Matem Rüzgarı kitap kapağı

18. bölüm / 17

Matem Rüzgarı

16. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Astra Faye

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 16. Bölüm

Yıllar yıllar önce, zamanın henüz bir saate sığmadığı o kadim günlerde, ormanın en koyu karanlığında yaşayan bilge bir Baykuş vardı. Dünyası sadece gölgelerden ibaretti; ta ki zifiri karanlığın göğsünde minik, titrek bir yıldız gibi parıldayan o narin Ateşböceği ile karşılaşana dek.
Baykuş, o minik ışıkta hayatın anlamını buldu; ateşböceği ise baykuşun derin sessizliğine sığındı. Ne var ki kader, bu sevdaya çok kısa bir ömür biçmişti. Ateşböceği, sevgilisinin karanlık dünyasını aydınlatmak için her parıldadığında, kendi yaşamından bir parça feda ediyordu. Baykuş, sevgilisinin eridiğini fark edince pelerin gibi kanatlarını üzerine gerdi, "Işığını söndür, razıyım karanlığa" diye fısıldadı. Fakat aşktan gözü kamaşan ateşböceği, "Seni karanlıkta bırakmaktansa, ışığımla ölmeyi yeğlerim" dedi ve son kez, adeta geceyi intihara sürükleyen muazzam bir parıltıyla parıldayıp sevdiğinin göğsüne cansızca düştü.
Işık sönmüş, geriye simsiyah bir yalnızlık kalmıştı. Baykuş, sevdiğinin külleri başında günlerce ne kanat çırptı ne gökyüzüne baktı. Ormanın o eski, vakur çığlığı bitti; yerini ruhu tırmalayan, dilsiz bir hıçkırığa bıraktı. İşte o günden sonra, ömrü uzun olanın, ömrü bir geceye sığan o narin ışığın ardından tuttuğu bu ömürlük sızıya, bu büyük gece yasına iki aşığın hatırasından süzülen o kelimeyle; "Matem" dendi.
Üzerimdeki monta biraz daha sığınarak elimdeki sigaradan son bir nefes çekip kül tablasına artım. Rüzgar gideli yarım saat olmuştu ve ben o gittiğinden beri sessizce güllere bakıyordum.
Koca malikanenin içinden bütün İstanbul boğazına gül yaprakları yağıyordu ve ben o karanlığın ortasında içimdeki huzurla oturuyordum.
“Matem Hanım.” Diye seslenen korumalardan birini duyunca bakışlarımı ona çevirdim. “İlayda diye biri gelmiş alalım mı?”
“Alın alın, gelsin.” Bende sigara paketini cebime atıp ayağa kalktım ve kapıya ilerledim. Tam olarak ne diyeceğimi bilmiyordum doğaçlama şekilde yalanlar sıralayacaktım.
İlayda büyük demir kapı açılıp içeri girdiğinde yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Sarı küt saçlarını dalgalı yapmış, altında mini beyaz bir etek üzerin de de beyaz kaban vardı.
Beni gördüğünde yüzündeki şaşkınlık yerini kocaman bir gülümsemeye bırakarak yanıma gelip sarıldı. “Bir sürü sorum var ama ilk sarılayım.”
Benimde yüzümde istemsizce bir gülümseme olmuştu. Geri çekildiğinde birlikte eve ilerledik. “Geçen gün için çok özür dilerim.” Dedim mahçup bir şekilde.
Çağla abla kapıyı açıp üzerimizdekileri aldığında biz de salona geçip oturduk. İlayda hâlâ inanamayarak evin içini inceliyordu. “Boşver onu da kızım bu ne?” Dedi ellerini iki yana açarak. “Bu malikane ne kadar güzel böyle.”
“Evet öyle.” Bakışlarını bana çevirdiğinde baştan aşağa süzdü ama gözleri en son sağ elimdeki alyans da takılı kaldı.
“Sen şimdi patronun nişanlısı mısın?” Diye sordu sesinden bütün duygularını yansıtırken. “İnanmakta güçlük çekiyorum şuan. Koskoca Rüzgar Keskiner’in nişanlısı?”
Gülerek başımı salladım. “Evet nişanlısıyım.” O sırada içeriye Çağla abla elinde iki fincan kahveyle girdi. “Teşekkür ederiz abla.” Dedim o zahmet etmeden kalkıp alırken.
“Ne demek kızım. Bir şeye ihtiyacın olursa seslen.”
Salondan çıktıktan sonra bardaklardan birini İlayda’nın önüne koydum. “Ama sen barda çalışıyordun. Bu kadar kısa süre de nasıl oldu?”
Bu sorunun cevabını düşünmek bile başımın ağrımasına neden oluyordu. Fazla karışık ve uzun bir olaydı. “Bilmem. Tanıştık sonra sevdik ve sonuç bu.” Dedim en basit haliyle.
Sevdik.
Aslında ne kadar basit bir kelime.
İlayda kahvesinden derin bir yudum alırken gözlerini kısıp yüzümü incelemeye devam etti. "Sevdiniz ve bitti, öyle mi?" dedi, fincanı masaya bırakıp bana doğru eğilirken. "Kızım, barda siparişleri taşırken arkandan 'bu kızda başka bir hava var' diyordum da, koskoca Rüzgar Keskiner’i kendine bu kadar kısa sürede aşık edeceğini tahmin etmemiştim. Bütün bar senin bir anda işi bırakıp ortadan kaybolmanı konuşuyordu."
Hafifçe gülümsedim ama içimdeki o karanlık geçmişin sızısı gülüşümü gölgeledi. İlayda o cehennem gibi hayatta, Keskiner Bar'ın o gürültülü köşelerinde bana yoldaşlık eden tek insandı. Ama ona barda çalışmamın asıl sebebinin geçmişimden kaçmak olduğunu, o dokuz adamın gölgesinden saklanmak için orada barındığımı hiçbir zaman tam olarak anlatamamıştım.
"Ben de tahmin etmiyordum," dedim sesimi sakin tutmaya çalışarak. "Her şey bir anda oldu. Hayat bazen insanı hiç beklemediği bir limana fırlatıyor."
İlayda fincanını altlığına bırakıp arkasına yaslandı, gözleri devasa camdan dışarıya, bahçedeki akılalmaz manzaraya kaydı. Binlerce siyah gül boğazın sert rüzgarıyla havada uçuşuyordu. "Peki bu güller ne Matem? Adam resmen tüm İstanbul'u siyaha boyamış. Romantizmin bile bir garip, ürkütücü ama bir o kadar da... büyüleyici. Gerçekten o mu yaptırdı bunu?"
"Sadece küçük bir şakaydı," dedim iç çekerek, bakışlarımı bahçeden kaçırıp önümdeki kahve fincanına dikerken. "Ona dün gece sadece takılıyordum. On bin tane siyah gül istediğimi söyledim ama ciddiye alacağını hiç düşünmemiştim."
"Şaka mı?" İlayda şaşkınlıkla gözlerini büyüttü ve masaya doğru iyice yaklaştı. "Matem, sen farkında mısın bilmiyorum ama bu adam senin bir lafınla dünyayı ayağına serecek gibi duruyor. Biz barda çalışırken onun adını duyduğumuzda arkadaki korumalar bile esas duruşa geçiyordu. Şimdi adam senin bir esprinle boğaza gül yağdırıyor."
"Biliyorum," dedim fısıltıyla. Sevdik kelimesi dudaklarımdan o kadar kolay çıkmıştı ama ardındaki yük çok ağırdı. "Beni korumak için yapamayacağı hiçbir şey yok, İlayda. Bunu çok kısa sürede anladım."
İlayda derin bir nefes alıp elimi tuttu, gözlerindeki şaşkınlık yerini saf bir şefkate bırakmıştı. "Senin adına o kadar mutluyum ki... Barda çalışırken bazen gözlerinde öyle bir korku görüyordum ki, sanki her an bir yerlerden bir kötülük çıkacakmış gibi tetikteydin. Şimdi bu devasa evin içinde, o adamın kanatları altında ilk defa bu kadar huzurlu ve güvende görünüyorsun. Yüzüne renk gelmiş."
İlayda'nın bu sözleri kalbime dokunsa da içimde bir yerlerde garip bir duygu baş gösterdi.
"Evet," dedim buruk bir tebessümle. "İlk defa gerçekten güvende hissediyorum. O varken arkama bakmak zorunda kalmıyorum."
"Neyse, hep beni konuşmayalım," dedim konuyu kendimden ve içimdeki bu karmaşadan uzaklaştırmak isteyerek. Bakışlarımı İlayda’nın dalgalı sarı saçlarına, şık beyaz kabanına çevirdim. "Anlat bakalım, sen nasılsın? Barda durumlar nasıl, bensiz hayat nasıl gidiyor? Var mı hayatında biri?"
İlayda gözlerini devirip kahvesinden büyük bir yudum aldı, yüzünde her zamanki o eğlenceli, bıkkın ifade bir anda dağıldı ve yerini muzip bir gülümsemeye bıraktı. "Ay sorma Matem, tam bir kaos ama bu sefer tatlı bir kaos!" dedi ellerini heyecanla birbirine sürterek. "Biri var evet. Yaklaşık iki haftadır falan görüşüyoruz."
"Hadi ya!" dedim, içimdeki kasvetli havayı bir anlığına dağıtan bu haberle öne doğru eğilerek. "Kim, nasıl biri? Barda mı tanıştınız?"
"Yok kızım, barın yanındaki o meşhur kahveci var ya, hani her sabah uğradığım... Orada baristalık yapıyor. Adı Çınar." İlayda'nın yanakları hafifçe pembeleşti, gözlerinin içi parlıyordu. "Böyle uzun boylu, kıvırcık saçlı, çok tatlı bir çocuk. Her sabah ben işten çıkıp oraya kahve almaya gittiğimde bana ekstra özenli davranıyordu, bardakların üzerine küçük notlar falan yazıyordu. En son geçen hafta cesaretini toplayıp numaramı istedi."
"Eee? Sonra?" diye üsteledim, onun bu heyecanına ortak olarak.
"Sonrası işte konuşuyoruz, geçen gün ilk defa barda vardiyam başlamadan önce sahilde yürüdük. O kadar kibar, o kadar normal bir çocuk ki Matem... Yani o bar ortamındaki kaba saba tiplerden, o gürültüden sonra onun o sakinliği bana o kadar iyi geldi ki anlatamam. Sürekli bana şiirlerden, kitaplardan falan bahsediyor. Bazen kendimi onun yanında çok saf, çok hafiflemiş hissediyorum." İlayda derin bir iç çekip arkasına yaslandı. "Ama biliyorsun beni, hemen korkuyorum. 'Acaba çok mu hızlı gidiyoruz, acaba göründüğü gibi biri değil mi?' diye kendi kendimi yiyorum işte."
"Korkma," dedim elini tutarak. "Sen her şeyin en güzelini hak ediyorsun. Bırak kendini akışına, çocuk seni mutlu ediyorsa gerisini düşünme."
"Bakalım, şimdilik her şey çok güzel gidiyor," dedi İlayda göz kırparak. Tam kahvesinden bir yudum daha alıp yeni bir şey anlatacaktı ki, salonun kapısının önündeki koridor birden ağır ve tok adım sesleriyle yankılanmaya başladı. Adımlar o kadar net ve güçlüydü ki, salonun içindeki bütün o hafif ve neşeli hava saniyeler içinde dağıldı ve yerini ağır bir sessizliğe bıraktı.
İlayda’nın neşeli ses tonu, kapıda beliren siluetle birlikte bıçak gibi kesildi. Oturduğu koltukta gayriihtiyari dikleşirken, gözlerindeki o rahat ifadenin yerini anında derin bir saygı ve hafif bir gerilim aldı.
Arkamı döndüğümde Rüzgar’ın salona adım attığını gördüm. Az önceki o elleri kanlı, öfkeden gözü dönmüş adam gitmiş; yerine jilet gibi, lacivert şık bir takım elbise giymiş, kusursuz bir iş insanı gelmişti.
İlayda alelacele ayağa kalkmaya yeltenince Rüzgar eliyle sakin olmasını işaret eden hafif bir hareket yaptı. Adımları doğrudan bana yöneldi. Yanıma ulaştığında eğilip şakağıma derin, sahiplenici bir öpücük kondurdu. O an, dışarıdaki on bin siyah gülün de, bu koca malikanenin de sadece bana ait olduğunu hissettiren o tanıdık güven duygusu içimi kapladı.
"Rahatsız etme kendini," dedi Rüzgar. Sesi her zamanki gibi pürüzlü ve derindi ama bu kez İlayda’nın gerginliğini azaltmak ister gibi sakin bir tonda konuşuyordu.
İlayda yutkunarak hafifçe gülümsedi. "Teşekkür ederim, Rüzgar Bey... Şey, kusura bakmayın böyle aniden geldim ama Matem'i çok merak etmiştim."
Rüzgar’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı, bakışlarında eski bir çalışanına değil, tamamen eşinin misafirine hitap eden bir nezaket vardı. "Kusura bakacak bir durum yok. Sen şuan benim mekanımda çalışan bir personel değilsin İlayda; nişanlımın, Matem'in arkadaşısın. O yüzden rahat ol.”
İlayda başını sallayarak gözlerini kaçırdığında Rüzgar bana döndü. “Bebeğim ben çalışma odasındayım.” Saçlarımdan öpüp asansöre yöneldi.
Arkasından iç çekerek bakarken dudaklarımda istemsiz bir gülümseme oluştu. “Aşk buymuş demekki.” Diye mırıldanan İlayda’ya döndüğümde yüzünde memnun bir ifade vardı. “Gerçekten aşık olmuşsun Matem.”
Aşk gerçek miydi?
Gerçekten var mıydı? Ya da şöyle bir soru soralım. Aşk tam olarak neydi?
Hayatı boyunca canı yanmış, her köşe başında bir tehlike beklemiş, barda çalışırken arkasındaki gölgelerden bile irkilmiş benim gibi bir kız için aşkın tanımı hiçbir zaman normal olmamıştı. Benim için aşk, her şeyden önce hayatta kalmaktı. Korkmadan nefes alabilmek, arkamı dönüp bakma ihtiyacı hissetmemekti. Dünyanın en tehlikeli, en acımasız adamının bana bakarken tüm silahlarını indirmesi, beni korumak için dünyayı yakabilecek gücü arkama bir dağ gibi dikmesiydi.
Ama bu güvenin ardındaki o ağır yükü taşımak aşkın neresine düşüyordu?
Az önce salona jilet gibi şık bir takım elbiseyle, kusursuz bir iş insanı olarak giren o adamın, sadece birkaç saat önce ellerinin kan içinde olduğunu bilen tek kişi bendim. O öfkeden gözü dönmüş adam, yanıma geldiğinde şakağıma öyle bir öpücük kondurmuştu ki, içimdeki tüm fırtınalar saniyeler içinde dinmişti. Beni bir kafese mi kapatıyordu, yoksa kanatlarının altında bana yeni bir gökyüzü mü sunuyordu, ayırt edemiyordum.
İlayda'nın bahsettiği o kıvırcık saçlı Çınar'ı düşündüm. Bir kağıt bardağın üzerine yazılmış küçük, naif bir şiir notunu... Sonra dışarıdaki on bin siyah güle baktım. Benim dün gece tamamen öylesine, dudaklarımın arasından kaçıveren bir sözümle boğazın sert rüzgarına savrulan o ürkütücü zenginliğe. Bir yanda normal, sakin ve tehlikesiz bir sevgi vardı; diğer yanda ise uğruna can alınabilecek, tüm şehri siyaha boyayabilecek karanlık bir tutku.
Hangisi daha gerçekti? Hangisi daha güvenliydi?
Şakağımda hala Rüzgar'ın dudaklarının sıcaklığı dururken içimdeki o karanlık ses fısıldadı: Ben o sakin limanlara ait olamayacak kadar çok hırpalanmıştım. Sakinlik beni iyileştirmez, aksine tetikte bekleyen yanımı delirtirdi. Benim aşkım, canımı yakmasından korktuğum o sert dikenlerin, beni dışarıdaki tüm kötülüklerden korumak için devasa bir zırha dönüşmesiydi. Korkarak, titreyerek ama bir o kadar da büyük bir teslimiyetle o zırhın içine sığınmaktı.
“Matem, Matem! Sana diyorum kızım baksana!”
İlayda’nın sesi düşüncelerimin dağılmasına neden olurken gözlerimi yerden çekip ona çevirdim. “Dalmışım.” Diye mırıldandım masanın üzerindeki sigara paketini alırken.
Bir dal çıkartıp yaktım ve içime derin bir nefes çektim. Eskiden yaşamak için bir nedenim yoktu o yüzden içiyordum ama şuan ne için içtiğimi bile bilmiyordum.
Kaybolan yıllarına Matem, geçmişine, çocukluğuna, annene. Ve hiç olmayan, koskoca kainatta sıkamadığın tek Cihan’a.
“Fark ettim onu.” Dedi yavaşça ayağa kalkarken. “Ben gideyim artık mesai başlayacak. Ara ama beni tamam mı? Habersiz bırakma, araya da soğukluk sokma.”
Samimiyetine güvendiğim için gülümseyerek başımı salladım. Sigaramı kül tablasına koyup bende ayaklandım. Onu malikanenin büyük demir kapısına kadar eşlik ettim ve vedalaştık.
Üzerime bir şey almadığım için soğuk içime kadar işliyordu ama bu hoşuma gidiyordu. Canlı olduğumu hissetiriyordu. Gözlerimi yerdeki siyah güllere çevirdim. O kadar güzel duruyorlardı ki hiçbir şey diyemiyordum.
O sırada hissettiğim ıslaklıkla yağmur başladığını fark ettim. Kendimi bildim bileki yağmuru hiç sevmemiştim. Bütün kötü günlerimde, annemin cenazesinde yağmur yağmıştı.
Ama bir adım bile atamadım. Sanki oraya yapışmış gibiydim. Ellerimin titrediğini hissettiğimde beynimin beni geçmişe hapsetmeye çalıştığını da fark etmiştim.
Korumalardan biri durumumu fark ederek yanıma koştu. Yağmur hızlandı, ben annemin ölümüyle kaldım. “Matem hanım iyi misiniz?” Sesi duyuyor fakat anlayamıyordum.
Annem düştü, ilacı yetiştiremedim, gözleri kapandı, ruhunu teslim etti.
“Matem Hanım?”
Annem öldü, annem bitti, annem gitti. Ben tek kaldım bir matem geçti İstanbul’un üzerinden ve yine bir ben etkilendim.
Yağmur damlaları yüzüme, boynuma çarptıkça tenim buz kesti ama beynimin en derin kıvrımlarında bir yangın başladı. Kulaklarımın içindeki o yüksek frekanslı uğultu her şeyi yuttu; korumanın gölgesini, malikanenin devasa kapısını, hatta boğazın sert rüzgarını bile.
Gözlerim açık kalmıştı ama artık bu bahçeyi görmüyordum.
Işıklar titredi. Dünya altımdan hızla kaydı ve beni o rutubet kokulu, tavanı akıtan eski eve fırlattı. Annemin odasındaydım. Yağmur dışarıdaki kırık cama vuruyordu, aynı şimdiki gibi.
Annemin son cümlesi beynimin içinde yankılanırken birden sol kolumdan başlayan şiddetli bir kasılmayla sarsıldım. Parmaklarım benden bağımsız bir şekilde içe doğru büküldü, sımsıkı kenetlendi. Gitmek istediğim geçmiş, bilincimi bir canavar gibi pençelerinin arasına almıştı. Epilepsi nöbetinin o tanıdık, acımasız dalgası tüm vücudumu ele geçirirken dengemi tamamen kaybettim.
Zemin hızla yüzüme doğru yükseldi. Çakıl taşlarının üzerine sertçe düştüğümü, yerdeki siyah gül yapraklarının yüzüme savrulduğunu hayal meyal hissettim.
Annemin cesedi beyaz bir kefene sarıldı, toprağın yedi kat dibine koyuldu. Güzel yüzünü kapattılar.
Vücudum kontrolsüzce sarsılmaya başladı. Çenem kilitlendi, dişlerim birbirine kenetlendi. Gözlerim yukarıya, o simsiyah gökyüzüne doğru kayarken bilincim karanlığın en dibine doğru çekiliyordu.
Geçmiş beni parça parça yutuyordu. Çakıl taşlarının üzerinde, sağanak yağmurun altında kaskatı kesilmiş, titreyerek can çekişiyordum. Istanbul'un tüm matemi üzerime çökmüştü.
"Matem!"
Uzaklardan, fırtınayı yırtan vahşi bir kükreme duyuldu. Adımları yeri sarsarak bana doğru koşan Rüzgar'ın sesiydi bu.
Saniyeler içinde sırılsıklam olmuş devasa gövdesi üzerime kapandı. Beni o soğuk çakıl taşlarının üzerinden, çamurun içinden çekip çıkarırken kollarının arasındaki gücü hissettim.
"Çekilin! Dokunmayın!" diye bağırdı korumalara. Beni hemen yan yatırdı, başımın altına sırılsıklam olmuş lacivert ceketini koydu. Çenemin kilitlenmesini engellemeye çalışırken parmaklarının yüzümdeki sert ama titreyen dokunuşunu hissettim. "Benimlesin güzelim, buradasın. Bak bana. Kapatma gözlerini.”
Ama ne beynimdeki fırtına diniyordu ne de kasılmalarım duruyordu. Yağmur, Rüzgar’ın yüzünden benim yüzüme doğru akarken, ağzımdan nefes yerine sadece boğuk hırıltılar çıkıyordu. Ve bilincim kayboluyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

5okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.