14. bölüm · Kehanet:Kehanet in Gölgesi

Çamurdan Doğan cesaret🔮

Maery_ Books

Ayağımı soğuk mermer tezgaha attım ve tahta mutfak dolabının kapağına tutunup vücudumu yukarı doğru ittirdim. Mutfak dolabının üst raflarına bakmak istiyordum ama boyum yetmiyordu. Blac üst katı arıyordu, bana ise alt katı arama görevi verilmişti. Üst rafları kurcalamaya başladım; yok, yok, yok... Bir tek taş bile yok! Diğer iki taşı bulmalıydım. Diğer iki ormana gitmeden onları bulmamız iyi olmuştu; görevimizi daha erken bitirebilecektik. Bu yüzden daha hızlı saraya dönüp eğitimimize devam edecektim.Bir an önce şu çile bitse de saraya dönüp derslerime ve kılıç idmanlarıma odaklansam... Bir haftadır yoldayız, Bay Thornes'un sıkıcı derslerini bile özledim. Tahta merdivenlerden sert ayak sesleri yükseldi; sesten, cüssesi büyük birinin indiğini anlayabiliyordum. Siyah saçları alnına yapışmış, yüzünde hâlâ bir iki damla kan olan Blac "Üst kat boş muşmula, taş maş yok."Arkamı dönüp yüzüne baktım; o an dengemi kaybettim ve geriye doğru düştüm.Tamam, bitti; şimdi beynimin pekmezi akacak, yolculuk burada bitti Elira! Dua et seni şifacıya yetiştirsinler. Gözlerimi kapattım. Geleceği görme gücüyle bunu durdurmamın imkanı yoktu; gücün bu yanını hiç sevmiyorum. Keşke tüm günleri rüyamda görsem de sabah tüm tehlikelerden kaçabilsem... Bu fikri daha önce Nestina'ya söylediğimde, Nestina net bir şekilde şunu söyledi "Kaderinden kaçamazsın Elira, o seni hep bulur." Kader tanrıçasına oturup anlattığım hayale bak!Yere yakınlaşmış mıydım acaba? Uzun süredir havadayım ama niye daha yere çakılmadım ben? Gözlerimi açtığımda gece kadar kara gözler ve ay kadar parlak soluk tenle karşılaştım. Blac beni yakalamayı başarmıştı ama kafama düşen parşömen yakalayamamıştı.
"Artık inecek misin muşmula?"Anında ayaklarımı zemine bastım. Sargılı bileğime baktım; Blac bileğimi o halde görür görmez hemen sarmıştı. Neyse ki yaram çok derin değilmiş, en azından Blac öyle demişti."Teşekkür ederim, sağ ol." Pelerinimi düzelttim ve elimi saçlarıma attım. Saraya gider gitmez kendimi küvete atıp sıcak suya kendimi bırakmak istiyordum ama önce şu taşları toplamalıydım; yoksa küvette ruhlar diyarın da girecektim Eğilip az önce kafama düşen parşömeni aldım ve açtım. Bir hazine haritasına benziyordu ama hazine haritası değil, goblin ailesi dediğimiz Aroen'in elçilerinin çaldığı iki taşın yeriydi. Biri olduğumuz yere en yakın Mercan Ormanı'nda, diğeri ise diyarın ta öbür ucundaki Kristal Ormanı'nı gösteriyordu. Goblinler aptal oldukları kadar da zekiydiler; zaferi kadar yenilgiyi de düşünmüşlerdi. Bu yüzden taşları farklı ormanlara saklamışlardı Yanımdaki Blac haritayı alıp daha iyi incelemeye başladı. "Ben bu işten hiçbir şey anlamadım. Bu goblinler çok mu zeki yoksa çok mu salak, bir yaptıkları diğerini tutmuyor," diye mırıldandı.O da haklıydı, onun da kafası karışmıştı. Yukarıdan tıkırtılar geliyordu; bizimkiler uyanmaya başlamıştı sanırım. Yeni hedefimizi öğrenmiştik öğrenmesine ama artık nasıl rahat yolculuk edecektik? Kime güvenecektik? Kimin iyi, kimin kötü olduğunu nasıl öngörecektik? Bunlar tartışmaya çok açık konulardı. Ben bu saatten sonra kimseye güvenmek falan istemiyordum. Artık kimsenin evinde falan da kalmayacaktık; taşı alır almaz yola devam edecektik. Aroen'in iblisleri diyara yayılmaya başlamıştı, elimizi hızlı tutmalıydık.Bileğimdeki kesik daha da sızladı. Bu evin duvarları bana fazla dar geliyordu artık. Hızlı ve sert adımlarla merdivenlerden yukarı çıktım ve ekibin olduğu odaya girdim. Ekip uyanmıştı ama hâlâ ayılmaya çalışıyorlardı. "Kalkın, gidiyoruz! Sıradaki hedefimizi öğrendik ve taşı aldık. Bana bakın; bir daha kimse bana 'acıktım, yoruldum, susadım, duralım' demesin. Kimsenin evinde konaklamayacağız, kimsenin verdiği bir şeyi de yemeyeceğiz. Yiyen ve tekrar böyle bayılan olursa onu almadan gideriz, bilginize! Toplanın, ÇABUK!"Hiçbir şey anlamayan ekip mal mal Blac'in suratına baktı; gözleri "Ne oluyor?" diyordu. Hızlıca merdivenlerden indim ve evden çıkıp kapıyı çarptım. Kapı vurmamın etkisiyle kırılmıştı. "Vidaları paslanmış olmalı," diye içimden geçirdim çünkü kırılmasının başka bir açıklaması olamazdı; o kadar güçlü bir kız değildim. Hızlı adımlarla bahçeden çıktım ve atların yanına gittim. Ekip toparlanana kadar onlara elmalarını yedirdim; onların da en az bizim kadar enerjiye ihtiyacı olacaktı. Biz durmayacağımız için onlar da durmayacaktı ne de olsa. Ne oluyordu bana? Niye bağırıp saçma sapan hareketler yapıyordum? Savaşçı lideri triplerine niye girmiştim ki? Ve bunu ben kontrol edememiştim; bu akşam sanki bedenimi ben değil de bedenim beni kontrol ediyordu. Derin bir nefes aldım ve yere çöküp oturdum. Biraz ekibi beklemekten başka çarem de yoktu. Acaba onları burada bırakıp gitsem bu yolculuktan sağ çıkmayı başarabilir miydim? Büyük ihtimalle cevap hayırdı ama olsun, düşünmek yasak değildi ne de olsa.

Nestina
Ruhlar Diyarı

Tahtımda oturmuştum, başım ağrıyordu. Elira'nın duygularını hissedebiliyordum: Deli gibi sinir, nefret, öfke ve güvensizlik... Lütfen kendini kaybetme, benim lotus çiçeğim. Evet, Elira benim lotus çiçeğimdi. Herkes onu farklı şeylere benzetiyordu; Blac muşmulaya benzetiyordu çünkü Elira'nın sert ama içinin de bir o kadar tatlı olduğunu düşünüyordu. Tarien onun küçük ama bir o kadar da güçlü bir kaplan olduğunu düşünüyordu. Freya, Elira'ya yaban çiçeği diyordu çünkü dikenli ama bir o kadar da mükemmel olduğunu düşünüyordu. Ama ben onu en çok lotus çiçeğine benzetiyordum; çünkü lotus çiçeği bataklığın ve çamurun içinden doğan bir mucizedir ve Elira da tıpkı onun gibi pisliklerin, canilerin, kalbi nefret, içi fesat dolu insanların arasından çıkan, ruhunun özünü korumayı başarmış bağımsız bir kızdı. Kader tanrıçası olmak demek insanların kader iplerini kontrol etmek ve sonları geldiğinde onları birer birer kesmek demekti; ama Elira'nın kader ipini hiçbir zaman kontrol edemedim. Çünkü onun yazılı bir kaderi hiçbir zaman olmamıştı; çünkü o, ona yazılan kaderi bozalı çok olmuştu. O, kendi kaderini yazacaktı Elira'yı çok özlemiştim; kavga edişimizi, bana zarar vermeye çalışıp da veremeyeceğini anladığı an dudak büzüşünü, her sabah o uykudan kalkmak istemeyen hâllerini çok özlemiştim. Onu çok seviyordum. Onu benim kadar çok seven biri daha vardı: Tarien. Tarien, Elira'yı çok seviyordu ve ne kadar güçlü bir genç kız olduğundan sık sık bahsediyordu. Ona özel bir kılıç hediye etmişti. Tarien'in şimdiye kadar kimse için gidip özel bir kılıç dövdürdüğünü ve dövülürken de başında durduğunu görmemiştim; ilk defa Elira için yapmıştı bunu. Binlerce yıllık kocamın bunu yaptığını öğrendiğimde şok olmuştum ama çok da sevinmiştim.
Hayatım boyunca saf olduğum için insanlar tarafından kandırılmıştım. Köklü, durumu iyi bir aileden geliyordum; bana evlilik vaatleri ile gelen adamlar, paralarını alır almaz kaçıyordu. O adamlar aşk değildi; beynimin aşk diye kazıdığı birer kandırmacadan ibaretti. Sonra ise Tarienle tanıştım; o zamanlar Dragon Vadisi Ordusu'nun lideriydi. Onun yetiştirdiği muhafızlar kadar iyi muhafızlar bu vadiden bir daha geçmedi, geçemez de.
Bunları düşünürken beynime bir kez daha bir dalga vuruldu; öfke ve hırsın karışımı bir dalga... Duyduğum borozan çığlığıyla ayağa kalktım. Bu sadece bir borozan sesi değildi; tehlikenin, yıkımın ve yok oluşun sesiydi. Efendi Kleme'ye bir şey olmuş olmalıydı. Hızlıca tahtımdan kalktım ve koşmaya başladım.

🔮
Şimşek kadar hızlı giden Night'ın üstündeydim; hızımız rüzgârla yarışırdı, arkamdan gelen ekip de öyle. Arkamdan acı dolu ve endişeli bir ses yükseldi "Elira, biraz yavaşlasak mı? Az önce önümüzde göç eden kuş sürüsü arkamızda kaldı," diyen Simon'a baktım. "Hayır, durmayacağız! Yorgunsanız atın üstünde uyuyun ama söyleyeyim; düşerseniz sizi kaldırmayacağım, kaldırttırmayacağım!"Beni bu kadar öfkelendiren şeyin adı neydi bilmiyorum ama nefes bile alamıyordum. Tek isteğim tüm taşları bir an önce bulup Saray'a gitmekti; sanki saraya döndüğümde bu çile bitecekmiş gibi, huzur bulacakmışım gibi, savaş kapıda değilmiş gibi, Efendi Kleme yok olmuyormuş gibi, Aroen dedikleri varlık güçlenmiyormuş gibi... Nefes al Elira! Boğazım ağrıyordu. Dünden beri bir bardak su bile içmemiştim; sanki boğazımın içine odun atmışlar da yakmışlar gibi hissediyordum. Ateş sürekli körükleniyordu.Çimenlerin arasında bizimle beraber koşan bir şey vardı; kana susamış gibi koşuyordu. Sarı siyah çizgili bir şey... Bir kaplan olmalıydı ve bizi av bellemişti. Zaten iki gündür herkesin aklı bizi yemekte; hayır, lezzetli olduğumuzu da düşünmüyorum. Neyse, dünkü iblislere ayıp olmasın, kaplan kardeş seni de bir elden geçirelim. Night'ın eyer çantasından iki ok ve yayımı çıkardım. Oku yaya yerleştirdim ve çektim. Night'ı biraz yavaşlattım; yayı gerip bıraktım. Ardından hızla diğerini takıp onun da aynı hizada havada süzülmesine izin verdim. Ardı ardına attığım oklar havayı delip geçmesinin ardından kaplanın da beynini deldi geçti. Yere serilen kaplanı görmemle beraber Night'ı eski hızına geri döndürdüm Avcıyı av konumuna düşürmemle beraber yayı yine eyer çantasına koydum ve önüme tam dönmüşken gözüm karardı. Her şey bir an sustu; bedenim ruhumdan ayrıldı sanki.
🔮
Ayağa kalktım ve tahta kapının eşiğinden büyükannemin evde olup olmadığına baktım. Bugün meydanda okçuluk yarışması vardı. Tabii ki de büyükannem gitmeme izin vermemişti. Ona sorsak, 15 yaşındaki bir kızın tek görevi evde oturup bulaşık yıkamaktı. Hele ki benim gibi babası ölü ve annesi yatalak bir kızsanız, büyükannenize itaat etmek zorundaydınız. Onlar önünüze bir tabak yemek koyan, başınızın üstüne bir çatı veren kişiydi; elbette sizin fikirleriniz ve istekleriniz önemsizdi.Eğer bugün meydana gidip ok atabilirsem belki kendimi kanıtlayabilirdim. Koruyucu olacak şansım olmasa bile belki koruyucu sarayında muhafız olabilirdim; anneme daha iyi şartlar altında bakabilirdim. Ama önce tombul ihtiyar kadını geçmeliydim. Bugün pazara gidecekti; eğer hızlıca giderse ben de hızlıca kaçıp meydandaki yarışmaya katılabilirdimEvin mutfağından gelen sesle irkildim: "Elira! Ben pazara gidiyorum; gelene kadar evi süpür, bulaşıkları yıka, etrafın tozunu al ve çorbayı pişir!".Bir ton emir yağdırdıktan sonra büyükannem gitmişti; bunu paslanmış tahta kapımızın gıcırdamasından anlamıştım. Gidip anneme baktım, kitap okurken uyuyakalmıştı. Kitap boynu ile göğüs kafesinin üstünde duruyordu. Onu uyandırmamaya dikkat ederek kitabı alıp komodine koydum. Ardından koşarak evin arkasındaki gizli depoya gittim. Babamın olduğunu tahmin ettiğim ok ve yay setini aldım. Bunları büyükannem nasıl olur da yıllarca burada unutmuştu, bilmiyordum. Bazen bunları alıp ormana gidiyor ve idman yapıyordum. İdmanda tekrar tekrar deneme şansım vardı ama bu sefer ilk denemede tutturmalıydım; annem için, kendim için, geleceğim için ve kendime olan saygım için...Evden çıktığım gibi koşmaya başladım; sanki arkamdan atlı kovalıyordu. Hayatımda hiç bu kadar hızlı koşacağımı düşünmemiştim. Sonunda meydana varmıştım. Etrafta ellerinde okları ve yaylarıyla iri yarı adamlar vardı. Biri ise elindeki parşömene yarışacak herkesin isimlerini yazıyordu. Sırada hiç kadın yoktu nedense. Sıraya girdim ve sıramı bekledim. En sonunda sıra bana geldi. Adam bana baktı

"Üzgünüm genç bayan ama babanın yarışması için babanın gelip adını yazdırması gerekiyor," dedi. Ona baktım

"Babam değil, ben yarışacağım."

Adamın gözleri fal taşı gibi açıldı; sanki dünyanın en tuhaf şeyini söylemiştim ona. "Sen mi?" diye şaşkın şaşkın sordu.

"Evet, ok atmak için illa erkek mi olmamız gerekiyor?"

Bunu duyar duymaz parşömeni tutan adam da sıradaki adamlar da kahkaha atmaya başladı; kız olduğum için beni küçümsemişlerdi. Bu benim umurumda bile değildi.
"Sen mi ok atacaksın ha? Boyun buna yetecek mi?"
"Hadi evine dönüp sofrayı kurmaya yardım et, küçük kız."
"Kendini rezil etmek istemiyorsan buradan uzaklaş ufaklık!"
Onlara döndüm ve baktım "Madem rezil olacağımı düşünüyorsunuz, o halde niye buna karşı çıkıyorsunuz? Yoksa 15 yaşında, sizin gözünüzde ufak olan bir kızın sizi yenmesinden mi korktunuz?"Hepsinin yüzündeki kibirli gülümseme silindi. Parşömeni tutan adam bıkkın bir nefes verdi: "Adın ne?"
Elbette gerçek adımı kullanmayacaktım; olur da büyükannemin kulağına giderse biterdim. "İsmimin bir önemi yok, bana Ay ın kızı diye hitap edin."
Adam elindeki kâğıda bir şeyler karaladıktan sonra bıkkın ve memnuniyetsiz suratıyla bana baktı "Peki Ayın Kızı, beklemeye başlayabilirsin."Yarışan kişilerin arasında tek kız bendim; bu beni şaşırtmamıştı. Halkımızın bu aptal düşünme biçiminden nefret ediyordum. Onlara göre kadınlar savaşçı olamazdı, olmamalıydı; kılıç kullanamazdı, ok atamazdı, dövüşemezdi. Ama ben, halkının düşüncelerini değil, kendi ruhunun sesini dinlemeye yemin etmiş bir genç kızdım.En nihayetinde, kısa bir süre sonra yarışma başlamıştı. Dört hedef tahtası vardı ve en çok puanı alan yarışmayı kazanacaktı. İri yarı adamlar ok atmaya başlamıştı; benimle dalga geçen adamların hepsi 9'un üzerini vuramamıştı.
"Ay Kızı, hazırlan! Bu beyefendiden sonra sıra sende."
Ses kulağımda yankılandığı an ayağa kalktım. Bu seferki adam idmanlı olmalıydı; ilk tahtayı 8, ikinci tahtayı 9, üçüncü tahtayı 11, son tahtayı ise 12'den vurmayı başarmıştı. Her yarışmacıdan sonra normalde tahtaya saplanan oklar çıkarılıyordu ama yarışan 15 yaşındaki küçük bir kız olduğu için ve bunu başarmaması gerektiği düşünüldüğünden, bu sefer oklar çıkarılmamıştı.Bu bana engel değildi. Yayımı aldım ve oku yerleştirdim; gerdiğim an ben de gerildim çünkü büyükannem tam karşımda, elindeki alışveriş poşetleriyle sinirli bir şekilde üstüme koşuyordu. "Ah, bu kadın niye yakamdan düşmüyor?" diye söylenip oku bıraktım. Parşömeni tutan adamın gözleri açıldı ve sesi meydanda yankılandı:
"Birinci tahta; Ay Kızı, 12 tam puan!"
Öbür tahtanın hizasına geçtim. Oku yerleştirdim, çektim ve bıraktım.
"Ay Kızı, artı 12 puan!"
Üçüncü tahtaya geçtim; oku yerleştirdim, çektim ve bıraktım.
"Ay Kızı, 12 puan daha!"
Son tahtaya gelmiştim; işte en sorunlu olanı da oydu zaten. Tam 12'nin üstünde bir ok vardı. Az önce bana gülen adamların yüzünde tekrar birer gülümseme oluştu. Büyükannemle aramızdaki mesafeyi kontrol etmek için karşıya baktım; ihtiyar kadın çitlerin önündeki adamla kavga ediyor, içeri girmek konusunda ısrar ediyordu. Adam ise bunun mümkün olmayacağını söylüyordu.Büyükannem en sonunda adamın kafasına çantasıyla sağlam bir darbe vurup tombul bedeniyle çitleri geçti ve üstüme doğru yürüdü "ELİRA MİNERTH! HEMEN O OK VE YAYI BIRAK! BİR ATIŞ DAHA YAPARSAN OLACAKLARDAN SORUMLU DEĞİLİM!" Resmen çığlık atıyordu ama umurumda bile değildi. Oku yerleştirdim, çektim ve bıraktım. Bu okun saplanmayacağına adım kadar emindim ama denemekte bir sakınca görmüyordum.
Büyükanneme döndüm; daha ağzımı açmadan kolumu kavradı ve beni çekiştirmeye başladı. Neyse ki gücü beni kıpırdatmaya bile yetmezdi. Tam o sırada, düşmüş olduğunu tahmin ettiğim okuma baktım. Ok, bir önceki oku ortadan ikiye bölmüştü ve hedef tahtasına saplanmıştı! İşte bu, başarmıştım!
Benimle az önce dalga geçen adamlar yutkunup duruyordu; küçük bir kızın onları yenmesi gururlarına dokunmuş olmalıydı.Elinde parşömen tutan adam yutkundu ve gür sesiyle konuştu: "Kazanan Ay Işığı! Büyük ödül olan bin dragın da onun hakkı olduğuna karar verilmiştir!"
Elimize bir tomar para tutuşturup hızlı adımlarla yanımızdan kaçtı. O iri yarı adamlar da öyle utanmış olmalılar ki arkalarına bakmadan uzaklaştılar. Büyükanneme baktım:
"Bu para kira ödememize yeter mi, ihtiyar?"Büyükannem elimdeki tomarı kaptı: "Yeter! Ama sen bu akşam açlıktan sağ çıkarsan, o zaman kirayı düşünürsün! Yürü hayırsız evlat!"
Beni sürükleyerek eve götürmeye başladı. "Utanmıyor musun adamların arasında ok atmaya, ha? Utanmıyor musun?!"
Ona baktım. Donuk, duygusuz bir ifadeyle konuştum "Utanmıyorum. Ok atmak için erkek olmama gerek yok."Yol boyunca bana hakaretler yağdırdı. Eve vardığımızda beni direkt içeri fırlattı, yere düştüm. Beni azarladığı yetmemişti, sıra anneme gelmişti:
"Nerani! Kızın nerede?!"
Uyuyan annem uyandı, uyku sersemi bir sesle konuştu: "Odasında kitap okuyordur..."
Büyükannem bağırmaya devam ediyordu: "Sen öyle san! Meydanda okçuluk yarışındaydı, kolundan tutup sürükleyerek getirdim!"
Annemi azarladığı yetmemiş gibi tekrar bana döndü: "Sen ne yapmaya çalışıyorsun Elira?! Savaşmak erkeklerin işi ve sen kalçasına kadar uzun saçları olan, elbise giyen bir kızsın! Anla artık; sen savaşamazsın, savaşmamalısın!"
Yerden kalktım ve hızlıca odama gidip ne kadar elbisem varsa makasla parçaladım. Ardından banyoya geçtim ve kalçama kadar uzun olan saçlarımı omuzlarıma kadar kestim. Büyükannemlerin yanına gittim ve tüm gücümle haykırdım
"TÜM SORUNLARIN ORTADAN KALKTI MI BARİ?!"O günün sonu benim için aç kalmakla ve banyodaki saçları temizlemekle bitti; ama uzun bir süre sonra ilk defa kendimle gerçekten gurur duyabilmiştim.
🔮
Karanlığın içinden aydınlığa çıkıyordum; acaba biri de benim kafama mı ok attı? İlerledikçe o beyaz ışık daha fazla parladı ve en sonunda, az önce zincirlenmiş gibi sıkı sıkı kapanan gözlerimi açtım. Bir ara kör kaldığımı falan da düşünmüştüm ama neyse ki görme yetim yerindeydi.
Bir ormanın içinde, birinin omzundaydım. Lanet olsun, yine kimin kucağındaydım ben? Niye hep birinin kucağındayım? Gözlerim bize doğru koşan tanrılar ve tanrıçalara ilişti. Kafamı çevirip baktığımda; kumral ve sarı karışımı saçlarıyla Tarien'ın sırtındaydım. Adam un çuvalı gibi beni sırtına atmış koşuyordu.
"Ne oluyor?" diye sitem ettim. "Niye beni görevin ortasında kaçırdınız yine? Olur olmaz her yerde ben niye kendimi burada buluyorum? İnsan kaçırmadan önce haber verir!"
Bize doğru koşan Alex sırıtıp sorumu cevapladı: "Biz insan değiliz ki."
Utanmadan bir de dalga geçip sırıtıyor!
"Ayrıca senin gibi bir insanoğlu bizimle böyle konuşmaya utanmıyor mu?" diye devam etti.
Kaşlarımı çattım. "Madem çok yetenekliydiniz, siz bulsaydınız taşları! Ben keyfimden mi at üstünde orman orman gezip taş arıyorum?"
Beni taşıyan Tarien'ın kollarından kurtuldum. "Sağ ol Tarien ama kendim koşarım," diyerek ben de koşmaya başladım.

"Evet, biri bana açıklasın; ben niye yine buradayım? Beni niye kaçırdınız?"

"Efendi Kleme tehlikede olmalı, az önce tehlike borozanları çaldı."

"Keşke içine Nestina'yı koysaymışsınız; belki evrenin başka bir ucuna uçarmış da kurtulurmuşuz!"

Yanımızda, terlemekten kızıl saç tutamları alnına yapışmış ceylan gözleriyle bana bakan Nestina gülümsedi

"Laf sokuşunu bile özlemişim, şu an onu fark ettim. Sensiz saray çok boş."

"Ben de seni çok özledim gıcık kızıl ruh!"diye haykırmak isterdim ama yapmayacaktım.
"Tarien, portal açsana! Madem böyle bir yeteneğin var, biz niye enayi gibi koşuyoruz? Daha hızlı gideriz."
Tarien gülümsedi: "Keşke o kadar kolay olsa minik kaplan. Ama onun için önce yeteri kadar koşup kirli enerjimi atmalıyım ki portal zararsız olsun."Zarar mı? Demek ki tanrı ve tanrıçaların da güçlerinin kuralları varmış. Sormak istediğim o kadar çok sorum vardı ki ama maalesef hiçbirinin cevabı yoktu; bu da kafayı yememe sebep oluyordu.
Tarien ellerini havaya kaldırdı: "Tamam, seni mi kıracağım?"
O anda portalı açtı. Bazen düşünmüyor değildim; acaba fantastik bir kitap okurken uyuyakalmış mıydım? Gerçekten böyle bir ihtimal olabilir miydi? Eğer öyleyse hemen beni uyandırın çünkü bu uyku beni dinlendirmekten beter yoruyordu.Neyse ki daha fazla zahmete gerek kalmadan, direkt kendimizi Efendi Klem'in odasının kapısının önünde bulduk. Kapıyı bu sefer nezaketle çalmak yerine, pat diye içeri attık kendimizi.
Ejderler bize üzgün gözlerle bakıyor; hizmetçiler ellerinde, içlerinde şifalı bitkiler olduğunu tahmin ettiğim tahta kaseler ve ılık bezlerle etrafta dört dönüyordu. Hızlıca Efendi Klem'e doğru ilerledik. Gördüğüm manzara pek de güzel değildi; Efendi Klem'in bırakın tek kolunu, boynuna kadar tüm vücudu kararmıştı ve ağzından siyah bir sıvı akıyordu.
"Hoş geldin Elçi... Kusura bakma, ikidir seni ayakta karşılayamıyorum. Böyle bir karşılamayı hak etmiyorsun ama durumum belli."Onun bu sakin ve buruk sesi, benim gibi bir kayayı bile üzmüştü. Başımı eğdim. "Sorun değil efendim, bunu demeniz bile beni şereflendirdi," diyerek geri çekildim.
Efendi Klem'in yüzünde buruk bir gülümseme oluştu; sanki bunu duymak içini rahatlatmıştı. Ejderhalardan pembe olan bana sevimli sevimli bakıyordu; sanki altı yaşındaki küçük bir kızdı da yeni bir oyuncak bebek almış gibiydi. O böyle bakınca, aklıma küçükken hiç oyuncağım olmadığı geldi.
Ne bekliyordunuz ki? Babanız kafayı yiyip intihar etmiş, büyükanneniz ve büyükbabanız borç içinde, anneniz yatalak... Bunların içinde bir de "Ben oyuncak bebek istiyorum," diyemezdiniz. Deseydim de büyükannemden muhtemelen şu cevabı alırdım.

"Karnını doyurmaya ekmek buldun da bir oyuncak bebeğin eksik?!"

Bunu demek ağırıma gidiyor ama benim babam bana bir çocukluk borçluydu ve bunu asla ödeyemeyecekti. Eğer zamanda geriye gidebilseydim doğmamayı tercih ederdim; zaten niye var olduğumu bile bilmiyordum ki.
Ben dışarıdan ne kadar sevecen, korkusuz ve neşeli görünsem de benim de derin yaralarım vardı ve saracak kimsem yoktu. Çünkü hepsi bu yaraları açıp, sonra da hiçbir şey olmamış gibi beni bırakıp gitmişti; çünkü onlar yaralarımın hemen kabuk tuttuğunu düşünüyordu. Ama benim yaralarım hep açıktı; sadece dokunulmayı ve kanatılmayı bekliyordu. Aman canım, kimin umurunda? Kanar, kanar, kurur... Ne de olsa ben sadece bir hevesle var edilmiş, şimdi ise onların atlasından silinmiştim Benim kaderim de buyduNeyse, konumuza dönelim. Elira, birazdan Night'ın yelesine uzanıp ağlarsın; adam burada can çekişiyor, ben oturmuş hayat felsefesi yapıyorum. Bu konuda kime çektiğimi de hiç bilmiyorum! Kırmızı ejderha bana baktı; umursamaz duruyordu. "Ne durumdasınız? Taşları bulabildiniz mi? Bir haftaya yakın oldu, ne zaman Ay Kitabı'nı getirirsin?"
Bir yavaş ya! Ne bu soru yağmuru? Ejderhaya bak, bir dakikada bin tane soru sordu!
Sakince öne çıktım "İlk üç taş bizimle. Geri kalan altı taştan üçünün yerini öğrenmeyi başardık ama diğer üç taşın yeri hâlâ bizim için belirsiz. Bunu söylediğim için üzgünüm efendim ama Aroen etrafa, şekillerini değiştirerek iblislerini yaymış. Bir grubuyla karşılaştık; taşın taşıyıcılarından birini katledip yerine geçmişlerdi."
Suane elini ağzına attı "Aman Tanrım, bu mümkün müymüş?!"
Onun yanında soğukkanlılıkla bizi dinleyen Zeina, sorusunu sormaktan kaçınmadı"Peki, onlara ne oldu?"
Cevap vermek için düşünmedim.

"Cehenneme paketledim. Tam kurdelelerini takacaktım, beni kaçırdınız."

Yanı başımda kolunu Nestina'nın omzuna sarmış olan Tarien'ın ve öbür tarafımda, Alex'in önünde duran Afernea'nın kıkırdamaları kulaklarımda yankılandı. Afernea neşeli bir sesle, "Bu kızı çok sevdim ben!" deyip kıkırdamaya devam etti.
Tanrılar ve tanrıçaların arasında en yaşlısı oymuş ve bunu duymak beni bile şok etmişti; ama o, Alex'in öz annesiymiş. Tanrıçaların çocukları olabileceğini ve yan yana farklı tahtlarda oturabileceğini düşünmezdim; ama hayatımda, daha öncesinde düşünemediğim ama yaşadığım o kadar çok olay olmuştu ki... Artık şaşırma duygusu neydi unutmuştum, bu yüzden bu durum beni pek de etkilememişti.Gerçi Nestina ve Tarien'ın da benden sakladıkları kayıp bir kızları olduğunu varsayarsak, pek de tuhaf bir durum değildi.
Efendi Klem gülümsedi
"Eline sağlık o halde. Seni çok tutmayalım; sadece durumun ciddiyetini hatırlatmak adına ve durumunu öğrenmek için seni çağırmıştım. Teşekkürler Elira Minerth."
🔮
Ben, Tarien ve Nestina taht odasına geri dönmüştük. Pelerinimi düzelttim ve boğazımı temizledim "Evet, benim kendi evrenime dönmem gerek. Ha, unutmadan; Kyle'ı en yakın zamanda ziyaret etmelisiniz. Yalnızlık onu daha çok incitiyor."Nestina gülümsedi: "Sen görevini tamamlayınca beraber gideriz. E, yolculuk nasıl? Merak etme, kıymetli yatağına büyük bir özenle bakıyorum."
İşte bu çok şüpheliydi! Nestina'nın buna inanmamla, pembe bir elbise giyip bir çay partisine katılmaya inanmam eşit değerdeydi.
Kıkırdadım "Üstünde uyuyarak mı?"
Nestina bir süre düşündü ve kaşlarını çattı.

"Teknik olarak evet. Ne yapayım, yatağına biberonla süt içiremem ya!"

🔮
Gözlerimi mavi bir havada açmayı ben de tahmin etmiyordum. Bedenime alttan bir şeyler batıyordu; Night'ın üstünde olmadığıma emindim. Ağzımda bir tutam sarı saç vardı. Hayatı sorguladıktan sonra anladım ki ekip, o kadar yırtınmama, bağırmama, çağırmama rağmen beni dinlemeyip yolda bir yerde durup çadırlarını kurmuştu. Ağzımdaki sarı saç tutamı da limonlu şekerimin sarı saç tutamıydı.
Karnımdan gelen gurultu sesleri kuşların seslerini geçememişti; gidip bir şeyler yesem hiç fena olmazdı. Zaten dün gece yemek payımı yememiştim, bu yüzden sorun olacağını düşünmüyordum. Yavaş ve sakin adımlarla çadırdan dışarı çıktım. Black yine dışarıda, pelerininin üstünde uyumuştu ama bu sefer tek değildi; onun hemen yanı başında Londers ona eşlik ediyordu.
Atları bağladıkları yere gittim ve yiyeceklerin olduğu eyer çantasına elimi attım.
Boş.
Bir diğerine attım.
Boş.
Boş, boş, boş... Ama nasıl boş? Atların elmalarını sakladığım heybe bile boştu! Etrafa baktığımda elma çöpleri ve ufak kurutulmuş et parçaları vardı. Bunu tek bir kişi yapabilirdi Wilson.

(Evet Tatlı kılıçlarım biliyorum Bölüm için çok beklediniz çünkü Lgs sınavım vardı ve bu yüzden aktif olarak ders çalıştıgım için uzun zamandır bölüm yazamıyordum ama bundan sonra günde bir bölüm yazmaya çalışıcam hepinize iyi okumalar bays🗡❤)