16. bölüm · KÜLLERDEN DOĞUŞ
EFTALYA
Gece yerini yavaş yavaş sabaha bırakıyordu.
Gökyüzü griydi.
Ama yerde…
her şey hâlâ karanlıktı.
Helikopter sesi dağları doldurdu.
Rüzgâr sert esiyordu.
Tozlar havaya kalktı.
Kurt Timi çevre güvenliğini almıştı.
Kılıç Timi…
yaralılarının başındaydı.
Eftalya sedyeye alınırken…
kimse konuşmuyordu.
Asya’nın gözleri doluydu.
“Dayan…” diye fısıldadı.
Uğur başını çevirip bakamadı bile.
“Böyle görmeye alışık değilim ben…” dedi kısık sesle.
Alparslan sessizdi.
Sadece izliyordu.
Ama gözleri…
her şeyi söylüyordu.
Eftalya helikoptere taşındı.
Arda da hemen arkasından.
Hafif yaralıydı.
Ama bilinci kapalıydı.
Doktor hızlı konuşuyordu:
“İkisi de acil. Zaman kaybetmeyin!”
Alparslan sedyenin yanında bir an durdu.
Eftalya’ya baktı.
Her zamanki soğuk hali yoktu.
İlk defa…
kırılgan görünüyordu.
Alparslan alçak sesle:
“Döneceksin.”
Bir emir gibiydi.
Ama içinde…
başka bir şey vardı.
Helikopter kalktı.
Ses uzaklaştı.
Ve geriye…
sessizlik kaldı.
HASTANE
Kapılar hızlıca açıldı.
Sedyeler içeri alındı.
Beyaz ışık göz alıyordu.
Doktorlar koşuşturuyordu.
“Ameliyathaneyi hazırlayın!”
Eftalya içeri alındı.
kapandı.
Kırmızı ışık yandı.
Arda diğer odaya götürüldü.
Onunki daha sakindi.
Ama yine de…
belirsizdi.
Koridorda…
zaman geçmiyordu.
Asya bir köşede oturuyordu.
Ellerini sıkıyordu.
Uğur ayakta volta atıyordu.
“Hiç sevmiyorum ben böyle beklemeleri…”
Yiğit duvara yaslanmıştı.
Sessiz.
Ama gözleri kapalıydı.
Alparslan ayaktaydı.
Hiç oturmadı.
Gözleri kapalı kapıya sabitlenmişti.
Dakikalar geçti.
Saatler gibi.
Sonunda…
kapı açıldı.
Doktor çıktı.
Herkes aynı anda ayağa kalktı.
“Nasıl?” dedi Alparslan.
Doktor derin bir nefes aldı.
“Kurşun kritik bir noktadan girmiş…”
Asya’nın kalbi sıkıştı.
Ama doktor devam etti:
“Fakat…”
Kısa bir duraklama.
“Zamanında getirmişsiniz.”
Herkes dondu.
“Durumu stabil. Tehlikeyi atlattı.”
Bir an…
kimse konuşamadı.
Sonra—
Asya derin nefes aldı:
“Şükür…”
Uğur kafasını geriye attı:
“Lan yaşıyo…”
Yiğit gözlerini açtı.
Hafifçe başını eğdi.
Alparslan sadece gözlerini kapattı.
Kısa bir an.
Sonra tekrar açtı.
“Arda?”
Doktor başını salladı:
“Onun durumu daha iyi. Kısa sürede kendine gelir.”
Bu sefer…
gerçekten rahatladılar.
Asya gülümsemeye başladı.
“Bu sefer yırttık…”
Uğur:
“Bir daha böyle korkutmasınlar beni…”
Ama Alparslan…
gülmedi.
Gözleri hâlâ ciddiydi.
Çünkü biliyordu.
Bu sadece…
ilk darbeydi.
Ve Polat…
daha yeni başlamıştı.
Ama yine de…
içinden tek bir şey geçti:
“Timim yaşıyor.”
Bu yeterdi.
Şimdilik.
Hastane koridoru hâlâ sakindi.
Ama o sakinlik…
yapaydı.
Asya sandalyeye yayılmıştı.
Uğur hâlâ ayakta dolanıyordu.
Utku duvara yaslanmıştı.
Kollarını bağlamış.
Sessizdi.
Ama gözleri…
her detayı izliyordu.
“Bu işte bir terslik var,” dedi sonunda.
Yiğit hafifçe başını çevirdi:
“Yeni mi fark ettin?”
Utku omuz silkti:
“Yok… sadece emin oldum.”
Alparslan hâlâ ayaktaydı.
Gözleri kapıya gidip geliyordu.
Tam o anda—
Topuk sesi.
Düzenli.
Yavaş.
Ama kendinden emin.
Herkes dönüp baktı.
Koridorun ucunda biri yürüyordu.
Siyah giyinmiş.
Dik.
Soğuk.
"Nehir Parlas'dı"
Yaklaştı.
Durmadı.
Direkt grubun ortasına geldi.
Kimseyle göz teması kurmadan konuştu:
“Güzel bir karşılama oldu.”
Uğur kaşlarını kaldırdı:
“Bu kimdi şimdi?”
Utku hafifçe öne çıktı:
“Tanımıyoruz ama tanıyacağız gibi duruyor.”
Alparslan gözlerini kıstı:
“Siz.”
Nehir başını hafifçe çevirdi.
“Ben.”
Sessizlik.
Asya fısıldadı:
“Bu kızın tavırlar…”
Utku kısık sesle:
“Tehlikeli.”
Alparslan düz konuştu:
“Burada ne işin var?”
Nehir:
“Sizin hayatta kalmanız.”
Uğur:
“Yine başladı…”
Alparslan sabrını zorladı:
“Net konuş.”
Nehir ilk defa gözlerinin içine baktı.
“Soğuk bir gerçek var.”
Kısa durdu.
“İçeride sızıntı var.”
BAM.
Koridorda hava değişti.
Asya doğruldu:
“Ne demek o?”
Yiğit sertleşti:
“Kaynağın?”
Nehir:
“Benim.”
Utku kaşlarını çattı:
“Bu pek ikna edici değil.”
Nehir ona döndü.
İlk defa biriyle direkt konuştu:
“Sen de pek güvenilir durmuyorsun.”
Uğur:
“OOO başladı kavga”
Alparslan tek bakış attı.
Uğur sustu.
Alparslan:
“Devam et.”
Nehir ellerini cebine soktu.
“Operasyon bilgisi dışarı sızdı.”
“Pusu planlıydı.”
“Yeriniz biliniyordu.”
Sessizlik.
Utku yavaşça:
“Yani biri bizi sattı diyorsun.”
Nehir:
“Demiyorum.”
Durdu.
“Biliyorum.”
Asya sinirlendi:
“Kim?!”
Nehir başını iki yana salladı:
“Henüz değil.”
Yiğit:
“Bize yarım bilgi verme.”
Nehir:
“Tam bilgi versem…”
Gözleri tek tek hepsinin üzerinde gezdi.
“Burada kimseye güvenemezsiniz.”
Bir an…
kimse konuşmadı.
Alparslan öne çıktı.
“Bize mi şüphe düşürüyorsun?”
Nehir:
“Size değil.”
Kısa bir duraklama.
“Timinize.”
Bu sefer…
gerçekten sessizlik oldu.
Utku bakışlarını yere indirdi.
Sonra tekrar kaldırdı.
“Güzel.”
Alparslan ona baktı:
“Ne güzel?”
Utku hafifçe sırıttı.
“Artık kimse kimseye güvenmeyecek.”
Asya:
“Saçmalama ya…”
Ama sesi bile tam çıkmadı.
Çünkü…
içine düşmüştü o şüphe.
Alparslan son kez konuştu:
“Bir şey biliyorsan söyle.”
Nehir yaklaştı.
Sesi alçaldı.
“Polat sizi test ediyor.”
“Ve biriniz…”
Durdu.
“…onun için çalışıyor olabilir.”
Arkasını döndü.
Yürümeye başladı.
Kimse durdurmadı.
Çünkü kimse…
ne diyeceğini bilmiyordu.
Utku yavaşça:
“Komutanım…”
Alparslan:
“Konuş.”
Utku gözlerini Nehir’in arkasından ayırmadan dedi ki:
“Bu iş şimdi başladı.”
Alparslan’ın bakışları sertleşti.
Çünkü ilk defa…
düşman dışarıda değil…
içerideydi.
-𝙊𝙉𝘼𝙇𝙏𝙄𝙉𝘾𝙄 𝘽𝙊̈𝙇𝙐̈𝙈 𝙎𝙊𝙉𝙐-
Sizce casus kim? Kurt timinden mi yoksa Kılıç timinden mi
