29. bölüm / 30
Kehanet:Kehanet in GölgesiKırılan Düzenek🔮
Bölümler 30Şu an: Kırılan Düzenek🔮
- 1 Vadinin Başlagıcı🔮4.192 kelime
- 2 Güçlerin doğuşu🔮5.423 kelime
- 3 Koruyucuların elçisi🔮6.296 kelime
- 4 Kızıl bela🔮3.660 kelime
- 5 Saklananlar🔮5.399 kelime
- 6 Pusu🔮6.986 kelime
- 7 Yalanlar ve Korkular🔮4.983 kelime
- 8 Kehanet için kaçış🔮3.240 kelime
- 9 Kyle🔮3.949 kelime
- 10 Gömülen çığlıklar🔮3.313 kelime
- 11 Kanatlar Ve Düğün🔮3.030 kelime
- 12 Düşmanın Prangası🔮3.570 kelime
- 13 İtirafların Tokadı🔮1.165 kelime
- 14 Çamurdan Doğan cesaret🔮3.507 kelime
- 15 Karanlık sular🔮3.781 kelime
- 16 Elf in Şifası3.788 kelime
- 17 Demirci'nin ocağı3.406 kelime
- 18 Taverna nın melodisi 🔮3.414 kelime
- 19 Ortaya çıkan Cevher 🔮4.272 kelime
- 20 Son yolculuk🔮3.764 kelime
- 21 Kırık Kadeh🔮3.609 kelime
- 22 Cadı nın kazanı🔮3.602 kelime
- 23 İhanet in Böylesi 🔮3.210 kelime
- 24 Yeşil gözlü prenses 🔮2.181 kelime
- 25 Taht Oyunu🔮2.684 kelime
- 26 Oyuncak mı Kılıç mı 🔮2.361 kelime
- 27 Şeytan'ın sözleşmesi2.351 kelime
- 28 Gerçekler ve iblisler🔮3.424 kelime
- 29 Kırılan Düzenek🔮1.810 kelime · Okuduğun bölüm
- 30 İkinci Bir kader🔮1.892 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
29 Bölüm:
Kırılan Düzenek🔮
"-İra"
Gözlerimi açtığımda Blac'in kollarındaydım. Blac endişeli gözlerle bana bakıyordu. Daha lafını bile tamamlamadığına göre ben bayılalı bir saniye falan olmuştu. Benim 16 yıllık işkencemi bir saniyede hatırlatmışlardı. Her şey başından beri yalanmış. Annem beni hiç sevmemiş. Freya beni bırak yıllardır tanımayı, iki yıldır tanıyormuş. Ben basit bir falcının kızı değil; gölgelerle ve çığlıklarla silinen bir prensesmişim. Ve en acısı da bana bunların hepsini kusursuz işlemişler. Annem ve büyükannem kusursuz bir oyunculuk sergilemişti bana, her konuda yalan söylediler.
Nestina hiçbir zaman benim atam olmamıştı, o her zaman benim annem olmuştu. Onun bile yalanını söylemişlerdi.
Aroen, babam; annem ve büyükannem.
Gülümsediler ve Ay Kitabı'nın bulunduğu yeri kırıp ayağı ile Ay Kitabı'nı aldı.
"Sizinle işimiz yok, benim işim bu. Ölümde ve cehennemde görüşmek üzere," deyip gülümsediler ve bir anda hepsi yok oldu. Hepsi...
Ben daha hesap bile soramadım, ağzımı açıp konuşamadım. Blac'in kollarından kurtuldum ve kılıcımı çektim. Dengemi kaybedip dizlerimin üstüne düştüm. Elimdeki kılıcı Blac'e uzattım.
"Öldür beni Blac! Ben bir iblisin kanını taşıyorum. Beni öldüremezsen asla savaşçı olamazsın. Al kelemi, yaşamayı hak etmiyorum!"
Blac elimdeki kılıcı alıp mağaranın diğer tarafına savurdu:
"Benden ne istediğinin farkında değilsin muşmula!"
Gülümsedim ve bağırdım.
"Hayır, farkındayım! Koruyucuların görevi iblisleri yok etmek, neden yapmıyorsun? Neden beni yok etmiyorsun?"
Sesim mağaranın içinde yankılanıyordu. Kabul ediyordum, kaybetmiştik her şeyi. Bu yolculuğa Ay Kitabı'nı bulmak için çıkmıştım, Ay Kitabı'nı kaybettik. Bu yolculuğa düşmanları alt etmek için çıkmıştım ama düşmanlardan biri de meğerse benmişim.
"Sen iblis de olsan Elira, diyardaki en harika iblisin. Ve iblisler bu kadar güzel oluyorsa ben bir iblisle evleneceğim. Sence annem ve babam beni evlatlıktan reddeder mi?" deyip gülümsedi.
Güldüm.
"Muhtemelen ederdi, büyükbaban kalp krizinden giderdi."
Blac yanıma oturdu, başımı omzuna yasladım. Blac gülümsedi.
"İşte böyle gül muşmula, çünkü sen her delirdiğinde ben senden korkuyorum."
"Seni ısırırım diye mi?"
"Benden soğursun diye."
Ondan soğumazdım. Çünkü o bana iyi geliyordu. Yanımda olması, varlığı bile bana huzur verirken nasıl sıkılabilirdim ondan?
Blac kolunu omzuma dolayıp yüzüme düşen saçlarımı gözüme girmesinler diye eliyle kulağımın arkasına koydu. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Ben çok nadir ağlardım, çoğunlukla da isteyerek olmazdı. Bedenim indirirdi kapakları; çünkü gözlerimde biriken yaşların boşalması gerekirdi, bazen onlar bile ağırlık yapıyordu.
Blac saçlarımı düzelttikten sonra bu sefer eliyle gözlerimden düşen yaşları siliyordu. Bir süre onun omzunda ağlamaya ihtiyacım vardı; çünkü huzur bulduğum tek o kalmıştı. Neden bilmiyorum ama o bana şu an dünyadaki her şeyden daha iyi geliyordu.
Sanırım artık bu duyguyu yavaş yavaş çözmeye başlamıştım. Ben Blac'e aşık olmuştum. Onun her kelimesine, her haline ve her parçasına aşık olmuştum.
Onun bana karşı duygularını bilmiyorum ama artık şunu biliyorum: Ben ona karşı olan duygularımı çözmüştüm.
Belki de o yüzden Doreino'nun her aşk dolu bakışı beni bu kadar rahatsız etmişti. Çünkü kalbim ve beynim Blac'i beklemeyi seçmişti. Kader, Doreino'yu kalbime kabul etmemi engellemişti; çünkü karşıma Blac çıkacaktı.
Nestina bana yazılan bir kaderin olmadığını söylüyordu. Blac'i kendi kaderime yazmak isteyen bendim. Bir ömür boyu onun gözlerinde veya omzunda huzur bulmaya hazırdım ben.
Blac gözlerimin içine bakıp gülümsedi.
"Ağlarken gözlerin daha da güzel oluyormuş ama lütfen bir daha ağlama canının yanması hiç hoşuma gitmiyor."
Başımı Blac'in omzuna daha çok gömdüm.
Hayatıma girdiğin için teşekkür ederim Blac. Anneni ve babanı pek sevmesem de seni yarattıkları için onlara da teşekkür ederim. Seni koruyucu okuluna gönderdiği için Efendi Klem'e teşekkür ederim. Kütüphanede beni yakaladığın için Nestina'ya teşekkür ederimve bu fırtına dolu dünyamda arkamda durup bana iyi geldiğin için sana teşekkür ederim.
Blac'in omzunda uzunca bir süre ağladım, ikimiz de hiç konuşmadık. Mağarada sadece benim hıçkırık seslerim yankılanıyordu.
"Blac, iblis olduğumu kimseye söylemezsin değil mi?"
Ona güvenim tamdı ama bedenimin ve ruhumun bu soruyu sormaya ihtiyacı vardı. Blac bana bakıp bir süre düşündü.
"Sen iblis miydin? Benim niye haberim yok? İblis kim?"
Gülümsedim. Gülümsedi. Tabii ki de bu sırrım ve diğer sırlarım onda güvendeydi; onunkiler de aynı şekilde bende...
Uzaktan silinik bir ruhun bize doğru yaklaştığını gördüm: Vaftiz annem. Blac onu göremiyordu elbette. Eğildi ve saçımı okşadı.
"Hazırsanız sizi saraya götüreceğim. Merak etmeyin; Simon, Ezra, Wilson, Londers, Freya, Lexerina ve Amaya da orada dinleniyorlar. Siz biraz dinlenip toparlanana kadar kimseyi uyandırmayacağım."
Başımı evet anlamında sallayıp ayağa kalktım. Blac de aynı şekilde... Ağlarken Blac'in elini tuttuğumdan habersizdim. Blac de aynı şekilde benimle ayağa kalktı ve bir anda kendimizi mağarada değil, okulun ortak salonunda bulduk.
Koltuklardan birinde Wilson yayılmış uzanıyordu. Diğer koltukta Londers, Lexerina, Freya ve Ezra... Tekli koltuk şöminenin başına çekilmişti, üstüne Amaya oturmuş kitap okuyordu. Hepsi bu yolculuğu sindirmeye çalışıyordu. Simon yaralı olduğu için eminim dinleniyordur.
İçeri girdik. Blac ne olduğunu anlamamıştı, ona baktım.
"Kafana takma, Nestina işte."
Ne demek istediğimi anlamıştı. İçeri girdiğimiz gibi hepsi ayağa kalktı. İlk Freya koşup boynuma sarıldı.
"Yaban çiçeğim!"
Ben onun yaban çiçeği değildim. Onun yaban çiçeği öleli yıllar olmuştu. Ben onun yaban çiçeğinin hatıraları verilen bir yabancıydım.
Ben de aynı şekilde ona sarıldım. Artık ailem yüzünden rol yapması gereken bendim.
Fakir falcının beceriksiz, acı dolu bir geçmişi olan kızını oynamak zorundaydım. Gerçi gerçek kimliğim de pek mutlu sayılmazdı ama olsun.
Tüm hepsi sıra ile bana sarıldılar. Bir iblise sarılıyorlar, düşman kanından olan bir varlığa ve onlar savaşçılar... Onlarla özlem giderdikten sonra neye özlem gidereceksem, gideli bir hafta bile olmadı hemen gidip Simon'ın odasına gidip kapıyı çaldım.
"Simon, müsait misin? Odaya girebilir miyim?"
"Elira Tabii, gir lütfen."
Ne bu heyecan, anlamamıştım. İçeri girdim. Simon'ın odası da tahmin edin hangi renkteydi? Turuncu. Kıkırdadım; tahmin edilmesi ne kadar da zor bir renkti! Simon yatağın içinde, yorganın içine gömülmüştü ama uyumuyordu, yarı oturur halde uzanıyordu.
"Elira, döndün mü? Bir an sen ve Blac'i kaybettiğimizi düşünmüştük ama buradasınız."
Yanına yaklaşıp başını kaldırdım ve yarasına baktım; iyileşme yolunda ilerliyordu.
"Yaran iyileşmiş. Ne demişler, erken müdahale hayat kurtarır," deyip gülümsedim.
Bugün benim için dünyanın en kötü günüydü ama tuhaf şekilde hep gülüp gülümsüyordum.
"Bir şeye ihtiyacın olursa ne yapman gerektiğini biliyorsun Simon."
"Ablama ve arkadaşlarıma sesleneceğim."
"Aferin sana."
Odasının kapısını çektim. Sessizliğe ve dinlenmeye ihtiyacı vardı.
Dinlenmeyi bilmem ama bu sarayda sessizlik yoktu. Dokuz tane yaşıtı aynı saraya kapatırsanız elbette sonuç böyle olurdu.
Koşarak kendi odama gittim. Kapısının kolunu tuttum. Umarım odam yıkılmamıştır; şu an yerde yatağımın parçaları veya etrafta meyve tabakları olabilirdi.
Derin bir nefes alıp kapıyı açtım. Sonuç, bir iblis olduğumu öğrenmemden daha çok şok ediciydi! Odam tam da bıraktığım gibi duruyordu. Nestina odayı dağıtmamıştı.
Nasıl olur? Bir saat odadan çıktığımda odayı yerle bir eden Nestina yani vaftiz annem nasıl yere bir çöp bile atmamıştı?
Aksine, yatağımın kenarına oturmuş uslu uslu beni bekliyordu.
"Bakıyorum da odayı dağıtmamışsın Nes... Yani şey, vaftiz anne. Kusura bakma, bu zaman alacak."
Gülümsedi ve ayağa kalkıp koşup bana sarıldı, aynı şekilde ben de ona...
"Hey, hey! Dur, kızının kemiklerini kıracaksın! Beni tekrar kaybetmek istemiyorsan mesafeli sarılma lütfen."
Geri çekildi.
"Ah, evet, affedersin! Yolculuğun seni yıprattığını unutmuşu-"
Koyulup ona sıkıca sarıldım.O benim gerçek annemdi, olmayı hak ediyordu. Ona olan sevgimi bile bana unutturmaya çalışmışlardı ve başaramamışlardı.
Üzgünüm ama sevgi ve değer savaşını vaftiz annem kazanmıştı; üzgünüm ama hiçbir zaman da kazanamayacaklardı.
Aradan günler geçmişti. Ben bir daha toparlanıp olanları sindirmiştim; kafamda sadece kalan birkaç soru kalmıştı.
Ve şu an o odanın önündeydim. İçeride boynu bükük duracaktım, hatta yere bakacaktım.
Ay Kitabı'nı kaybetmiştim ve ben şimdi Efendi Klem'in yüzüne nasıl bakacaktım? Zaten adam ve evren yok olmanın eşiğindeydi, bir de tek umudunu kaybettiğimi nasıl söylerdim ona? Tüm benim "Ruhlar Diyarı" dediğim ama asıl adının "Kadim Diyar" olduğunu öğrendiğim Kadim Diyar yüzüme tükürse haklıdır.
İçeri girdim. Oda bu sefer her zamankinden daha çok ışık alıyordu, hatta ışık odadan geçinmiyordu. Odanın tam ortasında Efendi Klem vardı, onun karşısında da bir minder... Efendi Klem düşündüğümün aksine gayet iyi gözüküyordu ve huzurluydu; laneti hafiflemiş olsa gerek, bedenindeki siyahlıklar yok olmuştu.
"İçeri gir, sevgili Ay Tanrıçam. Kadim Diyar çok uzun zamandır seni bekliyor."
Ay tanrıçası olacak kadar ne yapmıştım ki? Ay Kitabı'nı bile koruyamadım, ben miyim tanrıça? Birisi gıdıklasın da güleyim!
Yavaş, utangaç adımlarla ilerledim; suçluluk hissettiğim belli olsun da beni daha az azarlasın mümkünse. O geçmişimi hatırladığım yerde Nestina ve Tarien'e bağırdığı an ben korkudan ölüyordum, onları düşünemiyorum. En sonunda gelip elbisemin eteklerini toplayarak dizlerimin üstüne oturdum.
"Efendim, beni emretmişsiniz. Siz sormadan söyleyeyim: Ay Kitabı'nı düşmana kaptıracak kadar aptalım ben."
Efendi Klem'in yüzünde bir tebessüm belirdi, gözlerinde bir huzur vardı. Az önce Ay Kitabı'nı düşmanlara kaptırdığımı söylemiştim; acaba milyarlarca yıldır yaşadığı için duymakta sorun mu yaşıyordu?
Elini arkaya doğru uzattı ve bir anda elinde bir kitap resmen telekinezi ile yapıştı.
"Asıl aptal olanlar onlar. Neden, biliyor musun? O kitabın gerçek olmadığını anlayamadılar bile."
Nasıl peki? O kitap sahteyse neden bizi bu göreve göndermişti? Biz boşuna mı haftalardır oradan oraya sürünüyorduk?
"Peki kitap sizdeyse bizi neden göreve gönderdiniz efendim?"
Efendi Klem gülümsedi.
"Gerçeklerle kendin yüzleşmen için. Sen zeki bir kızsın; annenin ve babanın eğer iblis olduğunu görmeseydin gerçek geçmişine inanmazdın. Sen yıllardır tanıdığını sandığın annene mi güvenirsin, yoksa bir hafta tanıdığın yabancılara mı?"
Haklıydı elbette. Bunu gözlerimle görmeseydim onlara asla inanmazdım. Nasıl inanabilirdim öz annem ve öz babamın düşman tarafın başlarından olduğuna?
"Peki bana o mektubu yazan annem miydi? Veya o küreyi bana hediye eden yaşlı teyze kimdi?"
"İkisi de Nestina'ydı. Mektubu sana Nestina, Nerani yazmış gibi yazdı. Bu bize güvenmeni sağlayacaktı çünkü kafanda hep şu vardı 'Annem güveniyorsa ben de güvenebilirim.' O yaşlı teyze de aynı şekilde Nestina'ydı. Seninle küre yoluyla iletişime geçmeye çalıştık ama sen kürenin ne olduğunu bilmediğin için seninle iletişim kuramadık."
Tabii ya! Küre bu yüzden defalarca kez parlamıştı. Ben taşın doğası olduğunu düşünmüştüm ama o doğaüstü bir sır taşıyormuş.
"Peki neden ben o kadar şeyi unuturken Nestina ve Mora'ya olan tutkumu niye bana unutturamadılar?"
Efendi Klem'in her şeye cevabı hazırdı; o bu sınavın cevap kâğıdını çoktan okumuş olmalıydı.
"Baban senden iki şeyi silemedi Nestina'ya olan sevgin ve Mora'ya olan tutkun. Annen bunları hatırladığını fark edince sana Nestina'nın eski bir atan olduğu yalanını buldu, Moru da onunla ilişkilendirdi."
"Teşekkürler efendim, şu an için bu kadarı yeterli."
Aslında daha fazlasını istiyordum ama beynimi doldurmak istemiyordum zaten yeteri kadar alak bulak olmuştu.
"Önemli değil, Ay Tanrıçası. Geri kalan sorularını yanıtlamak için kapım sana her zaman açık," deyip bir anda başıma bir taç taktı. Tacın rengi altın, beyaz ve lilaydı; en üstünde ay şeklinde bir taş vardı. Taç, yıllarca çabaladığım ama takamadan elimden alınan taçtı.
🔮
Tarien, sarayın en yakınındaki ağaçların arasında oturmuş kılıcını biliyordu.
"Merhaba."
Tarien başını kaldırıp bana baktı; Nestina ona sürpriz olsun diye iksir işe yaramadı demişti.
"Merhaba Elira, hoş geldin."
"Usta"
Tarien'in gözleri fal taşı gibi açıldı ve başını kaldırıp gülümsedi. Kılıcı fırlatıp yanıma geldi ve bana sarıldı. Onu babam gibi görüyordum ama ona "baba" demeyecektim çünkü baba kelimesi benim için bir lanetti malum... Ona "baba" demek ona hakaret gibi olurdu.
Tarien çok güçlüydü; o şu an sarılıyordu ama benim kemiklerim teker teker kırılıyordu sanırım.
"Usta, yavaş! Bu aralar herkes beni sarılarak öldürmeye çalışıyor."
Tarien beni bıraktı, gülümsedim. Gülümsedi; kızına tekrar kavuşmuştu. Nestina'nın söylediğine göre aradıkları kızları her zaman benimmişim, gözlerinin önündeydim. Onlar bunu biliyordu, sadece benim gözlerim kör edilmişti.
"Aman Yüce Klem aşkına! Tanrıçalık tacını mı aldın?"
İkinci bir sarılma...
"Tebrik ederim minik kaplanım. Artık sen hem Tanrıça hem de iki dünyanın elçisisin."
Hem de iblisim...
Bölüm etkileşimi
