden ellerini omzuma koydu ve beni dikkatle yatağa doğru yönlendirdi. “Uzan şöyle. Ben hallederim.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Sen mi? Nasıl halledeceksin?”
“Sen sadece uzan, Matem,” dedi, odanın içinde hızla hareket ederken sesi yine o emir dolu ama bir o kadar da korumacı tonunu almıştı.Birkaç dakika içinde odadan çıkıp geri döndüğünde, elinde sıcak su torbasıyla geldi. Yatağın kenarına oturup yorganı üzerime örttü ve sıcak su torbasını ağrının olduğu yere dikkatle yerleştirdi. O devasa, bu şehrin sokaklarında herkesin adını korkuyla andığı mafya lideri, şimdi karşımda narin bir çiçeğe dokunur gibi benimle ilgileniyordu.
Sıcaklığın yayılmasıyla içimdeki o keskin sancı hafiflerken, göz kapaklarım da istemsizce ağırlaşmaya başladı. Rüzgar yanıma uzanıp beni tekrar kollarına çektiğinde, başım geniş göğsüne yaslandı. Parmakları saçlarımın arasında yavaşça geziniyor diğer eli de karnımı ovuyorken, kulağıma fısıldadığı o son cümle bilincim kapanmadan önceki en güzel sığınak oldu.
“Gözlerini kapat, Hüzün güzeli. Dışarıda ne fırtına koparsa kopsun, bu odada sana zarar gelmesine asla izin vermeyeceğim.”
🍂
İnsan alışık olmadığı duyguları tattığında bir an istemeden de olsa bocalıyordu. Neden? Diyordu kendi kendine. Ben neden yaşamadım daha önce bunları?
Sonra kaderine kızıyordu. Baba denilen o ayyaşa, anne denilen bir mezar taşına. Ama en son da kendine ve kaybettiği yıllarına.
Buz tutumuş bir kalbe ısıyla yaklaşırsanız o kalp yanacağını sanır ısınacağını değil. Ve bende tam olarak o olayın arasına sıkışıp kalmıştım.
Yeniden gözlerimi açtığımda bu sefer Rüzgar uyumuyor sessizce beni izliyordu. “Neden öyle bakıyorsun?” Dedim uykulu sesimle.
“Çok güzelsin be Matem.” Dedi yüzüme düşen saçları arkaya iterek. Bir eli hâlâ belime masaj yapıyordu. “İnsan bakmaya doyamıyor.”
Mayışık bir şekilde gülümseyerek ona daha da sokuldum. Sanki bu an parmağımdaki alyans bir anlam daha kazandı.
“Siz de az değilsiniz Rüzgar Bey.” Dedim buz mavisi gözlerine bakarken. “En çok da gözlerin.”
“Yapma Matem. Duramam sonra.” Yüzüme biraz daha yaklaşarak bedenimi tamamen kendisine kilitledi. “İlaçlarını içmen lazım.”
Tam kalkacakken kolundan tuttum. “Gitme Rüzgar…” ilk defa bir insanı uzaklaştırmadım kendime en yakınıma çektim.
“Gitmeyeceğim bebeğim sadece ilacını alacağım.” Hızla kalkıp ilaç kutusundan bir hap alıp yeniden yatağa oturdu. Beni de kaldırıp sırtımı başlığa dayadı.
İstemesem de elindeki ilacı alıp komidinin üzerinde duran suyla tek hamlede içtim. “Rahatladın mı?”
Gülümseyerek başını salladı. “Evet. Ağrın geçti mi?”
“Evet şuan yok.” Başımı yatak başlığına dayayıp tamamen ona odaklandım. “Geçen oynadığımız oyunu oynayalım mı?”
Eliyle saçlarını düzelterek yatakta dikleşti. “Oynayalım ama ilk ben soracağım.” Başımı salladığımda devam etti. “En sevdiğin çiçek?”
Hiç düşünmeden “Siyah gül.”
Rüzgar’ın buz mavisi gözlerinde minik bir tebessüm belirdi, parmağını çenesine yaslayıp hafifçe bana doğru eğildi.
“Siyah gül…” dedi, sanki bu cevabı zaten biliyormuş gibi yumuşak bir sesle. “Karanlığın içinde bile tek başına dimdik duran o siyah gül. Şaşırtmadın beni, Hüzün güzeli.”
Yüzümde hafif bir gururla başımı kaldırdım. “Sıra bende.” Birkaç saniye düşündükten sonra ona doğru döndüm. “Senin bu hayatta en sevdiğin şarkı hangisi?”
Rüzgar arkasına yaslanıp ellerini başının arkasında birleştirdi. Derin ve karanlık bakışları odanın tavanında gezinirken, dudaklarında hafif, buruk bir kıvrım oluştu.
“Şarkılarla pek işim olmaz bilirsin,” dedi, gözlerini yeniden bana çevirirken. “Ama çocukluğumdan beri... Ne zaman yalnız kalsam zihnime kazınan bir melodi vardır. Müslüm Gürses’ten Nilüfer. Belki de hayata ve insanlara duyduğum o öfkeyi en iyi susturan şey o olduğu için.”
Sözlerindeki o derin, izbe keder içimi sızlatırken, bu adamın da en az benim kadar hırpalandığını bir kez daha iliklerime kadar hissettim. Ona doğru biraz daha kayıp elimi geniş göğsünün üzerine koydum. “Anladım,” diye fısıldadım yumuşakça. “Şimdi soru sorma sırası sende.”
Rüzgar, parmakları hâlâ belimdeki hassas noktada hafifçe gezinirken başını eğdi; buz mavisi gözleri adeta ruhumu okuyormuş gibi parlıyordu.
“Madem zevklerimizi masaya yatırdık, o zaman söylüyorsun,” dedi, sesindeki o hafif meraklı tınıyla. “Gözlerini kapatıp dünyayla bütün bağını kopardığında kulaklarında kimin sesi çınlıyor, Matem? En sevdiğin şarkıcı kim?”
Hiç düşünmeden, o içimdeki sığınak hissiyle gülümsedim. “Sezen Aksu.”
Rüzgar’ın kaşları hafifçe kalktı, sanki bu cevabı içten içe zaten tahmin etmiş gibi dudakları kıvrıldı. “Öyle mi?” dedi, sesindeki o sert kabuk tamamen erimiş bir halde. “Şaşırtmadın. O da senin gibi, yaralarını şarkılara sararak hayatta kalmış biri.”
“Öyle,” dedim başımı yeniden göğsüne yaslarken, sıcaklığı bütün bedenimi sarıyordu. “Bazen sadece onun sesini dinlediğimde... Dünyanın bütün gürültüsü susuyor.”
Rüzgar kollarını beni daha sıkı saracak şekilde doladı, çenesini saçlarımın tepesine yaslarken fısıltısı karanlığın içinde kayboldu. “Dünyanın bütün gürültüsü sussun istiyorsan, başını yaslayacağın yer burası olsun, Matem. Başka hiçbir şeye ihtiyacın yok.”
“Biliyorum.” Dedim gülümseyerek yüzüne baktığımda. “En sevdiğim şarkısı sence ne?”
Biraz geriye çekildiğinde yüzünde düşünceli bir ifade oluştu. “Tükeneceği?” Başımı iki yana salladım. “Kaybolan yıllar?” Yine başımı salladım. “Şarkıyı söyle de senin sesinden dinleyerek öğreneyim.”
Anında utanarak başımı eğdim ama o geri kaldırdı. “Ama utanırım ki.”
Göz devirdi “Nişanlından mı?” Dedi imayla.
“Sahte nişanlımla.” Diyerek gözlerine baktım.
Tek kaşını kaldırarak kollarını belime sardı. “Sahte? Hatırlatırım dün o sahte nişanlının yatağında koynunda uyudun.”
Gözlerimi kısıp gülerek göğsüne hafifçe vurdum. “Sen ne ara bu kadar laf yapar oldun Rüzgar Keskiner? Sokaktaki o dehşet saçan mafya lideri gitti, yerine başka biri geldi sanki.” Mafya derken bile içim garip oluyordu.
Rüzgar, yüzündeki o tehlikeli ama bir o kadar da yumuşak tebessümle belimdeki parmaklarını hafifçe bastırdı. “O mafya lideri dışarıdakiler için, Matem,” dedi, sesi doğrudan kalbimin ortasına işlerken. “Bu odada sadece senin karşında eriyen bir adam var. Şimdi uzatmadan söyle bakalım, hangi şarkı?”
Bakışlarımı kaçırıp derin bir nefes aldım. Kalbim göğüs kafesimde deli gibi atmaya başlasa da, onun o ısrarcı ve sabırsız bakışları altında daha fazla direnemeyeceğimi biliyordum. Yutkunup gözlerimi yeniden o buz mavisi denizlere diktim.
“Masum Değiliz…” diye fısıldadım, sesim odanın sessizliğinde ince bir tel gibi titreyerek çıktı.
Rüzgar’ın kaşları hafifçe havalandı; sanki bu cevabın derinliğini tartarmış gibi bir an sessiz kaldı. “Masum değiliz…” diye tekrarladı, melodinin ağırlığını hisseder gibi. “Hadi o zaman,” dedi başını biraz daha eğip gözlerimin içine bakarak. “Söyle de dinleyeyim.”
“Utandığımı söylemiştim ama,” diye mırıldanıp başımı iki yana salladım.
“Benim yanımda utanmana gerek yok, Hüzün güzeli,” dedi, parmakları çenemde nazikçe gezinirken. “Beni o sesinle büyüle, bekliyorum.”
Daha fazla kaçamayacağımı anlayarak gözlerimi kapattım. Derin bir nefes alıp o kırık ama içten gelen sesimle Sezen’in o efsanevi mısralarını mırıldanmaya başladım.
“Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece… anneni daha sık anımsıyorsan, hatta anlıyorsan... İçindeki çocuğa sarıl sana insanı anlatır.” Yüksek notaya çıktım “Eller günahkar, diller günahkar. Bir çağ yangını bu bütün dünya günahkar…”
Bitirdiğim de bir kaç saniye hayran hayran gözlerime baktı. Ardından alkışlamaya başladı. “Seni tanıdıkça daha da şaşırıyorum.” Dedi sesinden de belli olurken.
“Beğendin mi gerçekten?” Diye sordum meraklı bir sesle. Kendimi küçük bir kız çocuğu gibi hissediyordum. Sanki bir resim yapmış ve ailesine göstermiş gibi.
Senin hiçbir zaman bi ailen olmadı Matem.
Beni kendine çekip sıkıca sarıldı. “Beğenmemek ne mümkün.”
Burnuma dolan o tanıdık, güven veren kokusuyla gözlerimi kapatıp kendimi tamamen o geniş göğse bıraktım. Az önce içimde patlayan o hüzün dalgası, şimdi yerini kelimelerle tarif edemediğim sakin bir huzura bırakmıştı. Sanki burası, dışarıdaki dünyanın acımasızlığından sığındığım tek güvenli alandı.
“Böyle güzel şarkı söylersen,” dedi Rüzgar, fısıltısı saçlarımın arasında dalgalanırken, “seni bu odadan dışarı çıkaramam, Matem. Her gün kulaklarımda bu ses olsun isterim.”
Başımı hafifçe kaldırıp buz mavisi gözlerine baktım. “Sürekli odada mı tutacaksın beni?” dedim, sesimde yer edinen o tatlı nazla. “Dışarıda kocaman bir dünya var.”
Rüzgar’ın dudaklarındaki o yumuşak tebessüm bir an için kayboldu, yerine o tehlikeli ve sahiplenici keskinlik geldi. Parmakları çenemde hafifçe gezindi.
“Dışarısı senin için tehlikeli, Matem,” dedi, sesindeki o tavizsiz tonla. “O dünya kirli. Ama bu duvarların arasında kimse sana zarar veremez. Ben buradayken, sana uzanan o elleri kökünden söker alırım.”
Bunu söylerken o kadar net ve inandırıcıydı ki, kalbim bir kez daha onun için deli gibi çarptı. Babanın o karanlık, korku dolu evinden sonra, bir adamın koruması altında olmak garip bir şekilde zincir gibi değil, kanat gibi hissettiriyordu.
“Biliyorum,” dedim, elimi kalbinin üzerine koyarak. “İlk defa korkmuyorum.”
Rüzgar, gözlerindeki o derin şefkatle eğilip alnıma uzun bir öpücük kondurdu. Dakikalarca öylece, sadece birbirimizin nefesini dinleyerek yatakta uzandık.
Bir süre sonra kapı hafifçe tıkırdatıldı ve ardından adamlarından birinin sesini duyduk.
“Patron... Bölüyorum ama Berlin’den arıyorlar. Çok acil olduğunu söylediler.”
Rüzgar’ın kaşları anında çatıldı; yüzündeki o yumuşak ifade saniyeler içinde yerini yine o keskin, tavizsiz mafya liderinin maskesine bıraktı. İç çekerek benden biraz ayrıldı ve üzerini düzeltip yataktan kalktı.
“Geliyorum,” dedi kapıya doğru seslenerek. Ardından bana dönüp eğildi, yanağıma küçük bir öpücük kondurdu. “Dinlen sen, birazdan dönerim.”
O odadan çıktıktan sonra dayanamayan bende kalktım. Sandalyemin üzerinde duran hırkamı üzerime geçirip odadan çıktım. Sesin karşı odadan geldiğini fark ettiğimde parmak ucunda o yöne ilerledim.
Almanca bir şeyler konuştuğu için hiçbir şey anlamıyordum. Ama sesi sinirli ve sert geliyordu. Bir kaç dakika sonra telefon kapandı ben biraz daha geriye çekildim.
“Ne diyorlar patron?” Dedi az önceki adam.
“Korhan’la aranızda hiçbir sorun istemiyorum diyorlar ne diyecekler.” Rüzgar’ın net sesi fazla öfkeli çıkıyordu. “Kuralları üç kez çiğnersen bedelini değerlinle ödersin dedi.”
Kaşlarım çatıldı bu noktada. Bilmediğim bir sürü şey olduğunun farkındaydım ama bu iş düşündüğümden de derindi.
“Patron bir şey daha diyeceğim. Akşam saat sekiz de bir davet var. Yer altından bir kaç insan daha olacak ve seni görmek istiyorlar.”
Rüzgar’ın sesi duydukları bir süre sonra. “Tamam. İnsanalara nişanlımı da açıklamak için bi fırsat olur.”
Kaşlarım daha da çatıldı. Anlamdıramadığım bir sürü şey vardı ama beni görmesin diye hızla kapının önünden ayrlıp odama girdim.
Nişanlımı açıklamak... Rüzgar o acımasız mafya babalarına beni resmi olarak tanıtacaktı. Bu, beni korumak için attığı bir kalkan mıydı, yoksa adımı o pis yer altı dünyasının tam ortasına mühürleyen tehlikeli bir imza mı? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, babanın o izbe evinde varlığı bile unutulmuş bir kızken, şimdi bu şehrin en korkulan adamının dünyasının merkezine yerleştiğimdi. Korkmalı mıydım? Normalde ölümüne korkmam gerekirdi. Ama o buz mavisi gözlerde gördüğüm o sahiplenici öfke, içimdeki bütün korkuları yakıp kül ediyordu.
Kapının kolu yavaşça aşağı indiğinde hızla yatağa doğru adımlayıp yorganın altına giriverdim. Birkaç saniye sonra oda kapısı aralandı; Rüzgar’ın o tanıdık, ağır adımları içeri sızdı. Yatağın kenarının çöktüğünü, ardından saçlarımda gezinmeye başlayan o büyük, sıcak parmakları hissettim.
“Uyuyor musun, Hüzün güzeli?” dedi, sesi az önceki o sert ve öfkeli mafya liderine ait olamayacak kadar yumuşaktı.
Gözlerimi yavaşça aralayıp ona baktım. Yüzündeki o kasvetli gerginlik hâlâ tamamen silinmemişti ama beni gördüğü an dudaklarında beliren o hafif kıvrım her şeyi unutturuyordu.
“Uyuyamadım,” diye fısıldadım, sesimdeki o merakı gizlemeye çalışarak.
Rüzgar eğilip alnıma uzun bir öpücük kondurduktan sonra doğruldu. “Akşam bir yere gitmemiz gerekiyor,” dedi, konuyu hiç vakit kaybetmeden açarak. “Yer altından birkaç kişinin olduğu bir davet var. Uzun süredir erteliyordum ama artık gitmem şart.”
“Ben de mi geleceğim?” diye sordum, bilmezlikten gelerek.
Buz mavisi gözleri doğrudan gözlerimi buldu; o bakıştaki keskin sahiplenicilik nefesimi kesti. “Evet,” dedi, itiraza yer bırakmayan o net tonda. “Sen de geleceksin. Ve herkes o masada, Rüzgar Keskiner’in nişanlısını görecek.”
İçimdeki o küçük kız çocuğu, ilk defa birinin arkasında saklanmak yerine, o adamın yanında dimdik durabileceğini hissederek heyecanla titredi.
“Tamam,” dedim başımı sallayarak. “Gideriz.”
Rüzgar memnuniyetle gülümseyip ayağa kalktı ve giyinme odasına doğru yöneldi. “Dolapta senin için bir şeyler olmalı, Akın’a hazırlatmıştım. Akşam sekizde hazır ol. Bu gece o karanlık salonu sadece seninle aydınlatacağız.”
Bölüm etkileşimi
