21. bölüm / 30
Kehanet:Kehanet in GölgesiKırık Kadeh🔮
Bölümler 30Şu an: Kırık Kadeh🔮
- 1 Vadinin Başlagıcı🔮4.192 kelime
- 2 Güçlerin doğuşu🔮5.423 kelime
- 3 Koruyucuların elçisi🔮6.296 kelime
- 4 Kızıl bela🔮3.660 kelime
- 5 Saklananlar🔮5.399 kelime
- 6 Pusu🔮6.986 kelime
- 7 Yalanlar ve Korkular🔮4.983 kelime
- 8 Kehanet için kaçış🔮3.240 kelime
- 9 Kyle🔮3.949 kelime
- 10 Gömülen çığlıklar🔮3.313 kelime
- 11 Kanatlar Ve Düğün🔮3.030 kelime
- 12 Düşmanın Prangası🔮3.570 kelime
- 13 İtirafların Tokadı🔮1.165 kelime
- 14 Çamurdan Doğan cesaret🔮3.507 kelime
- 15 Karanlık sular🔮3.781 kelime
- 16 Elf in Şifası3.788 kelime
- 17 Demirci'nin ocağı3.406 kelime
- 18 Taverna nın melodisi 🔮3.414 kelime
- 19 Ortaya çıkan Cevher 🔮4.272 kelime
- 20 Son yolculuk🔮3.764 kelime
- 21 Kırık Kadeh🔮3.609 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 Cadı nın kazanı🔮3.602 kelime
- 23 İhanet in Böylesi 🔮3.210 kelime
- 24 Yeşil gözlü prenses 🔮2.181 kelime
- 25 Taht Oyunu🔮2.684 kelime
- 26 Oyuncak mı Kılıç mı 🔮2.361 kelime
- 27 Şeytan'ın sözleşmesi2.351 kelime
- 28 Gerçekler ve iblisler🔮3.424 kelime
- 29 Kırılan Düzenek🔮1.810 kelime
- 30 İkinci Bir kader🔮1.892 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
21 Bölüm:
🔮Kırık Kadeh🔮
Acaba iblisler nasıl gözüküyorlardı? Ne kadar korkunç olabileceklerini tahmin etmeye çalışıyordum. Şimdiye kadar denk geldiklerim ya kılık değiştirmişti ya da iblislere yardım edenlerdi. Ne kadar çirkin ve korkunçlar bilmiyorum ama bu orman kadar korkunçlar mı, büyük tartışma konusu olurdu!
Etrafta siyah kırmızı yapraklı ağaçlar, yerde solmuş çiçekler ve yerde yapış yapış kırmızı yapraklar vardı. Night her adım attığında sanki bir kan gölünün içinde geziyor gibi hissediyordum. Ormanın adı herhalde her giren korkudan çığlık attığı için Çığlık Ormanı'ydı.
İyi ki Wilson'ı getirmemeyi seçmiştim; burayı görse çığlık atmayı bırak, korkudan ölürdü! Kötü bir sorunumuz daha olurdu; burada onu gömecek temiz toprak da bulamazdık!
Ben ve Blac gelecek her tehlikeye hazır olmak için dik duruyorduk.
Lexerina atının üstünde pelerinin altına saklanmıştı. Londers onu korumaya çalışıyordu. Ezra korkudan bayılmıştı; Freya ise onu ayıltmaya çalışıyordu. Ormanın bu kadar korkunç olabileceğini tahmin etmemişlerdi. Ne de olsa bir ormandı; orman deyince akla ağaçlar, temiz hava, çiçekler, böcekler geliyordu. Ama burası ormandan çok bahsedilen cehenneme benziyordu.
Neden bu ormanın yasak olduğunu iliklerimize kadar hissetmiştik. Daha ormanın başlangıcındaydık; kim bilir derinliklerinde neler vardır?
Ellerimi kılıcımın kabzasından ve bacağıma gizlediğim hançerlerden ayıramıyordum; sanki her an bir yerden bir şey çıkacaktı ve ben elimi kana bulamak zorunda kalacakmışım gibi hissediyordum.
Reenkarnasyon inancına göre kişiler ölüp ölüp tekrar diriliyorsa acaba ben önceki hayatımda nasıl biriydim de kendimi bu ormana sokacak kadar şu an kafayı yemiştim? Neymiş, Minerth soyadını temize çıkaracakmışım! Minerth ismini temize çıkarmanın başka yolu yoktu sanki...
Ama olur mu, Elira illa kahramanlık yapacak! Binlerce insan varken diyarı kurtarmak bana düştü. Bir de söz verdim ve ben sözümden dönmem, bana yakışmaz! Böyle böyle yavaş yavaş kendimi öldürecektim.
Haritaya baktım; noktalanan yere daha çok vardı. Bu ormanın 4 kasaba büyüklüğünde olduğunu da biliyordum. İki gün boyunca yol alsak anca sadece Ay taşını alacağımız yere ulaşabilirdik. Buralarda canavarların çok olduğu söylenirdi; uyumak gibi bir seçeneğimiz yoktu zaten. Uyuduğumuz anda kendimizi bir iblisin pençesinde, bir zindanda ya da bir ölüm meleğinin koluna girmiş köprüyü geçerken bulabilirdik. Bu yüzden uyumamalıydık.
Arkadan Freya'nın endişeli sesi yükseldi. "Bu uyanmıyor, ya öldüyse!" diye bağırıyordu.
Blac arkasını döndü.
"Sağ ol Freya, sayende ormanda ne kadar varlık varsa burada olduğumuzu öğrendi! Ayrıca öldüyse ne yapalım, şu an ona gösterişli bir cenaze töreni hazırlama şansımız yok."
Freya kaşlarını çattı; endişeliyken şaka yapılmasını sevmiyordu. "Çok merak ediyorum, senin kalbin var mı Blac?"
Sırıttı; yüzünde o alaycı yaramaz çocuk ifadesi vardı. "İnanır mısın bu soruyu defalarca kez sordular, gerçek cevabı bulan daha olmadı. İnşallah bir gün şifacılar cevabı bulacaklar."
Freya dilini çıkardı; sanki bir çocuktu da sevmediği bir arkadaşı oyun oynamak için gelmişti. Bu ikisi gerçekten de hiç anlaşamıyordu zaten.
Arkamı bir Blac'e bir de Freya'ya bakıp kaşlarımı çattım.
"Tartışacak başka yer bulamadınız mı arkadaşlar? Birazdan bir varlık önümüze çıkıp bizi parçalayabilir, bilmem farkında mısınız?"
Blac ve Freya aynı anda önlerine döndü. Acaba çok mu korkunç gözüküyordum? Ekip ne dersem yapıyordu, elbette buna dikkat etmiştim. İçimde bir huzursuzluk vardı; sanki yola çıktığımızdan beri 6 değil de 7 kişiydik.
Umarım peşimize bir iblis ya da başka bir varlık takmamışızdır; şu an savaşacak gücüm yoktu, dünden beri uyumamıştım ve susamıştım.
Çalıların arkasından gelen bir sesle irkilip solumuzda bulunan çalıya döndük. Blac atından atladı; sanırım bir misafirimiz vardı. Blac kınındaki kılıca uzandı ve kılıcı çekip çimlerin arasına elini sokup bizi takip eden şeyi yakaladı.
Blac o şeyi tutar tutmaz tiz bir çığlık yankılandı; umarım tüm ormanı buraya toplamazdı!
Blac o şeyi çekip önümüze yere attı. Hay lanet olsun, bir bu eksikti! Peşimizdeki şey Wilson'mış.
Yerde korkan gözleriyle bir canavara bakıyormuş gibi Blac'e bakıyor, bir yandan da geri geri kaçmaya çalışıyordu. Sanırım uyku iksiri bayıltmamıştı.
Blac, Wilson'ın yakasına yapıştı; tamam, şimdi kesin öldürecekti! Wilson, Blac'ten kaçmaya çalıştı ama Blac o kadar sıkı tutuyordu ki yakasını, kumaş kumaş değil, zincir olmuştu sanki Wilson bağırdı.
"Blac, bırak yakamı!"
Blac daha sıkı tuttu.
Wilson kaçmak için o kadar çok çekiştiriyordu ki bu yüzden üstündeki gömlek yırtılmaya başlamıştı.
Aptal Wilson zırh giymemişti; zırh giymeyi sevmiyormuş, saçmalık! Zırhsız savaşçı, aslana saldıran fare gibidir: Savunmasız ve darbeye açık! Zaten Wilson gibi bir aptal iseniz zırh da yetmez.
Gerçi Wilson'ın zırhla yürüyebileceğini sanmıyorum. Sürekli başımıza dengesizliği yüzünden bir bela açacağına eminim. Dengeli hali ile bu kadar zararlıyken dengesiz hali nasıldır, onu kestiremiyorum.
Wilson'ın sonunda yakası koptu. Wilson koşarak benim yanıma gelip arkama saklandı. "Elira kölen olayım koru beni! Bu manyak, ormandaki varlıklara kalmadan beni parça pinçik eder, ormandaki varlıklara mama diye verir!"
Bu nasıl olmuş da uyanık kalabilmişti? Ben hâlâ onun şokunu yaşıyordum.
"Sen nasıl bayılmadın?" Gözlerimde şaşkınlık vardı Wilson güldü.
"Çayı yanımdaki bitkiye verdim, suya ihtiyacı vardı. İyi ki de öyle yapmışım, siz hainler beni satıp yola devam edecektiniz!" Kollarını küsmüş bir çocuk gibi bağladı ve yüzünü döndü. Gören sanır istediği oyuncağı almamışız.
Az insaf be Wilson! Yol boyunca önüne ne halt verseler zıkımlandın, bir bardak çay mı içmedin? Yazıklar olsun!
Blac yanımıza gelip Wilson'ı tuttu. "Bırak Elira, bu sefer kesin öldüreceğim!"
Blac yakasına yapıştıgı Wilson'ı ağaçlardan birine yasladı .
"Seç Wilson Seni öldürüp buraya mı gömeyim, yoksa sen o bir halta yaramayan bedenini alıp geri mi dönersin? Seç!"
Sakince atımdan inip cebimdeki cam şişeyi çıkardım ve elimi Blac'in omzuna atıp: "Bırak Blac, önce soluklanıp iki yudum su içsin."
Blac bana baktığı an çaktırmadan göz kırptım. Wilson'a cam şişeyi uzattım: "Al bakalım, boğazın kurumuş olmalı."
Cam şişenin tıpasını açtım ve Wilson'a uzattım. Wilson elimdeki şişeyi alıp kafaya dikti. Aptal! İçtiği şeyin su değil de çaya bir damla damlattığım iksirden olduğunu anlamamıştı. Karışım berrak bir renkte olduğu için suya benziyordu; bu yüzden Wilson gibi bir aptalın kanması nefes almak kadar kolay olmuştu.
Bu kadın gerçekten tehlikeliydi Aroen bile korkuyor olmalıydı
Hata ben bile artık korkuyordum. Neyse, bir daha horladığımda bağırmayayım en iyisi! Beni de bayıltıp çuvala koyup ormanın ortasına falan atar, sonra kim bulur benim baygın bedenimi?
İç sesim de eksik kalmak istemez, her boka atladığı gibi buna da atladı.
"Bence de sen ayağını denk al! Ne de olsa büyük savaşın bir parçası olup tarihe yazılan bir kadından bahsediyoruz. Masum insanlara bunları yapan, senin gibi bir manyağa neler yapmaz!"
Nestina'nın hayalet bedeni ile Wilson yavaş yavaş uzaklaşıp gözden kayboldu. Yola devam etme zamanı geldi çatmıştı. Night'ın yelesi ve tenimi ürperten rüzgar eşliğinde yola devam ediyorduk.
Bu kadar kırmızının arasında mor nasıl gözüküyordu acaba? Night'ın nasıl ilerlemeye cesaret ettiğine de ayrıca şaşırmıştım. Zavallı bebeğim, her adımda daha çok titriyordu sanki. Her yapış yapış zemine ayağını bastığında daha çok ürküyor olmalıydı.
Saraya döndüğümüzde elma, küp şeker, atların sevdiği ne varsa önüne yığmalıydım. Ona olan borcumu o şekilde bile ödeyemezdim.
Atların insanlardan daha sadık varlıklar oldukları söylenir; bence gayet doğru.
Amaya, Çığlık Ormanı'nı duyduğu gibi isyan edip zayıflıklarını öne sürmüş ve kendini zayıf göstermeye çalışmıştı.
Ağzı ve dili olduğu için istemediğini gayet iyi şekilde ifade etmişti. Ama zavallı bebeğimin ağzı var dili yoktu; şu an bana sadık kalmak istemiyor olsa bile sadık kalıp ilerliyordu. Yelesini durduğumuz yerde örüp çiçekler takmayı isterdim ama bu ormanda bırak çiçeği, yeşil olan bir yaprak bile görememiştim.
Üzgünüm kızım, yeleni sarayda örüp süsleyeceğim artık. Gerçi saraya ikimiz de tek parça veya sağ halde dönebilirsek...
Tanrım lütfen! Tek parça olarak saraydan çıktık, tek parça olarak dönelim.
Kendinizi eğitmenlerin yerine koyun; bir sabah uyanıyorsunuz ve koskoca diyarda sorumlu olduğunuz sadece 9 öğrenciden 1'inin bir gözü, bir kolu, bir ayağı veya bir parmağı eksik... Sizce de çok tuhaf olmaz mı?
"Tabii ki de olur. Dua et de bir salaklık yapıp 5 parça halinde geri dönme saraya salak kız!"
"Sen o sesini kesecek misin artık?"
"Sesimi kesemem aptal! Ben zaten senim, kendinle konuşuyorsun."
Ben harbiden kafayı yiyorum, iç sesimle kavga ediyorum ya! Bırak kolu, bacağı, gözü; bu gidişle aklımı kaybedecektim.
Okula tek parça hunili şekilde de dönmek istemezdim şahsen. Gerçekten koruyucu olmak çok zor; ben daha kendimi koruyabileceğimden emin değilim, benden koca bir diyarı korumam bekleniyor! Ayrıca bu 9 kişiyle net sıçtık.
Cenazemde mor çiçek mi yoksa beyaz çiçek mi takarlar acaba? Mor olsun mümkünse, mor yoksa da beyaz papatya... Her türlü çiçeğe tamamım; yaprak ya da dikenli sarmaşık falan takmasınlar da!
Birden daha hızlı nefes almaya başladım. Ormanın iğrenç havası beni bunaltmış ve yavaş yavaş boğmaya başlamıştı. Normalde kandan asla iğrenmem ama yerler gerçekten bana bir kan gölünde atın üstünde gidiyormuş gibi hissettirdiği için vücudum tehlikeyi algılayıp hemen savunmaya geçiyor.
Geçiyor geçmesine de düzgün bir şey ile geçsin bari! Zaten burada hava kısıtlı, bir de üstüne beni boğmaya çalışıyor. Bu vücudun beni koruması gerekmiyor muydu? Bu tam tersine beni öldürmeye çalışıyor. Bu ne ya, herkes ihanetkar olmuş, vücudum bile bana ihanet etti! Daha kim bana ihanet etsin a dostlar?
Yorgunlukla gözlerim de savaşıyordu; vücudum beni bayıltmaya çalışıyordu. Bence yolculuk boyunca yeteri kadar bayılmıştım, bugün de bayılmayın! Şu an bayılmak için ne uygun bir yerdeyiz ne de uygun bir zamandayız. Şu an bayılsam Elira Minerth adı sadece parşömende yazan bir isimden ibaret olurdu; o siyah saçlı, kimileri için mor kimileri için yeşil olan gözler sonsuzluğa dek kapanırdı...
"Ne drama yaptın ya! Ayakta kalmaya çalış yeter."
"Sen kesecek misin o sesini? Nereden geldin anlamadım ki!"
"Ben zaten hep vardım aptal! Bu hakareti duymak çok hoşuna gidiyor herhalde, sürekli dile getirtiyorsun."
Yok, ben karar verdim; bu hayatta benim başımda üç bela var: Bir Nestina, iki Wilson, üç iç sesim!
Resmen kendimle savaşıyorum. Benimle iç sesim kadar otuz yıldır evli olan çift kavga etmemiştir.
Gerçi ben birinin ten yıldan fazla evli kalabileceğine inanmıyorum.
Evlilik bitmese bile eminim o cicim ayları geçtikten sonra aşkları bitmiştir. Ve aşk biterse senin o kişiyle olan tüm mutlu anıların da biter; ona olan bakış açın değişir.
Mutlu anılar artık berbat anılar haline gelir, artık onun aldığı nefesten bile nefret eder ama onunla kalan son 2 güzel anının hatrına o evde durmaya devam eder.
Kısacası evlenmeyin! Benim gibi her tehlikeli halta da "tamam" deyip canınızı sokakta yerde bulmuş gibi atlamayın da... Çocuğum olsa alabileceği en kötü örnek ben annesi olurdum.
Uykun mu geldi muşmula?"
Sesi ile daldığım düşüncelerden çıkıp yanımda Sky'ın üstünde eli kılıcında, gözü yolda, biri önümüze çıksa bin parçaya bölecek, intikam yemini etmiş gibi bakan Blac'e dönmek zorunda kaldım.
"Evet ama uyursam bir daha sonsuza kadar uyanamam," diye yanıt verdim. Artık yalan söyleyip de lider triplerine giremeyecek kadar yorgundum.
Blac gülümsedi.
"Uyu o zaman, merak etme ben seni korurum."
Gerçekten de korurdu, inanırdım. Yiğidi öldür, hakkını yeme; eminim ekibimdeki 8 kişinin arasında beni en iyi iki kişi korurdu: Biri Freya, diğeri de Blac. Blac'e güvenebilirdim; ona güvendiğimde beni asla hayal kırıklığına uğratmadı veya yüzüstü bırakıp kaçmadı. O onurlu bir savaşçıydı.
Başımı Night'ın boynuna yasladım ve pelerinimin başlığını başıma örttüm. Ardından kendimi günlerdir beni bekleyen yorgunluk ve uykunun kucağına bırakacaktım ama korkuyordum.
Yağmurda ıslanan siyah yavru kediler gibi titriyordum. Uyursam bize bir varlık saldırır mıydı? Bir tehlike veya bir engel ile karşılaşır mıydık?
Of, of... En gerekli olduğun zaman neden yanında olmazsın Nestina?
Her zaman tepemde olan, uyurken yanıma gizlice kıvrılıp yatan, kedi gibi kırmızı saç tellerini yastığıma döken, her dakika yatağımda üzüm yediği için kavga ettiğim, tuvalette bile beni rahat bırakmayan kızıl saçlı diyarın kurtarıcısı, benim başımın belası neden beni böyle ölümle burun buruna ilerlediğim bir göreve gönderiyor ve o odamda keyif çatıyor? Adalet mi bu şimdi?
Anlatırken benim bile komiğime gidiyor ama yaşarken söylemek bile istemiyorum ne kadar berbat olduğunu. Benim gözlerimle ben olmadan bilemezsiniz, o derece bir berbatlık! Kendinizi bu sefer de benim yerime koyun: Tuvalettesiniz ve birden güm diye kapı çarpılıp içeri giriliyor.
Herhalde normal bir insan "Önemli değil, lütfen içeri buyurun," diye karşılık vermez!
Ben de bu aralar niye bu kadar empati perisi oldum onu da anlamıyorum. Sürekli bir empati, sürekli bir kendini karşıdaki olarak düşünme... İyice mal oldum! Büyükannemi dinleyip evde oturmalıydım belki de.
"Uyumak mı uyumamak mı, işte bütün mesele bu!" Hatta yazar bile olabilirdim; nereden düştüm ben buralara?
Utanmadan bir de şikayet ediyorsun! Nestina anlattığı akşam.
"Kabul ediyorum Nestina! Annemi gururlandıracağım, soyadımı temize çıkaracağım! diye hemen atlayan kimdi acaba? A siyah saçlı, mor gözlü salak Elira!"
Sana 'kes sesini' diye kaç kez daha söylemem gerekiyor?
"O zaman açtırma ağzımı! Elçilik senin neyine? Sen daha kasabadan yeni gelmiş, sarayda derslere alışmaya çalışan bir kız olman gerekiyorken ne işin var senin Çığlık Ormanı'nda? Elçi olacakmış... Sen önce düzgün yemek ye!"
Gören sanır keyfimden aç geziyorum! Daha dün erzak aldım, ne bekliyordu; fırında hindi ve şarap ile mi yolculukta gezecektik acaba? Dili falan yok muydu? Koparırdım da sesten kurtulurdum en azından!
Gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu; en iyisi ben kendimi boğmadan kendim kapatayım. Gözlerimi kapattım ama uykunun mu yoksa başka bir şeyin kucağına mı düşeceğim belirsizdi.
🔮
Göz kapaklarım yavaş yavaş açılıyordu. Vücuduma çimler batıyordu; sanki çimlerin üstündeydim. Nefesim düzelmişti, sanki hava temizdi. Göz kapaklarımı açmak, yüzüme vuran güneş yüzünden daha da zorlaşıyordu. Sonunda zor da olsa gözlerimi açtım. Etrafım uzun çimlerle kaplıydı.
Hızlıca toparlanıp başımı kaldırdım. Koskoca çimenlik bir alandaydık. Çimenler oldukça uzundu; etrafı ayçiçekleri ve etrafta uçuşan kelebekler süslüyordu.
Elimi hafifçe havaya kaldırıp kelebeklerden birinin konmasını sağladım. Mavi, siyah benekli bir kelebek, sanki elimi uzatmamı, tutunacak bir dal arıyormuş gibi elime kondu.
Diğer elimin serçe parmağı ile narin şekilde kanatlarını okşadım. Bu kadar güzel bir varlığa 7 gün ömür biçilmesi çok haksızdı! Bunun gibi masum, zararsız, doğayı güzelleştiren bir varlık yerine bir ayyaşın 7 gün, hatta 7 saat ömrünün olmasını tercih ederdim.
Mavi kelebek uçup yavaşça uzaklaştı. Onun uzaklaştığı yöne doğru baktığımda bir kız ile karşılaştım. Saçları kıvırcık ve yuvarlaktı, gözleri ise açık kahverengiydi. Üstünde beyaz uzun bir elbise vardı.
Ağzının kenarından kan akıyordu ama en dikkat çeken özelliği saçlarının bir kısmının pembe, diğer yarısının beyaz olmasıydı. Kızın gözleri yere bakıyordu, özgüvensiz duruyordu. Ona baktığımı fark edince hemen başını kaldırdı.
Yerden kalktım; benim de üstümdeki zırh yerini başka, beyaz ipek kumaştan bir elbiseye bırakmıştı. Kıza doğru yavaşça birkaç adım attım. Narin ve kibar bir ses ile:
"Merhaba," diye ona seslendim.
Sesim yankılanmıştı; sanki burası ne bizim dünyamız ne de ruhların alemiydi. Kız bana baktı; ne selam verdi ne de "Kimsin?" diye sordu ve bir anda çığlık atmaya başladı.
"İHANET ETTİLER! SANA İHANET ETTİLER!"
Kızın ses telleri patlayacaktı sanki, binlerce hançer vücuduna saplanmıştı. Kim bana ihanet etmişti? Kimim vardı ki bana ihanet edecek? Ağlanacak halime gülüyorum işte, bana ihanet edecek kimsem bile yok!
"Hey, sakin ol!"
Ellerimi durması için havaya kaldırdım. Kız daha çok bağırmaya başladı.
"SENİ İSTİYORLAR! SENİ İSTİYORLAR! SENİ YOK ETMEK İSTİYORLAR!"
Kız ben "sakin ol" dedikçe daha çok bağırıyordu. "Kim?" diye sormaktan başka seçeneğim kalmamıştı. Onlar... Onlar kimdi ki? Benim hayatımda 1 kişi bile kalmamışken nasıl birden fazla kişi bana ihanet edebilirdi ki?
"YALAN SÖYLEDİLER! SENİ KANDIRDILAR! İNANMA, İNANMA!"
Ben artık donup kalmıştım. Her tepki verdiğimde kız daha yüksek sesle bağırıyordu.
Deli olabilir miydi acaba? Deli veya akıl dengesi yerinde değil miydi? Eğer öyleyse yakında ben de onun gibi olacaktım.
Sonunda kızın sesi kısılmıştı ama bu sefer de daha çok yorgun gibiydi. Dizlerinin üstüne düştü, ağlamaya başladı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
"Yardım et bana, lütfen yardım et bana!"
Ses tonu yalvarıyordu, çaresiz kalmış gibiydi.kızın da eminim haberi yoktu ama şöyle kocaman bir gerçegimiz vardı şuan yardım istediği kişi ondan daha kötü bir durumun içindeydi Ama burası neredeydi ve ben ona nasıl yardım edebilirdim ki? Bana ihanet eden, yalan söyleyenler kimlerdi?
Ekibim olamazdı, onlarda o zeka yok! Tanrılar ve tanrıçalar olabilir miydi? Ama onlar bana niye yalan söylesin ki? Dünyada binlerce yaratık, varlık varken ihanet etmek ve kandırmak için beni mi seçmişlerdi?
Kıza doğru bir adım atmak istedim ama atamadım. Bir anda bedenim geriye doğru çekildi. Kız başını kaldırıp bana baktı; ıslanmış kirpikleri ve yaşlı gözleriyle bile çok güzeldi. Gözünden bir yaş düştü.
Ona doğru koşmaya çalıştım ama yapamıyordum. Bedenim beni sürekli geri çekiyordu. Sanki bir girdabın içine düşmüştüm; ben boğulmamak için çabalarken akıntı beni geri içine çekiyordu.
İnsanlar en çok çaresiz olduğu anlarda dizlerinin üstüne düşer; çünkü artık ayakları tutmuyordur, koşmaktan yorulmuşlardır.
Koşup da bir yere varamamaktan ve herkese koşup yine kendini unutmaktan... Bu kızın gözünde korku, çaresizlik vardı ama en çok da yorgunluk vardı.
Artık ağlamak bile onu yoruyor olmalıydı ve artık çaresizlikten bıkmıştı. Bir insan en çok çaresiz kaldığında yalvarırdı; bu kız yalvardığını söylemiyordu ama iç sesi Tanrı'ya tekrar tekrar yalvarıyordu sanki, bir şeyden kurtulmak istiyordu.
Herhalde yine saçma bir rüyaydı; gerçi bu aralar rüyalarım gerçekteki bir tehlikeyi işaret ediyordu. Umarım karşımıza o kız yine çıkmaz; şu an o kızla uğraşacak ne sabrımız ne de zamanımız vardı.
Aklıma Wilson geldi. Şimdi yanımızda olsa kızın üstüne düşüp kızın kemiklerini kırardı! İyi ki de onu orada bırakmışız, bir de kıza şifacı arardık Çığlık Ormanı'nda... Bayılan Ezra'yı ayıltamamışız, bir de birini bir beladan kurtaracağız! Biz daha bu bok çukurundan kendimizi kurtaramamışız...
Bir de pembe-beyaz saçlı kızı düştüğü çukurdan kurtaracağız! Arkadaş, bir insan rüyasında bile mi dinlenemez? Rüyamda bile rahat yok!
Herkesin derdinin çözümü Elira, anasını satayım! Gidin biraz da başka insanları rahatsız edin! Gören sanır imparatoriçeyim de herkesin derdini dinleyip çözüm bulmam lazım.
Böyle hissediyorum çünkü böyle muamele ediliyor. Nasıl muamele ediliyorsa ben de öyle davranmak zorunda kalıyordum. Cidden bir gün bu iyilik aşkım beni öldürecekti. Herkese gülen, asıl kalıbına ihanet edermiş.
Kasabada öyle denirdi.
"Çok seviyorsun ya kasabanı! Bir de oradaki nasihatleri millete iletiyorsun."
Sen burada da mı varsın ya? Kendimi boğmamak için uyumuştum, bu yine buradaydı!
"Elbette buradayım; ben senin olduğun her yerdeyim."
Sıçtık... Beni takip eden ve sürekli kaçıran bir takım ruh yokmuş gibi bir de içimdeki iç ses peşime düşmüştü. Büyükannem de "Seni kim alacak?" derdi... Bak büyükanne, bir sürü insan peşimde!
Tabii niyetleri ne onu bilmiyorum, orası ayrı problem ama olsun; hayranlarım vardı sonuçta! Ben de Wilson gibi havaya girmeye başlayabilirdim. İmza başına kaç Drag alsam acaba? 5 yeter mi, yoksa 10 mu olsa? Yok yok, 15 olsun!
"Yavaş Elira! Büyükannenin ruhu mu içine girdi? Oldu olacak 50 Drag yap!"
Acaba şu an dışarıda ne oluyordu? Umarım şu an tuhaf bir varlığın tabağında veya daha da kötüsü midesinde değilizdir! Yani en azından ben değilimdir umarım. Bunlar benim zavallı, uyuyan bedenimi atıp kaçtılarsa dediğim şeyin olma olasılığının yüzdesi sınırsız durumda.
Çok dırdır mı yapıyordum acaba? E ne yapayım, yapmasam şimdiye tahtalıköyü boylamış, tahtaların arasında çay içiyorduk! Ben yaptığım her şeyi Diyar ve ekibim için yapmıştım; eğer bana bunun için kızgınlarsa veya bu yüzden benden nefret ediyorlarsa anlayışla karşılarım.
Ben yaptığım her şeyi karşılık beklemeden yapıyordum. Bu yola herhangi bir iyilik, bir kese altın veya başka bir karşılık için değil; annemi gururlandırıp soyadımı temize çıkarmaktı. Kimseden sevgi veya ilgi beklediğim yoktu, tek istediğim her insana gösterildiği kadar saygı görmek.
Eminim şimdiden kasabada binlerce dedikodum çıkmıştır.
"O zavallı kız mı diyarı koruyacak?"
"O da babası gibi yarı yolda bırakacak."
"O bir tehdit!"
"Çiçek köküne çeker, o da delirecek..."
Babam yüzünden benim kişiliğimi hiçe saydıklarına eminim. Şimdiye kadar hiçbiri sormamıştı: "Nasıl hissediyorsun, yorgun musun, annen iyi mi, babasızlık seni yoruyor mu, bir şeye ihtiyacın var mı?" Tanıdığı geçtim, en basiti bir insan olarak bunları sormaları onları aşağı çekemezdi, eminim; ama onlar benimle konuşmayı bile düşünmemişti. Şimdi ye kadar kasabada benimle bir insanmışım gibi konuşanlar.
Bayan Norel,
Bay Benjamin,
Wilson,
Freya,
Şifacı kadın
ve
Şifacıdaki ustamdı.
Geri kalanların bana berbat bir varlıkmışım gibi baktığına eminim.
İşte hayat böyleydi; kırılmaya hazır cam bir kadeh gibi. Bir parçası kırılınca olan geri kalana oluyor. Ya o cam parçalarını da o kırık parçayla atarsın ya da o camı ateşe atar ve kıvamı tutunca en baştan yaparsın. Annem, büyükannem ve dedem çöpe atılan ve kendileri atlayanlardı; ben ise en baştan yapılmaya çalışandım. Ama başarabilecek miydim, o belirsizdi.
Belirsizlik yüzünden de ölebilirdim, bu da bir ölüm sebebi olabilirdi. Ölüm ne kadar da kolaydı bazen! Bir yudum su bile bir insanı öldürmeye yetebiliyordu; bazen ise yere düşüp beyin kanaması geçirip ölebiliyorlardı.
Ölüm nefes almak kadar kolaydı. Benimki bu gidişle bir varlığın pençesinden ya da kendi elimden olacaktı; ama olsun, en azından kendi katilim olacaktım.
O da güzel bir şey aslında, en azından katilim olmayacağı için intikam alamadan ölmem.
"Elira, sen nasıl kızsın? Biraz çiçek böcek düşünsene! Aklın hep ölümde, kanda, savaşta, kılıçta, hançerde... Diğer kızlar yeni çay seti istiyor, sen hançer!"
Sana ne? Kessen e sen sesini! Nereden çıktın başıma? İstersem çay seti alırım, istersem ceset yaratırım, sana ne!
Başımda yeteri kadar bela yoktu, bir de sen çıktın! Büyükannemi dinleyip kıçımın üstünde otursam daha iyi bir durumda mı olurdum acaba? Bilmiyorum, kafam çok karışık. Hayatım boyunca savaşçı olmak istedim ve şimdi köşeye sıkışmış ve boğuluyormuş gibi hissediyorum. Hayalimdeki hayat buydu ama biraz fazla hızlı girmiştim; bu yüzden tuhaf geliyordu ve hızlı yoruluyordum, bunalıyordum.
Belki de yanılmışımdır, hâlâ yeterli değilimdir. Çabalamam gerekiyor, daha çok çabalamam gerekiyor; gerekirse gece uyumamam gerekiyor. Çaba, azim, zeka, hırs... Bana bunlar lazım, boş konuşan bir iç ses değil!
"Ne yapalım tatlım, elimizde bu var, beğenene!"
Bir insan kendine ait bir iç sesten nasıl nefret edebilir? Ben ediyordum. Zaten beni normal bir şey bulmaz ki!
"Ne güzel işte! İnsanlar günlük hayattan sıkılınca tuhaf hobiler arar; senin öyle bir derdin yok çünkü normal günlük bir hayatın yok. İyi yandan da bakmak lazım ama sen hep madalyonun siyah yüzüne bakıyorsun, beyaz yönünden düşünmüyorsun ki... Bu da senin ayıbın!"
Zaten her şey ya benim suçum ya benim ayıbım! İyi yönden bakacağım şeye bak... Bu dediğin madalyonun beyaz yüzüyse Tanrı cezasını versin! O madalyonun siyah yüzünü tahmin etmek bile istemiyorum.
Omzuma batan iki parmak irkilmeme ve karanlığa biraz ışık düşmesine sebep olmuştu. Uyurken bile rahat yok, biri dürtmese olmaz! Umarım onlar parmaktır; bir varlığın pençesi, hançeri, kılıcı veya başka saçma bir silahı değildir.
Dürüstçe söylüyorum; Blac ve Freya hariç ekipteki başka kimseye güvenmiyorum. Freya yıllardır arkadaşımdı, Blac ise onurlu bir savaşçıydı. Herhalde biri önümüzü kesip saldırsa arkasında adam bırakmazdı...
Umarım! Çünkü bazen ondan bile emin olamıyorum.
Üzgünüm, insanların geleceğini görebiliyorum, aklından geçenleri değil. İnsan kandırmak usta yalancılar için nefes almak kadar kolaydı ama bana sorarsanız Blac usta bir yalancı değil; ailesinin Döngü itaat zincirini kırmaya cesaret eden onurlu bir savaşçıydı. Evleneceği kadın çok şanslı olacaktır.
"Muşmula, uyan!"
"Muşmula, bayılıp bayılmadın değil mi?"
Gözlerimi açtım ve başımdaki başlığı indirip yüzünü büzerek bana bakan Blac'e baktım.
"Ne var ya? Beş dakika sabredemedin! Merak etme, daha ölmedim."
"Muşmula, geldik. İstersen burada uyumaya devam et, istersen şu an evine gireceğimiz şahsın koltuğunda veya yatağında... Haber vereyim dedim."
Haritayı tuttu, tam da kırmızı noktanın olduğu yerdeydik.
Bölüm etkileşimi
