4. bölüm · Kehanet:Kehanet in Gölgesi

Kızıl bela🔮

Maery_ Books

Yerimden zıpladığım gibi yerdeki topuklu terliği aldım. Freya arkamdan "Elira, yapma!" diye bağırdı ama yapacaktım. Kapıyı açtım, odasının kapısına hızla vardım ve topuklu terlik ile kapısına vurmaya başladım:
"Aç, lan kapıyı adi pislik, aç Kimsin lan sen? Beni taşıyorsun!"Kapı açıldı ve siyah pijamaları ve siyah dağınık saçları ile esnedi: "Sana da günaydın, Minerth."
Lan adi köpeğe bak! Bu umursamazlık benim artık sinirimi bozmaya başlamıştı. Beni nasıl benim iznim olmadan taşırdı? Hiç konuşmadan terlikle vurmaya başladım. Yüzsüzün boyu da uzundu lanet olsun!
"Sana kim dedi lan beni taşı diye? Sapık mısın lan sen?"

"Lan ne yapıyorsun? Bırak o terliği! Manyak mısın nesin?"

"Manyağım lan! Var mı manyağım köpek? Ne yapacaksın adi pislik?"
Birden merdivenlerden gelen ses ile irkilip geri çekildim çünkü gelen sima bana pek de hoş bakmıyordu. Aynı şekilde Yüzsüz de geri çekildi. Gelen Bay Vespar'dı ve pek tatlı bakmıyordu; yüzünde daha çok sorgulayan bir ifade vardı.
"Ne oluyor burada? Siz daha dün geldiniz ve bugün kavga mı ediyorsunuz? Daha düzgün şekilde tanışmadınız bile!"
Elimi ağzıma attım. "Aa, ne demek kavga? Biz Blac arkadaşım ile şakalaşıyorduk, değil mi lan?" dedim ve gözlerimi büyüterek Blac'e baktım.
Salak bir gülüş ile "Evet, sadece iki arkadaş olarak şakalaşıyoruz efendim," dedi ve salak gülümsemesinin ardından dudakları düz bir çizgi halini aldı.
Bay Vespar bize doğru bir bakış daha attı. "Peki öyle olsun. Hızlı olun, kahvaltıya geç kalmayın," dedi. Arkasını dönmüş tam giderken odamdaki kapıya vurulma sesi ile geriye doğru baktı. "İçeride biri mi var?" dedi.
Şey... Evet, vardı. Arkamdan gelmesinler diye Freya ve diğerlerini içeri kilitlemiştim.Hemen odamın kapısına yöneldim ve kapıyı açtım. "Aa, siz odamda mıydınız?" dedim. Resmen salak taklidi yapıyordum. Şaşkın bir ifade ile bana bakıp odadan çıktılar. Sağ olsun Limonlu Şekerim, Bay Vespar'ı aydınlatmak amacı ile konuştu
"Efendim, Elira oradan çıktıktan sonra kapı rüzgâr etkisi ile kapandı. Sıkışınca da biz içeride kaldık."
Bay Vespar elini başına koydu ve bir şey söylemeden arkasını dönüp merdivenlerden aşağı indi. Freya'ya döndüm. "Sen in, ben sonra ineceğim," dedim ve odama girip kapıyı kapattım.
Ve gördüğüm manzara ile şok geçirdim! Çünkü tam karşımda, koltukta oturmuş; beyaz elbisesi, kızıl saçları ve açık kahverengi gözleri ile Nestina bana bakıyordu. Yani hayaleti...
"Sen... Sen nereden çıktın? Odamda ne yapıyorsun? Ne oluyor? Ben niye sizinle konuşabiliyorum? Siz niye beni seçtiniz ve 'elçi' ne demek?"Bana döndü. Sanki yüz binlerce yıllık bir ruh değil de yirmi yaşında taze bir kadındı; öyle görünüyordu. Bana döndü ve gülümsedi.
"Bu kadar soruyu aynı anda sormamalısın Elira, çünkü sen sorarken yarısını unuttum," dedi.
Elime bir vazo aldım. "Cevap ver! Nasıl girdin içeri? Çabuk çık dışarı! Çık yoksa kötü olur!" dedim.
Birden koltuktan yok oldu ve boynumda bir nefes hissettim. Bir anda elimdeki vazo ellerimden alındı.
"Ölü bir ruha zarar vermeyi mi düşünüyorsun cidden Elira? Ben zaten bir ruhum, hiçbir şey hissetmiyorum."Vazoyu yavaşça yerine bıraktı ve tekrar yok olup koltukta belirdi. "Şimdi tek tek sor, tek tek cevap vereyim."
"Odama nasıl yakalanmadan girdin?"
"Beni senden başka kimse görmüyor."
"Benim ayrıcalığım ne?"
"Benim kanımdan olan son kişisin. Bu yüzden doğduğun an kehanet mührü ile mühürlendin."
"Ne? Mühür mü? Rüyada falan mıydım ben? Nasıl yani, kehanet mührü ne?"
"Şöyle ki Elira; ilk dokuz koruyucunun son kanısın, yani benim kanımdansın. Bu yüzden sadece sana güvenebiliriz. Kehanet mührü, her seçimde elçilik vadeden, kaderi taşıyan bebeğe verilir. Kendini dikkatlice incele Elira; güçlüsün, korkusuzsun, risk almaktan kaçınmıyorsun ve en iyisi de şu: Asla ve asla kimseye boyun eğmiyorsun. Bu yüzden harika bir koruyucu elçisi seçimisin."
"Nasıl yani? Koruyuculuk doğduğumuz an mı belirleniyor?"
"Elbette öyle."
"Peki, tamam. Diyelim ki ben mühürlü bir koruyucu elçisiyim ama ben bunu kabul etmiyorum. O zaman ne olacak?"
"Kabul etmeme gibi bir şansın yok çünkü koruyuculuk yemini, elçilik yemini ile aynıdır. Eğer birini reddedersen diğeri de otomatikman reddedilir. Bu yüzden seçim senin: Bize yardım edip Aroen'i yenip tarihe mi geçersin, yoksa diğer sekiz koruyucu adayından birinin tarihe geçmesini mi izlersin? Teklif var, baskı yok. Seçim senin; bize yardım mı edeceksin, yoksa kasabaya dönüp çırak, takıcı, şifacı ya da garson mu olacaksın Elira? Kabul ediyorsan şu kelimeleri söyle: 'Munus custodis draconis accipio et fidem iuro me futurum esse novum eius custodem legatum."Ne yapmalıydım? Kabul etmeli miydim, etmemeli miydim? Artık gidecek bir yerim yoktu; büyükannem beni eve bir daha asla almazdı. Sokaklarda uyumak istemiyordum ama elçi olmakla ilgili de pek bir şey bilmiyordum. Kafam yine bir milyon olmuştu, yakında deli olacaktım.
"Bana biraz elçilikten bahseder misin? Böyle bir şeyi ne duydum, ne okudum ne de gördüm. Kabul etmem için ne olduğunu bilmem gerekiyor, öyle değil mi?" dedim.Parmağını çenesine değdirdi. "Tabii ki. Kısacası elçi demek; bu dünya ile ruhlar alemi arasında bağlantılı bir koruyucu olmak demek. Eğer kabul edersen, savaş gerçekleşene kadar benimle yaşamak zorundasın. Beni sadece sen göreceksin, başkaları göremez."
Eli ile mor küreyi işaret ederek devam etti: "Diğerleri ile kuvars küresinden iletişim kuracağız. Bizi görmek için sadece o sözleri söylemen yeterli olacaktır.Kabul etmeli miydim, yoksa etmemeli miydim? Bilmiyordum, zor bir karardı."Peki, diyelim kabul ettim; bana yararları ve zararları ne olacak?" diyerek ona baktım.
Gülümsedi. "Yararlarından başlayalım: Gelmiş geçmiş tüm güçlere sahip olacaksın, kendini ve diğer insanların hayatını kurtaracaksın. Başarabilirsen adın tarihe geçer ve anneni gururlandırırsın falan filan işte," dedi.
Ne gıcık biri! Bu muydu benim bayıldığım kadın? "Bedeli ne peki?"
Gözlerini tekrar devirdi. "Güçleri art arda ondan fazla kullanırsan, ruhun içeriden bedenini parçalar," dedi. Rahatlığa bak! Dediği şey çok normalmiş gibi konuşuyor.
"Peki neden ben? Vadide eminim benden daha yetenekli kişiler de vardır," dedim.
Yüzü şaşırmış bir ifade ile bana döndü. "Olsaydı neden burada olayım Elira? Soyun koruyuculara bağlanıyor. Minerth soy ağacından şimdiye kadar koruyucu çıkmamış biri yok; bu yüzden anahtar sensin. Kabul etmek için akşama kadar düşünebilirsin."
🔮
Hemen yemekhaneye girdim ve tabağıma rastgele bir şeyler doldurup yedim. Zaten yeteri kadar geç kalmıştım; yemek için sadece on dakikam kalmıştı. O yüzden elimden gelse avucum ile yiyecektim. Öyle de oldu. Hızlıca yemeğimi yiyip tarih sınıfına gittim. Ders tarihti. Hızla içeri girdim ve Freya'ya en yakın sıraya oturdum.
"Sonunda gelebildin yaban çiçeğim! Yoksa tekrar bayıldığını düşünüp şifacılarla birlikte odana gelecektim.""Üstüme son anda kahve döktüm, üstümü değişmem gerekti. Bir de kıyafetleri çamaşırhaneye bıraktım, oradan kahvaltıya geçtim. O yüzden geç kaldım," dedim.
Freya'ya "Elçilik teklifi aldım, odamda bir ruh var," diyemezdim. Bu aralar çok fazla yalan söylüyordum; cehennem biletim çoktan kesilmiş olmalıydı! Ama ne yapabilirdim? Her şey üst üste geliyordu. Ben ne yapmalıydım? Yakında kendimi odanın balkonundan aşağı atacaktım.
Neyse ki Freya sorgulamadı. Daha fazla konuşmaya zaman bile kalmadan, ağır adımlarla Bay Thornes içeri girdi. Adam harbiden de dıştan 45, içten 90 yaşında gibiydi; berbat bir enerjisi vardı. Elindeki kitapları öğretmen masasına bıraktı.
"Herkese günaydın koruyucu adayları. İlk günün ilk dersine hazır mısınız?"Ezra elini kaldırdı. Bay Thornes, kırk beş saniye boyunca onun elini kaldırma çabasını izledikten sonra şükürler olsun ki Ezra'ya söz hakkı verdi.
"Efendim, dün de buradaydık; yani mantıksal olarak bugün ikinci günümüz," dedi ve sustu.
Ezra, bizi bunu söylemek için mi bu kadar beklettin? Zaten adam kaplumbağa gibi yaşıyor! Bay Thornes esnedi.
"Her neyse," dedi ve parmağını şıklattı. Birden hepimizin masasında birer kitap belirdi: "Vadinin Tarihi".Yavaşça oturdu Bay Thornes sandalyesine. "Şimdi herkes ilk sayfayı açsın ve okumaya başlasın," dedi ve öğretmen masasında duran kahve fincanını eline alıp kahvesinden bir yudum aldı. Bay Thornes; kır saçlı, kahve gözlü, buruşuk suratlı, buğday tenli, gözlüklü, orta boylu, biraz kilolu bir adamdı. Açıkçası 45 yaş büyüsü onda pek işe yaramış gibi durmuyordu. Sayfayı açıp okumaya başladım. Herkesin bildiği Dragon Vadisi'nin kurtuluşu anlatılıyordu. Çok detaylı bilmiyordum açıkçası; annem bazen anlatırdı ama hiç detay vermezdi. Okumaya başladım:
"Dragon Vadisi, karanlık prens Aroen tarafından yönetilmekteydi. Kimse ona karşılık veremedi çünkü onun kimsede olmayan farklı doğaüstü güçleri vardı. Halk sefalet içinde yaşıyordu; evlerde sıcak yemeği bırak, bir damla su bile yoktu. İnsanlar sokağa bile çıkamazdı. Aroen'e başkaldıranların hepsi ölümden başka bir şey bulmadı çünkü Aroen'in şeytanları her yerdeydi. Vadi kana doymuyordu; Aroen, vadiyi insan cesetlerinden inşa edilmiş gibi dekore etmişti. Ta ki o güne kadar... Bir gün 9 genç, Aroen'in sarayına giderler ve muhafızları alt edip içeri girerler. Aroen'in odasına girdikleri gibi büyük bir mucize olur; 9 arkadaş artık normal insanlar değildir. Her birinin ayrı bir gücü vardır ve hepsi Aroen'e saldırır. Onu öldürmek imkansızdır ama onu hapsederler. O günden sonra Dragon Vadisi şimdiye kadar görüp görülebilecek en güzel yaşam alanına dönüşür ve 9 arkadaş bir lanet salar: Her 40 yılda bir, 18 yaşında 9 genç seçilecek ve koruyucu okulunda eğitilecek; sadece sınavları geçebilenler ise vadiyi 40 yıl korumaya hak kazanacaktır."Her okuduğumda daha da gurur duyuyordum desem yalan olmazdı. Bay Thornes yavaşça masadan kalktı ve sınıfa döndü. "Okumayı bitirdiniz mi?" Hepimiz "Evet," dedik. Bay Thornes bu sefer arkasını dönüp tahtaya bir şeyler yazdı. "Peki size bir soru: İlk dokuz koruyucunun isimleri ne?" dedi ve üzerimizde göz gezdirdi.
Simon elini kaldırdı. "Bay Thornes, kitapta isimleri yazmıyor," dedi. Bay Thornes, Simon'a döndü. "Biliyorum Simon, sadece tarih bilginizi kontrol etmek istedim," dedi.
Elimi kaldırdım. Bay Thornes, "Buyurun Bayan Elira," dedi.
"İlk dokuz koruyucu: Nestina, Tarien, Afernea, Luzie, Banedsa, Zeiana, Andre, Suene ve Alex'tir efendim."
Bay Thornes etkilenmiş bir yüz ifadesi ile bana baktı. "Güzel, tarih bilgin iyi durumda. Peki, bana ilk dokuz koruyucuya bahşedilen güçleri söyleyebilir misin?" dedi.
"Nestina'nın gücü geleceği görmekti. Alex'in gücü aşırı fiziksel güç; Tarien'in elektrik hükmü vardı. Afernea'nın hava, Banedsa'nınki görünmezlik, Zeiana'nınki hipnoz, Andre'ninki ateş, Suene'ninki doğa ve Luzie'ninki buzdu efendim."Yooo hiç şaşırtıcı değil Bay Thornes; dün gece beni kaçırdılar, sabah da bir tanesini odamda buldum, bir de üstüne tehdit edildim. Bence hiç şaşırtıcı değil...
Bay Thornes duvardaki saate baktı, masasına ilerleyip masadaki küçük zili salladı. "On dakikalık ders aranız var. Bir sonraki dersiniz güç geliştirme. Yerinizde olsam gidip rahat bir şeyler giyerdim; bu tuvaletler ile ders hiç rahat geçmez. Bayan Aestra ile iyi şanslar," dedi ve yavaş yavaş sınıftan çıktı.
Freya bana döndü. "Ne sıkıcı dersti! Bay Thornes olmasa da olurmuş, adam ders bile anlatmadı," dedi.
"Aman boş ver, en azından bir şeyler öğrendik diyeceğim ama zaten bildiğimiz bir şeyi tekrar okuduk. Okumasak da olurduk; Dragon Vadisi'nin tarihini bilmeyip yaşayan biri yoktur," dedim.
Amaya ve Lexerina arka taraftan bize doğru geldi. Amaya, "Harika bir dersti, kitap okumaya bayılırım," dedi. Yüzü gülüyordu.
Lexerina, "Tabii ki seversin, ailenin kütüphanesi var Amaya. Kitapları sevmemek gibi bir şansın yok," dedi.Amaya, "Haklısın," dedi ve üst kata çıktık. Üstümü değiştirdim; üzerimde mor, kurugül desenli bir tuvalet vardı. Onu çıkarıp daha rahat bir pantolon ve bluz giydim, kızları alıp aşağı indim.
Biz indiğimizde Bayan Aestra çoktan oradaydı. Nefes nefese, "Affedersiniz efendim, üstümüzü değiştirmemiz gerekti de bu yüzden geç kaldık," dedim. Bayan Aestra yerdeki minderleri işaret etti. Hızlıca bağdaş kurarak oturduk.
Bayan Aestra büyük bir ciddiyetle yürüyerek bize bakıyordu. "İlk güç geliştirme dersine hoş geldiniz koruyucular. Bu derste size güçlerinizi nasıl daha iyi kullanacağınızı ve güçlerinizin inceliklerini öğreneceksiniz. Mesela, güçlerinizin koruyucu camiasında nasıl adlandırıldığını biliyor musunuz?"
Hiçbirimizden ses çıkmadı; bunu ben bile bilmiyordum. Bayan Aestra, "Peki, bilmemek değil öğrenmemek ayıp. Size ben söyleyeceğim. Misal Blac, senin gücünü taşıyan koruyuculara 'Ay Hükümdarı' deniyor. Ya da Elira, senin gücünün adı 'Görü Ustası'. Bu güç senden önce sadece tek bir kişide çıktığı için eğer sen kazanırsan ikinci Görü Ustası olacaksın."
(İlk Görü Ustası da lanet olsun ki şu an odamda!)
"Sonra Freya, sen 'Buz Kontrolcüsü'sün. Londers, Ezra, Lexerina, Wilson; siz de ateş, su, doğa kontrolcüsüsünüz. Simon, sen 'Elektrik Hakimi'sin. Amaya, son olarak sen 'Hayvan Yönlendiricisi'sin. Şimdi herkes eldivenlerini çıkarsın, bu derste eldiven takmanıza gerek yok," dedi.
Nazikçe elimdeki eldivenlerimi çıkardım ve dizlerime bıraktım. Wilson hariç tüm ekip eldivenlerini çıkardı. Wilson hâlâ eldivenleri çıkarmaya çalışıyordu, en sonunda Londers eldiveni çekerek çıkardı., şunu unutmayın: Siz bir bütünsünüz. Biriniz olmadan hiçbiriniz olmaz. Şimdi ilk kim gücünü göstermek ister?"
Herkes el kaldırdı, ben de onlarla beraber kaldırdım. Bayan Aestra, "İlk sen gel Ezra," dedi. Ezra ayağa kalkıp Bayan Aestra'nın yanına gitti. Bayan Aestra parmağını şıklattı; elinde bir bardak su, bir boş bardak ve iki masa belirdi.
Bayan Aestra, elindeki su dolu bardağı bir masaya koydu, diğer bardağı ise karşı masaya. "Şimdi Ezra, senden bardaktaki suyu kontrol ederek diğer boş bardağa aktarmanı istiyorum," dedi ve kendi minderine oturdu.
Ezra, birbirine uzak iki sehpanın arasına geçti. Derin bir nefes aldı ve iki elini havaya kaldırdı. Onun elleriyle beraber bardaktaki su da havaya kalktı ve Ezra'nın ellerini takip ederek diğer bardağa doldu.
Bayan Aestra, "İyi iş Bay Ezra, oturabilirsiniz," dedi. Sonra tekrar parmağını şıklattı; bu sefer masaya bir ampul geldi. "Simon, lütfen bu ampulü yakar mısın?" dedi ve ampulü Simon'a uzattı. Simon ampulü aldı ve parmağının üstüne koydu; o anda ampul yandı. Simon ampulü Bayan Aestra'ya verdi ve yerine oturdu.Bayan Aestra tekrar üzerimizde göz gezdirdi ve "Londers, sen gel lütfen," dedi. Londers yerinden kalkıp öğretmenin yanına geçti. Bayan Aestra parmağını şıklattı ve Londers'ın biraz uzağında bir meşale belirdi.
Bayan Aestra, Londers'a döndü. "Londers, oradaki meşaleyi o mesafeden yakar mısın?" dedi. Londers derin bir nefes aldı ve tek elini kaldırdı. Taş fırlatır gibi bir hareket yaparak avucunun içinden ateşler çıkardı ve karşısındaki meşaleyi yaktı. Bayan Aestra oturmasını işaret etti ve yine gözlerini üzerimizde gezdirdi.
"Bayan Elira, sizinle devam edelim mi?" dedi. Yerimden yavaşça kalktım, eldivenlerimi mindere bıraktım ve Bayan Aestra'nın karşısına geçtim.
Bayan Aestra, "Şimdi elimi tut ve söyle bakalım Elira; ben gelecekte, bu yıl nerede ne yapıyorum?" dedi.
Ona baktım. "İnsanların da geleceğini görebilir miyim?" dedim.
Ciddileşti. "Elbette; eğer geleceğini görmek istediğin kişi sana rıza gösteriyorsa görebilirsin. Aynı zamanda geleceği gördüğün gibi geçmişi de görebilirsin. Şimdi gelecek yıl bu zamanlar nerede, ne yapıyorum görmeyi dene," dedi.
Başımı salladım. Gücüm sürprizlerle doluydu, zaten bana da bir sürpriz gibi gelmişti. Bayan Aestra'nın elini kavradım; elleri gerçekten de çok sıcaktı. Diğer kolumu havaya kaldırdım ve parmağımı üç kez şıklattım.
Bir anda etrafımdaki her şey değişti. Saray, yeşil çimler, çiçekler, diğer insanlar... Her şey değişti. Etrafımda mezarlar belirdi; siyah bitkiler, soluk, sisli bir havası olan bir mekândaydım. Burası mezarlıktı. İki adım attım ve ayağım bir mezar taşına çarptı. Serçe parmağım kırılmış olabilirdi çünkü şu an o kadar sızlıyordu ki... Kafamı kaldırdım ve mezardaki yazılarla göz göze geldim: "Koruyucu Aestra Lonwondra".
Elimi ağzıma götürdim. Bu gerçek miydi? Ama neden? Bayan Aestra gayet hayat dolu ve enerjikti. Kahverengi örgülü saçları, buğday teni ve açık yeşil gözleri ile bırakın 58'i, 28 gibi bile durmuyordu. Ama neden ölmüştü? Başımı hızlıca sağa sola salladım ve tekrar her şey değişti. Tekrar yeşil bahçeye; Bayan Aestra ve diğerlerinin yanına, az önce olduğum yere geldim.
Bayan Aestra elini yüzüme doğru salladı. "Elira iyi misin? Biraz şaşırmış gibi duruyorsun. Ne gördün?" dedi ve gülümsedi.
Hemen ifademi değiştirerek gülümsedim. "Bayan Aestra, gelecek yıl vadinin sıcak bir bölgesinde tatildesiniz. Büyük ihtimalle izin almış olmalısınız. Okulda olmanızı beklerdim de, bu yüzden biraz şaşırdım," dedim ve yerime geçip oturdum.
Ona öldüğünü söylememeliydim. Bir insanın yaşayacağı en kötü şeylerden biri, öleceğini bilmesidir. Çünkü artık o eski "o" olmaz; ölmemek için direnir ama yine de ölüm onu bulur. Çünkü asla o durumda mantıklı düşünemez. En azından son günlerini mutlu geçirmesi için Bayan Aestra'ya bunu yapamazdım.Yerime geçip oturdum. Dersin devamında sadece karşımdaki ağaca bakakaldım; Bayan Aestra'nın ölmesini gerçekten de beklemezdim. Küçük zilin sesi ile irkildim.
"Ders bitti," dedi Bayan Aestra tatlı bir sesle.
Freya yanıma geldi. "Yaptığım buzdan kar tanesini nasıl buldun yaban çiçeğim?" Buzdan kar tanesi mi yapmıştı? Keşke biraz ağaçtan gözümü ayırıp Freya'ya baksaydım; gerçekten pişmandım. Freya bana veda edip hızlıca ilerlemeye başladı.
Bayan Aestra yüksek bir sesle bağırdı: "Kişisel derslerimizi iple çekiyorum, bugün harikaydınız!"
İlerlemeye devam ettim ve saraya girdim. Bazı hizmetçiler temizlik yapıyor, bazıları ise akşam yemeğinde kullanılacak taze sebze ve meyve kasalarını taşıyordu. Kasa taşıyan hizmetçi kızlardan biri, kasadan bir elma düşürdü. Elma yuvarlanmaya başladı ve bir yerde durdu. Keşke durmasaydı; çünkü tam da yüzsüz Ay Hükümdarı'nın ayağının dibinde durmuştu.
Yere eğilip elmayı aldı ve gidip hizmetçi kıza verdi. Hizmetçi kızın gözleri parladı. Bir dakika, bu dün geceki hizmetçi kızdı! Saçlarını kulaklarının arkasına koydu ve "Teşekkürler Lord Blac, çok kibarsınız," dedi ve gülümsedi.
Hallere bak, hallere! Varlıklı gördü diye girdiği hallere bak... Bunu bana yapmış olsa, o elmayı geri fırlatıp kendim alırdım. Asla bir erkeğin ilgisine ihtiyacım yoktu; çünkü ben, ben olduğum sürece kendimi koruyabilecek biriydim. Ayrıca bir elmayı yerden alıp uzattığı için centilmen oluyorsa, elmaları toplayan çiftçilerin hepsi centilmendi!Siyah saçlarını elleriyle düzeltti ve kıza baktı. "Yavaş yürüyebilirsin, akşama daha çok var. Ayrıca ayakkabın yüksek tabanlı, bu hızla sarayın zemininde düşersin; dikkatli ol."
Dikkatliymiş! Bu da tüm kadınlara şov yapma peşinde... Anladık Endra'sın! Hizmetçi kız göz kırparak mutfağa doğru yürüdü, ben de ilerlemeye başladım. Ayak sesleri gittikçe bana yaklaştı.
"Ne oldu Minerth? İnsanlara yardım etmem çok mu sinirini bozuyor?"
Kaşlarımı çattım. "Ne? Aman Tanrım, ne büyük yardım ama! Elmayı yerden kaldırdın ve kıza verdin, sonra biraz da nasihat ettin. Büyük iş yani, ben asla yapamazdım! Defol başımdan, yoksa bu sefer ayağımdaki topuklu ayakkabı ile saldıracağım," dedim.
Kibirli bir şekilde sırıttı. "Benden hoşlanmıyorsun, öyle değil mi?"
Gülümsedim. "Aferin, sonunda boş beynine doğru bir şeyi sokmuşsun," dedim. Sırıtmaya devam etti. "Şunu çok merak ediyorum; acaba benden niye nefret ediyorsun?"
Cevap çok netti aslında; Endralar ciddi anlamda iticilerdi. Annesi Olivia Endra doldolandırıcı büyükannemin en sadık müşterisidir. Her geldiğinde büyükannemi bezdiriyordu: "Kahvenin sıcaklığı iyi olmamış, git tekrar yap!", "Bu ev rutubet kokuyor!", "Bu koltuklar çok eski, kendi rahat koltuğumu özledim!", "Elbisen nereden? Yüz yıl önceki büyükannene mi ait? Farenin önüne atsan fare kemirmez!" Bunları söylerken de tıpkı Blac gibi sırıtıyordu.
Blac'in babası Jack Endra'yı hayatımda sadece bir kere görmüştüm. Şifacıya annem için ilaç almaya gitmiştim, o da oradaydı. Beni içeri aldırmadı. Neymiş; şifacı bugün sadece onun için çalışmalıymış! Endralar böyleydi; dünya onlar için dönsün istiyorlardı ama dünya onlar için dönmüyordu. Blac de onların çocuğu olduğu için öyle büyümüştü ve büyük ihtimalle onlar gibiydi. Bir Endra ile iletişim kurmak dahi istemiyordum.
"Kibirli insanlardan nefret ederim. Ailenin kibri sana da geçme ihtimali olduğu için ki geçtiği tipinden belli bu yüzden benden uzak dur Endra!"Yüz ifadesi anında değişti, o kibirli gülüşü bozuldu. Hayal kırıklığı hissediyormuş gibi bir yüz ifadesi vardı.
"Ben ailem gibi değilim muşmula surat," dedi ve yanından hızla yürüyüp geçti.Bu çocuk neyin şovunu yapıyordu? Önce kibir, sonra da üzgün numarası... Onu hiçbir zaman anlayamayacaktım; tıpkı onun da hiçbir zaman beni anlayamayacağı gibi.Her neyse, böyle boş şeyler ile kafamı dolduracak zamanım yoktu; çünkü söylenene göre yakında bir savaş başlayacaktı ve ben bu savaşın anahtarı olacaktım.
Kabul etmeli miydim? Babamın bu vadiye çok borcu vardı; en azından lekelediği Minerth soyadını tekrar temize çıkarabilir, annemin ruhunu gururlandırabilirdim. Ama reddedersem ne olacaktı, onu da bilmiyordum. Uzun taş merdivenlerden yukarı doğru çıkmaya başladım. Bir saatlik ders arasındaydık ve sonunda odamın bulunduğu kata ulaşmıştım.Odamın önüne geldim, kat bomboş görünüyordu. Kapıyı açtım ve gördüğüm manzara karşısında ağzım açık kaldı. Sinirden yüzüm kıpkırmızı oldu, nefesim hızlanmaya başladı; çünkü kaçak kızıl ruh, şu an odamı bir katliam alanına çevirmişti!
Yorganım bir tarafta, yastıklar bir tarafta... Halı yamulmuş, vazo kırılmıştı; vazodaki çiçekler ve sular yerlere saçılmıştı. Kızıl ruh ise şu an yatağımda, gözlerinde salatalıklarla keyif yaparak uzanıyordu!
"Bu neydi? Sen ne yaptığını sanıyorsun!" diye bağırdım.
Gözlerindeki salatalıkları yavaşça alıp komodinimdeki tabağa bıraktı. "Hoş geldin. Kusura bakma buralar biraz dağılmış ama toplarsın herhalde," dedi.
Üzerine doğru hızla yürüdüm ve özenle yapılmış kırk örgülü saçlarından tuttum. Bu sefer kaçamadı! Onu yataktan kaldırdım. "Kalk bakalım, bu kadar yeterli. Biraz da git karşı odadaki yüzsüz kargayı rahatsız et!" dedim ve onu kapının dışına itip kapıyı yüzüne kapattım.
Arkamı döndüğümde, kızıl ruh yine tam arkamdaydı!
"Hâlâ anlayamadın galiba, ben ruhum, insan değilim. Ayrıca ben bir tanrıçayım, haddini bilsen iyi olur," dedi.
Küstaha bak! Bugün herkes neden beni sinir krizine sokmak için uğraşıyor? "Tanrıçaysan burada ne işin var?"Saçlarını düzeltti. "Ne oldu? Bu ne hal be... Uyarı tatlım, bu kadar sinir sağlığa zararlı," dedi.
Tanrım, bu ruh nereden çıkmıştı? Bugün sabır sınavında gibi hissediyordum. "Bir de utanmadan 'Ne oldu?' diyorsun! Oda savaş alanına dönmüş, çiçekler yerde yüzüyor, bir de hiçbir şey olmamış gibi yatağıma uzanmış salatalık maskesi yapıp keyif çatıyorsun. Seni bana sabır sınavı olarak mı gönderdiler? Ya topla burayı, hemen topla! Yoksa gidip eğitmenleri çağıracağım," dedim. Ellerimi yumruk yapmıştım ve aşırı sıkıyordum.
Kızıl ruh dudak büktü. "Birincisi; odanı dağıttım çünkü odada hiçbir yerde bir tane bile cilt karışımı yok. Sen nasıl kızsın? İkincisi; çiçekler yüzüyorsa ne yapabilirim?"
"Eğilip yerden kaldırabilirsin! Yüz yaşından büyüksün, sana bir de burada vücudunu nasıl kullanacağını mı anlatacağım?" dedim. Sabrımın son noktalarındaydım.
Yine dudaklarını büktü. "Dert ettiğin şeye bak," dedi ve parmağını şıklattı. Birden oda ilk geldiğim günkü tertemiz haline geri döndü.
"Kimse seni görmedi değil mi?" diye sordum tedirginlikle.iraz düşündü. "Odanı toplamak için dört tane hizmetçi geldi, beni fark etmediler ayrıca tatlım hatırlatırım beni senden başka kimse göremez duyamaz hisedemez"İyi, en azından kimse odamda bir ruh sakladığımı bilmiyordu. "E, sen niye geldin?" dedi pişkince sırıtarak. Hiç bozmadan konuya girecektim, uzatmak istemiyordum.
"Elçi olmayı kabul ediyorum."
Yüzünde şok içinde bir ifade belirdi. "Nasıl yani? Kararını hemen mi verdin? Anlamadın herhalde, ağır bedelleri var," dedi. Anlamamıştım; önce tehdit eder gibi seçenek sunuyor, sonra da kabul etmeme şaşırıyordu. Bu kadın sabrımı sınamak için yaratılmıştı sanki!
"Kabul ediyorum işte, neyi anlamıyorsun? Zaten kaybedecek hiçbir şeyim yok. En azından lekelenmiş soyadımı düzeltirim," dedim.
Kızıl ruh gülümsedi. "Bu kadar cesur olman ne hoş, Ay Tanrıçası..."
"Ay Tanrıçası mı? Ay Tanrıçası da kim?" Bu kadın neden bahsediyordu? Kafayı yememe ramak kalmıştı. "Ay Tanrıçası kim?" dedim.
Yüzü bir anda değişti. "Bir dakika... Tarien'i tanıyor musun?" dedi.
Anında, "Evet tanıyorum, ilk koruyuculardan," dedim.
Yüzü daha da şoka girdi. "Onu hiç gördün mü peki?" dedi. Her soruda sesi daha da hayrete düşmüş gibi çıkıyordu.
"Evet, dün gece ilk defa gördüm," dedim.
Yüzü daha da şaşkın bir hal aldı. "Anladım..." dedi, yüzünde hâlâ büyük bir şok vardı.

🔮
Nestina derin bir nefes aldı; büyük bir şok yaşamıştı. Elira odadan çıkalı yarım saate yakın olmuştu ama Nestina hâlâ ne olduğunu tam olarak kavrayamamıştı. Yavaşça küreye doğru ilerledi ve elini kürenin üzerine koydu: "Custodes locus unus!"
Göz alıcı bir ışık patlamasından sonra kendini toplantı odasında buldu. Hemen etrafı kolaçan etti; odada Tarien'den başka kimse yoktu. Tarien toplantı odasından pek çıkmaz, vadi için sürekli yeni planlar yapardı. Nestina hemen ona döndü.
"Tarien, büyük bir sorunumuz var!" dedi. Bu, şu anki durumda gerçekten de devasa bir sorundu.
Tarien, önündeki eski tarih kitabını yavaşça kapatıp kafasını Nestina'ya kaldırdı. "Ne oldu? Yoksa şimdiki zamanda atlar mı yok?" dedi alaycı bir tavırla.
Nestina gözlerini devirdi. "Hayır aptal, daha kötüsü! Ay Tanrıçası her şeyi unutmuş!"
Tarien'in gözleri bir anda büyüdü. "Ne demek her şeyi unutmuş?"
Nestina büyük bir heyecanla devam etti: "Hem de her şeyi! Aldığı eğitimleri, geçmişini... Kız, Ay Tanrıçası olduğunu bile bilmiyor!"

(Uzun süre yeni bölüm için beklediğim için üzgünüm daha aktif olmaya çalışıcam)