Vadinin Başlagıcı🔮

Vaveyla Yazarı: Maery_ Books

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: Vadinin Başlagıcı🔮

Her şey, asırlar önce özel güç bahşedilen 9 arkadaşın Dragon Vadisi'ni bulması ile başladı. Dragon Vadisi o zaman şimdi ki gibi değildi, çünkü Karanlık Kral Aroen tüm vadiyi karanlığa bürümüştü. Ama 9 arkadaş güçlerini kullanarak Aroen'i yok hapsetmeyi başardı. Sonra Dragon Vadisi'ne bir büyü yaptılar. 40 yılda bir, sonbaharın son 9 günü içinde, Dragon Vadisi'nde 18 yaşına girmiş 9 genç, onlardan sonra Dragon Vadisi'nin koruyucusu olacaktı. Önce vadinin büyük bir bölümüne bir okul inşa ettiler koruyucu okulu ve orayı çok sağlam duvarlar ile kapattılar. Ardından Koruyucu Sarayı'nı inşa ettiler ve böylece Dragon Vadisi, yüz binlerce kişiye ev sahipliği yaptı ve bir kasabaya dönüştü."Anne, sence bir gün ben de bir koruyucu olabilir miyim?" diyerek annemin yüzüne baktım.Annem bana dönerek, "Bilmiyorum Elira, vadimizde yüz binlerce insan var ve sen bir koruyucu olmamalısın. Seni de Dragon Vadisi için feda edemem." dedi.Annemin neden bahsettiği açıkça belliydi. Babam bir koruyucuydu ve ona bahşedilen güç onu deli etmişti. Sonunda hayatına son vermişti. O günden beri annem, ben ve büyükannem kaldık.Köklerimiz koruyuculara bağlanıyor. Dragon Vadisi'ni bulan dokuz arkadaştan biri olan Nestiana'nın soyundan geliyoruz.
Nestiana, en güçlü koruyucu olarak tarihe adını yazdırdı. Ona bahşedilen güç, geleceği görmekti ve o güç, o hariç hiç bir koruyucuda ortaya çıkmadı. Keşke ailemizde hastalıkları yok edebilen biri olsaydı. Annem, babam yüzünden hastalandı ve yataktan kalkamaz duruma geldi. Büyükannem, Reoles ve ben ona bakıyoruz. Annemin çok acı çeken bir insan olduğunu farkındayım. Kanlı mendilerini, sürekli vücudundaaçılan yaralar... Canı o kadar yanıyor olmalı ki... Ama ben inanıyorum, bir gün tamamen iyileşecek. İnanmaktanbaşka seçeneğim de yok zaten."Gidip büyükanneme bakayım yemeği yapmışsa yemeğini getiririm, anne."Annem yüzünde sahte bir tebessüm ile, "Olur tatlım, beni merak etme, gayet iyiyim."Bunu söylerken bile yüzü buruştu; canının nasıl yandığını tahmin edebiliyorum.Merdivenlerden aşağı indim. Büyükannem vadinin en ünlü falcısıydı; daha dürüstü dolandırıcısı. Aşağı indiğim gibi 3 kadını masada, ellerinde fincanları ile, büyükannemin söylediği yalanları dinliyordu. "Öhöm öhöm." Büyükannem bana baktı ve, "Bu kadardı hanımlar; kapatıyorum. Fincanlarınızı alın ve yok olun." Kadınlar, ellerinde fincanları ile kapıdan çıktılar. Büyükanneme döndüm: "Bugün kaç kişiyi dolandırdın bakalım?" Büyükannem sırıtarak, "10'dan fazla. Napim, geçinmek için bunu yapmak zorundayım. Ben de burda elaleme atıp tutmaktan zevk almıyorum."
Ya ne demesin, öyle de zevk alıyorsun ki, anlatamam. Büyükannem somurtarak, "Al şu 20 drag'ı da git; çarşıdan yiyecek bir şeyler al. Buzdolabında sinek bile yok."Drag, Dragon Vadisi'nin para birimiydi. Büyükannem fal başı 5 drag alıyorsa, bugün 50 drag'tan fazla almıştı. "Geri kalan otuz drag ile herhalde yaşlı teyzeler ile konken partisi mi yapacaksın, yoksa vadinin dış borcunu mu ödeyeceksin, yaşlı hanımefendi?" Büyükannem sinirden kıpkırmızı olmuştu.
"Sensin yaşlı, ben daha tazecigim." Ona bakıp sırıtım; amacım­a ulaştım. "Tatlım, seni kıpkırmızı yaptım," dedim büyükanneme. Bir öpücük kondurup deriden yapılmış çantamı ve siyah saten pelerinimi aldım. Başlığımı indirip çantamı taktım. Çantamın içine 20 drag'ı koyup kapıyı açtım.
"İstediğiniz özel bir şey var mı?" Annemin sesi odadan geldi. "Meyve çayı ve biraz kuru meyve alır mısın Elira? Tam zamanı geldi."
Gülümseyerek seslendim, "Tamam anne, siparişlerini getireceğim."
Kapıyı kapattım ve yürümeye başladım. Çarşı evimize uzaktı ama hızlıca gidip gelebiliyordum. Yürürken hep gözüm aynı eve takılıyordu: Vadinin en zengin ailesi olan Endra ailesinin malikanesi. Vadinin tek villasıydı; tabii Koruyucu Sarayı kadar büyük değildi ama eminim ki Koruyucu Sarayı'ndan sonra vadideki en büyük yaşam alanıydı. Ardından yoluma devam ettim. Sonunda çarşıya ulaşmıştım.

Dükkâna girdim. "Merhaba, Wilson," dedim. Cıvıldayan bir ses ile Wilson, dizmeye çalıştığı reçel kavanozlarını bırakıp bana döndü ve tüm reçel kavanozları yere düştü. Wilson benim arkadaşımdı; sarı saçları ve büyük yuvarlak gözlükleri vardı ve teni, tamamen beyazdı. Ailesinin dükanında çalışıyordu ama yardımdan çok zararı dokunuyor, denilebilir.
Wilson'a yerdeki camları toplarken, "Aferin, gerizekalı, bakalım Baban bu yaptığını görünce ne diyecek. Hey Bay Benjamin Wilson 25'ten fazla kavanoz kırdı, haberin olsun," dedim.
Wilson, "Aman Elira, 5 dakika o çeneni tutma," dedi. Kahkahamı tutamadım ve gülmeye başladım. "Ne var adamın, hem kavanozlarını kırıp adamı zarara sokuyorsun hem de adamdan korkuyorsun?"
"Hadi hızlı ol da benim siparişlerimi daha hazırlayacaksın." Yukarıdan sert adım sesleri geldi. İnen kişinin kim olduğunu tahmin etmek pek de zor değildi: İnen kişi Wilson'un babası, Bay Benjamin'di. Aşırı kilolu ve cüseli bir adam olduğu için her adımında dükkan deprem oluyor gibi sallanıyordu.
Bana döndü. "Hoş geldin Elira, nasılsın?" Gülümseyerek, "İyiyim, teşekkür ederim," diye yanıtladım.
Bay Benjamin, yerde sürünerek cam toplayan Wilson'a döndü: "Yine ne kırdın, gerizekalı herif! Elinde beş dakika sağlam bir şey kalmıyor!"
Wilson kafasını kaldırıp babasına baktı, eli ile rafa yüklendi, ağzını açtı tam bir şey diyecekken yukarıdaki un çuvalı Wilson'un kafasına düştü ve un çuvalı Ortadan ikiye ayrıldı.Yerler un içindeydi. Biraz eğilip tezgahın arkasındaki Wilson'a baktım; suratı tamamen un içindeydi, gözlükleri bembeyaz olmuştu ve sarı saçlarının arasında un birikintileri oluşmuştu. Bay Benjamin kıpkırmızı olmuştu; hata büyük ihtimalle ben gittikten sonra Wilson'u dövecekti. O anı izlemeyi çok isterdim: Wilson'un korkak bir sıçan gibi kaçması ve en sonunda yenilmesi.O anı kaydedip izlemek aşırı eğlenceli olurdu. Bay Benjamin yüksek bir sesle, "Norel, aptal oğlun! Bizi 90 drag'dan fazla zarara soktu. Onu bu dükkânda daha ne kadar çalıştırmayı düşünüyorsun? Yarardan çok zararı var, hâlâ anlamadın mı? O bir hayal kırıklığı!" dedi.Wilson'un gözleri dolmuştu, çünkü o da bir hayal kırıklığı olduğunun farkındaydı. Okuldan atıldığı günden beri hep ailesinin dükkânında çalıştı; çünkü Bay Benjamin, okulda onun bir halt olamayacağını anlayınca okula gitmesini tamamen yasaklamıştı. Haklıydı; en azından böylece bir mesleği oluyordu, çünkü kaderi zorlamanın bir anlamı yoktu.Wilson, yerdeki camları ve unu bırakıp ağlayarak, "Ben biraz dinlenicem," dedi ve merdivenlerden yukarı çıktı.
Bay Benjamin bana döndü: "Kusura bakma Elira, buna şahit olmanı istemezdim. Ne satın alacaktın, yoksa sadece sohbet etmek için mi geldin?"
Ben de Bay Benjamin'e döndüm: "Sorun değil. Sizden biraz pirinç, tuz ve sebze almak için geldim. Ha, bir de kurutulmuş meyve ve meyve çayı rica edecektim."Bay Benjamin gülümsedi ve siparişlerimi büyük bir özenle hazırlamaya başladı. Yukarıdan ayak sesleri duyuluyordu; gelen kişi Bayan Norel olmalıydı, çünkü bu kadar zarif adımları Wilson atamazdı.
Sonunda zarif kadın merdivenleri bitirdi ve siparişlerimi hazırlamakla meşgul olan kocasına döndü:
"Benjamin, sen yine neyin peşindesin? Çocuk zaten zor bir dönemden geçiyor, bir de üstüne sen geliyorsun. Sen sanki hiç bir şey kırmıyorsun. Hatırladım da, dükkânı açtığımız ilk gün, dükkânın camını kırmayı başarmıştın!"Bay Benjamin, kafasını karısına çevirdi ve sakalını okşadı. "Norel, O bu muameleyi hak ediyor? Ayrıca görmüyor musun, Elira, burada şu an kavga sırası değil," dedi.
Sonra bana döndü: "Meyve çayı, hangi meyvenin aroması olsun?"
Ben de ona döndüm: "Karışık aroma olsun, lütfen."
Bayan Norel bana dönüp gülümsedi: "Merhaba Elira, kusura bakma saçma kavgamıza şahit oldun. Ha, unutmadan, doğum günün kutlu olsun. Umarım 18 sana şans getirir."
Ben de gülümsedim: "Teşekkürler, Bayan Norel. Bu yıl hepimize şans getirmesi dileğiyle."Bay Benjamin, poşetime son olarak kuru meyve paketini koydu ve bana döndü: "Başka bir şey ister misin, Elira?"
Ona baktım: "Teşekkürler. Başka bir şeye borcum ne kadar acaba?"
Bayan Norel hemen ordan atladı: "Borcun yok tatlım, doğum günü hediyesi say lütfen."
Ellerimi birleştirdim: "Teşekkürler," dedim ve poşetimi alıp çıktım.
Hemen çarşının sonlarına doğru yürümeye başladım. Çarşı üç bölümden oluşuyordu:
Birinci bölüm: Yiyecek ve içecek satan dükanlar, şifalı otlar satan tüccarlar bulunuyordu.
İkinci bölüm: Tavernalar, barlar ve restoranlar vardı.
Üçüncü bölüm: Giysiler, pelerinler, takılar, tokalar,hançerler, botlar ve hediyelik eşyalar satan tüccarlar yer alıyordu.
Benim amacım üçüncü bölüme gitmekti. Büyükannemin verdiği 20 drag ile yeni bir pelerin ve bot alacaktım.Sonunda ikinci bölüme ulaşmıştım. Sabahları sakin olsada, akşamları tam bir felaket alanıydı. İçen ayaşlar çoğunlukla sarhoş oldukları için akli dengeleri yerinde olmuyordu ve bu yüzden her gece kavga çıkıyordu.
Bir süre burada yaşamıştık ve o süre tam bir felaketti: her gece bağırış sesleri, kan kokusu, ceset gömenlerin korkmuş suratları... Dragon Vadisi'nde koruyucular hariç kimse birinin canını alamazdı; alanlar ise idam ediliyordu. Ama bu ayaşların çoğu onlardan kurtulmak için çözümler üretiyordu. Aptallar, diye düşündüm.
Bu yüzden gece boyunca buradan kimse geçmeye cesaret edemezdi. Hatırlıyorum, bir gece buradan geçmek zorunda kalmıştım. Tabii ki korunaksız değildim; bacağıma hançerimi saklamıştım. Girişten müthiş gözüküyordu; renkli ışıklar, canlı müzikler... Ama biraz ilerlediğim zaman, kanlar içinde insanların birbiriyle savaştığını ve birçoğunun öldüğünü görmüştüm.
Ben rahat bir şekilde yanlarından geçip gittim, ama o ölen kişilerin ailelerinin sonraki sabah benim kadar rahat olduğunu sanmıyordum. İsim haykırışları, göz yaşları, cesetleri bulmak için çabalayışları... Tabii koruyucular bunun için önlem alıyordu, ama boşunaydı. Çünkü o gecelerde 20'den fazla insan ölüyor ve o insanların katilleri onları gömdükten sonra Vadide hiç bir şey olmamış gibi geziyordu
Bunu düşünürken, ikinci bölümün çıkış kapısına vardığımı fark ettim.Hemen kapıdan geçtim ve renkli tezgahları gezmeye başladım. Tezgahlarda dolaşırken bir tezgahta koyu mor botlar buldum. Koyu mor rengini seviyordum çünkü Nestiana'nın koruyucu rengi koyu mordu ve tek koyu mor koruyucu rengi Nestiana'ındı. Koruyucu renginin ne olduğuna dair hiç bir fikrim yoktu ama yine de bu koyu moru sevmeme engel değildi.
Botlar uzun, koyu mordu, bağcıkları siyahtı ve üstünde siyah işlemeler vardı. "Affedersiniz, bu botları kaç drag acaba?" diye tüccar adama sordum.
Tüccar adam, "O botların fiyatı 8 drag, indirim yok," dedi.
Hemen "Deniyebilir miyim acaba?" diye sordum.
Adam, "Elbette deneyebilirsin, ama zarar görürse satın almak zorundasın, bilgine," dedi.
Sinirim bozuldu. Alt tarafı bu güzel botları deniyeceğim, adama bak sanki botları yiyeceğim, diye düşündüm.
Her neyse, botları giydim. Botlar ayağıma tam uydu ve görünüşü müthişti.
Adam, "O botların aynı model pelerini de var, demek ister misin genç bayan?" dedi ve tezgahın altından botlarla aynı renk ve aynı siyah işlemelere sahip bir pelerin çıkardı, denemem için bana uzattı.
Hemen üstümdeki siyah saten pelerini çıkardım ve mor-siyah işlemeli pelerini adamın ellerinden aldım, giydim. Boy aynasında kendime baktım.
Adam bana baktı, gözleri büyüdü ve ağzından şu kelimeler döküldü:
"İlk koruyuculardan Nestiana'ya... ne kadar çok benziyorsun!"Adama döndüm: "Teşekkür ederim, bunları satın alacağım. İkisi için kaç drag istiyorsun?"
Adam, "13 drag yeterli," dedi.
Hemen çantamdan 13 drag çıkardım ve adama uzattım. Pelerini çantama koydum. Botlar için de adamdan bir kutu istedim; bu sayede, büyükannem veya annem soracak olursa, arkadaşım ın hediyesi diyebilirdim.Adamın kutuya koyduğu botları da alıp, başka tezgahlar doğrultusunda ilerledim. Kendime, yeni botlarım ve pelerinim ile uyumlu yeni bir hançer almak istiyordum. 7 drag bunun için yeterli olur herhalde, diye düşündüm ve hançer satan bir tezgâha geldim.Hançerlerin arasında kını mor olan siyah bir hançer buldum ve elime aldım. "Hey ihtiyar, bunun fiyatı ne?" diye yaşlı adama seslendim. Bu tezgahtardan defalarca kez hançer satın almıştım, bu yeni gelmiş olmalı. Bu tezgaha huysuz yaşlı bir adam bakıyor, beni pek sevdiği söylenemez, benim de onu pek sevdiğim söylenemez. Yaşlı adam somurtkan bir ifade ile,"onun fiyatı 7 drag, alıyorsan al, almıyorsan tezgahım dan defol"dedi. Çantamdan 7 dragı çıkarıp adamın suratına fırlattım ve hançeri alıp uzaklaştım. Adam arkamdan küfürler savuruyordu ama umrumda bile değildi, ihtiyarın tekiydi işte. Biraz daha ilerlediğimde bir hediyelik eşya tezgahına geldim. Param bitmişti ama hala gezmek istiyordum. Tezgahta seramik bebekler, anahtarlıklar, bileklikler ve taşlı kolyeler vardı ama benim ilgimi en çok köşedeki mor camlı, kar küresine benzeyen bir şey çekti. Camı mordu ve kar küresi formundaydı ama kar küresine benzemiyordu. Elime alıp küreye baktım. "Afedersiniz, bu kürenin fiyatı nedir acaba?" dedim. Tüccarın yüzü gözükmüyordu, bir sandalyede oturmuş, yüzünü ise pelerinin kapşonu ile kapatmıştı. Tuhaf bir ses ile, "o kürenin fiyatı 100 drag, satın almak ister misin tatlım?" dedi. Sesi tıpkı bir cadınınki gibiydi. "Ah, üzgünüm ama hiç param kalmadı, eğer bu satılmadan önce param olursa gelip alacağım,"dedim. Kadın kıpırdamadan, "o zaman hediyem olsun, yarın doğum günün, doğum günü hediyem olarak kabul et," dedi. Ne, doğum günü hediyesi mi? Bu kadın da kimdi? Doğum günümün yarın olduğunu nerden biliyordu? Vadide tanıdığım kişi sayısı çoktu ama bu kadını hiç görmemiştim ve tanımıyordum, sesini bile ilk kez duyuyordum.Kadın, "Lütfen Elira, bu küçük hediyemi kabul et," dedi.
"Tamam, teşekkür ederim," dedim ve küreyi çantama attım.Ve hızlıca üçüncü bölümden çıktım. İkinci bölüme geldiğimde koşmaya başladım; eve geç kalmış olmalıydım, üçüncü bölümde fazla zaman kaybetmiştim.Zaten evimiz, çarşının birinci bölümüne yeteri kadar uzaktaydı. Neyse ki koştuğum için, çarşının ikinci bölümünün kapısına vardım.Sonunda birinci bölüme vardığımda yavaşlamıştım.Yürümeye başladım, nefes nefese kalmıştım ki sırtımda bir ağırlık hissettim. Bu bir insandı.
"Nasılsın benim yaban çiçeğim?" diye cıvıldadı bir ses. Sesinden tanımıştım, bu Freya'ydı.
Açık sarı saçları ve kahverengi ceylan gözleriyle bana bakıyordu. Freya benim en yakın arkadaşımdı.
Yüksek bir sesle,
"Doğum günün kutlu olsun yaban çiçeğim! Artık on sekiz olduğumuza göre, iki hafta sonra koruyucu olup olamayacağımızı öğreneceğiz!" diye cıvıldadı.
Freya benim hem çocukluk arkadaşım hem de en yakın dostumdu, hatta kız kardeşim gibiydi.
Birbirimiz için adam öldürmekten çekinmeyecek kadar yakındık.
Çocukluğumuzdan beri en büyük hayalimiz, koruyucu olup Koruyucular Sarayı'nda yaşamaktı.
Ona dönüp gülümsedim.
"Yüz binlerce kişinin yaşadığı bir vadideyiz Freya. Seçilme şansımız 100'de 25 falan," dedim.
Freya dudaklarını büzdü.
"Hadi ama yaban çiçeğim, beş dakika hayal kurdurmuyorsun ha!"
Freya Dünyada tanıdığım en tatlı kızdı ama dışarıdaki insalara karşı pek değildi. Hatırlıyorumda bir gün bir restorana gitmiştik ve hesap menüde yazandan 20 drag fazla tutmuştu. Freya, garson dan hesabı hesaplayan kişiyi çağırmasını istedi. adam gelincede, masada ne kadar tabak varda, adamın kafasında kırdı ve fazla olan 20 dragı da vermeden restrondan çıktık. "tamam frey, özür dilerim, hayallerini yıkmak istemem; eminim müthiş bir koruyucu olursun." freya bana baktı ve sırıtı: sence benim gücüm ne olur? bence kesin güneşe felan hükmederim. ona döndüm: bence sen kesin buza hükmedersin. nedenini bilmiyorum ama öyle hissediyorum. altıncı hislerim kuvetliydi; ama 100 binlerce kişinin arasından bizim koruyucu olmamız imkansıza çok yakıdı. hata imkansızdı.
Freya ile zaman o kadar hızlı geçti ki eve vardığımı fark ettim.
"Hoşçakal yaban çiçeğim, tekrar doğum gününü kutlu olsun!" dedi ve gülümseyerek kendi evine gitti.
Kapıyı tereddüt ile çaldım. Büyükannem tek kaşını kaldırdı ve bana baktı:
"Şimdiye kadar nerdeydin Elira? Alt tarafı seni çarşıya yiyecek bir şeyler aldırmaya gönderdim. Bir ara üks bir restoranda yemek yediğini düşündüm. O elindeki kutu ne? Daha içeri girmeden beni soru yağmuruna tutmuştu. Tanrı bilir, içeride daha kaç imada bulunacaktı. Verdiği 20 drag ile bırak, lüks bir restoranda yemek yemeği, en ucuz çayı bile içemezdim."
Büyükanneme sırıtarak dişlerimi gösterdim:
"Soru yağmurun bittiyse poşetleri almayı düşünür müsün?"
Poşetleri elimden alan büyükannem söylenerek mutfağa gitti.
"Ben yaşlı bir kadınım ama hâlâ poşetleri ben taşıyorum. Yeni nesil de ama saygısız olmuş."
Hemen içeri girdim ve büyükannemin yanına mutfağa geçtim. Büyükannem "boş durmada sebze doğra, Benim güzel torunum," dedi ve patates ile havuçları işaret etti. Gidip karşı tezgahtan bir bıçak aldım ve havuçları doğramaya başladım.
"Büyükanne, avcılar nasıl seçildiğini anlıyor," dedim. Büyükannem su dolu kazanı ocağa yerleştirip bana baktı. "Avcıların seçildiği zamanı biliyorsun, değil mi?" dedi. "Evet, baharın son 2 haftasında."
Büyükannem doğradığım havuçları aldı ve kaynayan tencerenin içine attı. "Bingo! Avcılar seçildikleri gece saçlarının ön perçemlerinin bir tutamı, onun gücünün temsili rengine bürünür. Ama renkleri belirli değil, sadece belirli olan tek bir güç var; o da geleceği görme. Onun rengi koyu mor ve Nestina hariç kimsenin koruyucu rengi mor olamadı. Ayrıca o patatesleri öyle kalın soyma, patateslerin yarısı kabuğunda kalıyor Elira, böyle gidersen evlenemeyeceksin."
Ona döndüm. "Evlenmek istediğim söylenemez. Ben Koruyucu olup vadiyi kötü güçlerden ve ruhlardan korumak istiyorum."Büyükannem dona kaldı ve elindeki kaşığı tahtaya sert şekilde vurdu.
"Sen koruyucu olmayacaksın, Elira. Senin de delirmene göz yumamam," dedi ve kaşığı eline alıp kazanı karıştırmaya devam etti.
"Ama ben olacağım. Oğlunu öyle yetiştirmen senin suçun; beni sen değil, ben yetiştirdim, ve bu yüzden eğer seçilirsem koruyucu olacağım, istesen de istemesen de."
Büyükannem kıpkırmızı oldu ve yüksek sesle, "Bir canımı mı olmak istiyorsun, Elira? Ha söyle: sen de mi baban gibi özel güçlerinle eşine kalıcı hasarlar vereceksin, ya da kafayı yiyip intihar mı etmek istiyorsun? Eğer bunu istiyorsan, buyur, seni tutan yok. Ama Elira, olmak istiyorsan vadi halkından normal bir kız olmaya devam edeceksin."
Gözlerim dolmuştu; sinirimden mi, yoksa ailemin bana olan güvensizliğinden mi bilmiyorum. Elimdeki bıçağı duvara fırlatıp çatı katındaki odama çıktım. Odamda her şey hemen hemen koyu mor ve siyahtı. Çantamdan yeni aldığım pelerin ve tanımadığım kadının verdiği küreyi çıkardım. Küreyi yatağımın yanındaki komodinin üzerine bıraktım ve pelerinimi dolaba koydum.
Kendimi yatağa attım ve yüzüme vuran ay ışığına bakarak gülümsedim.
Gerçekten yorulmuştum... Biraz uyusam fena olmazdı.
Gözlerimi kapattım. Aradan bir süre geçti ve kapım açıldı. Büyükannem odanın kapısından kafasını uzattı.
"Elira, yemeğe gel hadi tatlım. Biraz önce biraz ağır oldum ama-"
Gözlerimi hortlak gibi açtım ve ona döndüm.
"Ben yemeyeceğim. Aç değilim. Sözlerinle yeteri kadar doydum."

Büyükannem ağzını açtı, "Elir-"

"Hayır, büyükanne! Fikirlerine veya deneyimine ihtiyacım yok. Kapıyı kapat ve beni rahat bırak, lütfen."
Gözlerimi açtığımda sabah olmuştu. Harika! Artık 18 olmuştum. Bu, artık koruyucu olabileceğim anlamına geliyordu. Artık beklemem gereken tek bir şey vardı: baharın son 2 haftasını... Ve çok uzun bir bekleyiş olmayacaktı, çünkü şu an baharın ilk haftasının son günündeydik.
Hemen odamdan çıkıp annemin yanına geldim.
"Anne, nasıl? Bir yaş daha büyümüş gibi duruyor muyum?"
Bu soruyu aslında çoğunlukla 5 yaşındaki çocuklar sorar ama ben bu soruyu anneme her yıl soruyorum, çünkü bir gün ona bu soruyu soramamaktan korkuyorum.
Büyükannemin anlattığına göre babam daha dürüsttü. Baba dediğim adam, ben daha 2 yaşındayken ona bahşedilen güç ile anneme zarar vermiş. Koruyuculuğun ilk kuralı: "Sana bahşedilen güç ile suçsuz insanlara zarar verme."
Eğer o gece babam olacak adam intihar etmeseydi, sonraki gün diğer koruyucular tarafından kellesi alınarak öldürülecekti. O kolay yolu seçmişti.
Annem bana döndü ve buruk bir gülümseme takındı.
"Evet Elira, büyümüşsün. Artık istediğin kadar çikolata yiyebilirsin." dedi.
İkimiz de gülme krizine girdik. Odanın kapısı aralandı. Çekingen bir ifadeyle büyükannem odaya girdi.
"Doğum günün kutlu olsun Elira, umarım mutlu olursun." dedi ve hemen odadan kaçtı.
Annem bana döndü.
"Onun nesi var?"
"Dün biraz tartıştık, o kadar." dedim.
Annem gözlerini kıstı.
"Niye, bir şey mi yaptın yoksa tatlım?"
Anneme döndüm.
"Şey anne, ilaçlarını içtin demi? Hep ilaçlarını aksatıyorsun. Neyse, benim Freya'nın yanına gitmem lazım. Görüşürüz." Direk evden koşarak çıktım ve Freya'nın ailesinin evine koştum. Kapıyı çaldım, tahmin ettiğim gibi kapıyı benim sarışın limonlu şekerim açtı. Direk üstüne atladım, o da beklediğim gibi beni kollarıyla sardı. Freya bir arkadaştan çok, kız kardeşti benim için. Gözlerine baktım, o da benimkilere baktı. Onun kahverengi ceylan gözleri, benim yeşil gözlerimle buluştu.Siyah saçlarımı okşadı ve "Doğum günün kutlu olsun, yaban çiçeğim. Artık 18 yaşındasın, yani artık koruyucu olabilirsin." dedi. Freya kolumdan çekiştirerek beni evden çıkardı. "Hadi yaban çiçeğim, çarşının 3'üncü bölümüne gidiyoruz. Sana müthiş bir elbise alacağım." dedi Freya."Hey Frey, gerçekten buna gerek yok. Yine de teşekkür ederim." Freya'nın ailesinin durumu pek iyi olduğu söylenemez. Babası ve annesinin bir mesleği veya işi yoktu. Freya, okulun olmadığı günler çarşının 3'üncü bölümünde takı satan bir tezgahtara takıları düzenlemeye yardım ediyordu ve az da olsa para kazanıp ailesini geçindirebiliyordu. Bu yüzden onu zora sokmak istemiyordum.
Freya kafama küçük bir tokat yapıştırdı.
"Ne demek gerek yok? Tabii ki de var! En yakın arkadaşıma doğum gününde bir elbise bile alamıyorsam, niye yaşıyorum ben? Yürü Elira, gidip sana elbise almadan bugün uyuyamam!"Ne kadar ısrar etsem de o Freya'ydı. Bir şeyi planlamışsa, o planı gerçekleştirene kadar asla durmayacaktı. Kolumdan tutup beni iki bölüm sürükledi ve sonunda çarşının üçü­ncü bölümüne gelmiştik.Freya bana döndü ve elini beline koydu.
"Evet yaban çiçeğim, beğendiğin bir şey var mı? Elbise olmak zorunda değil; ne istersen: elbise, bot, pelerin, takı, toka, çanta veya hediyelik eşya... Ne istersen sana doğum günü hediyesi olarak alacağım.""Abartma lütfen, Freya. Ucuz bir elbise yeterli olacaktır; senin beni düşünmen bile benim için önemli, limonlu şekerim."

"Hayır, ucuz filan olmasın; en pahalısını hak ediyorsun valla. Biraz daha ucuz veya 'gerek yok' dersen, ikinci şamarı ağzına yiyeceksin!"
"Tamam abla, sakin ol."
İkiniz de gülmeye başladık. Birden gözüme bir şey çarptı: Dün bana mor küreyi hediye eden kişinin tezgahında bu gün genç bir kız vardı. Bu kızın o kişi olmasına imkân bile yoktu; çünkü öyle bir ses, böyle genç bir kızdan çıkamazdı."Freya, beni beş dakika beklermisin? Bir işim var da. Sen elbise bölümünden bana yakışacak güzel bir elbise seç o arada."

"Tamam, ama çok geç kalma."

"Tamam, hemen gelicem; seni bulurum."Freya elbise satan bir tezgaha doğru giderken, genç kızın bulunduğu tezgaha yöneldim. Genç kız o sırada kapı süslerini tezgaha asmakla meşguldü.

"Merhaba," diyebildim.

Kız gülümseyerek, "Buyurun, ne gibi bir şey bakmıştınız? Anahtarlık, kapı süsü... Nasıl bir şey bakmıştınız?"

"Şey, aslında dün tezgaha bakan kişiyi soracaktım."

Kız tek kaşını kaldırdı.
"Dün tezgâhta kimse yoktu ki. Tezgah dün kapalıydı; büyükannemi şifacıya götürdüğüm için dün tezgaha kimse bakmadı."Ne demek kimse bakmadı lan? Ben acaba şizofren mi oldum? E, dün kimse yoksa o küreyi bana kim verdi? Şeytanlar mı?
"Teşekkür ederim, sanırım yanlış tezgah oldu, kusura bakmayın."

Kız gülümseyerek başı ile selam verdi. Hemen Freya'nın olduğu tezgaha doğru yürümeye başladım. Kafamda onlarca soru vardı: O kadın kimdi? Bana niye bir küre hediye etmişti? Neden etmişti? O küre ne içindi? Kadın beni nereden tanıyordu?
Freya, elinde ondan fazla elbiseyle beni bekliyordu.
"Kızım, sen nasıl bir arkadaşsın be? Büyükannem bana bir elbise alırken on kez söyleniyordu; bu kız kolunda on elbiseyle beni bekliyor!"Freya beni gördüğü an gözleri patladı.
"Sonunda gelebildin Elira, nereye kayboldun?"

"Bir tanıdığı gördüm, selam verip geri geldim."
"Harika, hadi bunların hepsini sana alalım, hepsi sana çok yakışır."

Freya birini sevdiyse, onun elini sıcaktan soğuğa sokmazdı; ama on tane elbise de fazlaydı. Eğer bu on elbiseyi alırsak, herhalde bu ay Freya ve ailesi elbiseyle beslenmek zorunda kalırdı.

"Frey, bu kadar elbise çok; bir tane yeter."
"Ama hepsi sana çok yakışır, hepsini alalım işte."

Freya elindekilere baktı.
"Evet, çok güzel ve sen bana yakıştırdıysan, amin, yakışır. Ama on tane çok fazla; zaten bu aralar fazla kıyafet alışverişi yapıyorum, dolabımda yer yok, sarı şekerim."

Onu kırmamaya çalışıyordum. Ona, bunları alırsak bu ay idare edemeyeceklerini asla söylemezdim; çünkü Freya aşırı gururlu bir kızdı ve asla boyun eğmezdi.

"O zaman bunlara bak, hangisini beğenirsen onu alalım; ya da başka beğendiysen onu alalım, yaban çiçeğim," dedi ve gülümsedi.

"Tamam," dedim ve kolundaki elbise yığınındaki elbiselere baktım. Koyu kırmızı bir elbise beğenmiştim; altın rengi detayları vardı, eteği uzundu ve hafif kabarıktı. Tek kelimeyle müthişti. Elbiseyi elime aldım.
"Bu çok güzel, bunu alalım."
Freya'nın kahverengi gözleri büyüdü.
"Harika seçim, yaban çiçeğim! Siyah saçlarınla da çok uyumlu; tek kelimeyle üstünde müthiş duracak," dedi ve elbiseyi elinden aldı.

"Affedersiniz bayan, bu elbisenin fiyatı ne?"

Kadın bir bize baktı elbiseye.
"O elbise 50 Drag."

Freya'nın gözleri birden küçüldü ve dona kaldı.
"Yuh be, teyzecim, ben dün 20 Drag'a bir pelerin, bir çift bot, bir de tanımadığım bir teyzeden mor bir küre hediye aldım," diye kendi kendime içimden mırıldandım.
"Hey Frey, bunu almasak da olur. Boş ver, başka bir şey alırız."
Freya hemen elini çantasına atıp 50 Drag çıkardı.
"Hey yaban çiçeğim, sorun yok. 50 Drag ne ki senin için? Bırak, 50 Drag'ı, 1000 Drag'lık bir elbise bile alırım istersen."
Kadın elbiseyi pakete koyup bana uzattı.
"Hadi gidelim yaban çiçeğim, geç olmuş olmalı."
Hızlıca çarşının 3'üncü bölümünden çıktık ve hızla ilerlemeye başladık. 1'inci bölüme ulaştığımızda aşırı susadığımı fark ettim. Wilson'un ailesinin dükkânı yakındı.

"Freya, gidip ahududu şurubu içelim mi? Gerçekten çok susadım, ben ısmarlayacağım."

"Olur, nereden içeceğiz?"

"Wilson'un ailesinin dükkânına gidelim, orada içebiliriz."

"Üf, ama ben o 4 gözü sevmiyorum ki. Geçen 1kilo şeker istedim; bana 1 kilo tuz verdi. Kasabada ki en aptal kişi felan. Ha, annesi de oğlu çok mükemmel biri gibi; konken partilerinde nasıl övüyo, görmen lazım."
Doğru söylüyor du; bayan norelın böyle gıcık bir yönü vardı. Wilson ne yaparsa yapsın, o müthiş bir çocuk. Wilson 18 yaşında olmasına rağmen onu 10 yaşında gibi görüyor ve freya şu konuda da haklı ki Wilson çok aptal.
"Her konuda nasıl bu kadar haklı olduğunu bilmiyorum freya; ama her zamanki gibi haklısın. Ama boş ver, ahududu şurubunu Wilson yapmıyo; gidip alalım, lütfen."

"Tamam, yaban çiçeğim, senin hatrına gidelim."
Hızlıca dükkana doğru yöneldik. Kapıyı açtığımız gibi kapının çanı çaldı ve Wilson, koca kavanoz kapağına benzeyen gözlükleri ile bize döndü.
"Merhaba hanınlar, ne alırsınız?"
Ben daha bişey söyliyemedem; Freya boğazını temizledi.
"İki ahududu şurubu, hızlı ol; mümkünse bardakları düşürme. Seni burda 50 saat bekleyemeyiz, tamamı lan!"
Wilson yutkunup gözlüklerini düzelti.
"Tabi efendim," dedi ve plastik bardaklara ahududu şurubu doldurdu. Açıkçası Wilson ne kadar arkafaşım olsada, onu zorbalamak hoşuma gidiyodu. Hemen bardakları tezgaha koydu ve pipetlerini bardaklara koydu.
"Buyrun, afiyet olsun."
"Tamam, müthiş aptal tezgahtar; bardakları düşürmeden tezgaha koyduğuna göre kaç drag borcumuz?"
Freya çok tatlıydı, ama nedense Wilsona farklı bir siniri vardı. Elinde olsa tezgahtan atlayıp Wilsonu boğacak gibi duruyordu. Anlaşılan bu hafta konken partisi olmuştu ve yine bay norel Wilsonu övmüştü, ve freya nın annesi de, her annenin yaptığı gibi, komşu çocugunu freya ya övmüştü.Sen benim freyama kurban ol be kadın, ne istiyosun şu kızdan?
1 Hafta Sonra

Sabah, insanların seslerine uyandım. Ne oluyordu? Hemen aşağı indim. Büyükannem üstünü giyiniyordu.

"Hey, büyük anne, nereye gidiyorsun?" dedim.

Büyükannem bana döndü.
"İlk koruyucu seçilmiş, kim olduğuna bakmaya gidiyorum."

"Ne?! Kim seçilmiş, hangi güç bahşedilmiş?"

"Bilmiyorum Elira, gidip öğreneceğim. İstiyorsan sen de gel," dedi.
Hemen pelerinimi giyip kalabalıkla birlikte koştur koştur çarşının 1'inci bölümüne gittik. Baktım... baktım... baka kaldım. Bakmaz olaydım. Kör olsaydım da yeni koruyucuyu görmez olaydım. Çünkü ilk koruyucu olarak seçilen kişi kimdi, biliyor musun? Daha iki kavanoza sahip çıkamayan Wilson!
Saçının bir tutamı beyaz olmuş, koca gözlükleriyle etrafındakilere bakıyordu.
Şaka mı bu Tanrım? Lütfen saçına un sürmüş olsun...Yani, bahşedile bahşedile buna mı güç bahşedildi?Kesinlikle yalan! Dragon Vadisi'ni Wilson mu koruyacak? O daha kendini koruyamıyor! Kaç kez müşterilerden dayak yedi, saymadım bile.Lan, bu bırak bizi! Korumayı, Aroen geri dönse... 'Buyurun, içeri girin,' der korkudan.
İşte şimdi Dragon Vadisi tehlikedeydi. Acaba bu salağa hangi güç bahşedildi? Beyin mi? Bilmiyordum.
Wilson'a yaklaştım. Wilson bana döndü, sırıtarak:
"Selam Elira, fotoğraf istiyorsan sıraya gir."

"Kes, sesini lan! Kafana un mu sürdün, süte mi... Bekletin, bilmiyorum; ama kesinlikle bunun bir yalan olduğunu biliyorum. Oğlum, bu bildiğin vadiye hakaret!"
"Hiç de bile. Bak, şimdi ne yapıyorum?" dedi. Elerini saladı ve birden rüzgar esmeye başladı.
Vay anasını! Demek bizim gerizekalıya hava yı kontrol etme gücü bahşedildi. Ben bundan sonra havada almıcam; bunun üretigi hava bizi öldürür, lan.Kafamda türlü türlü soru vardı ama şu an tek bir şeyi biliyordum Dragon Vadisi, ilk seçimle birlikte kendini baştan tehlikeye atmıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

39okunma 36beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18