2. bölüm / 30
Kehanet:Kehanet in GölgesiGüçlerin doğuşu🔮
Bölümler 30Şu an: Güçlerin doğuşu🔮
- 1 Vadinin Başlagıcı🔮4.192 kelime
- 2 Güçlerin doğuşu🔮5.423 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Koruyucuların elçisi🔮6.296 kelime
- 4 Kızıl bela🔮3.660 kelime
- 5 Saklananlar🔮5.399 kelime
- 6 Pusu🔮6.986 kelime
- 7 Yalanlar ve Korkular🔮4.983 kelime
- 8 Kehanet için kaçış🔮3.240 kelime
- 9 Kyle🔮3.949 kelime
- 10 Gömülen çığlıklar🔮3.313 kelime
- 11 Kanatlar Ve Düğün🔮3.030 kelime
- 12 Düşmanın Prangası🔮3.570 kelime
- 13 İtirafların Tokadı🔮1.165 kelime
- 14 Çamurdan Doğan cesaret🔮3.507 kelime
- 15 Karanlık sular🔮3.781 kelime
- 16 Elf in Şifası3.788 kelime
- 17 Demirci'nin ocağı3.406 kelime
- 18 Taverna nın melodisi 🔮3.414 kelime
- 19 Ortaya çıkan Cevher 🔮4.272 kelime
- 20 Son yolculuk🔮3.764 kelime
- 21 Kırık Kadeh🔮3.609 kelime
- 22 Cadı nın kazanı🔮3.602 kelime
- 23 İhanet in Böylesi 🔮3.210 kelime
- 24 Yeşil gözlü prenses 🔮2.181 kelime
- 25 Taht Oyunu🔮2.684 kelime
- 26 Oyuncak mı Kılıç mı 🔮2.361 kelime
- 27 Şeytan'ın sözleşmesi2.351 kelime
- 28 Gerçekler ve iblisler🔮3.424 kelime
- 29 Kırılan Düzenek🔮1.810 kelime
- 30 İkinci Bir kader🔮1.892 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dragon Vadisi'nin yakında bu gerizekâlı yüzünden fırtına altında kalmaması iyi olur. Birden biri kolumu tuttu ve beni kendine doğru çekti. Ellerinden kim olduğunu anlamıştım: bu benim limonlu şekerimdi.
"Hay ben böyle! İşin cidden... İlk koruyucu olarak bunu mu seçmişler? Beyaz gözler, gözlüklerine de hiç uymamış."
"Freya, sence şu an tek sorunumuz, gerizekâlının gözünün yeni rengi mi? Bu salak, bırak vadiyi korumayı, kendini bile zor koruyor."
Birden kalabalıktan bir ses yükseldi
"Bunu kabul etmiyorum ve buna inanmıyorum!" diye bağırdı kasabalılardan biri.
Bayan Norel kadına döndü:
"Anlamadım, görmüyor musun hanımefendi? Oğlum bir koruyucu adayı!"
Kadın bir kahkaha attı:
"Bu çocuk mu koruyucu? Güç olarak da zekâ mı bahşetmişler? Bu çocuk daha şekerle tuzu ayırt edemiyor, bir de vadiyi mi koruyacak? Bildiğin saçını boyamış!"
Bayan Norel sinirden kıpkırmızı olmuştu.
"Oğlumu kıskandığın için öyle diyorsun, değil mi? Hah!"
Aynen Norel teyze, emin ol şu an bu vadideki herkesin son isteği, senin aptal oğlun olmak! Kadına bak, vallahi Bayan Norel... Sizi çok seviyorum ama kabul edelim: Senin oğlun su katılmamış bir gerizekâlı. Yani bunun tartışmasını bile yapmaya gerek yok. Bağıran teyzeciğim, ağzına sağlık!
Kadın tam ağzını açmış bir şey söyleyecekken, dokuz atlının geldiğini duyduk. Herkes saygı duruşunda durarak kenara çekildi. Kim olduklarını tahmin etmek zor değildi: Yedi koruyucu Ilta, Vega, Samirna, Asterea, Vesper, Malcom ve Thornes. Diğer 2 koruyucunun kim olduğunu bilmiyordum ama sayılarının yedi olmasının sebebi, babam olacak adamın ölmesiydi. Bunlar babamın eski arkadaşlarıydı; bir zamanlar beraber göreve gittiği arkadaşları.
Diğer koruyucu, söylentilere göre yeminini bozmuştu. Kim olduğunu bilmiyordum, merak da etmedim. Pelerinlerinin kapüşonlarını açtılar. Yaşları 58 olabilirdi ama 45 yaşında gibiydiler; yüzleri, tipleri, enerjileri... Koruyucuların en sevdiğim yanlarından biri şuydu Sadece 45 yaşına kadar yaşlanabiliyorlardı. İsterlerse 1000 yaşında ölsünler, yine görünümleri 45 yaşında gibi duruyordu.
Zaten 58 yaşında olup dokuz öğrenciyi eğitebileceklerini sanmıyorum. Koruyuculuk eğitimini sizden önceki koruyuculardan alırdınız. Baharın ilk iki haftasından önce dokuz dersi aralarında bölüşürlerdi; dokuz koruyucudan dokuz ders alırdınız. Ama şimdiki koruyucular büyük ihtimalle iki hocadan birer ders daha alacaktı.
Bu kadar çok şeyi biliyorum çünkü okumuştum Onun günlüğünde annemi mahveden kişinin günlüğünde, babamın günlüğünde... Kendisi belki bu dünyadan gitmişti ama izleri kalmıştı; evimizde, duvarlarımızda, etrafımızda, en çok da annemde.
Her ölenin bıraktığı anı mutlu olacak diye bir kural yok. Kimi gider, arkasında hiçbir şey bırakmaz; mutlu anılar bırakır. Kimi gider, arkasında bir sürü eşya bırakır ama onların yanında da bir sürü travma bırakır. Benim babam olacak adam, ikinci seçeneği kullanmıştı.
Ilta hemen konuştu:
"Kim yeni koruyucu adayı? Bir adım öne çıksın!" diye bağırdı Ilta.
Hemen Bayan Norel
"Benim oğlum, Wilson, Bayan Ilta."
Ilta kaşlarını çattı
"Koruyucu adayı konuşsun dedim; koruyucu adayının annesi demedim!" diye Bayan Norel'i tersledi.
Wilson bir adım öne çıkıp gözlüklerini düzeltti.
"Benim... eee... efendim?"
Ohoo, bununla çok işleri var bunların. Bu daha öğretmenlerini gördüğü gibi korkmaya başladı herhalde. Aroen gelse korkudan ölürdü.
"Oğlunuzu beş yıl boyunca bizden izinsiz göremeyeceksiniz. Bayan Norel, övünüyorsunuz ama evladınızı bizim iznimiz olmadan bile göremeyeceksiniz," dedi Vega.
Ilta "Sana bir soru soruyorum, Wilson. Koruyucu olmak istiyor musun? Beş yıl boyunca okuldan dışarı çıkamayacaksın, aileni göremeyeceksin. Gerekirse vadi için öleceksin; tek görevin vadiyi korumak olacak. Evet, şimdi soruyorum: Wilson, koruyucu olmaya rıza gösteriyor musun?"
Wilson korkuyla yutkundu; resmen yüz ifadesi şekilden şekle girdi. Lütfen hayır de, Wilson! Dragon Vadisi'nin çökmesini istemiyorsan hayır de be güzel arkadaşım!
Ve sonunda cevap verdi:
"Evet, Ilta, koruyucu olmaya rıza gösteriyorum."
"Cidden ilk öğrencimiz bu mu? Bunun bize yarardan çok zararı olur."
Çok haklısınız Bay Malcom. Bu gerizekâlı tarih dersinde kitapları düşürür, iksir dersinde kazanı havaya uçurur, idman dersinde avizeye çıkar, kılıç dersinde kılıcı kendine saplar, güç geliştirme dersinde kendini rüzgâr yaratıp uçurur, bitki dersinde kendi saksısına düşer, at binme dersinde atla beraber koşar, varlıklara karşı savunma dersinde varlıklardan kaçar... "Herhâlde giyinmeyi de biliyordur," diye düşündüm.
Okuldaki dokuz ders:
Tarih
İksir dersi
İdman
Kılıç kullanımı
Güç geliştirme
Bitki
At binme
Büyülü varlıklara karşı savunma
Giyim dersi
Tarih dersinde Dragon Vadisi'nin tarihi işleniyor.
İksir dersinde yararlı ve yararsız bir sürü iksir tarifi öğretiliyor ve deneniyor.
At binme dersinde atlar önce kendi binicilerini, yani yedi koruyucudan birini seçiyor ve onlarla nasıl bağ kurulacağını öğreniyoruz.
Büyülü varlıklarla karşı savunmada önce varlıkları tanımlayıp sonra sizi o varlıkla aynı kafese koyuyorlar ve o varlığı alt etmeniz gerekiyor.
Giyim dersinde nereye giderken ne giyeceğimiz öğretiliyor. Bence en saçma ders, çünkü nereye giderken ne giyeceğimi sadece ben bilebilirim, başkası değil.
Ilta kafasını salladı ve yedi koruyucu da atlarıyla ilerlemeye başladılar.
Büyükanneme döndüm.
"Hadi büyükanne, eve gidelim. Çok geç kaldık, annem bizi merak eder."
"Tamam tatlım, gidelim. Hey Freya, bize eşlik etmek ister misin?"
"Elbette isterim."
Hemen yola koyulduk. O kadar hızlı yürüyorduk ki hem şok olmuştuk hem de biraz sinirlenmiştik. Cidden, dokuz koruyucu adayından biri olarak Wilson mu? Tanrı, yedi eğitmenin yardımcısı olsun! O deliye babası akıl veremedi; eğitmenlerden hiç akıl alacağını sanmıyordum çünkü salak hep salaktı. İnsanlar 7'lerinde neyse, 70'lerinde de odur. Kolay matematik: Biri aptalsa, hep aptaldır.
Eve vardık, Freya ile vedalaşıp evin kapısını açtım. Kapıyı açmam ile annemin öksürük sesini duymam bir oldu. Hemen büyükannem ile annemin yanına koştum.
Büyükannem hemen annemin ilacını dolaptan alıp yanıma geldi ve anneme ilacı verdi. Annem rahat bir nefes aldı. Biz de onunla beraber... Yine mendile kan bulaşmıştı; o mendile her gün zaten kan bulaşıyordu. Ama bu sefer kan fazlaydı, çok fazlaydı. Kan, o kırmızı... Kimine güzel, kimine korkunç gelen o şey. Bence kan güzeldi, ama sevdiklerimden dökülmediği sürece.
"Daha iyi misin, Neran?"
"İyiyim, anne, endişelenilecek bir şey yok. Her zaman olan bir şey, artık şaşırmanız tuhaf."
"Ben gidip kahvaltı hazırlayacağım. Özel olarak bir şey istiyor musunuz?" dedim sakince.
Büyükannem: "Pankek yap tatlım, yanına da biraz meyve doğra lütfen," dedi.
Gülümsedim ve mutfağa gittim. Pankek hamurunu hazırladım ve tavaya döktüm. Pankekler pişince meyve doğramaya geçtim: muz, çilek, karpuz, üzüm, ananas... Yeterli olacaktır.
Pankekleri ve meyveleri sofraya koydum ve annem için bir tepsi hazırlayıp odasına götürdüm. Büyükannem sofraya oturdu, ben de kendi sandalyemi çekip karşısına oturdum.
"İnanabiliyor musun, Elira? Bizi o aptal tezgahtar koruyacakmış. Gel de gülme!"
"Dua edelim de diğer sekiz koruyucu düzgün çıksın. İlk seçim ama cidden berbat olduğu bir kesinlik."
"Büyükanne, babama bahşedilen güç neydi?" diye sordum. Kadın bir an dona kaldı. Gözlerinde bir korku belirdi-o kadar belirgindi ki, tüylerinin diken diken olduğunu görebiliyordum.
"Hatırlamıyorum, Elira... ve hatırlamak da istemiyorum. Lütfen, bir daha böyle bir soru sorma."
Sesinde hem titrek hem kararlı bir ton vardı.
Daha fazla üstelemedim. Sessizce tabağımı bitirdim, çantamı aldım ve evden çıktım.
Evin arkasında, kimsenin bilmediği bir depo vardı. Annem de, büyükannem de orayı hiç fark etmemişti. Sekiz yaşındayken bir gün top oynarken bulmuştum. İçeride bir sürü eşya vardı-hiçbirinin sıradan bir insana ait olamayacağı kadar tuhaf şeyler. O eşyaların bir koruyucuya, yani babama ait olduğuna inanıyordum.
O günden beri orayı herkesten, hatta bütün vadiden saklıyorum. Babamın günlüğünü de orada bulmuştum.
Kapıyı örten yaprak yığınını kenara ittim ve içeri girdim. Tozlu hava ciğerlerime doldu. İçeride siyah bir sandık, tahta bir masa, bir sandalye, eski bir gece lambası ve yığınla eşya vardı. Günlük, her zamanki gibi masanın üzerindeydi.
Sandalyeyi çekip oturdum, siyah ciltli günlüğü açtım ve kaldığım sayfayı buldum.
"Gün 28.
Dragon Vadisi gittikçe gelişiyor. Sekiz arkadaşımla birlikte vadinin büyümesi için elimizden geleni yapıyoruz.
Bugün yeni bir çiçek buldum: Tenrosenta.
Bildiğim kadarıyla bu vadide çok zor bulunan bir tür. Çiçek açık mavi tonlardaydı ve gerçekten çok güzellerdi. Ama eğer Zenton otu ile karıştırılırsa, ölümcül bir zehirden farksız oluyormuş. Bunu bana ölen en yakın arkadaşım söylemişti.
Acaba Dragon Vadisi'nde daha neler göreceğim bilmiyorum ama Dragon gittikçe ilk hâlinden farklı bir hâl alıyor. Vadi resmen karanlıktan kurtulup aydınlığa doğru yol almaya devam ediyor.
Vay be, çiçekleri seven adamdan karısına işkence eden adama..."
Günlüğü yerine bıraktım. Demek çiçekleri seviyormuş ve ölen bir arkadaşı varmış. Ama kim acaba? Babam öldüğünde kaç yaşındaydı? Çünkü günlüğün önceki sayfalarında da Dragon Vadisi'nin gelişimiyle ilgili şeyler anlatılıyordu ve her sayfada bir çiçek buluyordu.
Gece lambasını kapatıp kapıyı kapattım ve depoyu karanlık içinde bıraktım. Ne zaman şu depoya girsem, hava kararana kadar çıkmıyordum zaten. Depoya öğle saatlerinde gelmiştim; zaten öğlene kadar aptal Wilson'un şovunu izleyip şok geçirmiştim. Kahvaltı hazırlayıp yiyene kadar öğlen olmuştu.
Hemen evin önüne doğru ilerledim ve odama çıktım. Üstümü değiştirip uyumak için yatağa girdim.
Ay ışığına bakarak gözlerimi kapattım ve yine gözlerimi insanların sesine açtım. Ayağa kalktım. Anlaşılan, yine bir koruyucu seçilmişti. Ama bu sefer ses bizim eve çok yakındı, hatta bayağı yakındı. Lütfen, büyükannem koruyucu olmuş olmasın... Gerçi Wilson'a kıyasla büyükannem daha iyi bir koruyucu olurdu ama neyse.
Hemen odamdan çıktım. "Büyükanne!" diye seslendim. Anlaşılan dışarıdaydı. Kapıyı açtım, sağıma baktım ve gördüğüm manzaraya sevinsem mi şaşırsam mı bilemedim. Seçilen kişi benim sarı şekerimdi.
Evet, benim sarı şekerim yıllardır hayalini kurduğu isteğini gerçekleştirmişti. Gözleri ve saçının bir tutamı buz mavisiydi. Hemen gülümseyerek koşup boynuna sarıldım ama elleriyle vücudumu sarmadı.
"Şey... Yaban çiçeğim, şöyle ki..." dedi ve ellerini aynı hizada benden uzağa tuttu. Birden elinde bir buz kütlesi oluştu.
Nasıl yani? Benim Freya'ma buza hükmetme gücü mü verilmişti?
"Canını yakmaktan korktum, yaban çiçeğim... Ama eldivenleri verilir verilmez, sana canını çıkaracak kadar sıkıca sarılacağım."
Bu sefer herkes seçimden mutlu gözüküyordu, çünkü herkes Freya'nın mükemmel bir koruyucu olacağını biliyordu. Çok geçmeden yedi koruyucu da geldi.
Konuşmaya bu sefer Vesper başladı:
"Tebrikler Bayan Freya. Dünkü seçimden sonra çok umutsuzduk ama bu sefer güzel bir seçim oldu."
Ilta: "Lafı uzatmayalım. Evet Freya, koruyucu olmaya rıza gösteriyor musun?" dedi.
Freya: "Evet, koruyucu olmaya rıza gösteriyorum ve vadiyi canım pahasına korumaya yemin ediyorum."
Helal sana be, limonlu şekerimin yemin edişi bile harika. Vega aynı şekilde Freya'ya da Wilson'a fırlattığı eldivenlerden Freya'ya fırlattı ve Wilson'a dediği gibi:
"Freya ya da diğer yedi koruyucu seçilince seni alıp okula götüreceğiz. O güne kadar eldivenleri çıkarma kuralını unutma. Eldivenleri diğer yedi koruyucu seçilmeden çıkarıp gücünü kullanırsan okula adım bile atamazsın."
Freya eldivenleri taktı ve başını onaylar şekilde salladı. Yedi koruyucu ilerlemeye başladığı gibi, hemen üstüme atlayıp bana sarıldı.
"Başardım, yaban çiçeğim! Sonunda gidip takı düzenlemeyeceğim, sonunda... sonunda normal bir köylü gibi yaşamayacağım!"
"Senin adına o kadar mutluyum ki, Freya; ama eğer koruyucu oldun diye beni unutursan, valla, köylüyken yediğimiz tüm haltları diğer koruyucu arkadaşlarına anlatıp seni rezil ederim," dedim.
Freya kahkahaya boğuldu: "Saçmalama, yaban çiçeğim; senin yerini kimse alamaz. Tüm vadiyi karşıma koysalar bile, hep seni seçerim."
Freya ile uzun bir sohbetten sonra eve girdim. İçeri adım atar atmaz, elinde bir koli, kandil, mum ve çiçeklerle bekleyen büyükannemin manzarası karşıma çıktı.
"Büyükanne, bunlar ne?"
"Bugün aile anma günü. Bu akşam beraber aile anma odasına gidip mum yakıp çiçek bırakacağız ve onlar için dua edeceğiz. O yüzden hazırlansan iyi olur."
"Tamam, saat kaçta gideceğiz ve muhtemelen kaçta döneriz peki?"
"Saat 21.00'de gideceğiz, 23.00 gibi dönmüş oluruz."
Kafamı sallayarak yanıt verdim ve odama gittim. Dolabımı açıp akşam ne giyeceğime karar vermeye çalıştım. Gözüm siyah bir kazak ve siyah bir pantolona takıldı. Üstüne siyah saten pelerini ve siyah deri botlarımı giyersem tamam olurdu. Onları yatağıma bıraktım ve annemin yanına gitmek için odamdan çıktım, annemin odasına doğru yöneldim.
Annemin yüzü bugün her zamankinden daha soğuk ve keyifsizdi.
"Anne, bugün nasılsın?" dedim ve sesimi kestim.
Annem kendini gülümsemek için zorladı ama başaramadı; zayıf ve bitkin bir sesle: "İyiyim kızım, sadece bugün ağrım biraz fazla. Rica etsem şifacıdan bana ağrılarım için bir karışım alıp gelir misin?"
Kafamı salladım: "Tabii, biraz dayanmaya çalış, hemen alıp getiririm," dedim. Üstüme pelerin bile giymeden, hızla evden çıktım.
Şifacıya doğru koşmaya başladım. Nefes nefeseydim ama annemin canı acıyordu. Onun canının acımasındansa, nefesimin kesilip ölmesini tercih ederdim. Sonunda şifacıya ulaştım ve dükkânın kapısını açtım.
"Rica etsem, Zenton Raontanes şurubu verebilir misiniz?" dedim.
"Bir saat beklersen alabilirsin, genç bayan. Yarım saat sonra çiçekler gelecek, kaynatıp ilacı yapmam da yarım saat... Toplamda bir saat beklemen gerekiyor. İstersen şöyle otur. Ter içindesin, mavi dut çayı ister misin? Daha yeni demledim."
"Aslında olabilir, zaten uzun süre beklemeliyim. En azından kuruyan boğazım ıslanır," dedim. "Olur, çok isterim."
Kendimi koltuğa bir tüy gibi bıraktım. Şifacı kadın gülümseyerek mutfağa doğru gitti ve elinde mavi dut çayıyla geldi. Çay mavi renkteydi; üzeri mor çiçeklerle süslenmişti. Bunlar mor güldü, henüz gelişimleri yeni başlayanlardan... Güller çıkar çıkmaz kesiliyordu ve çaylara aroma versin ya da süslemek için kullanılıyorlardı.
Kadın elindeki fincanı bana uzattı. Fincanı yavaşça aldım ve önümde duran masaya koydum. Kadın, içerideki kazana doğru yöneldi; büyük ihtimalle ilaç kaynatıyordu.
Dikkatimi, bitkilerle dolu kasalar çekti. Çoğu ot vardı ama istediğim ilaç için gerekli olan Zenton otu ile Raontanes çiçeği yoktu. Zenton otu, çoğu çiçekle kaynatıldığında zehire dönüşse de, tuhaf bir şekilde Raontanes çiçeğiyle karıştırıldığında müthiş bir ilaca dönüşüyordu.
Dükkânın kapısı açıldı. Keşke açılmasaydı. İçeri Bayan Norel ve koca gözlükleriyle gerizekâlı koruyucu adayımız girdi. Beni gören Bayan Norel,
"Merhaba Elira, nasılsın?"
"İyiyim Bayan Norel, siz nasılsınız? Burada ne yapıyorsunuz?"
"Ah tatlım, unuttun mu? Wilson koruyucu adayı. Koruyucu okula giderken yanında götürmesi için birkaç ilaç alacağım. Tanrı korusun, hastalanır falan, derslerinden geri kalmaması lazım."
Üf, kadın, anladık, oğlun koruyucu adayı oldu, yeteri kadar övündün işte. Az önce dükkanlarının önünden geçiyordum; cama bildiğin Wilson'un poster boyutunda resmini asmış, üstüne de "Koruyucu adayı Wilson'un çalıştığı dükkan - resim çekimi ücretlidir" yazmış. Kadın, bildiğin, çocuk üzerinden pazarlama yapıyor; resmen sanki oğlu imparator oldu. Şeytan diyor, Freya'nın resmini bayrak gibi bastırıp balkona as; bu kadın iflah olmaz.
Birden şifacı kadın, elinde iki kasa ile içeri girdi. Kasalardan birinde Zenton otu, diğerinde ise Raontanes çiçekleri vardı. Kadın ilacı yapmaya başladı. Bir yandan ise Bayan Norel'e döndü:
"Siz ne istemiştiniz, hanımefendi?"
Bayan Norel küçümseyici bir gülümsemeyle: "Ne kadar ilaç ve yararlı karışımın varsa yap; oğlum koruyucu adayı olduğu için onun bavuluna koyacağım. Orada bulamazlar falan. Oğluşumun hasta olmasını istemem."
Sana da tüküreyim, oğluşuna da, Norel abla. Kınamayacağım, kınamayacağım diyorum; kadın zorla kınatıyor. Birazdan ayağa kalkıp masayı ikisinin de kafasına geçireceğim. Yeter be, sinir geldi resmen. Bir daha "oğlum koruyucu adayı" derse, çok ağır olay çıkaracağım; o kesinleşti.
Kadın bile sinirlenmiş olmalıydı ki o güler yüzlü sevimli yüzü soldu.
"Tamam, birazdan hazırlarım," dedi ve benim siparişimi hazırlamaya devam etti.
Geri kalan on beş dakikada Bayan Norel ile konuşup da sinirimi bozmamak için uyuyormuş gibi yaptım. Gözlerim kapalı olduğu için kadın ilacı yapmayı bitirdi mi bitirmedi mi onu da göremiyordum. Her neyse, ilaç olunca kadın beni uyandırır zaten.
Birinin kolumu dürtmesi ile yerimden sıçradım. Neyse ki şifacı kadınmış.
"Tatlım, senin istediğin ilaç hazır," dedi ve elindeki ilaç dolu kahverengi şişeyi bana uzattı.
Şişeyi aldım. "Borcum ne kadar?" dedim.
Kadın: "Bu hafta ücret almıyoruz, malum koruyucular seçildiği için herhangi bir yiyecek veya ilaç satan dükkâna para ödemene gerek yok," dedi ve gülümsedi.
Bayan Norel'in yüzü güldü. "Yani bizden de hiçbir ücret almayacaksınız, öyle mi?"
Kadın somurtarak Bayan Norel'e döndü: "Bu kural sadece üç ürün ile sınırlı. Siz tam 45 çeşit ürün istediniz, yani sadece 42 ürünün parasını ödeyeceksiniz," dedi.
Kapıya doğru yürümeye başladım.
Bayan Norel: "Ama biz koruyucu adayının yakınıyız, hatta bunları koruyucu adayı için alıyoruz. Bence ücretsiz olmalı," dedi.
Tamam, sabrımın son noktasına geldim; günah benden gitti. Hemen ağacın kenarından bir taş buldum ve Bayan Norel'e attım. Tam da 12'den vurdum, tam alnının ortasından.
Bayan Norel: "Hey Elira, ne yapıyorsun, neden bunu attın?"
Hafifçe sırıttım: "Ah, özür dilerim Bayan Norel, elimden kaydı. Ama siz ne de olsa koruyucu olamayacak bir koruyucu adayının annesisiniz; bence canınız pek yanmamıştır," dedim, saçlarımı savurdum ve ilerlemeye başladım.
Taşı niye atmışmışım? Sen dua et kaldırım taşlarından birini söküp kafana atmadım. Aslında fena fikir değildi, ha. Bir ara yapabilirim; hatta yapacaklar listesine ekledim bile. Acaba gidip dükkânın camını da taşlasam mıydım? Neyse, Elira, şu an önemli olan annene bu ilacı yetiştirmekti.
Hava kararmaya başlamıştı; hızlı adımlarla yürümeye başladım. İlerledim, ilerledim ve sesler duymaya başladım. İnsan sesiydi ama tek bir kişiye ait değildi; en az on farklı ses vardı ve hepsi farklı bir şey söylüyordu.
Ay yazık kadıncağıza...
Ay, kızı ne yapacak şimdi, zaten babası yoktu...
Kız bir koca bulur kurtulur, o bir şey değil de, kadıncağıza üzüldüm...
Evin önüne geldiğimde seslerin bizim evden geldiğini fark ettim. Kapıyı açıp içeri girdim; herkes bana bakıyordu. Salonda en az on beş komşumuz vardı; bazıları mutfakta, bazıları tek koltuğumuz olan eski kanepede, bazıları ise ayaktaydı. Tekli koltuktaki büyükanneme baktım: Yüzü kıpkırmızıydı, gözleri dolmuştu ve elindeki peçete ile dizlerini döve döve ağlıyordu.
"Ne oldu? Siz hepiniz niye bizdesiniz? Tiyatro mu oynuyor?"
Kadınlar boş boş yüzüme baktı.
"Hey, size diyorum, ne oluyor? Kime ne oldu? Ayrıca sesiniz niye bu kadar yüksek? İçeride annem uyuyor, hastanın da mı hâlinden anlamıyorsunuz?" diye yükseldim.
Kadınların yüzü düştü, büyükannemin ağlaması şiddetlendi.
Ne olmuştu bu kadına? Acaba kadınlar dolandırıcı olduğunu anladılar da hep beraber dövdüler mi? Olabilir mi, olabilir. Yani ben şahsen biri tarafından dolandırılırsam, onun yaşama şansı bile kalmaz. Of var ya, acaba 'daha yüksek sesle konuşun' desem ne olacaktı? Neyse, sesinizi kesin. Kesmeyen olursa gelip ben onun ses tellerini keserim. Ayrıca büyükannem niye ağlıyor, hayırdır? Yine kimin kızı âşık oldu da kavuşamadı?"
"Öf, her neyse. Ben anneme ilacını götüreceğim. Siz de çay mı içiyorsunuz, fal mı baktırıyorsunuz? Dediğinizi mi yapıyorsunuz? Her ne halt yapıyorsanız yapın ve gidin. Kimse çay falan da istemesin; yeteri kadar sinirliyim. Çayı kafanıza atma potansiyelim bile var şu an," dedim ve annemin odasına doğru yürüdüm.
Kapıyı açtım. "Anne," dedim. Yatak boştu. Annem neredeydi? Annem nereye gitmişti? Annem ayağa kalkamazdı ki. Birden at sesleri geldi. Annemin odasında bir pencere vardı. Pencereyi açıp kafamı dışarı uzattım ve yedi koruyucunun evimizin önüne geldiğini gördüm. Ne oluyor? Yedi koruyucu neden evimize gelmişti? Neden herkes ağlıyordu? Annem neredeydi?
Kapı açıldı ve yedi koruyucunun ayak sesleri geldi. Koruyucular içeri girdikten sonra hemen limonlu şekerimin sesi geldi: "Nerede o Elira, nerede?"
Büyükannem ağlamaya devam ederken titrek bir sesle: "Odada," dedi. Birden Freya odaya daldı ve bana sarıldı. Eldivenli elleriyle saçlarımı okşadı. "Geçti, tamam, sakin ol, yaban çiçeğim."
"Ne oluyor, Freya? Neden herkes ağlıyor? Annem nerede? Ve koruyucular neden evimize geldi?"
Freya, dolu gözlerle gözlerimin içine baktı; gözlerinden yaşlar süzüldü ve kapıda Vega belirdi.
"Biraz bizi Elira ile yalnız bırakır mısın, Freya? Onunla biraz konuşacağım da."
Ne konuşmak mı? Bir koruyucu neden benimle konuşmak istiyordu acaba? Bayan Norel, kafasına taş attım diye beni ihbar mı etmişti ve koruyucular beni zindana götürmeye mi gelmişti? Ama annem neredeydi?
"Şey, Vega, şöyle ki: sabrımı sınadı; artık son çare olarak bunu yaptım."
Vega bana döndü: "Neden bahsediyorsun, Elira?"
"Siz, Bayan Norel'e taş attığım için burada değil misiniz?"
"Hayır da... Sen, Bayan Norel, neden taş attın?"
"Görmediniz mi? Her girdiği yerde 'oğlum koruyucu adayı' diye anons yaptırmadığı kalmadı. Görgüsüzün sanki imparatorluk kurdu; kadın artık sinirimi bozdu."
"Attığın yerin yakınlarında direk falan yok muydu, söküp atsaydı? Ve haklısın, Bayan Norel aşırı görgüsüz. Ama ben seninle buraya başka bir şey konuşmak için geldim."
"Şey, Vega... bir şey sorabilir miyim? Annem nerede?"
Vega'nın gözleri doldu. O güçlü, vadiyi koruyan, savaşmaya hazır kadının gözleri... doldu.
"Benimle gel," dedi.
Kolumu tutarak beni balkona götürdü. Eliyle gökyüzünü, yeni doğmakta olan ayı işaret etti.
"Bak... annen orada."
Gözlerim bulanıklaştı, elimdeki şurup şişesi yere düştü. Şişenin kırılma sesi kulaklarımda yankılandı. Dizlerim bir an tutmaz oldu, dizlerimin üstüne düştüm. Gözümden yaşlar gelmedi ağlamak istiyordum ama ağlıyamıyordum sadece boş boş etrafa bakıyordum.
Vega hemen yanıma çöktü ve omzuma kolunu attı.
"Tatlım, sakin ol lütfen."
"Freya, buraya gelir misin lütfen?"
Hemen Freya yanımıza geldi.
"Tamam, Vega, ben onunla ilgilenirim. Siz teyze ile ilgilenin."
Canım acıyordu ama kesiklerden değil; anneme veda edememekten. Ben ona veda bile edemedim.
Hıçkırıyordum. "Yatağıma gitmek istiyorum," dedim titreyen sesimle.
"Tamam bebeğim, yavaşça kalk, götürürüm ben seni yatağına. Tamam, yaban çiçeğim," dedi ve titreyen vücudumu ayağa kaldırdı. Beni yavaşça yürüyerek odama götürdü.
Ilta beni kontrole gelmiş olmalı ki, "Hey Elira, iyi misin?" dedi.
Freya "Şu an iyi değil, Ilta, dinlenmek istiyor; izninizle odasına götüreceğim."dedi
"Tamam, Freya, bir şey olursa seslen," dedi ve telaş ile içeri gitti. Freya beni odama götürdü ve yatağa uzattı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ediyordum. Freya yavaşça botlarımın iplerini çözüp botlarımı çıkardı ve kenara koydu. Üstüme bir örtü örttü.
ve saçlarımı okşadı.
"Geçti, geçti Elira, geçti. Sakin ol, yalnız değilsin, ben varım. Sakin ol Elira."
Saçlarımı okşadı. Ben uyuyana kadar Freya hep yanımdaydı, uyuduktan sonra da öyle. Uyandığımda ben yataktaydım, tam karşımda Freya sandalyede uyuyordu. Hemen yerinden zıpladı.
"Uyandın mı, yaban çiçeğim?"
Kafamı salladım, konuşacak gücüm yoktu. Yavaşça oturduğu sandalyeden kalktı ve yanıma geldi, yatağın kenarına oturdu. Elini elimin üstüne koydu ve dudaklarından şu kelimeler döküldü:
"Bugün cenaze var. Gitmek ister misin? Eğer seni kırdıysam veya üzdüysem çok özür dilerim, yaban çiçeğim," dedi.
"Hayır, beni üzmedin, Freya. Sen söylemesen zaten kimse söylemezdi."
Freya, yüzümü eldivenli elleri ile okşadı.
"Bu sefer tamam, seni giydirelim o halde," dedi ve dolabıma yöneldi.
"Ne giymek istersin?"
Sesi solgundu.
"Sen seç, hiçbir şey umurumda değil şu an," dedim.
Freya, dün gece anma odasına giderken giyileceklerimi bana doğru uzattı. Dün, toprağın altındakileri anacaktım; kim bilebilirdi ki onların arasına en değer verdiğim kişinin gideceğini? Salondan yine sesler geliyordu.
Freya, giyinmeme yardım etti, koluma girdi ve beni odadan çıkardı. Yavaşça salona doğru yürüdük. Salonda yine bir sürü komşu vardı. Yine aralarında konuşuyorlardı ve aralarında birinin Bayan Norel olduğunu fark ettim. Dün taşı attığım yer mos mor olmuştu.
"Ay işte, benim oğlum koruyucu adayı; yakında okula gidecek, hazırlık yapıyoruz biz de. Ama görün, oğlum öyle cesur, öyle soğukkanlı; koruyucu olmak için müthiş bir aday, kesinlikle". Günah benden, cidden gitti.
Bu sefer aniden Freya'nın kolundan çıktım. Mutfağa girdim ve elime bir bıçak aldım. Salona gittim, Bayan Norel'in üstüne doğru yürüdüm ve kuş yuvasına benzeyen topuzunu yakaladım; boynunu iki büklüm ettim.
"Bir söz daha söyle, bir kez daha övün; bak bakalım, bu bıçak ile kafanı kesip odama süs niyetine asmıyor muyum? Cenaze var burada, cenaze. Annem öldü, benim annem ya. Biraz saygınız olsun lütfen, biraz saygınız olsun ya, çok mu şey istiyorum?" dedim.
Gözlerimi on beş saniye boyunca kapattım ve açtım.
"Lütfen gider misiniz, Bayan Norel, lütfen gidin. Bugün yeteri kadar zorluk çekiyorum. Ha, ayrıca umarım Wilson hiçbir dersi geçemez."
Bayan Norel kıpkırmızı oldu, çantasını aldı ve kapıyı çarparak çıktı. Gidişi olsun da dönüşü olmasın, inşallah. Pisliğik, aptala bak ya! Psikolojim zaten altüst olmuş, bir de bunun gerizekalılığı ile uğraşıyoruz.
"Hadi gidelim, zaman geldi."
"Teyze nerede?"
Kadınlardan biri "Ölüyü yıkamaya gitti, oradan direkt cenaze alanına gidecekmiş."
Freya bana döndü: "Gidelim mi yaban çiçeğim?"
Kafamı salladım. Diğer koluma da Vega girdi, Ilta sırtımı sıvazladı. Ardından ben ve Freya'ya döndü: "Sizi atlarımız ile bırakalım mı, kızlar?"
Freya "Olur mu, Elira?" dedi.
Kafamı olur anlamında salladım. Ben Vega'nın, Freya ise Ilta'nın atı ile cenaze alanına, yani mezarlığa doğru gittik. Gittik, gittik, gittik... Keşke yol hiç bitmeseydi, keşke oraya hiç gitmeseydim.
Mezarlığa bizimle beraber birkaç kişi girdi. Bir kolumda Ilta, diğer kolumda Vega ile ben de mezarlığa girdim. Ve o mezar annemin mezarı, annemin sonsuzlukta yatacağı yer. Mezarın başında ağlamaktan gözleri kızarmış büyükannem, birkaç komşu ve diğer beş koruyucu vardı. Yavaşça mezara yaklaştım. Beni beklemeden gömüşlerdi; anneme son kez veda bile edememiştim. Yavaşça mezar taşına yaklaştım.
Nerani Minerth.
Nerani Minerth... Nerani Minerth benim annem; orada yatan kadın benim annem, benim Nerani'ım.
Yavaşça mezar taşına sarıldım. O kadar zoruma gidiyordu ki artık o sıcak vücuda değil de buz gibi mezar taşına sarılmak... Canımı acıtıyordu
Mezar taşının kenarına çömeldim; Bir süre sonra beni Freya kaldırdı.
"Hadi, eve gidelim, yaban çiçeğim," dedi.
Aynı şekilde bizi eve Ilta ile Vega bıraktı.
Evden içeri girdik ve odama doğru ilerledik. Kapının önünde durdum.
"Freya, senden bir şey isteyebilir miyim?"
"Tabii ki, ne istersen," dedi limonlu şekerim.
"Uzun bir süre odamdan çıkmak istemiyorum. Bana her gün gazete getir; kendimi oyalamam lazım," dedim.
"Tabii ki, her sabah kapının altından odana atarım," dedi Freya.
"Teşekkürler, limonlu şekerim," dedim. Odama girdim ve yatağa kendimi attım, yastığı yüzüme kapattım ve bağırmaya, ağlamaya, haykırmaya başladım.
Fark etmeden uyumuşum... Sabah gün ışığı gözlerimi kamaştırarak uyandırdı.bir kaç gün sadece karanlıkta kalmak istiyordum kaç gün olucagını bilmiyordum.
Depresyon: Gün 1
Dün gece ağlarken uyuyakalmıştım. İlk defa dün gece odamda ay ışığı yoktu; çünkü benim ayım dün toprağın altına girmişti. Artık benim bulunduğum evrende yoktu, o artık farklı bir evrenin parçasıydı.
Kapının önündeki gazeteyi gördüm. Günün gazetesi geldiğine göre saat en az 13.00 olmalıydı. Gazeteyi elime aldım ve yatağa oturdum.
Günün haberi: Vadinin meşhur şifacı Salwen çiftinin kızı, Lexerina Salwen, üçüncü koruyucu adayı olarak bugün seçildi. Ona bahşedilen güç ise doğaya hükmetmekti. Diğer yandan, diğer altı koruyucu adayının kimliği belirsiz.
Fotoğrafına baktım: Kıvırcık turuncu saçlı, yeşil gözlü bir kız ve ona benzeyen otuz beş yaşlarında bir çift vardı. Kızın saçının bir tutamı da gözleri gibi yeşildi. Kız tatlı birine benziyordu; eminim Freya ile iyi anlaşırdı. Birden odamda bir şey parlamaya başladı. Parlama, yatağımın yanındaki komodinin üstünde duran mor küreden geliyordu. Mor küre kıpkırmızı şekilde parlıyordu ve bir süre sonra parlaklık kayboldu, eski mor hâline döndü. Herhalde doğal taş gibi bir şeyden yapılmış olmalı; ortamlara göre renk değiştiriyor olmalı, diye düşündüm.
Depresyon: Gün 2
Gözümü açar açmaz, direkt kapımın önünde duran gazeteyi fark ettim. Koştum, gazeteyi aldım ve çalışma masama geçtim. Hemen günün haberleri bölümünü açtım.
Günün haberi: Bu sabah dördüncü koruyucu adayı belli oldu. Vadinin en varlıklı ailesi olan Endra ailesinin veliahtı Blac Endra, bu sabah dördüncü koruyucu adayı olarak seçildi. Ona bahşedilen güç Ay'ı kontrol etmekti. Aynı zamanda Endra ailesinin en büyük bireyi olan Tom Endra, torununa koruyuculuğa rıza göstermesi durumunda onu mirasından alıkoyacağını belli etti ve Blac Endra bunu kabul etti.
Fotoğrafa baktım; beyaz tenli, siyah saçlı ve siyah gözleri olan epey heybetli duran bir adamdı. Yaşı on sekiz olmasına rağmen yirmi bir gibi duruyordu. Saçları siyah olduğu için koruyucu rengi pek belli olmuyordu. Cidden, vadinin zengin bebesini mi seçtiniz?Tabii ya... Ay.
Zenginlere gökyüzü, fakirlere toprak düşer zaten. Bu toprağın üstünde de uyumayı bırak, eminim toprağa dokunmamıştır. Sıradaki beş koruyucu kim olacaktı acaba? Yarın öğrenecektim. Büyükannemin kapıdan bıraktığı sandviçi aldım ve sandviçten bir ısırık alarak gazetenin devamını okudum.
Depresyon: Gün 3
Günün haberi: Vadinin beşinci koruyucu adayı seçildi. Seçilen kişi, vadideki en büyük kitapçı dükkânının sahibi, Salvina Noltes'in kızı Amaya Noltes'ti. Ona bahşedilen güç ise hayvanlarla konuşabilmekti.
Bu sefer fotoğrafta, esmer tenli, siyah saçlı ve kahverengi gözlü, siyah kıvırcık saçları olan sevimli bir kız vardı. Saçının bir tutamı kahverengi ve sarı karışımı bir renkteydi. Kütüphanenin önünde, ona benzeyen bir kadınla yan yana durmuş, gülümsüyordu. Kadının gözlerindeki gurur çok belliydi; bana annemi hatırlatmıştı, çünkü ben ne zaman bir şey başarsam, bana aynı gururlu bakışlarla bakardı.
Depresyon: Gün 4
Günün haberi: Altıncı koruyucu adayı bu sabah belli oldu. Vadinin Demirci ailesinin oğlu Londers Doris'in gücü bugün ortaya çıktı. Ona bahşedilen güç ateşe hükmetmekti. Diğer yandan, seçimlerin bitmesine iki gün kala, diğer üç koruyucu hâlâ seçilmemiş durumda.
Siyah saçlı, soluk tenli ve çelik demir gibi biriydi; bundan koruyucu olurdu.
Depresyon: Gün 5
Günün haberi: Bir koruyucu adayı daha seçildi: Simon Earl. Ona bahşedilen güç Elektrik hükmü.
Resimde turuncu saçlı, turuncu gözlü, turuncu çilleri olan biri vardı. Koruyucu rengi sadece gözlerinden belli oluyordu. Normal saç rengi de turuncu olsa gerek, saçlarında koruyucu rengi belli olmuyordu.
Depresyon: Gün 6
Günün haberi:Bugün bir diğer koruyucu adayı belli oldu: Ezra Somames. Suya hükmetme gücü ile meydandaki herkesi etkiledi.
Fotoğrafta saçları tamamen su mavisi renginde ve gözleri olan biri vardı. Üç koruyucu adayının saç rengi değişmemişti; büyük ihtimalle saçlarının renkleri zaten koruyucu renkleri ile aynıydı.
Ve Gün 7... Toplam altı gündür, tuvalete gitmek hariç odamdan çıkmamıştım. Büyükannemin kapının kenarına koyduğu yiyecekler ve su hariç bir şey yememiştim. Freya sağ olsun, getirdiği gazete sayesinde seçilen altı koruyucu adayını daha öğrenmiştim. Bugün dokuzuncu koruyucu seçilmiş olmalıydı, çünkü bugün okula gidiş günüydü. Yedi koruyucu gelip, seçilen dokuz koruyucuyu okula götüreceklerdi. Artık odamdan çıkmak zorundaydım; biraz daha duvarlarla konuşup ağlarsam deli olacaktım ve Freya'ya veda etmem gerekiyordu. Şayet onu kuralar gereği uzun bir süre göremeyecektim. Kapının önündeki gazeteyi aldım. Benim limonlu şekerim böyle bir günde bile isteğimi yerine getirmişti. Onu çok özleyecektim ama en azından Freya mutlu olacaktı ve hayallerine kavuşacaktı. Hadi bakalım, dokuzuncu koruyucu adayı kimmiş?
Günün haberi: Bugüne tuhaf bir haber ile uyandık; dokuzuncu koruyucu adayı seçilmedi veya ortalıklarda görünmedi. Eğer bugün saat 14.00'e kadar ortaya çıkmazsa veya seçilmemişse, önümüzdeki kırk yıl vadideki dersleri geçen koruyucu adayları koruyacak.
Saate baktım: saat 13.00. Eyvah, hızlı hazırlansam iyi olur, yoksa limonlu şekerime veda bile edemem. Hemen, doğum günümden önceki gün aldığım pelerin ve botları çıkardım, üstüme pantolon ve uzun kollu, dar bir tişört geçirdim. Aslında bunları ormanda avlanırken giyiyorum ama şu an aklıma başka bir şey gelmiyordu. Hemen banyoya doğru ilerledim; altı gündür saçımı bile tarayamamıştım.
Banyoya girdim, tarağı aldım ve aynaya baktım. Donakaldım. Şaşırsam mı, ağlasam mı, mutlu mu olsam, üzülsem mi bilemiyorum. Saçımın bir tutamı ve göz rengim koyu mor olmuştu. Rüya mı görüyordum?
Yüzüme sağlam bir tokat attım.
"Ah, acıdı..."
Nasıl yani? Ben bir koruyucu adayı mıydım? Ben koruyucu adayıysam gücüm neydi? Ellerimi salladım, bir şey olmadı. Hemen saçlarımı tarayıp içeri gittim.
"Büyükanne! Büyükanne, neredesin?"
Anlaşılan daha uyanmamıştı. Heyecandan elim ayağım birbirine girmişti. Gidip bir bardak su içsem iyi olacaktı. Hemen gittim, bir bardak su koydum. Bardağı elime aldım ve büyükannemi uyandırmak adına,
"Büyükanne!" deyip üç kez parmağımı şıklattım.
Ve birden bir şey oldu. Gözümün önüne, bu bardağın büyükannemin elinden düşüp kırılacağı geldi. Kafamı salladım, ne olmuştu anlamadım. Dolabın kapağını açıp içindeki mısır gevreği paketini aradım.
"Uyandın mı, Elira?" diye bir ses geldi. Büyükannemin sesiydi.
Büyükannem, az önce masaya bıraktığım bardağı eline aldı ve dibindeki suyu içti. Dolabın kapağını kapattım ve tamamen ortaya çıktım. Büyükannem anında donakaldı. Az önce ne olduğunu anlamadığım anda olduğu gibi, bardağı yere düşürdü. Bardak, ne bir parça fazla ne bir parça az, tam da gördüğüm anda olduğu gibi kırıldı.
Yoksa... benim gücüm geleceği görmek miydi? Nasıl yani, gücüm parmağımı şıklattığımda mı ortaya çıkıyordu?
Büyükannem sinirle:
"Ne bu hâlin? Saçını mı boyadın?" dedi.
Resmen kadın saniyeler içinde sinir küpüne dönmüştü.
"Hayır! Ben bir koruyucu adayıyım ve gücümü de on beş saniye önce senin yüzünden keşfetmiş bulunmaktayım!" dedim.
"Gücünün ne olduğu umurumda değil! Bu evden artık çıkman yasak. Hiçbir yere gitmiyorsun, anladın mı?"
"Anlamadım! Senin kurallarına uymak zorunda değilim. Bence sen anlamışsındır."
"Elira, sen de mi onun gibi olmak istiyorsun? Gücünü yok edebiliriz. Sonra seni evlendirir ve ikimiz de mutlu bir hayat sürebiliriz."
"Ölsem, evlenmem ben kimseyle!"
Elime bir bıçak aldım. "Kolaysa engelle," dedim ve tehditkâr bir bakış attım.
Atların sesi duyuluyordu. Birden gözümün önüne, atlar ile gelen yedi koruyucu ve iki at daha geliyordu.
Anlaşılan gücümü sadece isteğe bağlı olarak kullanamıyordum.
Ve yedi koruyucu ile iki at da gördüğüm gibi karşı evde oturan Freya'yı almaya geldi. Bıçak, o an elimden düşmüş olmalıydı. Büyükannem bileğimden tuttu ve beni kapıya doğru çekiştirdi.
"Yürü! Gidip yedi koruyucunun önünde koruyuculuğu reddedeceksin!"
Ve beni bileğimden tutarak kapıdan dışarı çıkarıp yedi koruyucunun önüne doğru savurdu.
"Elira, koruyuculuğu reddediyor! Hadi Elira, söyle onlara!"
Vega yavaşça atından indi.
"Buna siz karar veremezsiniz, buna sadece Elira karar verir."
Yavaşça elini omzuma attı.
"Elira, koruyucu olmaya rıza gösteriyor musun?" dedi.
Yüzüne baktım.
"Evet, koruyucu olmaya rıza gösteriyorum. Bu kadını da akrabalıktan reddediyorum," dedim.
Ilta: "Gücün ne peki? Koruyucu rengin mor, onu anladık ama gücün ne tatlım?" dedi.
"Geleceği görebiliyorum," dedim.
Bay Malcom atından seslendi:
"O zaman söyle, buradan sonra kimi almaya gideceğiz?" dedi.
"Hadi Elira, sen yaparsın kızım."
Parmağımı şıklattım ve ben, Freya ve yedi koruyucuyu atlarla Wilson'u dükkândan alırken gördüm.
Kafamı salladım.
"Wilson'u almaya gideceğiz."
Bay Malcom'un ağzı açık kaldı.
"Asırlar sonra... Bu nasıl olur?" dedi.
Vega: "İyiydi, Nestina güce benden başka kimse sahip olamayacak gibi bir lanet bırakmadı ki. Mantıken Elira'ya geleceği görme gücünün bahşedilmesi gayet normal bir şey, niye bu kadar şaşırdınız ki?" dedi ve bana döndü.
"At binmeyi biliyor musun Elira, yoksa bizim arkamıza mı binersin?" dedi ve gülümsedi.
Gülümsedim.
"Beni burada beş dakika beklerseniz, eşyalarımı toplayıp kendim ata binerim. At binmeyi biliyorum ama o beş dakikada şu kadına sahip çıkın."
Ilta: "Kıyafete gerek yok, sadece senin için önemli bir eşya varsa onu al. Zaten odalarınıza bu akşam sizin için kıyafetler ve formalarınız gönderilecek."
Kafamı salladım ve büyükanneme omuz atarak içeri girdim, odama doğru gittim. Odaya girip çantamı aldım ve açtım. Odama bakındım, gözüme ilk mor kürem çarptı. Sonra çekmeceme yöneldim ve yeni aldığım hançeri aldım. Zaten pelerinim ve notlarım üstümdeydi.
Son kez annemin odasına girdim; o gece burada bir şey düşürmüş olma ihtimalim yüksekti. Odaya baktım ve komodinin altında bir mektup gördüm. Elime aldım, üstünde "Kızım Elira'ya" yazıyordu.
"Nasıl yani... Annem bana bir mektup mu bırakmıştı?"
Mektubu aceleyle çantama koydum. Hızlı olmalıydım. Hemen arka kapıdan çıkıp gizli depoya gittim ve siyah ciltli günlüğü aldım. Onu da hemen çantama koyup kapıyı hızlı şekilde kapattım ve eve geri girdim. Arka kapıyı kapattım ve ön kapıdan dışarı çıktım.
"Hazırım," dedim.
Vesper bana iki attan beyaz olanı gösterdi. İki at vardı: biri siyah, diğeri beyazdı. Beyaz ata bindim.
Vega her zamanki gibi bir çift eldiveni fırlattı ama bu sefer ben havada yakaladım ve ellerime geçirdim. Ardından pelerinimin kapüşonunu kapattım.
Evin kapısı açıldı ve Freya evden dışarı çıktı. Elinde beş valiz, kollarında da aynı şekilde toplam on beş valiz ile buraya yürümeye çalışıyordu.
Ilta: "Freya, bu kadar bavulun içinde ne var?"
Freya: "Sadece kıyafet var, Ilta," dedi yorgun bir sesle.
Ilta: "Onları kapıda bırakıp lütfen arkama binin. Kıyafet işlemi okula gittikten sonra görülecek."
Freya yutkunup kafasını salladı ve Ilta'nın atına bindi.
"Bu kim, bir hoca daha mı?" dedi bana dönerek.
Kafamdaki kapüşonu indirdim.
"Maalesef hoca değilim ama seni orada rahat bırakmayacak sadık bir dostun, o kadar."
Freya'nın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Çığlık atıp bağırmak istiyordu ama koruyucular burada olduğu için yapamıyordu.
Vesper "Evet, hadi gidelim. Daha çok yolumuz var ve geç kaldık," dedi ve ilerlemeye başladık.
Bölüm etkileşimi
