8. bölüm · Kehanet:Kehanet in Gölgesi

Kehanet için kaçış🔮

Maery_ Books

İnsanlar hayatları değişeceği zaman mavi kelebek görürlermiş. Ben hangi mavi kelebeği gördüysem; o mavi kelebegi, umarım kertenkeleler onu afiyetle yer! Nestina şu an içeride bizim ekip ile buluşmak için bekliyordu. Ruh hastası Kızıl Ruh, pelerin giyip içeri gitmişti. Bizimkilere umarım kalp krizinden bir şey olmazdı. Düşünsenize; salona gidiyorsunuz ve havada, kırmızı bir pelerin içinde bir insan olmadan havada duruyor İçeriden tiz bir çığlık sesi duydum. Aynı anda kılıç kınından çıkarken çıkardığı o keskin sesi de... Sanırım Blac kılıcını çıkarmış, Kızıl Ruh'a saldırmaya çalışıyordu. Ama bilmediği bir şey vardı ki; ölü birini öldüremezdi. İlk tanıştığımızda Nestina'nın üstünde bunu defalarca kez denemiş biri olarak söylüyorum. Umarım Nestina onları ikna edebilir ve yolculuğa bir an önce çıkarız; çünkü bu yavaşlığımız bir yandan da Klem'i yavaşça yok ediyordu .

Sabah

"Anlaştığımız gibi Elira; biri sana mektupla ilgili bir şey derse duymadın, görmedin, bilmiyorsun!" diye kırkıncı kez Kızıl Ruh tembihlemesini yaptı.
Bu iki gündür, her zamankinden kat kat daha stresliydim ve Kızıl Ruh beni daha çok strese sokuyordu. Aklıma durmadan; gözleri kapalı ejderhalar, muhafızlar ve hizmetçilerin telaşı, tanrı ve tanrıçaların gözlerindeki korku ve Klem'in kararmış kolu gelip duruyordu. Şu an öğlen saatlerinde olmamıza rağmen hava turuncuydu. Muhafızlar; Bayan Norel ve Bay Benjamin'in valizlerini at arabasına taşıyordu. Simon'un ailesi dün gece geri dönmüştü. Zavallı Amaya'nın ailesi ise sadece mektup yazıp işlerinin çok yoğun olduğunu, bu yüzden gelemeyeceklerini yazıp bununla yetinmişlerdi "Tamam Nestina," deyip bıkkın bir nefes verdim ve botlarımın bağcıklarını bağladım. Nestina soru yağmuruna devam etti "Ayrıca ders yok, nereye gidiyorsun?"
"Kahvaltı yapıpıp,İdman yapmaya, idman odasına gidiyorum," dedim ve kaçarcasına odadan çıktım Hızlıca yemek yemek için yemek salonuna gittim. İçeri girer girmez sıcak ekmek ve yağlı pastırma kokusu burnumu okşadı. İçeri girip tabağımı ağzına kadar doldurdum; ne kadar yersem o kadar iyiydi. Ormanda eminim aç kalacağım günler olacaktı. Uzun süre aç kaldığınızda vücudunuz fazla kilonuzu besin olarak tüketiyordu... Bu bilgiyi nereden biliyordum, hatırlamıyorum.
Tabağımdaki sıcak susamlı ekmekle başladım. Saraydaki favorim kesinlikle sıcak susamlı ekmekti; o olmadan yemek yemek bile istemiyordum. Daha birkaç hafta öncesine kadar bir tas çorba ve bir dilim ekmek bulsam şükreden ben, susamlı ekmek olmadan yemek yiyemez oldum. Tuhaftı; saray hayatına hızlı alışmıştım. Eğer sınavları geçemezsem elimde patlardı ama şu an bunu düşünmeye zamanım yoktu; çünkü ağzıma ekmeği tıkmakla meşguldüm Elimi salladım istemsizce. Yanıma gelen Amy, yüzsüz ve istemsiz şekilde sordu "Ne arzu edersiniz Madam Elira?" Anında sorusuna cevap verdim "Ananas suyu istiyorum." Ayaklarını yere süre süre gitti ve elinde bir sürahi ve bardakla geldi. Bardağı sertçe masaya koyup üfleyerek bardağa ananas suyu koydu ve asla beklemediğim o soruyu sordu: "Lord Endra ile yakın arkadaşsınız?"
Yüzü gayet asık ve suratsızdı; onu bu kadar rahatsız eden neydi? Blac, benim okuldaki arkadaşlarımdan biriydi. Koruyucu olmak için, takım arkadaşınızla çalışma uyumunuzdu... Bu durumu sarayda çalışmasına rağmen bilmiyor muydu? Geçen sefer ormanda idmana gittiğimizde bizi gidip Bay Vespara'ya söylemiş; bir de utanmadan onunla beraber çitlerin orada bizi beklemişti! Bay Vespara'ya söylerken okuldan atılacağımızı düşünmemiş miydi? Artık bunun bu aptallıkları yetmişti. Bu son sorusu, bardağı taşıran son nokta olmuştu. Yeteri kadar derdim vardı, bir de bu salak ile uğraşıyordum. Kaşlarımı çatıp gözlerimi üstüne diktim
"Sana ne? Niye haddin olmayan şeylere karışıyorsun? Seni ilgilendirmez!"Amy tam ağzını açmış bir şey söyleyecekken, arkasından bir el ağzını kapattı. O el, annesi Bayan Mila'nın eliydi. Bayan Mila; revirdeki temizlik işini ve mutfaktaki bulaşık işini halleden bir hizmetçiydi. Kendisi çok sevimli ve tatlı bir kadındı; böyle pamuk şeker gibi bir kadından böyle bir salak nasıl doğmuştu, anlamamıştım.
"Kes sesini Amy!" dedi ve kızını kolundan tutup arkasına doğru çekti. Bana bakıp hafifçe eğildi "Çok özür dilerim Madam Elira, sanırım sizi rahatsız etti. Çok üzgünüm." Anında elimle durmasını işaret ettim "Lütfen Bayan Mila, lütfen önümde eğilmeyin. Neredeyse annemden büyüksünüz, bu yakışık almaz." Bu doğruydu; kadın benden yaşça büyüktü ve salak kızı yüzünden böyle utançla önümde eğilmemeliydi. Bayan Mila gülümseyip kızını sürükleyerek yemek salonundan çıktı. Sona kaldığım için salon bomboştu. Tek başıma taş duvara bakarak yemek yedikten sonra Çıkıp hemen idman sınıfına gittim. İçeriden kılıç sesleri geliyordu. Kapıyı açtığımda Blac, mükemmel şekilde önünde duran mankene kılıç savuruyordu. Yavaşça kapıyı kapattım. Bana döndü; gözleri endişe ile doluydu ama bir anda ifadesini değiştirdi. "Merhaba," diyerek içeri doğru yürüdüm. "Merhaba," diye yanıtladı. İlerleyip ayaklı hedef tahtası ve ok ile yay setimi aldım. Bay Malcom hepimize özel birer yay ve ok seti yapmıştı. Mor işlemeli siyah yayımı ve siyah oklarımı aldım Hedef tahtasını yerleştirip geri geri gitmeye başladım. İyice uzaklaşınca yayı kaldırıp oku taktım. Blac yanıma geldi. 'Ok ve yay kullanmayı da biliyorsun demek...' Tam o sırada yayı gerdim ve oku bıraktım. Ok havada süzülerek hedef tahtasını tam on ikiden vurdu. Yüzümde bir gülümseme belirdi. 'Yanlış anlama ama..." Duraksayıp devam etti "Geçmişte bir soylu eğitmeninden ders aldın mı? Bu kadar iyi dövüşüp silah kullanman öyle ormanda bir saatlik idman yapmakla olmaz," diye bir soru yöneltti.
Düşündüm beni biri zamanında ormana götürüp eğitim vermişti. At binmeyi, dövüşmeyi ve silah kullanmayı öğretmişti ama kimdi, onu tam hatırlamıyordum. Beynimde sadece siyah, kara bir silüet beliriyordu. Aslına bakarsak on altı yaşımdan öncesini o kadar silik hatırlıyorum ki... Düşündüm hayatımda beni eğitebilecek tek adam büyükbabamdı. Daha önce soylu bir eğitmenle tanışmamıştım. Bu yüzden büyük ihtimalle bunları bana büyükbabam öğretmişti. Şu an başka bir seçeneğim de yoktu "Hayır, hiç soylu birinden eğitim almadım. Beni büyükbabam eğitti!" Blac'in yüzünde garip şekilde bir tebessüm oluştu: 'Büyükbaban gerçekten iyi bir eğitmenmiş.' Tam o sırada bir oku daha yerleştirip fırlattım. O, önceden attığım okun üstüne saplandı; tekrar tam on ikiden vurmuştum! Hızlıca bir ok daha çıkardım ve tam on ikiden vurdum. Blac, "Senden korkmaya başladım Minerth," dedi. "Ha, unutmadan; elini umarım çok kıpırdatmıyorsundur? "
Adamın sorduğu soruya bak! Klem yok oluyor, evren çökmekte, diyar yok olmak üzere; adam bana elimi çok kıpırdatıp kıpırdatmadığımı soruyor. Sabır tanrım! Oda benim ok atışlarımla dolmuştu, Blac ise hala beni izliyordu. Bir süre sonra kolumun ağrıdığını fark ettim ve odama çıkmaya karar verdim. Sarayın uzun taş merdivenlerinden çıkmaya başladım. Beynim durmuş gibiydi çünkü aklıma sürekli Klem'in kararmış kolu ve bu akşam Nestina'nın yapacağı gizli buluşma geliyordu. Odamın kapısını açtım; Kızıl Ruh elindeki mor küreme tuhaf şekilde bakıyordu Beni görür görmez bana baktı ve cıvıldadı "Demek geldin. İşlerin bittiyse asıl işlerimize başlayalım."
Ne, asıl işlerimiz mi? Bizim başka işlerimiz de mi vardı? Tüh! Oysa idmana ara verip tüm gün uzanıp tavana bakarak hayatımı sorgulamak istiyordum. Ama vadide milyarlarca insan yokmuş gibi kaderin kumarını ben kazanmıştım ve artık o masaya kafamı o kadar gömmüştüm ki, tek bir yanlış hamlede kaybedecektim. Bu yüzden ne geri adım atabiliyordum ne de ileri ile ilgili hayal kurabiliyordum. Hayatım belirsizliklerle doluydu.
Belirsizlik; yani en nefret ettiğim şey. Bir rivayete göre, eğer bir şeyden nefret ederseniz o sizin peşinizi hiç bırakmaz; o nefret artık sizin lanetinizdir. Benim lanetim de belirsizlikti. Annemin mektupta ne demek istediği belirsizlikti, Klem'in yaşayacağı belirsizlikti, Aroe'nin yarın savaş açmayacağı belirsizlikti, Ay Kitabı'nı bulacağımız belirsizlikti... Hatta benim yarın yaşayacağım bile bir belirsizlikti ve ben bu belirsizliklerin arasında boğulmuştum Kızıl Ruh konuşmaya başladı. Çenesi açıldığına göre, kavganın kapısının kilitleri de açılmaya başlamıştı.
"Evet, ilk olarak bana bir pelerin... Bu mümkünse saçlarım gibi kırmızı ve bordo olsun," dedi.
Anında cevapladım: "Tabii canım, pelerin dükkanım var ya benim! Sana oradan at kılından işlenmiş, kırmızı böceğinden elde edilen boyadan yapılmış bir pelerin ayarlarım."
Dalga geçtiğimi anlamış olmalı ki gözlerini devirdi. "Deli misin sen? Zaten sarayda kaçak şekilde konaklıyorsun, bir de utanmadan gelmiş bana pelerin siparişi veriyor. Sen çuval bulsan dua et!"Kızıl Ruh kollarını bağlayıp dudaklarını büzdü. Gören sanırdı ki ben annesiyim de çarşıda gördüğü oyuncağı almamışım. Bu kadın beni delirtmek için kodlanmıştı resmen!
"Bana ne, ben kırmızı istiyorum! Eğer kırmızı olmazsa oturup burada ağlarım," dedi çocuksu bir inatla.

🔮
Nestina, elindeki kırmızı pelerini iki yandan tutup odada kendi etrafında dönmeye başladı. Sanki altı yaşındaki bir çocuktu da ona yeni bir elbise alınmıştı; öyle bir neşesi vardı.
İki buçuk saatlik kavgamızın ardından Kızıl Ruh, gidip giyinme dersi sınıfından kırmızı bir pelerin çalmıştı. İçeride binlerce kıyafet olduğu için anlaşılmayacağını biliyordum ama yine de sinir olmuştum.Pelerin siyah olsaydı dünyanın sonu mu gelecekti? diye geçirdim içimden. Gerçi pelerin siyah olsa da olmasa da, dünyanın sonu zaten yakın gibiydi Nestina'nın başka bir derdi kalmadığına göre, akşama kadar önümüzdeki tek engeller su gibi akan zaman ve bende asla olmayan sabırdı.
🔮
Süzüle süzüle ortak salona doğru ilerledi. Nestina, kırmızı pelerinin kadife dokusu tenine temas edip onu ısıtıyordu. Ortak salon şu anda boştu; tek ses sadece onun duyabildiği kendi nefesinin sesi ve tik tak sesi çıkaran taş duvarın üstündeki saatin sesiydi.
Buluşmaya tam beş dakika kalmıştı ve şimdiye kadar olan her şey planladığı gibiydi. Saat tam on ikiye saniyeler kalmıştı. Ağır bir adım sesi duydu, ardından başka bir adım sesi daha, ardından başka adım sesleri daha...
Ve saat tam on iki olduğunda; eli kılıcının kınında olan Blac ve Londers, Londers'ın arkasına saklanmış olan Lexerina, onun ardından eldivenlerini elinden çıkarmış Freya ve yanında Ezra, arkalarından ise Amaya ve Simon orta salona saldırmaya hazır şekilde girmişti.
Etraflarına baktılar ve havada duran pelerini görünce hepsinin gözleri büyüdü. Freya'dan tiz bir çığlık yükseldi ama anında Ezra, Freya'nın ağzını kapadı. Blac kılıcını kınından çıkarıp havada asılı duran pelerine saldırdı; ama bilmiyordu ki onu giyen zaten ölmüştü. Diğerleri de havada asılı duran pelerine, yani Kızıl Ruh'a saldırmaya başladı. Kızıl Ruh kılını bile kıpırdatmadı; çünkü ona asla zarar gelmiyordu. Zarar gelen tek şey, giyinme dersi sınıfından çaldığı kırmızı kadife pelerindi. Sonunda konuşmaya başladı Nestina "Ne kadar sıcak bir karşılama sevgili dostlarım! Aynı karşılamayı Elira da yaptı. İsterseniz sabaha kadar saldırın ama maalesef yaptığınız hiçbir darbe bana işlemez," dedi ve pişkince sırıttı.
Sözü biter bitmez tüm koruyucu adayları geri çekildi. Freya konuşmaya başladı "Arkadaşım nerede? Ona ne yaptın" O sevimli kızdan eser yoktu; o çiçek gibi olan kız, şu an bir canavar gibi ağzından ateş püskürüyordu.
Nestina göz devirdi "Merak etmeyin, sizi buraya toplamak için ufak bir tehdit lazımdı; bu yüzden küçük bir yalan söyledim." Düşünüp devam etti
"Hem emin olun, Elira'yı kuyuya atmış olsaydım; kuyu, Elira'yı ikinci dakikada geri gönderirdi!" Londers'ın arkasında korku ile titreyen Lexerina sordu "Bizi niye çağırdın?" Titriyordu, oldukça korkmuş gibiydi.
Nestina ona baktı. 'Wilson'ın ikinci versiyonu da bu herhalde... Neyse, mecburen alacağız,' diye içinden geçirdi. Ardından konuşmaya başladı sesi oldukça nazik ve çaresizdi "Belki inanması zor ama ben Nestina Huntingonsia. İlk koruyucu adaylarındanım ve Dragon Vadisi'nin size ihtiyacı var. Sizden yardım istemeye geldim."
Amaya'nın gözleri parıldadı; bir bakıma mutlu olmuş gibiydi ama bir yandan da şüphelenmişti. "Peki neden seni değil de sadece pelerini görebiliyoruz?" diye bir soru yöneltti.
Nestina "Beni sadece benim soyumdan olanlar, benim rızamla görebilir. Sadece pelerini görme sebebiniz; ben bu dünyaya ait değilim. Bu yüzden bu dünyaya ait olan pelerini görüyorsunuz," dedi.
Sözü biter bitmez Freya ve Blac aynı anda aynı soruyu sordu "Peki seni Elira görebiliyor mu?"
Diğerleri şok içinde Freya ve Blac'e baktı. Bu sefer soruyu soran Ezra'ydı "Elira ne alaka?"
Freya o sırada Blac'e döndü "Sen nereden biliyorsun? Bu Elira'nın sırlarından biri!"
Blac anında cevap verdi "Daha önce sohbet ederken söylemişti."
Amaya'nın sabrı taşmıştı, sinirle bağırdı "Neyi?!"
Tam o sırada Nestina araya girdi "Elira ile benim aramda soy bağı var. Bu yüzden Elira benim rızamla beni görebiliyor." Koruyucu adayları uzun süre birbirleri ile göz teması kurduktan sonra Nestina devam etti "Her neyse, bırakın Elira'yı. Şu an daha önemli bir sorunumuz var. Hepiniz eminim Karanlık Kral Aroen'i tanıyorsunuzdur."
Amaya anında cevap verdi Aroen ile olan savaşı binlerce kez okumuştu: "Evet, sizin yendiğiniz... İblisleri ile vadiyi yok eden," diye cevapladı.
Nestina konuşmaya devam etti "Onun zincirleri koptu ve şu an geri dönmek için hazırlanıyor. Bu yüzden bana ve Diyar'a yardım etmelisiniz."
Simon elini kaldırdı; böyle tuhaf bir durumda bile disiplinli olması gerektiğini düşünüyordu "Peki böyle bir durumda eğitmenlerle çalışmak daha iyi olmaz mı? Ne de olsa biz daha adayız, onlar yıllardır bu işi yapıyor,"dedi çekingen bir ses tonu ile.
Nestina, Simon'a döndü "Eğitmenleriniz o kadar korkak ki, sizin yüreğinizdeki cesaret ile yarışamazlar. Bu yüzden bana siz gereklisiniz. Kabul edip etmeyeceğinizi düşünmek için 5 dakikanız var. Normalde size bir hafta düşünmeniz için süre verecektim ama işler ciddiye bindi." Koruyucu adayları bir süre toplaşıp fısıldaşmaya başladı. Beş dakikanın sonunda hepsi aynı hizada durup Nestina'ya baktı. Blac öne çıkıp konuşmaya başladı
"Kabul ediyoruz."
Nestina'nın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. "Emin misiniz? Bu iş kolay olmayacak. Ölebilirsiniz, sakatlanabilirsiniz, hatta kendinizi bile kaybedebilirsiniz."
Nestina'nın cümleleri biter bitmez Blac gözlerini kararttı ve kendinden emin bir ses tonu ile konuşmaya başladı
"Koruyucu olmak diyarı ölümüne korumak değil mi? Eğer diyarı korumamız gerekirse koruyacağız."Nestina gururlanmışa benziyordu. Ağzından sadece iki kelime döküldü "Aferin size." Yürümeye başladı. "Benimle gelin. Detayları size Elira verecek, konuya şu an en hakim olan o." Hepsi Nestina'yı takip ederek Elira'nın odasına doğru yürümeye başladılar.
🔮
Kapımın birinin vurması ile irkildim. Sanırım Nestina işini bitirmişti. Kapıyı açtığımda; tıpkı büyükannem milleti fal bakarak dolandırırken girdiği kılıkta Nestina ve Wilson hariç tüm koruyucu adaylarını gördüm. Hepsinin gözlerinde büyük bir cesaret görüyordum. Kısa bir göz temasından sonra:
"Hızlıca girin! Biri sizi ve şu deliyi görürse biteriz!"
Hepsini hızlıca odama doluşturdum ve yere oturttum. Ardından ben de bağdaş kurarak yanlarına oturdum. Yapmam gereken tek şey, onlara bu yolculuğu anlatmaktı.
🔮
Meraklı gözlerini anlatmaya başladığımdan beri bana dikmiş olan Amaya konuşmaya başladı"Yanlışım yok değil mi? Tüm sarayı uyutup saraydan kaçacağız, ardından bir kadına gidip ilk taşın yerini öğreneceğiz ve on ormanda taş arayacağız... En sonunda da Ay Kitabı'nı bulacağız. Çocuk oyuncağı!" Çocuk oyuncağı mı? Neden bahsediyordu? Madem çocuk oyuncağıydı, neden sadece bir ormanı tur attığı günün ertesi revire kaldırılmıştı? Amaya'nın her şeyi kolay ve aşağıda görmek gibi bir sorunu vardı. Eğer bu kolay bir görev olsa, neden olabildiğince çok kişi ve güç toplamaya çalışıyorduk?
"Evet plan öyle ama emin ol hiç kolay olmayacak. Yarındaki planı son bir kez daha gözden geçirelim," dedim.
Nestina, yani Kızıl Ruh bana döndü "Evet, yarın öğleden sonra Elira ve Blac gidip gizlice saraydaki erzaklardan alacaklar." Bana ve Blac'e döndü "Ne kadar konserve ananas, kuru et veya paketlenmiş ekmek varsa alın. Ayrıca birden fazla şişe su alın; önünüze eminim çok fazla akarsu kaynağı çıkmaz."
Ardından Amaya, Lexerina ve Simon'a döndü "Siz iksiri hazırlamam için bana yardım edeceksiniz."
Ve son olarak Freya Ezra ve Londers'a döndü "Siz de atları ve çadırları hazırlayacaksınız."
Ardından büyülü haritayı çıkarıp tam ortamıza serdi ve Esinti Ormanı'nın en başına kırmızı bir nokta koydu. Yarın akşam gece yarısı saraydan atlarınızla çıkacaksınız Eli ile kırmızı nokta koyduğu yeri işaret etti "Kyle'ı burada bulacaksınız. Zaten sizi bekliyor olacak. Bir ağaç evde yaşıyor, kapısını çalın. Eğer evde yoksa kapıda bekleyin, eminim güneş batmadan gelecektir.Ertesi sabah erkenden kalkıp kahvaltıya indik. Kahvaltıda detayları konuştuğumuz için Wilson'dan olabildiğince uzakta oturmuştuk. Öğlen saati geldiğinde Blac ve ben mutfağın kapısının önündeydik. Blac'e döndüm"Evet, her kapıyı açabilen arkadaş... Marifetlerini görelim," diye dalga geçtim ve kıkırdadım.
Blac bana baktı. En son ormana gittiğimiz gün o sayfa kapandı, Minerth doğru söylüyordu; Amy ile o günden beri bir kere bile konuşmamıştı. Amy gözleri ile sağ olsun Blac'e olan ilgisini gösteriyordu ama Blac karamsar bakışları ile ona bir kez bile bakmamıştı.
"Evet, o zaman şöyle yapıyoruz kargacık: Sen gidip Amy'ye önce selam veriyorsun, ardından bir şekilde anahtarı alıp kilerin yerini soruyorsun. Anlaştık mı?" Bunu duyar duymaz Blac sabır çekip uzaklaştı. Aradan 15 dakika sonra yüzü asık geldi. Hemen konuşmaya başladım "Ne oldu, vermedi mi anahtarı?"
Tam o sırada Blac hızlıca elini arka cebine attı ve bir anahtar çıkardı. O an savaşı başarmış gibi hissediyordum. O an vücudumu kontrol edemedim ve Blac'in boynuna atladım. Bunu fark ettiğim an geri çekildim.
"Şey, affedersin," diyerek özür diledim.
Blac güldü. "Sorun yok Minerth, arkadaşız öyle değil mi?"
Anında Evet," dedim. Arkasını döndü ve konuştu "Hadi o halde gidelim de şu kileri talan edelim."
Blac'i takip ettim ve en sonunda sarayın alt bodrum katına indik. 'Kiler' yazan kapı tam solumuzda kalıyordu. Hızlıca etrafı kontrol ettim; etraf boş gözüküyordu. Blac kapıyı açtı ve dışarı çıktı, bana baktı"Sen gir, ben gözcülük yaparım."Başımı salladım ve içeri girdim. İçerisi benim eski odam ile aynı boyuttaydı; bir sürü raf vardı. Cebimdeki çuvalları çıkardım; içeri girmeden önce iki çuval saklamıştım. İçlerine kurutulmuş etler, paketli ekmekler, konserve yiyecekler ve sığdırabildiğim kadar şişe su koydum.
İşim bitince "Pişt!" diyerek Blac'e seslendim. İrkilen Blac kafasını içeri uzattı; sevimlice gülümsedim"Bana yardım et de şunları odama taşıyalım."
Blac etrafı kolaçan ettikten sonra geldi. Çuvalların üstüne pelerinlerimizi örttük ve kucağımıza aldık. Odaya kadar o kadar hızlı yürüdük ki, hatta ben bir an kendimi koşarken buldum; ama eninde sonunda odama varmış, görevi tamamlamıştık.

Nestina Amaya Lexerina ve Simon Cephesi:

Bitki yetiştirme sınıfında büyük bir telaş vardı. Nestina masanın başında iksiri hazırlıyordu; Amaya ve Lexerina da ona bitkileri ve istediği şifalı karışımları getiriyordu. Simon ise Nestina'nın yanında ona istediği araç gereçleri veriyordu.
Nestina mini tüpün altını biraz daha açtı ve Simon'a döndü "Simon, kepçe ver ve bana bir cam şişe bul! Ha, ayrıca hemen burunlarınızı kapayın; iksir hazır! Kokusu bile sizi bayıltmaya yeter!."
🔮
Ses tanıdıktı. "Yoksa lütfen tahmin ettiğim kişi olmasın," dedim içimden. İçeri Wilson girdi.
"Demek böyle önemli bir göreve beni götürmemeyi düşündünüz!"
Utanmadan bir de alınıyor! Sanki gerizekalı, dört gün önce çizilen dizi için serum bağlatmamış gibi... Tanrım, olmaz! Bu gerizekalıyı götürürsek, Aroen'e kalmadan biz vadiyi yok etmiş oluruz.
Ben daha ağzımı açmadan, sağ olsun Blac duygularıma tercüman oldu: "Bana bak ödlek, defol git odana zıbar! Eğer sesin çıkarsa kılıcım ile o dilini kesmekten kaçınmam bilgine.!"
Wilson güldü. "Ya beni de götürürsünüz ya da sizi Bay Vespara'ya söylerim!"
Bak sen! Bizim küçük ucube Wilson tehdit etmeyi de öğrenmiş. Bu sözleri keşke kasabada dayak yerken de bilseydi En sonunda sinirden delirmiş şekilde konuştum "Lanet olsun! Bırakın, bırakın gelsin!"
Wilson o anda mutluluktan gülümseyip dans etmeye başladı. Nestina o sırada elindeki küçük şişe ile odadan çıktı. Havada içinde kimse olmadan duran pelerini gören Wilson, korkudan yere düştü. "Anneciğim, o ne öyle?!"
Aldık başımıza belayı... Daha Nestina'dan korkuyorsa, benim şimdiye kadar gördüklerimle korkudan ölmem lazımdı. Nestina bana baktı: "Bunun burada ne işi var?" diye sordu. Haklıydı.
Tam o sırada gözlerim karardı ve başım havaya kalktı. Ortak salon kayboldu; bir anda kendimi kendi odamın kapısının önünde buldum. Wilson kapı deliğinden eğilmiş içeri bakıyordu. Silkelerindim, her şey eski haline döndü. Tekrar ortak salondaydım. Az önce bir görü görmüştüm; tabii ya, Wilson dün gece odanın kapısını dinlemişti!
Nestina sormakta haklıydı çünkü Wilson plana kaçak girmişti. Nestina'ya döndüm "Ne işi olacak? Kapı dinlemiş, şimdi bizi tehdit ediyor. Lanet olsun ki... Hadi sende Nestina, bayılt şunları da çıkalım artık şu saraydan!"Nestina Wilson'a döndü

"Çocuk, madem geldin bir işe yara! Sana vereceğim iksiri hava ile tüm saraya yay; hatta mümkünse sen de biraz kokla!"

Nestina bize döndü "Wilson hariç hepiniz odalarınıza gidin! Çocuk, sen de eğer geleceksen burnunu tut!"
Hepimiz Freya'nın odasına doluştuk. Aradan otuz dakika geçtikten sonra odadan çıktık. Tüm saraya soğuk bir sessizlik hakimdi; tek ses dışarıdaki rüzgarın sesiydi. Ortak salona gittik ve sabah koltuğun altına sakladığımız silahlarımızı çıkardık.
Ekibimle ilgili yeni bir şey öğrenmiştim Tek kılıç kullanmayı bilen kız benmişim. Lexerina kılıcı tam olarak kavrayamıyormuş, bu yüzden hançer ve sarmaşıklarını kullanıyormuş. Amaya ise uzun olduğu için yanlış bir harekette zarar görmekten korkuyormuş. Freya içinse kılıç ağır olduğu için denge kuramıyormuş. Onlar sadece hançer aldı. Neyse, hançerlerimi bacağımdaki kına sakladım ve kılıcımı kınına koydum.
Artık gidebilirdik. Sarayın uzun taş merdivenlerinden indik.Aşağı inerken biraz etrafa bakındım; herkes şişlenmiş gibi yatıyordu. Aşağı öyle hızlı iniyorduk ki, sanki biri bizi yakalayacaktı. En sonunda bahçeye ulaştık; Nestina buraya kadar gelecekti.
Nestina'ya baktım "Ben gelene kadar odam yıkılmamış olsun, kızıl tilki!"
Nestina güldü ve bize el salladı. Biz koşmaya devam ediyorduk. En sonunda ahıra ulaşmıştık. Sabah zaten heybelere yiyecekleri ve gerekli olan eşyalarımızı koymuştuk. Night'ın üstüne bindim. Diğerleri de aynı şekilde atlarının üstüne bindi ve arka kapıdaki gizli kapıya doğru ilerlemeye başladık.
Ardından arka kapıdan çıktık ve Mercan Ormanı'na doğru atlarımızı koşturmaya başladık. Artık geri dönüşümüz yoktu. Kader bizi çağırmıştı ve biz de gitmeyi kabul etmiştik. Dönüp dönemeyeceğimiz bir belirsizlikti ama Nestina'nın dediği gibi; kehanet başlamıştı ve hepimiz bunun bir parçası olacaktık. Ölü ya da diri.