Matem Rüzgarı kitap kapağı

3. bölüm / 17

Matem Rüzgarı

3. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Astra Faye

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 3. Bölüm

Siyah lüks araç, Keskiner Bar’ın önünden kayıp giderek İstanbul’un gece karanlığına gömüldü. Arka koltukta oturan Rüzgar Keskiner, camdan dışarıdaki ıslak sokakları izliyordu. Yüzündeki o donuk ifade, arabanın içindeki ağır sessizlikle tamamen bütünleşmişti.
Ön koltukta oturan Hakan, dikiz aynasından patronuna bir anlığına bakıp sessizliği bozdu. “Bugün bar oldukça kalabalıktı,” dedi, konuyu açmak ister gibi. “Yeni kız da fena uyum sağlamadı ilk geceden.”
Rüzgar, başını dışarıdan çevirmeden, tok ve mesafeli sesiyle mırıldandı. “Adı neydi?”
“Matem.”
Rüzgar’ın kaşları hafifçe havalandı. “Garip isim… Nereden buldun onu?”
“Kendi geldi, iş arıyordu. Ailesi yokmuş, kimsesiz.” Hakan omuz silkti. “Ama bakışlarında sıradan bir kızda bulamayacağın bir sertlik var. Sanki korkmuyor kimseden.”
Rüzgar, koltuğunda biraz daha geriye yaslandı. Gözlerinin önüne o kızın kolundaki jilet izleri ve o inatçı bal rengi gözleri geldi. “Korkmuyor değil,” dedi Rüzgar, buz gibi bir netlikle. “Sadece korkacak bir şeyi kalmamış.”
Birkaç dakika daha sessizlik içinde geçti. Araç, şehrin sakin ama lüks semtlerinden birine doğru ilerlerken Rüzgar elini kaldırıp şoföre durmasını işaret etti.
Hakan şaşkınlıkla arkaya döndü. “Efendim? Toplantı yerine daha var, burada neden duruyoruz?”
“Sen in, Hakan,” dedi Rüzgar, kapıyı açarken. “Toplantıya tek gideceğim.”
Hakan ikiletmeden başını salladı, “Emredersiniz,” diyerek kapıyı açıp gece ayazına indi. Şoför yeniden aracı çalıştırdığında yola devam ettirler.
Yarım saat sonra araç, şehrin gözlerden uzak, dışarıdan eski bir fabrika gibi görünen ama içinde kuleden farksız korumaların olduğu lüks bir mülkün önünde durdu. Kapıdaki adamlar Rüzgar’ı görür görmez başlarıyla selam durup büyük demir kapıyı açtılar.
İçerideki geniş toplantı odası, duman altı olmuş ağır bir havaya sahipti. Masanın etrafında altı kişi oturuyordu. Bunlardan üçü Türkiye’nin en karanlık, en tehlikeli yer altı isimleriydi; diğer üçü ise yabancı kartelleri ve uluslararası suç şebekelerini temsil ediyordu. Hepsine ait keskin bakışlar, oda kapısından içeri giren adama kilitlendi.
Rüzgar, odadaki bu ağır atmosferi ve gücün yarattığı gerginliği zerre umursamadan, kendinden son derece emin adımlarla masanın başına yürüdü. Ceketinin düğmelerini çözmeden sandalyesine oturdu. Karşısındaki yabancı mafya babalarından biri İtalyanca homurdanarak bir şeyler söyledi oysa haberi yoktu Rüzgar İtalyanca biliyordu.
Rüzgar, buz mavisi gözlerini masadakilerin üzerinde tek tek gezdirdi. Odanın bütün kontrolü, tek bir bakışıyla avucunun içine geçmişti.
“Beklettim mi?” dedi, ne çok yüksek ne de alçak, ama odadaki herkesin kanını donduracak kadar net bir ses tonuyla. Masadaki hiç kimse o an sesini çıkaramadı; çünkü biliyorlardı ki o masada kuralları koyan da, masayı devirecek olan da tek bir kişiydi: Rüzgar Keskiner.
Deri koltuğuna rahatlıkla oturarak arkasına yaslandı. “Marco Colombo.” Dedi sesindeki tehlikeli tınıyla ingilizce. “Ne dedin ağzının içinden?”
Masadaki altı adam da anında buz tutarak başlarını önlerine eğdiler. “Hayır efendim.” Dedi Marco titreyen sesiyle “Ne haddime.”
Rüzgar elini masaya vurarak ayağa kalktı ve karşısındaki adama doğru eğildi. “Evet ne haddine?” Sesi ne yüksek ne de düşüktü ama altında yatan o tehditkâr ton herkesi korkutmaya yetti.
Marco tam bir şey daha diyecekken Rüzgar belinden çıkardığı silahı adama doğrultup bir kurşun sıktı. Adam sandalyede arkaya düşerek yere yığıldığında kan kokusu odayı doldurmaya başlamıştı bile. “Hadsizlere bu şekilde had bildirilir beyler aklınız da olsun.” Dedi rahat bir sesle.
Adamlar korkuya masaya bakmaya devam ederken haftaya yapılacak silah sevkiyatı hakkında konuşmaya başladılar. Bu camiada bütün söz Rüzgar’a aitti. Ona sormadan kimse kuş bile uçuramazdı.
🍂
Cebimdeki yüz lirayı kasiyere uzatıp simitle ayranı aldım. “Kolay gelsin.” Diyerek fırından çıktım. Bugün İstanbul daha soğuktu bu yüzden başıma siyah bir bere geçirmiştim.
Dün ilk iş günüm düşündüğümden daha normal geçmişti. Sarkıntılık eden birileri olmamıştı her daim korumaların gözü üzerimizdeydi. Maaşlar aylık yatıyordu fakat ben haftalık alsam çok daha iyi olacaktı.
Bunu akşam Hakan Beyle görüşmeyi düşünüyordum. Aklımda yine Rüzgar denilen adamın bakışları ve inanların onun etrafında nasıl pervane olduğu geldiğinde ürpermeden edemedim. Ama beni ilgilendiren bir durum yoktu. Adam akıllı paramı kazanacak ve bu şehirden defolup gidecektim.
Telefonuma baktığımda saatin sabah on bir olduğunu gördüm. Babayı engellediğim için ondan hiç haber almamıştım. O da büyük bir ihtimalle aramayı bırakmıştır. Boğazı gören bir banka geçip oturduğumda ilk önce cebimdeki ilaçlardan birini içtim. Daha sonra ayrandan bir yudum alıp arkama yaslandım.
Bir simit bi ayran derken zamanla ikisi de bitmişti. Çantamdan resim defterimi çıkartıp dizlerimi kendime çektim. Karşımdaki boğazın resmini yapmaya başladım. Ben sadece kara kalem çalışmayı severdim yani en azından annemden sonra öyle olmuştu.
Kendi kendime çizmeye devam ederken yanımda hissettiğim hareketlenmeyle başımı çevirdim küçük bir kız çocuğu vardı. Üzerinde pembe eski mont altında eşofman. Sokaklarda kaldığı her halinden belliydi.
“Abla.” Dedi tatlı tatlı gülümserken. Oturması için çantamı ayaklarımın yanına indirdim. O da anlayarak yanıma yerleşti.
“Merhaba, ben Matem.” Kızın koyu kahve gözleri merakla elimdeki defterde geziniyordu. “Annen baban yok mu senin?”
Kız başını iki yana salladı “Abim var ama o da çalışıyor bende mendil sattım sabah.” Dedi ayaklarını sallandırken. “Senin var mı?”
“Hayır yok.” Kızın minik ellerine baktığımda soğuktan kızardığını gördüm. “Sen üşümüyor musun böyle.” Montumun şapkasını açıp beremi çıkardım. “İzin verir misin bunu sana taksam?”
“Ama sen üşürsün.” Dedi gözlerime bakarak.
“Üşümem ben.” Siyah bereyi düzgünce kızın saçlarına takıp montunun fermuarını çektim. Kafasına biraz büyük gelmişti ama yapacak bir şey yoktu. “Adın ne senin?”
Eliyle şapakasını düzeltti. “Zeliha.” Kızarmış parmaklarını sol avuç içimdeki yaraya nazikçe değdirdi “Acıyor mu?”
Farkında bile olmadan dudaklarım kıvrıldı. “Acımıyor, iyileşti zaten.”
Zeliha, parmağını yaramın üzerinden çekip meraklı gözlerle yüzüme baktı. Sokakların o erkenden büyümek zorunda bıraktığı çocuklardandı; gözlerindeki o saf ama kurnaz feraset bana kendi sekiz yaşımı hatırlatıyordu. Annesinin ölümünden sonra Matem’in de çocukluğu o parke zeminde yarım kalmıştı çünkü.
“Abla senin hiç kardeşin var mı?” diye sordu, ayaklarını bankın tahtalarına vurarak.
“Yok,” dedim, defterin yaprağını çevirirken. “Tek çocuğum.”
“Keşke abim olmasaydı,” diye mırıldandı Zeliha, kendi kendine konuşur gibi. “Bazen çok kızıyor bana.”
Ona ne cevap vereceğimi bilemedim. Abisi belki kızıyordu ama hayatta birinin senin için endişelenmesi, sana öfkelenmesi bile bir lükstü. Benim arkamda ölü bir anne, beni paraya çeviren bir baba ve buzdan duvarlar vardı. Zeliha’nın o küçük sitemi bile bana o an o kadar uzak geldi ki, elimdeki kalemi biraz daha sıkı kavradım.
“Abin seni korumak için kızıyordur,” dedim düz bir sesle. “Sokaklar dışarıdan göründüğü kadar masum değil.”
Zeliha kafasını sallayıp onaylar gibi mırıldandı ama pek umursadığı söylenemezdi. Cebimden çıkardığım ıslak mendille ellerini temizleyip kalan son simit parçasını ona uzattım. Gözleri parlayarak simidi aldı ve aceleyle yemeye başladı. O yerken ben de karşıdaki boğazın gri sularına dalıp gittim.
Zaman, gün ortasına doğru akarken Zeliha ayaklandı. “Benim gitmem lazım, abim gelir birazdan.”
“Tamam,” dedim, yerimden kalkmadan. “Dikkat et kendine.”
Bere kafasında biraz daha kaydı ama aldırmadı. Arkasını dönüp hızlı adımlarla kalabalığın arasında gözden kaybolurken, başımdaki o boşluk hissi bir an için beni üşüttü. Bereyi ona vermiştim ama zaten uzun süredir hiçbir şeyin sıcaklığını hissettiğim söylenemezdi.
Saate baktığımda öğleden sonra ikiyi geçtiğini gördüm. Akşam işe gitmeden önce Hakan’la o maaş meselesini konuşmam gerekiyordu; haftalık almak bu hayatta kalma savaşında benim için nefes almak gibi bir şeydi. Çantamı toparlayıp banktan kalktım ve bardağın dibinde kalan son ayrandan bir yudum alıp çöpe attım.
Adımlarım bu sefer kafama koyduğum yere, Keskiner Bar’ın gündüz vaktindeki o sessiz ve tenha sokağına doğru yöneldi. Geceki o neon ışıkların, gürültünün ve boğucu havanın yerinde şimdi gri, basık bir İstanbul havası vardı. Arka personelden içeri girdiğimde içeride sadece temizlik yapan o tonton teyze ile ortalığı toparlayan birkaç kişi vardı.
“Hakan Bey burada mı?” diye sordum, teyzenin yanına yaklaşıp.
Kadın elindeki bezi bırakıp bana döndü. “Yukarıdaki ofiste kızım, kapısı açık zaten.”
“Teşekkür ederim.”
Merdivenleri tırmanıp ofis kapısının önüne geldim. Kapı aralıktı; ieriden gelen hafif bir müzik sesi vardı. İçeri girmeden önce parmaklarımla kapıya hafifçe iki kez vurdum.Hakan, masasındaki evrakları incelerken başını kaldırıp bana baktı. Yüzündeki o ciddi ifade, beni görünce hafifçe yumuşar gibi oldu ama hemen eski mesafeli haline büründü.
“Matem? Akşam saat dokuzda başlanmıyor mu mesai? Erken geldin.”
Ofisin içine bir adım atıp ellerimi önümde birleştirdim. “Biliyorum, erken geldim. Sizinle küçük bir şey konuşacaktım.”
Hakan arkasına yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturdu. “Dinliyorum.”
“Maaşlar aylık yatıyor ama benim haftalık almam mümkün mü? İlk birkaç hafta için bu benim için çok önemli.”
Hakan bir süre yüzüme dikkatle baktı; o an zihninde yine kim olduğumu, nereden geldiğimi tarttığını biliyordum. Ama uzatmadı. Kafasını hafifçe sallayıp çekmecesine uzandı.
“Normalde prosedürümüz aylıktır ama,” dedi, çekmeceden çıkardığı bir zarfı masanın üzerine bırakırken. “İlk hafta avans olarak bunu alabilirsin. Sonrasını düzenleriz.”
Zarfın üzerindeki duruşuma baktım. İçindeki paranın ne kadar olduğunu bile bilmiyordum ama o an bana o cehennemden tamamen kurtulmam için atılan ilk somut adım gibi geldi.
“Teşekkür ederim,” dedim sesimdeki o hafif titremeyi gizlemeye çalışarak. Zarfı alıp çantama koydum.
“Rica ederim Matem,” dedi Hakan, ciddi bir tonda. “Sadece işini düzgün yap, gerisi hallolur.”
Ofisten çıkıp aşağıya inerken içimdeki o buz tutmuş duvarın arkasında ilk defa minicik bir yerin çözüldüğünü hissettim. Yarım saat sonra yürüyerek geldiğim otelin kapısında durdum. Eski bir oteldi ama paramın adam akıllı yeteceği tek yerdi.
Elimdeki sigara izmeritini çöpe atıp otelin içine girdim. Dört katlı küçük bir yerdi. Lobide duran amcaya doğru ilerledim. Yolda gelirken zarfın içindeki parayı saymıştım ve on beş bin olduğunu görmüştüm. Yanımda da sekiz bin olduğundan bir kaç hafta için yeterdi.
“Merhaba.” Dedim gülümseyerek. “Gecelik ücret ne kadar?”
Adam gözlüklerini çıkartıp yakasına astıktan sonra elindeki kâğıttan bir kaç şeye baktı. “800tl kızım.” Dedi.
Rahatlayarak bir nefes aldım. “Ben bir haftalık için oda alabilir miyim? Bir de istersem sonra uzatabiliyor muyum?” Dedim çantamdan kimliğimi ve paramı çıkartarak.
Adam başını sallayıp bir anahtarı uzattı. “Tabi kızım hallederiz onu.” Anahtarı aldıktan sonra yeteri kadar parayı verdim ve ikinci kattaki odama çıktım.
İçeriye girince direkt karşıma tek kişilik bir yatak yanında hemen banyonun olduğu kısım vardı. Düşündüğümden daha iyi be temiz duruyordu.
Yatağın yanına çantamı bırakıp dolabı açtım ve en alttaki kasaya bütün paramı koyup kitledim. “Sonunda.” Derin bir nefes alarak kendimi sırt üstü yatağa bıraktım.
Montumu çıkartıp kapının arkasına astıktan sonra yeniden yatağa yatıp bir süreliğine gözlerimi kapattım.
Uyandığımda saat akşam yediye gelmişti bile. Hızla kalkıp masaya bıraktığım ilaç kutusunu aldım ve bir hap içtim. Daha sonra duşa ilerleyerek üzerimdekileri çıkardım. Kısa aka sıcak bir duş vücudumun rahatlamasına neden olmuştu.
Dışarıdaki havluyu bedenime sarıp çıktığımda aynadan kendime yüz yüze geldim. Sıcak sudan dolayı hafif olan çillerim biraz belirginleşmişti ama asıl dikkatimi çeken şey sağ göğüsümün üzerindeki sigara yanığıydı. Babamın ilk getirdiği adamlardan birinden kalan bir izdi.
Gözlerimi aynadaki o küçük, çirkin lekeden hızla kaçırdım. Zihnime çöreklenen o anının zehrini akıtmak ister gibi derin bir nefes alıp başımı başka yöne çevirdim. Banyodan çıkıp çantama koyduğum temiz kıyafetlerimi giydim; siyah kot pantolon ve yine siyah, boğazlı ince bir kazak. Islak kalan kumral saçlarımı odada ne bulduysam o eski havluyla kabaca kuruladım.
Çantamı kontrol edip odadan çıktım. Otelin ahşap merdivenlerini gıcırdatarak inerken lobideki amcaya hafifçe başımla selam verip dışarıdaki aralık ayının o keskin ayazına adım attım.Keskiner Bar’a doğru yürürken gökyüzü çoktan zifiri bir karanlığa bürünmüştü. Sokak lambalarının sarı ışığı ıslak asfaltın üzerine vuruyor, nefesim havada beyaz buhar bulutları oluşturuyordu.
Yarım saatlik bir yürüyüşün ardından barın arka personel kapısından içeri girdim. İlayda çoktan gelmiş, tezgahın arkasında hazırlıklara başlamıştı. Beni görünce yüzünde rahatlamış bir ifadeyle gülümsedi.
“Oo, hoş geldin Matem. Erken geldin bugün?” dedi, elindeki bardakları parlatmaya devam ederken.
“Hoş bulduk,” dedim, çantamı odaya bırakıp önlüğümü takarken. “Evet öyle oldu.”
İlayda fazla kurcalamadı. Zaten buradaki herkesin geçmişinde bir pürüz, anlatmak istemediği bir hikaye vardı; kimse kimsenin yarasını deşmezdi.
Saat dokuzu gösterdiğinde ağır demir kapılar açıldı ve dışarıdaki o kalabalık, ses gürültüsü ve alkol kokusu içeriye hücum etti. Gece, tıpkı dün olduğu gibi yine aynı ritimle akmaya başladı. İnsanlar gülüşüyor, müzik kulakları sağır ediyor, bardaklar dolup boşalıyordu. Ben ise tezgahın arkasında makineleşmiş hareketlerle siparişleri hazırlıyor, gelen paraları alıp kasaya atıyordum. Zihnim tamamen kapalıydı; ta ki o kapı bir kez daha açılana kadar.
O içeri girdiği an, içerideki seslerin frekansı sanki birkaç ton düştü. Üzerine kusursuz oturan koyu renk palto, rüzgardan hafifçe dağılmış sarı saçlar ve o buz mavisi keskin gözler… Rüzgar Keskiner, arkasında Hakan ve iki korumasıyla birlikte içeri adımını attı.
Bakışları doğrudan bar tezgahına, oradan da tam olarak bana odaklandı. Kalbim göğüs kafesimde tek bir saniye tekler gibi oldu ama dışarıdan bakıldığında en ufak bir titreme bile göstermedim. Adımlarını o köşedeki masaya doğru yönlendirirken, gözlerini benden bir an olsun ayırmadı.
Hakan, Rüzgar’ı yerine yerleştirdikten sonra doğrudan barın önüne, benim tarafıma geldi.
“Matem,” dedi tok sesiyle, tezgahın üzerine hafifçe eğilerek. “Patronun dün akşamki viskisinden istiyor. Aynısından.”
Başımı sallayıp hemen arkadaki özel raftan o İskoç viskisi şişesini aldım. Bardağın içine tam dört büyük buz küpü atıp sıvıyı yavaşça doldurdum. Bardağı tabağa koyarken Hakan dikkatle ellerime baktı. Sol avuç içimdeki o eski kesik izi anlık olarak ışığa parladığında, adamın gözlerindeki o kısa süreli duraksamayı yakaladım ama ses etmedim.
Viskiyi alıp masaya doğru yürürken, ayaklarımın altındaki zemin her zamankinden daha ağır hissettiriyordu. Masaya yaklaştığımda, Rüzgar ceketinin düğmelerini çözmüş, arkasına yaslanmış bir halde doğrudan bana bakıyordu. Gözlerindeki o donuk ve delici ifade, insanın derisinin altına işleyecek kadar netti.
Bardağı masanın üzerine, tam önüne bıraktım. “Afiyet olsun.”
Tam arkamı dönüp uzaklaşacaktım ki, o tok ve mesafeli ses kafamın içini doldurdu.
“Bekle küçük kız.”
Adımlarım istemsizce kesildi. Yavaşça başımı kaldırıp o buz mavisi gözlerle yeniden buluştum. Masadaki diğer herkes silinmiş gibi, o an sadece ikimiz var gibi hissettim ama bu düşünceyi anında zihnimden kazıdım.
Rüzgar, bardağa bile bakmadan, dirseğini masaya yaslayıp hafifçe öne doğru eğildi. “Adın Matem’di, değil mi?” Sesinde ne bir alay ne de sıradan bir merak vardı; tamamen tartılan, biçilen bir cevabın peşindeydi sanki.
“Evet,” dedim, sesimi olabildiğince düz ve net tutarak. “Matem Sözer.”
Adamın dudak kenarında milimetrik, alaylı ama bir o kadar da tehlikeli bir kıvrılma oldu. “Matem…” diye mırıldandı ismi yine. “Ağır bir isim. Taşıması zordur.”
“Kendi yükünü taşıyamayan kimseyi görmedim,” diye karşılık verdim, bilincimdeki o dikleşme dürtüsüne engel olamayarak.
Rüzgar’ın gözlerindeki o donuk ışıltı anlık bir şaşkınlıkla parlar gibi oldu ama hemen ardından yerine o sert maske geri geldi. Hakan yan tarafta hafifçe gerilirken, Rüzgar başını yavaşça salladı.
“Gidebilirsin,” dedi sadece.
Bir saniye bile beklemeden arkamı döndüm ve adımlarımı bar tezgahına doğru hızlandırdım. Ama titreyen ellerimi fark ettiğimde bir arka odaya yöneldim ama bu seferki normal bir titreme değil daha ağırdı.
Epilepsinin de en kötü yanı buydu. Ne zaman nasıl geleceği asla belli olmuyordu. Hızla yere oturup çantamı açtım ve ilaç kutusunu çıkardım ama titremelerimden dolayı kutu elimden düştü bütün ilaçlar yere yığıldı.
“Hayır ya.” Zaman ilerledikçe durum daha kötü bir hale geliyordu bu yüzden elimden geldiğince hızlı bir şekilde ilaçları toparlamaya başladım.
Ama o anda kapı açıldı kimin geldiğine bakmadım bile sadece ilaca odaklanmıştım ama bir çift el titreyen ellerime uzanıp tuttu ve yerdeki ilaçları hızla toparladı.
Gözlerimi kaldırdığımda karşımda onu gördüm Rüzgar Keskiner’i Karşımda duran o mavi gözler, barın o gürültülü ve keskin havasını bir anda unutturacak kadar yakındı. Rüzgar, diz çökmüş bir halde yere dağılan ilaç kutusunu ve hapları tek tek topluyordu. O an içerideki müzik, insanların kahkahaları, bardak sesleri tamamen yok olmuş gibiydi.
Hafifçe geri çekilmek istedim ama sırtım arkadaki duvara çarptı. Ellerim hâlâ kontrolsüzce titriyordu. Kalbim göğüs kafesimi döverken, nefesim boğazımda düğümlendi. Epilepsi nöbetinin o soğuk gölgesi zihnime düşerken, göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı bile.
Rüzgar, yerden topladığı ilaç kutusunu ve hapları avucuma bıraktı. Parmaklarımız birbirine değdiğinde, teninin o buz gibi serinliği elime çarptı. Haplardan birini hızla ağzıma atıp yuttum.
“İyi misin?” dedi. Sesi, her zamanki o tok ve mesafeli halinden uzak, oldukça alçak ve net çıkmıştı.
Yutkunmaya çalıştım ama boğazım kuruydu. “İyiyim,” diyebildim sadece, sesimdeki o hafif titremeyi gizleyemeyerek. “Sadece… yorgunluk.”
Rüzgar, ayağa kalkarken gözlerini bir an olsun yüzümden ayırmadı. O keskin bakışlarıyla sanki içimdeki bütün o kırıkları, saklamaya çalıştığım o karanlık geçmişi tek tek okuyordu. Ama hiçbir şey söylemedi. Elini uzatıp ayağa kalkmama yardım etmek ister gibi yaptı ama ben ondan önce davranıp duvara tutunarak kendim kalktım.
“Yorgunluk?” Dedi alayla elimdeki ilaçlara bakarken. “Yalan bile söyleyemiyorsun Freya.”
Elimdeki hap kutusuyla öylece kaldım. Keskin mavi gözleri yüzümde dikkatle geziniyordu. “Freya mı?” Dedim anlam vermeyen bir ifadeyle.
Başını ağır ağır salladı. “Freya.” Diye tekrar etti. “Güzelliğin tanrışası ama aynı zamanda ölümle derin acıyı simgeler.” Bana doğru bir adım attığında bende geriledim. “Hatta acısı yüzünden kırmızı gözyaşları döktüğü söylenir.” Bir adım daha yaklaştığında sırtım duvara çarptı. “Sende çok güzelsin Matem ama…” gözlerini hafif kısıp iç çekti “Çok çekmiş gibi bir halin var.”
O buz mavisi gözler, üzerimdeki tüm direnci eritecek kadar yoğun ve yakındı. Boğazımda düğümlenen nefes, göğsümün ortasında ağır bir taş gibi otururken, ondan kaçmak yerine sanki o karanlığın içine çekiliyormuş gibi hissettim. Bedenimdeki o titreme, korkudan değil, ilk defa bu kadar yakından hissettiğim o tehlikeli ve ezici çekim yüzündendi.Rüzgar, duvara yaslanmış bedenimin önünde dururken, aramızdaki mesafe adeta tamamen yok olmuştu. Nefesi tenime değiyor, o ağır ve baş döndürücü kokusu zihnimi bulandırıyordu.
“Beni tanımıyorsun,” diyebildim, sesim istem dışı fısıltı gibi çıkarken. Önceki o dikleşmemden eser kalmamıştı; çünkü bu adamın karşısında dik durmak, fırtınaya çıplak yürekle meydan okumak gibi bir şeydi.
Rüzgar, soluk kesen bir yavaşlıkla elini uzattı. Parmak uçları, saçlarımın kenarından yanağıma doğru süzüldüğünde, tenimde bıraktığı o serin dokunuşla gözlerim istemsizce kapanır gibi oldu. Yıllardır hiçbir şefkatli ele alışık olmayan tenim, bu adamın sert ama karşı konulmaz teması karşısında ürperdi.
“Seni tanımama gerek yok, Freya,” dedi, sesi kulaklarımda çınlayan kadife bir tehdit gibiydi. “Güzel gözlerindeki o yangını görüyorum. Ve o yangın, yakınına yaklaşan herkesi kül eder.”
Gözlerimi açıp o derin denizlere baktığımda, bana doğru biraz daha eğildiğini fark ettim. Direnmek istedim, ayaklarımın üzerindeki o kontrolü yeniden ele almak istedim ama ne iradem ne de gücüm kalmıştı. Rüzgar, parmaklarını çenememin altına koyup yüzümü hafifçe yukarı kaldırdığında, nefes almayı unuttum.
“Benden korkmuyor musun?” diye fısıldadı, dudaklarıma tehlikeli bir yakınlıktayken. Göz bebekleri koyulaşmıştı, içinde beni içine çeken dipsiz bir okyanus vardı.
“Korkmuyorum,” dedim, sesimdeki o titremeyi gizleyemeyerek. Ama yalandı; asıl korktuğum şey, bu adamın o karanlığında kaybolma ihtimalimdi.
Rüzgar, bu cevabıma karşılık tatmin olmamış ama büyülenmiş gibi derin bir nefes aldı. “İyi,” dedi, dudaklarında tehlikeli bir kıvrılmayla. “Çünkü senden etkilendim ve şunu bil ben kimseden kolay kolay etkilenmem. Ama sende o gözler oldukça insanı içinde boğarsın.”
O an aramızdaki o görünmez yay gerildi, gerildi ve kopmak üzere olan bir noktaya geldi. Yavaşça çekilerek kapıya ilerledi ve son kez yüzüme bakarak “Görüşürüz Freya.” Dedi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

48okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.