28. bölüm / 30
Kehanet:Kehanet in GölgesiGerçekler ve iblisler🔮
Bölümler 30Şu an: Gerçekler ve iblisler🔮
- 1 Vadinin Başlagıcı🔮4.192 kelime
- 2 Güçlerin doğuşu🔮5.423 kelime
- 3 Koruyucuların elçisi🔮6.296 kelime
- 4 Kızıl bela🔮3.660 kelime
- 5 Saklananlar🔮5.399 kelime
- 6 Pusu🔮6.986 kelime
- 7 Yalanlar ve Korkular🔮4.983 kelime
- 8 Kehanet için kaçış🔮3.240 kelime
- 9 Kyle🔮3.949 kelime
- 10 Gömülen çığlıklar🔮3.313 kelime
- 11 Kanatlar Ve Düğün🔮3.030 kelime
- 12 Düşmanın Prangası🔮3.570 kelime
- 13 İtirafların Tokadı🔮1.165 kelime
- 14 Çamurdan Doğan cesaret🔮3.507 kelime
- 15 Karanlık sular🔮3.781 kelime
- 16 Elf in Şifası3.788 kelime
- 17 Demirci'nin ocağı3.406 kelime
- 18 Taverna nın melodisi 🔮3.414 kelime
- 19 Ortaya çıkan Cevher 🔮4.272 kelime
- 20 Son yolculuk🔮3.764 kelime
- 21 Kırık Kadeh🔮3.609 kelime
- 22 Cadı nın kazanı🔮3.602 kelime
- 23 İhanet in Böylesi 🔮3.210 kelime
- 24 Yeşil gözlü prenses 🔮2.181 kelime
- 25 Taht Oyunu🔮2.684 kelime
- 26 Oyuncak mı Kılıç mı 🔮2.361 kelime
- 27 Şeytan'ın sözleşmesi2.351 kelime
- 28 Gerçekler ve iblisler🔮3.424 kelime · Okuduğun bölüm
- 29 Kırılan Düzenek🔮1.810 kelime
- 30 İkinci Bir kader🔮1.892 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
28 Bölüm:
Gerçekler ve iblisler🔮
Nestina-Alinta Kralık sarayı
Yere çarpıp dağılan yağmur damlalarının yerde can vermelerini izliyordum. Gökyüzüne baktım; hava karanlıktı, fırtına bekliyorduk. Bu işimize yarardı. Sarayın bahçesindeydim İlk şimşeğin çakmasını bekliyordum, umarım kafama denk gelmezdi. Havaya baktım ve üçe kadar saydım.
1
2
3
İlk şimşek sesi yükseldi. Onunla beraber sarayın sağ girişinden Elira çıktı. Elinde kılıcı, üstünde ise siyah deri zırhı ve üstünde siyah uzun kollu gömlek, belinde korse, kahverengi kemer, ayağında uzun siyah botları vardı. Saçları tepeden toplanmış, elinde kılıcı ile karşı avluya baktı.
İkinci şimşeğin sesi ile bu sefer karşı avludan elinde kılıcı ile Tarien çıktı. Üstünde turuncu ve sarı işlemeli zırhı ve elinde kılıcı ile Elira'ya baktı.
Bugün kaderin günüydü. Bugün Elira'nın son sınav günüydü.
İkisi de aynı anda kılıçlarını çekti. O metalin kına sürünerek çıkardığı ses o kadar destansı geliyordu ki kulağıma... Savaşın üzerinden çok geçmişti, en son o sesi savaşta tüm savaşçılar aynı anda kılıcını çekip can vermeye yürürken duymuştum.
Elira pozisyon aldı. Tarien, Elira'ya bakıp gözlerini kıstı.
"Hazır mısın çömez? Umarım bugün beni yıkarsın, seni eğitirken ben yaşlandım."
Elira sırıttı.
"Elinden geleni ardına koyma ihtiyar! Çünkü bugün buradan çömez değil, tanrıça ve elçi olarak çıkacağım ve sen bunu göreceksin!"
İkisi de pozisyon aldı. Ve ilk şimşeğin çakması ile birbirlerine doğru koşmaya başladılar ve en sonunda metaller birbirine çarpmaya başladı ard arda.
Elira artık bir çocuk değildi, genç bir kızdı. 16 yaşına bastığı günden beri daha çok kadınlığın içine girmişti. Ben onu feminist şekilde yetiştirmiştim ve bu yüzden kendimle gurur duyuyorum.
Kendi krallığının kurallarına bile karşı duran bir prenses yetiştirmiştim ben. Kralına bile gerektiği zaman baş kaldırabilen bir prenses... Gelecekte bu konu ile çok sorun yaşayacağına emindim. Bu ölü zihniyetli insanlara göre bir kadının kendi haklarını savunması bile bazen kadını haksız göstermek için bir sebepti; çünkü konu kadın veya adamın haklı olması değil, kimin üstün olduğuydu. Ve diyarda erkekler yüceltildiği için kadın hep alt tabakada gözüküyordu.
Ama benim kızım bu düzene baş kalderecek kadar cesaretliydi.
Söylediğine göre tahta çıkar çıkmaz ilk işi kadınları ve erkekleri eşit görmeyen herkesi idam etmek olduğunu söylüyor.
Umarım bir gün başarır ama bunun gerçekleşmesi için tüm diyarı yok etmesi bile gerekebilir. Gerçi ruhu ölü insanlarla dolu bir diyara sahip olacağına ölü bedenlerle dolu bir diyara sahip olsun daha iyi.
Onun düşünceleri şu an tahtta olup diyarı mahveden Minerthler gibi değildi.
Belki de onu ben yetiştirdiğim içindir. Minerthler soyluların yüceltilmesini ve fakirlerin hakkını yemek isterken Elira, soylu soysuz kim varsa hepsinin tok ve mutlu olmasını isteyecek kadar vicdanlıydı.
Özellikle de çocuklara hiç kıyamıyordu. Ne zaman diyarın kasabalarına inmemiz gerekse cüzdanına onlarca altın koyuyor; ama alışveriş yapmak için değil, gördüğü dilenci ya da durumu kötü olan, yardıma ihtiyacı olan kim varsa onlara vermek, en azından bir akşam da olsa onları tok yatırabilmek için...
Görmediğimi düşünüyor ama bazen saraydan kaçıyor ve kasabadaki dükkanlardan alışveriş yapıyor. Kıyafetler, yiyecekler, kişisel bakım için gereken şeyler, içecekler... Bu tür şeyler alıyor ama kendisi için değil. Hepsini paketleyip yardıma ihtiyacı olan ailelerin kapılarına götürüp bırakıyor.
O iyiliği gizli yapıyor ve saraya gelip halkın hanedana ettiği tüm hakaretleri kaldırıyor ve hepsi için ayrı ayrı özür diliyor. Bunları gizli yapıyordu çünkü bunu Aiden veya Nerani öğrenirse Elira'ya ne yapacaklarını düşünemiyorum. Aiden ve Nerani'de iyiliğe karşı alerji var. İyilik yapan birini görmek bile onları sinirden öldürüyor; çünkü kendi yapmak istemedikleri şeyi bir başkası yapınca tahttaki söz hakları düşüyor.
Silkelendim ve düşüncelerimden çıkıp Elira ve Tarien'e döndüm. Hâlâ kılıçları birbirine vuruyordu. Tarien hamle yapıyordu ama Elira her seferinde kusursuz kurtuluyordu. Sanırım Tarien'i yorup düşürmeyi planlıyordu.
Tarien tekrar bir hamle yaptı ama Elira kılıcı ile engelledi. Ama Tarien bunu yaparken Elira'yı kilitlemişti. Tarien kılıcını daha çok bastırıyordu, Elira da aynı şekilde. Ve en sonunda Elira dayanamayıp yere düştü.
Tarien kılıcını kınına koydu ve arkasını döndü.
"Üzgünüm çömez, bu yıl da değ-"
Tarien bir anda yere serildi. Elira arkasından Tarien'in beline sağlam bir tekme geçirerek Tarien'i yere serdi. Ve kınındaki kılıcı çekti ve gülümsedi.
"Unuttun mu usta? Düşmanı tamamen yok etmeden asla arkanı dönme! Yoksa tıpkı benim yaptığım gibi arkandan vururlar. 1, 2, 3 ve bitti! Kaybettin ustaaa!"
Gülümsedim. Başarmıştı Elira! Kazanmıştı, ustasını yere yıkmayı başarmıştı! Mutluluktan havaya uçabilirdim; o artık Ay Tanrıçası ve Elçi olabilecekti.
Yerdeki Tarien gür bir kahkaha atıp yerden kalktı ve Elira'yı kucağına alıp havada döndürdü.
"Evet! Başardın güzel kızım, beni yendin!" diyip sarıldı.
Onlara doğru koştum ve ikisine de sarıldım.
"Aferin benim güzel kızıma!"
Benim kızım artık bir savaşçıydı. O şu an herkesin gözünde 16 yaşında genç Prenses Elira olabilirdi; ama o benim gözümde her zaman benim 4 yaşında, boyu kılıçtan küçük olan Elira'm olarak kalacaktı. Mutluluktan çığlık atmak istiyordum ama bu ufacık mutluluğumuz bile birini rahatsız etmiş olmalıydı.
Aiden'ın odasının balkonundan çıkıp bize bağırması ile, sağ olsun mutluluğumuzu öfkeye dönüştürdü.
"Ne bağırıyorsunuz?! Sesiniz sarayda yankılanıyor!"
Tarien gülümseyerek Aiden'a baktı:
"Prenses artık tanrıça olabilecek seviyede efendim, o yüzden seviniyoruz. Bu akşam Efendi Kleme'ye bunu bildirip en kısa sürede ona bir tanrıça taç giyme töreni yapacağız."
Aiden'ın kaşları daha da çok çatıldı. Herhâlde hoşuna gitmemişti. Gitmemişse de bize ne, biz mutluyduk! Onun o iğrenç yüzünü asık görmeye mecbur muyduk sanki?
"İyi halt etmiş! Zaten anca saçma sapan şeyleri kazansın! Benim tacıma layık bir kız olsa ben de burada bayram edeceğim ama nerede... Kleme bize çocuk değil bela verdi! Umarım ilk görevde geberirsin ucube!" deyip içeri girdi.
Elira'nın yüzündeki gülümseme yavaşça soldu ve ifadesiz bir hâle büründü ve kaşlarını çattı.
"Gelip moral bozmasa karnı ağrırdı zaten!"
Sinirlenmesi bile çok tatlıydı.
Tarien gülümsedi.
"Ben hemen Kadim Diyar'a gidiyorum, çok işimiz var. Ne de olsa planlamamız gereken bir tanrıça taç giyme törenimiz var, öyle değil mi?"
diyip gülümsedi ve koşarak gitti.
"Gidelim mi vaftiz anne? Bu akşam yemekte ne giyeceğimi seçmemiz gerekiyor, ayrıca dadı her yerde beni arıyordur eminim."
Unutmadan; sevgili Kralımız ve Kraliçemiz Elira'yı Tanrıça veya Elçi yapmak istemediği için bize engel olup Elira'nın kafasını saçma şeylerle doldursun diye bir dadı tuttu. Kadının Elira ile zerre ilgisi ya da alakası yoktu; sarayın içinde boş boş gezinip duruyordu, akşam olunca da kıçını devirip uyuyordu. Zaten denese de işe yaramazdı; çünkü Elira'daki bu savaşçılık aşkını yenebilecek bir güç bilmiyorum ben.
Sarayın koridoruna geldik ve bize doğru karşıdan gelen Doreino'yu gördük. Doreino sarayın muhafızlarından biriydi. Duymama göre 18'e yeni girmişti. Elira'nın söylediğine göre sadece arkadaş olsalar da Doreino'dan Elira'ya karşı büyük bir aşk kokusu alıyordum.
Elira normal bir varlık olmadığı için maalesef onun ne hissettiğini bilmiyordum.
"Merhaba Prensesim, nasılsınız? Size de merhaba leydim," diyerek önümüzde eğildi.
Elbisemin eteklerini tutup reverans yaptım. Elira'nın üstünde elbise değil de av kıyafetleri olduğu için o, hayali eteği ile eteği varmış gibi reverans yaptı.
"Sana da merhaba Doreino, nasılsın? Tarien bugün sizi oldukça fazla koşturduğunu söyledi," deyip kıkırdadım.
Doreino'nun yüzü kızardı, herhâlde sabahki işkenceyi hatırlamak istemiyordu.
"Hiç sormayın leydim! Kocanız gerçekten çok acımasız, ayaklarımı hissedemiyorum..."
Elira gülmeye başladı. Doreino'nun gözleri sürekli Elira'nınkileri bir şekilde bulmayı başarıyordu. Elira ise sürekli gözlerini başka yöne çeviriyordu, sanki bu şey onu rahatsız ediyordu ve kaçmak istiyordu.
Doreino'ya baktım.
"Hoşça kal Doreino, bizim acil bir işimiz var."
Elira gülümseyip el salladı ve hızlı adımlarla uzaklaştık.
"Bak bunu ciddi söylüyorum, çocuk senin için aşkından ölecek!"
deyip gülmeye başladım.
Elira da aynı şekilde güldü.
"Doreino mu? O harika bir arkadaş ama bilmiyorum... Sanki kalbim ona ait değil de başka birine ait ve o kişinin gelmesini bekliyor. Üzgünüm vaftiz anne, ben gerçek aşkımın beni bulmasını bekleyeceğim."
Elira'nın en çok istediği şeylerden biri değildi evlilik; aşk onun için asla ön planda olmayacaktı eminim. Ama şu da vardı: Yalnızlıktan da deli gibi korkuyordu.
Söylediğine göre gerçek aşkı bulana kadar hiç kimse ile çıkmayacak, nişanlanmayacak veya gerçekten de ümit veya söz veremeyecekti.
Gerçek aşkın ne olduğunu bilmediği için Doreino'nun onun için doğru kişi olup olmadığını da bilemiyor olmalıydı.
Zaten aşk bu yüzden güzeldi; asla çözemiyordunuz. Hiç beklemediğiniz bir anda karşınıza çıkıp size toz pembe gözlükler takıyordu. Elira'ya sanırım o toz pembe gözlükler henüz takılmamıştı. O yüzden Doreino'dan şu an kaçıyordu ve gerçek pembe gözlüğünü bekliyordu.Bu onun tercihiydi. Laf ne bana ne de bir başkasına düşerdi.
Çünkü aşk veya evlilik basit şeyler değildi. Eğer bunları yaşayacaksan sonsuza kadar mahkûm kalmak zorundaydın; ve sonsuza kadar bir eziyete mi yoksa bir huzura mı esir olacağını seçme hakkı kişideydi.
Sonunda Prenses'in beyazlar içindeki cennet gibi olan odasına varmıştık. Mor kullanılmasına izin verilmediği için Elira odayı beyaz yaptırmıştı. İçeri girdik. Etraf tabii ki de boştu.
Hızlı adımlarla gidip günlüğünü aldı eline; çoğunlukla bir gece önceden ne yapacağını yazardı, planlı bir prensesti. Günlüğün sayfalarına göz gezdirirken gözleri büyüdü ve yutkundu. Sanırım yapması gereken bir şeyi unutmuştu.
"Şey... Vaftiz anne, bu akşam yemeğe kadar dinlenmek istediğimi ve odamdan çıkmayacağımı herkese söyler misin? Mümkünse kimse odama da girmesin. Ayrıca Doreino'ya da yarım saat içinde sarayın arkasında hazır beklemesini söyler misin?"Başımı evet anlamında sallayıp odadan çıktım. Eğer bir şey istiyorsa vardır kızımın bir bildiği.
Elira Minerth-Alinta Kralık sarayı
Hızlı adımlarla giysi odama girip yukarıya sakladığım çamurlu botları, siyah pelerini ve kasabada ikinci el dükkanından aldığım sade elbiseyi aldım. Bugün kasabalara yardım götürecektim ama mutluluğum gözümü kör ettiği için unutmuştum. Hızlıca hazırlandım, tanınmak istemiyordum.
Bu ufacık iyiliklerin halka karşı bir korunma kalkanı olmasını istemiyordum. O yüzden ben, bu sarayın taşlarının ardında Prenses değil, yüzünü göstermeyen bir hayırsever olarak bilinmek istiyordum.
Hızlıca kimseye gözükmeden arka bahçeye ulaştım. Doreino orada beni bekliyordu. Kahverengi, kıvırcık, lüle lüle olan saçlarını düzeltiyordu, sakalları yine yavaş yavaş çıkmaya başlamıştı.
Seslendim.
"Gidelim dostum, yardım bekleyen insanlar var!"
Diyerek benim için ahırdan çaldığı atın üstüne bindim. Bunu yaparken kendini de riske atıyordu ama bunu isteyeli yapıyordu; o kadar poşeti tek başıma taşıyamıyordum, ne yapabilirdim?
Hızlı olmalıydık; babam yokluğumuzu fark ederse ben bu akşamki uykumdan ve beyaz tenimden, Doreino da kellesinden olurdu.
En azından hava kararmadan önce sarayda, ben odamda, o da diğer muhafızların arasında olmalıydı.
Bu akşam sarayda babam soylulara büyük bir yemek daveti vermişti. Tabii ki de aralarında bir tane bile bir lokma ekmeğe muhtaç olan biri yoktu. Hepsinin karnı tok, üstü temizdi; şımarık oğulları vardı. Babam işte... Ne açın yanında olur ne de aça saygı duyardı. O açı değil toku doyurarak günahlarını affettirebileceğini sanıyordu.
Annemi ise pek görmüyorum. Babam odasına girmemi yasaklamıştı. Söylendiğine göre annemin morali beni görünce bozuluyormuş ve bu onu daha fazla hasta edebilirmiş.
Sonunda kasabaya vardık. Yiyecekler, meyveler, sebzeler, giysiler, çoraplar, hırkalar ve bir çok şey daha aldık. Doreino ile kuytu köşe bir yerde hepsini paketleyip bildiğimiz birkaç muhtaç ailenin kapısının önüne koyup zillerine basıp kaçtık.
Yanıma gelirken on cüzdana yakın cüzdan almıştım, hepsinin içini altınlarla doldurmuştum. Alışverişe sadece beş cüzdan altın harcamıştım. Kalan altınları da paketlerin içine eşit şekilde paylaştırmıştım; ben tekrar gelene kadar başka bir ihtiyaçları veya benim düşünemediğim başka bir ihtiyaçları olabilir diye.
Sadece bir cüzdanda birkaç altın kalmıştı, onları da sanırım saraya geri götürecektim.
Babamın o kadar çok altını vardı ki arasından aldıklarımı fark etmiyordu. Bu hırsızlık sayılır mıydı bilmiyorum. Babam "İstediğin kadar al, yeter ki benim gözüme gözükme ve benimle iletişim kurma," deyip kapısını yüzüme kapatmıştı.
Gökyüzü turunculaşıyordu, saraya dönme vakti geldiğinde hiç dinlenmeden saraya dönmek için yola koyulduk. İyi dinlenmeliydik ki yarınki kasabada da aynı şeyi yapabilelim.
Arka bahçenin kapısından girdiğimiz için bizi kimsenin bulamayacağını düşünüyordum. Ama bizi bekleyen büyük bir sürpriz vardı. Babam kaşları çatık şekilde kırık duvarın önünde bizi bekliyordu. Şimdi dayak yiyip oturma zamanıydı. Umarım uzun sürmezdi; dayak ne kadar uzun sürüyorsa o morlukları ve yaraları makyajla kapatmak da o kadar uzun sürüyordu. Bu akşamki yemeğe gitmem gerekiyordu.
"Gelin buraya firariler! Demek saraydan kaçıyorsunuz ha?" diyip kahkaha attı. Bu adam niye şu an bu kadar mutluydu? Bir saat önce ölmemi dilememiş miydi? Atımdan indim.
"Baba açıklayabilir-"
"Yoruldun mu güzel kızım? Hadi git dinlen, akşam yemekten sonraki şova kadar bizimle olmanı istiyorum,"
diyip saçımı okşadı.
Bu eller normalde okşamazdı; çekerdi, vururdu, yerden yere fırlatırdı, boğardı ama sevmezdi. Acaba kafasına taş falan mı düştü ya da bir ölüm iyiliği falan mı geldi, ben de anlamamıştım. Doreino ise korkudan titriyordu. Sanki
"Kaç kızım Elira, fikri değişip seni öldüresiye dövmeden kaç odana, kapını kapat!"
Aiden Minerth-Alinta Kralık sarayı
Hızlı adımlarla benden kaçan Elira'nın arkasından el salladım ve gülümseyerek yanındaki genç muhafıza baktım ve elimi omzuna koydum.
"Söyle bakalım genç adam, kızımla evlenmek ister misin, ha? Benden sonra bu krallığın başına geçmek istemez misin?"
Genç muhafızın kızıma aşık olduğu kulağıma kadar uzun süredir geliyordu. Eminim benim pis ucubem de sevgiye muhtaç bir zavallı olduğu için onunla çıkıyordur.
Genç muhafız başını evet anlamında salladı.
"Kızınızı dünyadaki her şeyden çok seviyorum Kralım, ama eminim o beni arkadaşı olarak görüyor. Onun da düşüncelerini almayı öneririm."
Gülümsedim.
"Elbette, ben eminim seninle evlenmek istiyor. Ben babasıyım ve babalar bunu hisseder. Eğer istiyorsan bu akşam yemeğe gel, seni kızımla nişanlayacağım. Giymen için odana en güzel kumaşlardan dikilmiş bir takım göndereceğim."
Genç muhafız başını evet anlamında sallayıp hoplaya zıplaya gitti. Gitsin, gitsin... Gece ben de hoplayıp zıplayacağım. Bugün lanetin düşeceği gündü. Cehennemin geri döneceği gündü. Bu gece benim yeniden doğuşumun gecesiydi. Elbette bunu güzel bir yemekle ve canım kızım için unutulmaz olacak bir şov ile kutlayacaktım.
Arkamdan başka bir muhafız geldi.
"Kralım, davetliler gelmeye başladı, ne yapayım?"
Arkamı dönüp gülümsedim.
"Onlara şarap ikram edip biraz oyala ben giyinene kadar. Prenses'e de söyleyin hızlı hazırlanıp gelsin, bu akşam onun akşamı olacak."
Odama gidip en güzel kırmızı ve siyah olan takımımı giyip saçlarımı taradım. Bugün şık olmam gerekiyordu ne de olsa. Hızlıca hazırlandım ve bahçeye çıktım, davetlilerim gelmişti.
Soylular ve koruyucular önlerinde eğilerek reveransımı gerçekleştirdim hepsinin bana bakıp gülümsediklerine eminim gülün gülün nede olsa son gülüşünüz olacak.
"Sevgili dostlarım, davetime hoş geldiniz! Umarım hepimiz için eğlenceli bir gece olur. Lütfen buyurun ve ziyaretin tadını çıkarın."
Elira Minerth-Alinta Kralık sarayı
Elbisemin fermuarının çekilmesi ile aşağı inmek için hazır olmuştum. Babam benim için beyaz dantelli, yırtmacı olan beyaz bir elbise seçmişti. Kefen gibi bir elbise... Tasarımı çok şık ve güzeldi, bedenime tam oturmuştu ama benim aklıma kefeni getirmişti.Ayağımda ise beyaz topuklu ayakkabılar vardı, saçlarımı toplamamıştım, açık kalmasını istiyordum. Zarif adımlarla büyük salona gittim ve içeri girdim.
Her yer muazzam şekilde kırmızı ve siyah güller ile süslenmişti. Herhalde babam yemek için bu iki renkte giyinilmesini istemişti çünkü misafirlerin hepsi, babam da dahil olmak üzere, siyah ve kırmızı renklerinde giyinmişlerdi. Acaba babam bana niye beyaz giydirmişti, onu anlamadım.
Tüm salon kalkıp önümde eğildi. Babam ise sadece ayağa kalktı ve elini tutmam için uzattı. Masa uzun olduğu için bir süre ona doğru yürüdüm ve en sonunda elini tutup kalan elimle eteğimi tutup reverans yaptım.
Babam sandalyemi oturmam için çekip beni oturttu ve eline şarap kadehini alıp altından yapılan tatlı kaşığı ile vurdu. Sessizlik...
"Böyle güzel bir gecede bizi yalnız bırakmadığınız için teşekkür ederim sevgili dostlarım! Bugün burada sevgili kızım Elira'nın büyük bir başarısını kutluyoruz. Kendisi uzun bir eğitimin ardından bugün savaşçı ilan edildi. Başarılarının devamını diliyorum ve her zaman yanında olduğumu hatırlatmak istiyorum."
Tüm davetliler alkışladı. Bu herif ne karıştırıyordu acaba? Kıymetimi mi anlamıştı, niye bir anda iyilik meleği olmuştu, anlamadım. Yine de susup yemeğimi yemeye karar verdim.
Ana yemekte vişne suyunda pişirilmiş biftek vardı. Masada ise onlarca yan yiyecek vardı: haşlanmış mısır, kızarmış tavuk kanatları, kalamar kızartması... Tatlılar da oldukça fazlaydı; kapkekler, pastalar, kurabiyeler, birçok şey vardı. İçecek olarak da üzüm şarabı masamızı süslüyordu.
Çatalımla bir parça eti ağzıma atıp çiğnemeye başladım. Aradan kısa süre geçmişti, etimin son bir parçası kalmıştı. Bir muhafız gelip babamın kulağına fısıldadı.
"Her şey istediğiniz gibi hazır Kralım."
Babamın yüzündeki gülümseme daha da arttı. Şarabından bir yudum daha alıp kadehe tekrar tatlı kaşığı ile vurdu.
"Sevgili misafirlerim, bugün sizler için harika bir gösteri organize ettim. Lütfen tatlılarınızı alın ve beni takip edin."
Beni yakamdan tutup kendi hizasına çekti ve fısıldadı.
"Sen bir şey alma, zaten yeteri kadar kilolusun. Bir de daha fazla yeme; yersen günün sonu hiç iyi bitmez."
Heh, işte benim babamın gerçek hali! Bir an ben de "Benim babamı kim kaçırdı?" diyordum, meğerse maskeden tanıyamamışım.
Tüm davetliler ellerinde tatlı tabakları ve kaşıklarını aldı. Önde ben ve babam, arkamda misafirler sarayın ön bahçesine doğru ilerliyorduk. Ne gösterisi vardı bu saatte karanlıkta, çok merak ediyordum.
Sarayın ana giriş kapısının önüne kırmızı bir perde takılmıştı. Babam perdeyi aralayıp bahçeye çıkmamızı sağlaması ile beraber iki muhafız beni kollarımdan sıkıca tuttu. Ne oluyordu?
Daha ne olduğunu anlamaya çalışırken gördüğüm manzara karşısında şoka uğramıştım. Ağzım açık kalmış, gözlerim dolmuştu.
Bahçenin ortasında bir giyotin... Giyotine bağlı olan, korku içindeki Doreino...
Babam alkışladı.
"Sevgili dostlarım! Bugünkü gösterimin adı: Kızımın Gizli Sevgilisini Nasıl İkiye Bölüyorum!"
Tabii ya, her şey gözlerimi boyamak içindi! Babam akşamki eziyeti için beni yumuşatmıştı ve sevgilisi sandığı en yakın dostumu şu an gözlerimin önünde katletmesine ramak kalmıştı.
"Baba yapma! Yemin ediyorum öyle bir şey yok, biz sadece arkadaşız!"
Muhafızlar kollarımı o kadar sıkı tutuyordu ki koşamıyordum.
Babam giyotinin bıçağını tutan ipi tutan muhafızına baktı.
"Bırak!"
Komutu duyan muhafız ipi bıraktı ve gözlerimin önünde en iyi dostumun kellesi ve kanı sarayımın çimlerine düştü. Gözlerim dolmuştu ama ağlamayacaktım, babamın istediği buydu. Çığlık atmak istiyordum, bağırmak istiyordum, haykırmak istiyordum.
Az önce benim yüzümden masum bir insan katledilmişti. Kontrol edemediği duyguları yüzünden katledilmişti, sadece bu yüzden Doreino'nun annesinin çığlıkları sarayda yankılandı. Babası ise isyan eden karısını tutuyordu. Feryatlar, bir annenin biricik çocuğunun yok olmasının feryatları... O kadının şu an ne düşündüğünü kimse bilemiyordu. Gözlerinin önüne geliyordu her şey; oğlunun ilk doğduğu gün, büyüdüğü gün, muhafız olduğu gün... Hepsi...
18 yıllık bir ömür gözlerinin önünden geçiyordu. Babası ise bağıramayacak, isyan edemeyecek kadar kötü durumdaydı. Kralının kararına ses çıkarmak hakkı değildi.
Babam kollarımı tutan muhafızlara işaret etti.
"Prensesi size gösterdiğim odaya götürüp kapısını kilitleyin. Nestina ve Tarien'i de diyarın diğer ucuna bir göreve gönderin. Ben şimdi geliyorum."
Muhafızlar beni yerde sürükleyerek götürürken arkamdan Doreino'nun annesinin bağırdığını duydum.
"Sizin gibi yönetici olmaz olsun! Lanetler yağsın bu diyara! Siz insan değilsiniz, canavarsınız! Adalet mi bu, sadece genç bir çocuğu duyguları yüzden idam etmek? Bu mu adalet, bu mu krallık?"
Kadın bunları ağlayarak ve hıçkırarak söylüyordu. Bağırırken benim kalbim sızlıyordu resmen.
Muhafızlar beni bir odaya koyup bir yatağa yatırdılar. Ellerime ve ayaklarıma prangalar bağladılar ve bedenimi zincirlediler. Babam beni öldürecek miydi, yoksa daha kötüsünü mü yapacaktı? İnanın bilmiyordum. Ama şunu biliyordum: Ondan nefret ediyordum ve prangalardan kurtulur kurtulmaz ilk işim onu öldürmek olacaktı.
Kısa süre tavana baktıktan sonra babam içeri girdi. Mutluluktan dans edecekti neredeyse.
"Evet! Geldik mi finale küçük prenses? Son kez bak sarayına! Çünkü bir daha ne sen bu sarayda cirit atabileceksin ne de ben senin o iğrenç suratına katlanacağım."
Gülümsedim.
"Ne yapacaksın, öldürecek misin? Öldür! Sana boyun eğmektense, senin krallığında prenses olmaktansa ölüp giderim, daha iyi."
Babam gülümsedi, sanki bu hoşuna gitmişti.
"Tabii canım, seni öldüreyim de sen de koşa koşa gidip Klem'e kavuş! Maalesef tatlım, o seçenekten elimizde yok."
Babamın parmaklarındaki tırnaklardan biri birden uzayıp simsiyah oldu. Tırnağını koluma geçirdi. O an nefesimin kesildiğini hissediyordum, sanki damarlarım patlıyordu ve kan içime doğru akıyordu. Kusmak istiyordum.
Babamın başı havaya bakıyordu, en sonunda tırnağını derimden çıkardı. "Neden olmuyor?" diye bağırdı.
Başka, tanımadığım iğrenç bir ses ona cevap verdi.
"Çünkü onun kanında kadimlerin kanından var. Ne yaparsan yap Aiden, onu sadece yarı iblis yapabilirsin. Şu an zaten iblis kanı içine alabildiği kadar aktı."
İblis mi? Şu an ölmeliydim! Ben iblisleri yok etmek için yaratılan bir tanrıçaydım ve babam beni iblise çevirmişti. Şu an ölmeliydim. Bacağımdaki hançere uzandım. Ama daha elim yetişemeden babam elini alnıma koydu ve her yer benim için karanlığa büründü.
Aiden Minerth-Alinta Kralık sarayı
Elimi ucube kızın başına koydum ve zihnine, beynine, kalbine, her şeyine girip hepsini sildim. Güldüğü anları, ağladığı anları, hepsini ama hepsini... Uyandığında hatırlayacağı son üç şey bıraktım: adı ve soyadı benim silmeye çalıştığım ama asla silinmeyen iki lanet olası şey mor renge olan tutkusu ve Nestina'ya olan sevgisi. Onun haricinde artık onu tekrardan yaratabilirdim, uyandığında ne söylersem inanırdı.
Tüm diyardan silecektim krallığı. Eskiden bu topraklarda bir saray olduğunu bile hatırlamayacaktı kimse. Çünkü zamanı geldiğinde cehennemi tadınca şu anki cennetlerini özleyeceklerdi.
Elimi başından çektim.
"Perdenin arkasından çıkabilirsin dostum, artık planımızı gerçekleştirme zamanı," dememle Aroen saklandığı yerden çıktı. Zincirlerini sonunda kırmıştım.
"İşte tam istediğimiz gibi oldu dostum, bak sana demiştim! Şimdi gelelim planın devamına.Ona kurbanlarımdan birinin anılarını vereceğim. Onu ve Nerani'yi Dragon Vadisi adlı kasabada yıkık dökük bir eve götüreceğiz. Burayı unuttuğu için evini orası sanacak. Ve seç; anneni ya da babanı, onlarla göndereceğim. Böylece içindeki öfke ve nefret bir süreden sonra vahşete dönüşecek ve bize yarayacak. Anlaştık mı dostum?"
"Anlaştık, umarım ikimiz de bu işten karlı çıkarız. Ama bir şart ile; babamı değil, annemi dirilteceksin. O, bir kızı nasıl bezdireceğini daha iyi bilir."
"O halde sil diyarın zihnini, onlara zamanı geldiğinde gösterelim asıl cehennemi!"
Nestina-Kadimler Diyarı
"Yazıklar olsun ikinize de! Bir kızı koruyamadınız. Sizin yüzünüzden artık Elira falan kalmadı. Tebrik edin kendinizi, artık manevi bir kızınız yok. O olmadığı gibi bir tanrıçamız da yok. Aferin Tarien ve Nestina, aferin size! Defolun gözümün önünden! Gidip artık kızınızın yasını mı tutarsınız, yoksa onu geri döndürmek için bir yol mu ararsınız, bilmiyorum!"
Efendi Klem'in her sözü yüzüme bir tokat gibi çarpıyordu. Başaramamıştım, ben anne olamamıştım. Ben kızımı koruyamamıştım, benim on altı yıllık bebeğimi altı dakikada elimden almışlardı.
Sana söz veriyorum bebeğim, gerekirse milyonlarca yıl çalışacağım ama seni geri alacağım!
Bölüm etkileşimi
