6. bölüm / 30
Kehanet:Kehanet in GölgesiPusu🔮
Bölümler 30Şu an: Pusu🔮
- 1 Vadinin Başlagıcı🔮4.192 kelime
- 2 Güçlerin doğuşu🔮5.423 kelime
- 3 Koruyucuların elçisi🔮6.296 kelime
- 4 Kızıl bela🔮3.660 kelime
- 5 Saklananlar🔮5.399 kelime
- 6 Pusu🔮6.986 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 Yalanlar ve Korkular🔮4.983 kelime
- 8 Kehanet için kaçış🔮3.240 kelime
- 9 Kyle🔮3.949 kelime
- 10 Gömülen çığlıklar🔮3.313 kelime
- 11 Kanatlar Ve Düğün🔮3.030 kelime
- 12 Düşmanın Prangası🔮3.570 kelime
- 13 İtirafların Tokadı🔮1.165 kelime
- 14 Çamurdan Doğan cesaret🔮3.507 kelime
- 15 Karanlık sular🔮3.781 kelime
- 16 Elf in Şifası3.788 kelime
- 17 Demirci'nin ocağı3.406 kelime
- 18 Taverna nın melodisi 🔮3.414 kelime
- 19 Ortaya çıkan Cevher 🔮4.272 kelime
- 20 Son yolculuk🔮3.764 kelime
- 21 Kırık Kadeh🔮3.609 kelime
- 22 Cadı nın kazanı🔮3.602 kelime
- 23 İhanet in Böylesi 🔮3.210 kelime
- 24 Yeşil gözlü prenses 🔮2.181 kelime
- 25 Taht Oyunu🔮2.684 kelime
- 26 Oyuncak mı Kılıç mı 🔮2.361 kelime
- 27 Şeytan'ın sözleşmesi2.351 kelime
- 28 Gerçekler ve iblisler🔮3.424 kelime
- 29 Kırılan Düzenek🔮1.810 kelime
- 30 İkinci Bir kader🔮1.892 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
UYARI:BU BÖLÜM ÇOK FAZLA VAHŞET İÇERMEKTEDİR HASSASİYETİ OLAN VARSA BU BÖLÜMÜ GEÇMESİ ÖNERİLMEKTEDİR!
Vadinin en dipsiz çukurundaki sessizlikten daha fazla sessizlik hakimdi. Tanrılar ve tanrıçalar tahtlarına oturmuş kara kara düşünüyorlardı. Sessizliği bozan Tarien oldu: "Evet, burada neden toplandığımızı hepiniz biliyorsunuz. Vadi tehlike altında. Vadinin çökmesi; ejderlerin ve Klem'in çökmesi demek. Ve eğer Klem çökerse Var olan her şeyin yok olacağını da..."
Alex, Tarien'in lafını böldü. Salondaki en genç üye oydu. "Klem çökerse evrenlere ne olur ki?" dedi. Epey meraklıydı. Tanrılık koltuğuna oturalı daha bir yıl bile olmamışken Aroen'in zincirlerinin kırılması ve bir savaşın gerçekleşeceğini bilmesi onu strese sokuyordu. Tanrı ve tanrıçalar arasında en hassas ve en korkak üye oydu.
Tarien donuk bakışlar ile karşısındaki işlemeli mermer duvara odaklandı. "Klem ölürse evrenler çöker. İnsanların varlığı yok olur, çiçekler solar, topraklar kurur, denizler taşar, yağmur bir daha yağmaz, hayvanlar açlıktan mevta olur. Kısacası bu savaşı kaybedersek ve Klem'e bir şey olursa o zaman yaşayanlar sonsuza kadar yok olur. Evreni ile Klem aynı ruhu taşıdığı için vadiye olan tüm zararlar Klem'e oluyor. Kısacası vadiye olan zarar Klem'e, Klem'e olan zarar bize oluyor. Bu yüzden sonuna kadar Aroen ve iblis ordusu ile savaşmalıyız, karşımızdakiler kimler olursa olsun."Bu sefer Afernea elini kaldırdı. "Peki, sevgili Ay Tanrıçası neden aramıza katılım sağlamadı? Umarım kötü bir şey yoktur," diye sevimlice sordu Nestina için. Aralarında en yaşlı üye Afernea'ydı, oysa yirmi yedi yaşındaki bir kadın gibi duruyordu. Kimse Alex'in onun oğlu olduğuna inanmıyordu.Nestina hafifçe selam verip konuşmaya başladı: "Sizi çağırmamızın bir diğer sebebi de bu. Ay Tanrıçası geçmişini unutmuş durumda. Aiden ona giderken her şeyi unutturmuş olmalı. Bırakın tanrıça olduğunu, beni ve Tarien'i bile hatırlamıyor."
Nestina'nın morali bozulmuşa benziyordu.Tarien yavaşça elini Nestina'nın omzuna atıp hafif bir tebessümü dudaklarında belirtti. "Hatırlayacak kırmızı gül buketim, sadece biraz beklemeliyiz, o kadar."Bu sefer konuşan Andre'ydi. "Ama Aroen neden bir milyardan aşkın yıl sonra geri dönsün ki? Ayrıca o zincirler Ejder Laneti ile kenetlendi; o laneti hiçbir iblis yok edemez. Yıllardır orada zayıflamış olmalı. Zayıf haldeyken o zincirleri kırıp kaçmış olması imkansız," dedi. Sesinden şok olduğu belli oluyordu.
Tarien bir saniye duraksadıktan sonra konuşmaya başladı: "Haklısın Andre. Dragon Laneti'ni bulan Klem bile kıramazken Aroen'in kırması çok saçma. Çünkü bana sorarsan o zincirleri o kırmadı; bizim soyumuzdan gelen biri kırdı ve ardından o da Aroen'in ordusuna katıldı. Kim olduğunu bilmiyorum ama başka bir seçenek aklıma gelmiyor. Aranızda soyundan bir kişi bile olsa yaşayan var mı?" dedi. Sesi oldukça endişeliydi ve teker teker tanrı ve tanrıçalara döndü.
Nestina kocasına baktı. "Sadece Elira var ve Aroen'i tanımıyor bile. Sadece efsanelerde duyduğunu söyledi."
Tarien bu sefer Deniz Tanrıçası'na döndü: "Luizie?"
Luizie yavaşça başını kaldırdı. "Dünyada benden kalan tek parça akarsular," dedi.
Tarien bu sefer Sevgi Tanrıçası Afernea'ya döndü. "Bayan Afernea, sizin var mı?" dedi.
Bayan Afernea yüzündeki ciddiyeti kaybetmedi. "Sadece Alex var, onun da ne kadar korkak olduğunu hepiniz biliyorsunuz."
Salon sessizleşmişti. Kimsenin çıtı bile çıkmıyordu çünkü kimsenin dünyada kimsesi kalmamıştı.Tüm meclis Nestina'ya döndü. Nestina, "Ne bakıyorsunuz? Elira olamaz, o seçenekler arasında bile değil. Çünkü Aroen'in zincirleri kırıldığı gün Elira koruyucu okulundaki ilk günüydü ve tüm gün onu izledim. Ayrıca tüm odasını yerle bir ettim; eğer Dragon büyüsünün kilidini kırmakla ilgili bir şey bulsaydım kesin söylerdim, emin olun," dedi.
Nestina kendinden ve Elira'dan emindi; çünkü Elira'nın Aroen'in oyunlarına kanmayacak kadar zeki olduğunu biliyordu. Ayrıca Elira iblis olsaydı üzerinde bir iblis arması olurdu ve Elira'nın vücudunda öyle bir arma görmemişti.
Tarien, "Ay Kitabı ile ilgili bir şey bulundu mu?" dedi. Tarien'in sesi oldukça sakindi ama bu sakinlik çok tehlikeli bir sakinlikti.
Nestina cevap verdi: "Bulundu. Kitap, vadinin on ormanına dağıtılan güç taşları ile açılan bir kapının ardında. Ama sorun şu ki kapının nerede olduğu yazmıyor. Bu demektir ki zamanı bir kere daha tekrarlayıp bir kez daha Aroen'i alt etmek için çabalayacağız. Ne kadar kan dökersek dökelim, ne kadar şey kaybedersek kaybedelim, Dragon Vadisi'ni yaşatmak zorundayız."
Sesi oldukça ciddiydi, artık dalga geçilecek bir konu kalmamıştı. Daha bir ay önce bu masada toplanıp çay içen üç tanrı ve altı tanrıça, şu an yaşam ve ölümleri için savaşıyordu.Küçümser bir bakışla Nestina'ya baktı. "Badensa, dediğin şeyin ne kadar zor olduğunu biliyorsundur umarım Kader Tanrıçası. Vadinin tüm ormanları sakin, huzurlu değil; haydutlarla, canavarlarla ve tehlikeli yollarla dolu. Bunların hepsini Elira tek başına geçemez," dedi.
Nestina ona dönüp gözlerini kararttı. "Tek gitmeyecek, çünkü onunla gidecek sekiz cesur yürek daha tanıyorum."
🔮
"Kafana saksı falan mı düştü senin? Ne demek diğerleri de bu yolculukta bizimle! Wilson daha kendi gölgesinden korkuyor!" diye çıkıştım.
Kızıl ruhla yarım saatten fazladır bu konu yüzünden kavga ediyorduk. Söylediğine göre kitabı beraber aramalıymışız, bana yardım etmelilermiş. Kılıcı ile kendine saldıran Wilson ve diğerleri ile böyle uzun bir yolculuğa çıkmak mı? Ah, ikinci gün ormanın ortasına atıp kaçardım!"Hayır, saksı falan düşmedi! Siz koruyucu adayı değil misiniz? Sizin ilk göreviniz ne?"
Heh! Uykumdan zorla uyandırdığı yetmedi, şimdi de oturup ona koruyucu olmanın tüm kurallarını anlatmamı istiyordu. Bu kadın cidden manyak ya da ben yeni uyandığım, hem de zorla uyandırıldığım için çok agresifim.
"Bahsettiğin koruyucu adaylarından biri, geçen gün ayağını taşa çarpıp 'saldırı var' diye tüm okulu ayağa kaldırdı!"Gözlerini devirdi. "Wilson'ı götürmezsiniz olur biter, ne abarttın! Bir salak için yedi kişinin seninle gelmesini engellemeye çalışman saçma," dedi ve yatağa oturup bağdaş kurdu. Sabah yeni açtığı saçlarını tekrar örmeye başladı.
Aslında mantıklıydı, Wilson'ı götürmesek de olurdu ama okuldan çıkmak yasaktı. Kısa bir süreliğine bile ormana gittiğimizde neler neler olmuştu; şimdi ise günlerce, haftalarca, belki aylarca sürecek bir yola çıkmamız isteniyordu. Bay Vespar ve diğerleri kesinlikle kabul etmezdi. Gizlice kaçamazdık; eğitmenleri alt etsek bile sarayda yüzlerce çalışan, hizmetçi vardı. Onları ne yapacaktık?"Yapamayız, kaçamayız. Yakalanırsak sonuçlarının ne olduğunu biliyorsun, değil mi? Koruyucu okulundan atılırız ve daha buraya geleli kısa bir süre olmuşken bunu yapmak istemiyorum," diye sitem ettim.
Nestina gözlerini fal taşı gibi açtı. "Sen istersen her şeyi yapabilirsin Elira, çünkü dünya üzerinde gördüğüm en bağımsız varlıksın."
Ne diyordu, anlamamıştım. Sanırım beni övmüştü. Aslında biraz da olsa cesaretlenmiştim. Çekmeceleri karıştırmaya başladım; yeni hançerimi arıyordum çünkü şu kavgamız biterse idman dersine gidecektim. Çekmecedeki her şeyi boşaltmaya başladım; hançerlerim, tokalarım, pelerinlerim, kürem ve son olarak babamın günlüğünü çıkardım. Günlüğü çıkardığım an Nestina'nın gözleri parlayıp yataktan üstüme doğru koşmaya başladı ve çekmecenin üstündeki günlüğü aldı.
"Ah günlüğüm, seni kaybettim sanıyordum! Demek ki bizim elçideymişsin. Günlüğümü çalarken hiç utanmıyor musun?"İki elimle günlüğü tutup kendime çektim. Günlük, kızıl ruhun ellerinden kayarak benim ellerime yerleşti. "Ne saçmalıyorsun sen? Bu benim babamın günlüğü!" dedim. Oldukça sinirlenmiştim. Odaya geldiğinden beri her şeyime ortak oluyordu; pelerinim, botum, elbisem, makyaj malzemelerim, takılarım... Odada bulunan her şeye sahip çıkıyordu deli! Hemen üstüme doğru sıçrayıp günlüğü çekmeye başladı. "Benim günlüğüm!" Kendime doğru daha çok çektim. Babamın... Vücudum o kadar gerilmişti ki ama günlüğü de bırakamazdım. Neye elini atsa sağlam kalmıyordu zaten. Adamdan bir hayır görmedik, bari deneyimlerinden bir hayır görelim diye günlüğü aldık; bu gelmiş, "Günlük benim!" diye bana saldırıyor.Günlük artık ortadan ikiye ayrılma evresindeydi. "Bırak şu günlüğü! Elçi tanrıça olarak sana emrediyorum!" dedi."Ben emirlerle yaşamam kızıl ruh, ben kendimi yönetirim! Bırak şu günlüğü!" dedim. Kızıl ruh daha çok çekmeye başladı, ben de karşılık olarak aynısını yaptım. "Elira bırak, yemin ederim günlük benim! Kanıtlayabilirim!"
Yavaşça günlüğü onun ellerine bıraktım. "Kanıtlamak için iki dakikan var. İki dakika içinde kanıtlayamazsan ruhlar diyarına gidip seni geri iade etmek için diğer koruyucular ile konuşurum." Sesim gayet ciddiydi.
Kızıl ruh bir kahkaha patlattı, gülmekten yerlere yatıyordu. "Fiş de versinler mi Elira?" diye dalga geçmeye başladı. "Bir kere onlar koruyucu değil; o sadece bu dünyada kalan bir ünvan. Onlar tanrı ve tanrıçalar, tıpkı benim gibi. İkincisi; beni iade edemezsin, ben kasaba dükkanından aldığın bir konserve ananas değilim!"Sonunda gülüp dalga geçme faslını bitirip günlüğü eline aldı. "İzle şimdi: Apertum domino diarii!" dedi ve tuhaf bir şey oldu. Günlüğün sayfaları çevrilmeye başladı. Siyah cilt koyu bordo rengine büründü ve altın renginde yazılar belirdi: Nestina Huntingonsia. Gözlerime inanamıyordum. O canavarın sandığım bu sevimli günlük kızıl ruhunmuş. Gerçi o kadar sevimli olmamasından anlamalıydım; öyle bir canavardan ne bekliyordum ki? Şaşırdım. Nestina, "Anlaştık mı artık küçük hanım?" dedi ve gülümsedi.Yüzümde tuhaf bir ifade belirmiş olmalı ki elini omzuma atıp omzumu sıvazladı. "Üzgünüm, günlüğün babana ait olmasını istiyordun," dedi. Silkelenip diğer çekmeceleri karıştırmaya başladım. "Boş ver, önemli bir şey değildi zaten," dedim ve diğer hançerlerimden birini alıp kınına koyarak odadan çıktım. Kapıyı o kadar sert kapatmış olmalıyım ki kapının çarpma sesi tüm katta yankılandı; sanırım katta kimse yoktu. Kafam her zamanki gibi çok karışmıştı. Ne yapacaktım? Blac, Freya, Londers, Ezra, Lexerina, Amaya ve Simon'u ikna mı edecektim, yoksa bu savaşı başlatmadan mı kendi içimde bitirecektim? Derin bir nefes aldım ve merdivenlere gidip aşağıya inmeye başladım.İdman sınıfına girdim. İçerisi buz kesiyordu, her zamankinden büyük bir ciddiyet vardı. Öğrenciler duvarda dik şekilde hazır oldaydı; Bay Malcom da tam karşılarında büyük bir ciddiyetle onlara bakıyordu. Hızlıca öğrencilerin yanına geçtim ve hazır ol pozisyonuna geçtim.
Bay Malcom'un yüzünde sinir harici hiçbir mimik yoktu, kaşları çatıktı. "Ne bu rezillik? Ben bu derse benden önce gelinecek demiyor muyum? Biriniz değil, hepiniz geç kaldınız! Eğer yavaş olacaksanız eşyalarınızı toplayın ve yok olun bu saraydan! Koruyucu olacaksanız sert esen rüzgarlardan daha hızlı olmalısınız, anlaşıldı mı? Her tehlikeli anda diyarın her yerine koşabilmelisiniz. Bugün idman dersi verecektim ama vermeyeceğim. Bugün size bir yere nasıl geç kalınmaz, onu öğreteceğim."
Sesi sınıfta yankılanıyordu. "Sizi üçlü gruplara ayıracağım ve vadinin etrafında koşacaksınız. İlk gelen grup bu yılki idman dersi sınavında fazladan puan alacak; ama son gelen grup bu gece boyunca vadiyi koşacak! Birinci grup Elira, Blac, Londers. İkinci grup Freya, Ezra, Lexerina. Üçüncü grup Simon, Wilson ve Amaya. Yürüyün bahçeye!"
Bahçeye gidiyorduk. Ben ve Blac hızlı koşuyorduk ama Londers hızlı koşabiliyor muydu, bilmiyorum. Londers neyse de ben Amaya'ya üzülüyorum. Wilson iki adım atınca yoruluyor, tüm vadiyi nasıl koşacak? Sürekli olarak dinlenmek isteyeceğine eminim. Bahçeye geldik. Bay Malcom bağırdı: "Muhafızlar, kapıları açın!"Büyük kapılar gıcırdayarak açıldı ve önümüze boş, çimenlik arazi belirdi. Bay Malcom bize döndü: "Vadinin üç kısmından gidiyorsunuz. Birinci ve üçüncü kısım orman; her biri saraya çıkıyor. İkinci kısım ise en kalabalık kasaba olan Demirciler Kasabası'ndan geçiyor. Yolda sizi engelleyecek bir sürü şey var, nefesinizi kontrol edin. Hepinizi farklı bir kısımdan göndereceğim için hepinize ayrı talimatlar vereceğim; ama önce beş dakika içinde gidip üstünüze rahat şeyler giyin ve yanınıza alabileceğiniz ufak silahlarınızı alın," dedi.
Odama çıkıp beni rahatsız etmeyecek bir kıyafet giydim. Bacağıma hançerlerimden iki tanesini sakladım, saçımı at kuyruğu yaptım ve koşarken beni yavaşlatmayacak botlar giydim. Bahçeye indim; Londers ve Blac'in yanına geçtim. Bay Malcom yanımıza geldi: "Siz üçüncü bölgeden başlayacaksınız. İkinci bölgenin sonundaki 'Geri Dön' levhasını görüp, geri dönüp orman yolundan saraya kadar koşun. Yol boyunca hiç durmamanızı öneririm."
Bu ders sanırım aralarında beni en çok yoracak olandı. Hızlıydım ama tüm vadiyi koşmayı hiç denememiştim. Bay Malcom diğer gruplara da farklı talimatlar vererek, "Gruplar konuşup plan yapmak için üç dakikanız var!" diye gürledi.Üçümüz de birbirimize döndük. Londers konuşmaya başladı: "Bana sorarsanız kazanabiliriz. Wilson zaten zar zor yürüyor, koşarken kaç kere düşer bilmiyorum. Simon zeki ama yavaş. Amaya desen orman sincaplarla dolu, onlarla konuşmak için duracaktır. Ezra hızlı ama engebeli yollarda takılacaktır. Lexerina ormandaki her çiçeği incelemek isteyecektir, o yüzden onlar da arkada kalacaktır. Freya hızlı koşuyor mu Elira?" diye bana döndü.
"Pek sayılmaz," diye yanıtladım.
Blac, Londers'a döndü: "O halde bunu kazanmamız mümkün. Elira, ben ve sen zaten aralarında en hızlılarıyız; o yüzden büyük bir farkla onları geçebiliriz."Bay Malcom'un kükreyişi duyuldu: "Hazır!"
Ben, Blac ve Londers son kez kendi vücudumuzun konforunu kontrol ettikten sonra birbirimize baktık; gözlerimiz "bunu başarabiliriz" diyordu. Düdük sesi duyuldu ve sağ tarafa doğru hızlıca koşmaya başladık. Üçümüz de aynı hizada koşuyorduk. Arkadan bir inleme geldi; ses Wilson'ınkine benziyordu. Sanırım koşmaya başladığı gibi taşa takılıp yere kapaklanmıştı ama arkamızı dönüp bakamazdık.
Ormanın girişini daha göremiyorduk ama oldukça hızlı koşuyorduk; saray artık görüş alanımızda değildi. Nefesimi kontrol etmeye çalışıyordum; şu an yeterli nefes almazsam en kritik anda durmam gerekebilirdi.Orman hâlâ görüş alanımızda değildi ama nefes bile almadan koşuyorduk. Nefesim kesikleşti ama duramazdım. Blac'e baktım, onun da nefesi kesikleşmeye başlamıştı. Londers'ı zaten hiç söylemiyorum; o su gibi terlemiş durumdaydı. Keşke ormanın girişine kadar atlarla bıraksalardı; orman mesafesi saraya zaten çok uzaktı.
Neyse ki bir ağaç dalı gördüm. "Ormana yaklaştık!" dedim. Londers ve Blac karşılarındaki ağaç dalını fark ettiler. Biraz daha hızlandık ve ormana girmeyi başardık. Artık dört bir yanımız ağaçlarla çevriliydi ve orman hayvanlarla doluydu; bu da işimizin daha zor olacağını gösteriyordu. Her an önümüze kurt, ayı ya da başka bir yırtıcı hayvan çıkabilir, onunla dövüşmek zorunda kalabilir ya da ona yenilip sonsuzluğa gidebilirdik.Londers'ın koştuğu hizada bir tuhaflık hissettim; önünde duran çim, belli bir kısma kadar farklı bir renkteydi. "Tuzak olmalıydı!" diye düşündüm. "Londers, dikkat et!" diye bağırdım. Londers bana baktı ve hepimiz durduk. Blac, "Ne oldu, bir sorun mu var Elira?" diye sordu.
Yavaşça eğilip yerden ağır bir taş aldım ve rengi farklı olan çimlerin bulunduğu kısma attım. Taş düştüğü gibi, farklı renkteki çimler de taşla birlikte yerin altına gömüldü. Tabi ya! İçine düşelim diye çukur kazmışlar ve yapay çimler ile üstlerini örtmüşlerdi. Böylece birimiz oraya düşecekti ve diğerleri onu çıkarmak için zaman harcayacaktı.
Eğilip taşın ve yapay çimlerin düştüğü çukura baktık; oldukça derin kazılmıştı. İçine su döksem kuyu olurdu! Eğer bu ormanın girişindeki basit bir tuzaksa, kim bilir yolun devamında neler vardır?Londers'ın gözleri büyümüştü. "Biz ormanın girişinde olduğumuza emin miyiz?" dedi. Blac ona baktı: "Bay Malcom işini şansa bırakmamış desene."
"Burada konuşarak vakit harcıyoruz, koşsanıza!" diye bağırdım. İkisi de beni dinledi ve koşmaya devam ettik. Biz mi çok hızlıydık yoksa orman mı çok kısaydı kestiremiyordum ama ormana girdiğimiz yeri artık bir santim bile göremiyordum. Önüme döndüm ve tam bel hizamızda, iki ağaç arasına sıkıştırılmış bir kütük fark ettim. Diğerleri ile birbirimize baktık; kütüğü fark etmiş olmalılar. Hızımızı biraz yavaşlatıp kütüğün üstünden atladık ve hızımızı tekrar yükselterek koşmaya devam ettik.
Koşu artık daha da zorlaşmıştı; çünkü sadece önümüze bakarak ayaklarımızı ve bacaklarımızı zorlamak yetmiyordu. Artık her yeri kontrol etmemiz gerekiyordu, bunun farkındaydık. Yer, gök, karşı, arka, sağ ve sol... Çünkü her an her yerde bir tuzak olabilir ve her an bir şey önümüze çıkabilirdi.Kulağıma bir su sesi gelmeye başladı; demek ki yakınlarımızda bir göl vardı ve tam önümüzde duruyordu. Durduk. Şelaleden karşıya geçmemiz gerekiyordu. Sanırım ormanın ortalarındaydık. İyi gidiyorduk ama diğerleri şu an ne yapıyor bilemediğim için en öndekiler biz miydik yoksa onlar mı, bilmiyordum.
Dereye dikkatlice baktık; içinde basabileceğimiz kaya parçaları vardı. Sırayla onlara basıp karşıya geçtik ve koşmaya devam ettik. "Soluklanmak için yarım dakika duralım," dedi Londers. Blac ve ben de bu isteği yerine getirip durduk. Neredeyse nefes alamıyordum; kalbim etimi ve derimi delip içimden çıkabilecek kadar hızlı atıyordu. Biraz nefes aldıktan sonra yola devam ettik. Hızlanabildiğimiz kadar hızlandık. Konuşamıyorduk çünkü o kadar hızlı koşuyorduk ki boğazımın içinin iki saat öncesine kadar ıslak olduğuna inanmıyordum.
Hızlanırken yolumuzun önünde bir demir parıltısı belirdi. Bir dakika... Yoksa tahmin ettiğim şey mi? Hay ben böyle işin! Önümüzde üç tane muhafız, kılıçlarını çekmiş bekliyordu. "Muhafızlar var, silahınız yanınızda mı?" diye ikisine seslendim.
Blac, "Kılıcım yanımda!" dedi.
"Londers, ya sen?"
Londers bize döndü. "Bunun olacağını tahmin etmemiştim, bir şey getirmedim," dedi. Bacağımdaki hançerlerden birini çekip Londers'a uzattım, diğerini de kendime aldım. Muhafızlara o kadar yaklaşmıştık ki artık nefes seslerini bile duyabiliyorduk.Muhafızlar bizi fark etmiş olmalı ki onlar da kılıçları ile üstümüze doğru koşmaya başladılar. İlk darbeyi muhafız vurmaya çalıştı ama hançerle anında engelledim. Demir çarpışma sesleri başlamıştı. Muhafızın afalladığı an, elimin tersiyle kılıca vurdum ve kılıç ağaçların arasında sürüklenmeye başladı.
Elimde bir sıcaklık ve sızı hissettim. Elime baktım; elimin üstü, kılıcın keskinliği yüzünden vurduğum an kesilmişti. Artık muhafızın hiçbir silahı kalmamışa benziyordu. Hızlıca sıçrayıp kafasındaki miğferi çıkardım. Ağzı açık kalmış bir şekilde, arkasında elinde miğferle duran bana baktı. Anında eğilip çenesi ve dudaklarının ortasında bulunan bölgeye sağlam bir tekme geçirdim. Adam anında yere kapaklandı. Tam o anda karotis bölgesine yumruk attım. Yumruğu o kadar sert atmadım çünkü ölmesini değil, bayılmasını istiyordum.Adam tam da istediğim gibi yere kapaklandı; bu, kaçmamız için bize zaman kazandırırdı. Arkamı döndüğümde Blac, iki muhafızla da aynı anda savaşıyordu ve muhafızların ne kadar zorlandıkları belli oluyordu. Londers yanıma geldi. "Kuzenimin kılıç dövüşünde usta olduğunu söylemiş miydim?" dedi. Blac tam o anda son bir hamle yaptı ve adamlar yere yığıldı.Blac yerdeki adamların bayıldığından emin oldu ve bize döndü. Bana doğru yürüyüp kesik olan elimi elinin üstüne koydu. Ardından pelerinini çıkarıp pelerinin saten kumaşından bir parça yırttı ve elimi sardı. Blac, "Hadi!" diye bağırdı ve tam hız koşmaya devam ettik.Koşmaya devam ediyorduk. Nefesim kalmamıştı resmen. Blac'in elime sardığı kumaş parçası, elimden damlayan kanı durdurmuştu. Keşke şu an Nestina ile kavga etmeye devam ediyor olsaydım...
Ayaklarım ve bacaklarım iflas etmiş durumdaydı. Ayaklarımın su toplayacağına o kadar emindim ki! Ormanın şu an neresindeydik, onu bile kestiremiyordum. Çok uzun süredir koşuyorduk. Yer, yön ve zaman algımı kaybetmiş gibiydim. Hem susamıştım hem de acıkmıştım. Artık önüme bile değil, sadece yere bakıyordum.Yüzüme yine bir demir parıltısı vurdu; "Lütfen bu sefer de muhafız olmasın," diye içimden yalvardım. Kafamı kaldırıp baktığımda, "Demirciler Kasabası'na son 10 dakika" tabelasını gördüm.
Londers, "Yaklaştık! Orayı bana bırakın, ben orada büyüdüm," dedi. Londers’ın mutlu olduğu yüzünden belliydi; ne de olsa ailesi orada yaşıyordu. Eğer tüm kasabayı koşacaksak, onun evinin önünden de geçecek olmamız lazımdı. Bu düşünce yorgun bacaklarıma bir nebze olsun derman oldu; tanıdık sokaklar demek, kestirmeler ve dost yüzler demekti.Yakınlaştığımızı hissediyordum; demir dövme sesleri, kabzalara sarılan deri kokusu... Ve sonunda kasaba giriş kapısına ulaşmıştık. Soluk soluğa kalmıştık, biraz durduk. "Londers, Tanrılar aşkına yol üstünde bir bardak su bulabileceğimiz bir yer olduğunu söyle," diye sordum. Londers kafasını kaldırıp bana baktı: "Bizim evde beş dakika dinlenebiliriz, diğerleri eminim daha arkadadır."
🔮
Nestina yavaşça kapıyı araladı. "Hayatım, ne yapıyorsun?"
Tarien ona döndü, elindeki kitabı yavaşça kapatıp masaya bıraktı. "Küçük Ay Tanrıçası'nı geri döndürmek için iksir formülü arıyorum,"
🔮
Yavaşça kapı tokmağını vurdu Londers. Artık nefes bile alamayacak durumdaydık; yere düşüp bayılmak istiyordum ama yapamıyordum. Elim sızım sızım sızlıyor ve siyah kumaş parçası kanımla ıslanmaya devam ediyordu. Bir zamanlar şifacı olmak için can attığım için iki yıl boyunca bir şifacıda çalışmıştım; birçok ilaç ve tedavi türü öğrenmiştim. Bayan Devoria’nın dediğine göre en acılı kesik kılıç kesiğiymiş; özellikle de kılıç iyi bilenmişse acı sayısı ikiye katlanıyormuş. Vadideki en iyi kılıç ustaları bilediği için şu an elimdeki kesiğin acısı iki katıydı Kapı açıldı. Kapıyı kısa boylu, kırmızı bir elbise giymiş, üstünde mutfak önlüğü olan, siyah saçlı, yuvarlak suratlı, kahverengi gözlü ve tahminen 40’lı yaşlarda bir kadın açtı.Kadının gözleri parladı, ağzı bir süre açık kaldı. "Londersss!" diyerek Londers’ın üstüne atladı. Tabii boyu kısa olduğu için tam olarak yetişemedi. Londers gülüp kadına doğru biraz eğildi "Merhaba anne."Kadın, Londers'tan ayrılıp bu sefer Blac'e yapıştı. "Blaccc!" Teyzenin birazdan bana da sarılacağından korkmaya başlamıştım. Çocukluğumdan beri pek temas sevmezdim. Freya'nın sürekli olarak sarılıp üstüme atladığı doğruydu; onun sevgi gösterme biçimi buydu ama ben şahsen pek hoşlanmıyordum.Kadın bu sefer Blac'i bıraktı ve bana döndü. "Merhaba tatlım," dedi ve gülümsedi. Sonra hepimize dönerek, "Hadi içeri girin, çok yorulmuşa benziyorsunuz. Çikolatalı çörek yaptım, daha fırında; hem biraz dinlenirsiniz hem de bir şeyler yersiniz," diye ekledi Sakin adımlar ile içeri girdim. Kadın doğru söylemişti; gerçekten de ev çikolatalı çörek kokuyordu. Mutfağa geçip masaya oturduk. Çok geçmeden Londers, annesine mutfakta yardım etmek için kalktı.Blac de ardından ayağa kalkıp dolapları kurcalamaya başladı. "Teyze, temiz sargı bezi ve povidon iyot var mı?" diye bir soru yöneltti. Kadın kafasını çevirdi: "Dolabın üstüne bak. Ha, bu arada; annen sana çok kızgın, veda etmeden gitmişsin," dedi. Sesi gayet sakindi. Blac'in anlattıkları doğruydu; annesiyle sanırım pek anlaşamıyordu. Dolaba yönelip konuştu Blac "Kızmış olması umrumda değil ," diye yanıtladı ve dolabın üstünde duran bir kutuyu eline alıp masaya bıraktı.Kutuyu açıp içinden cımbız, pamuk, sargı bezi ve boş bir demir kase daha çıkardı. Bana baktı, "Elini uzat," dedi. Neden bahsediyordu bu? Hallere bak; yardım mı etmeye çalışıyor, emir mi veriyor belli değil. "Emir mi veriyorsun, yardım mı etmeye çalışıyorsun?" diye tersledim. Bu sefer içinden sabır dilediğinden emindim. "Kraliçe Elira Hazretleri, lütfen elinizi uzatır mısınız?"Çekingence uzattım elimi. Yavaşça elime bağladığı kumaş parçasını açtı; elim cidden derin kesilmişe benziyordu. Cımbız ile bir pamuk parçasını tutup suya batırdı ve nazikçe yaranın etrafındaki kanı temizlemeye başladı. Yarayı temizledikten sonra pamuğu değiştirip pamuğa bir miktar povidon iyot döktü. "Bu biraz canını yakacak," diye uyarısını da yaptıktan sonra yavaşça povidon iyot döktüğü pamuk ile yarayı silmeye başladı. Bu gerçekten de canımı yakıyordu ve çok fazla sızlıyordu; sanki elime bir sürü bıçak saplanıyor gibiydi. Neyse ki bu işlemde elini çabuk tuttu. Canımın yandığı yüzümden belli olmuş olmalıydı ve bu onu epey rahatsız etmiş gibi görünüyordu. En son olarak elime gazlı bez sardı. "Bir süre seni idare eder, saraya gidince şifacıya gösterirsin."Elimi elinden geri çektim. O sırada Londers, elindeki bir tabak çikolatalı çörek ve çayı masaya bıraktı. "Hızlı yiyin, vakit kaybedemeyiz," diye uyarımı yapıp daha fırından yeni çıkmış olan çikolatalı çörekten bir ısırık aldım. Londers'ın annesi elinde bir tepsiyle üç bardak da su getirdi. "Ee, sizi buraya hangi rüzgâr attı? Koruyucu adaylarının okuldan çıkması yasak değil mi bugün?" Sorular bitmek bilmiyordu. Londers annesine cevap verdi: "Öğretmenimizin yaptığı bir deneme," dedi ve elindeki çörekten bir ısırık daha aldı. Çöreklerimizi ve çaylarımızı bitirip sularımızı içtik ve son kontrolleri yapmaya başladık. Hançerlerimi kınlarına yerleştirdim, gevşemiş olan at kuyruğumu sıktım. O an kapı çaldı.Londers'ın annesi kapıya doğru gidip kapıyı açtı. "Merhaba Olivia, hoş geldin!"O an Blac'in gözleri karardı ve Londers ile göz teması kurmaya başladılar. Kapıdaki kişi içeriye girdi. Kadın; siyah saçlı, soluk tenli ve kehribar gözlüydü. Blac'e çok benziyordu Blac bana doğru yürüyüp bileğimi tuttu. "Hadi gidelim Elira," dedi ve kapıya doğru yürümeye başladı. Ben, Blac ve Londers apar topar evden çıktık. Tam kapıyı kapatacakken kadın konuştu: "Hiç şaşırtıcı değil, her zamanki gibi kaçıyorsun Blac. Kaç; ama ne kadar kaçarsan seni o kadar kovalayacağım. Endraysan ailenden kaçamazsın." Blac duraksadı, arkasına bakmadan konuşmaya başladı "Ama ben bir Endra olmayacağım Olivia Endra." Kapıyı sertçe çarptı.Blac bileğimi bıraktı. "Koşmaya devam edin, sonra konuşuruz," dedi. Ah, keşke beş dakika öncesine dönseydik! Yine ölümüne koşmak istemiyordum ama mecburdum; yine koşmaya başladık. Londers, "İleride bir kestirme sokak var, oradan gidersek kaybettiğimiz beş dakikayı telafi edebiliriz," dedi. Koşuyorduk; yeni yiyecek yediğim için karnım şişmiş olmalıydı, koşarken ağrıyordu ama hızımı bir saniye olsun düşüremezdim.
Az önceki kadın Olivia Endra'ydı. İlk bakışta tanımasam da sonrasında yüzünü hatırladım; büyükannem en sadık ve sorunlu müşterisi, Endra ailesinin varisi olan ve Tom Endra'dan sonra ailenin mirasını taşıyacak olan Eris Endra'nın eşi ve Blac'in bahsettiği kontrolcü annesi... Büyük ihtimalle yeni göz rengimden ve saçımdaki mor tutamdan dolayı beni tanımadı. Oh, iyi ki de tanımadı; benden uzak, Tanrı'ya yakın olsun!Bunları düşünürken sesler yükselmeye başlamıştı; büyük ihtimalle işlek kısımlara yaklaşmıştık. Yol buradan ikiye ayrılıyordu. Bir taraf biraz ıssız bir sokağa benziyordu, diğer taraf ise tüccarların ve dükkânların bulunduğu işlek cadde olmalıydı. Londers eli ile ıssız sokağı işaret etti. Buradan hemen o sokağa doğru koşmaya başladık.Issız sokak seslerin yok olmasına sebep olmuştu ama o bağırışların yerini şu an karanlık almıştı. Önümüzde biri olsa görmeyecek durumdaydık; görme yetim kaybolmuş gibiydi ama duramazdım, durmamalıydım. Üstümdeki giysi patlayacak gibi hissediyordum. Niye o kadar çok çörek yediğimi bilmiyorum ama Londers'ın annesinin elinin çok lezzetli olduğu kesin. Çok tatlı, sıcakkanlı ve nazik bir kadın; keşke kasabada yaşadığımız dönem komşumuz olsaydı. Umarım bir daha onu görebilirim ve yine çöreklerinden yiyebilirim.Karnım çok az da olsa dışarıdan şişmiş duruyordu ama içeriden patlayacakmış gibi hissediyordum. Aklıma karnım şişmişken kibar leydi kızları geldi. Leydi kızlarını hiç anlamıyordum ve onlardan olmayı hiçbir zaman istememiştim. Düşünsenize; neredeyse çok az yiyeceksiniz, sürekli olarak küçük adımlar atacaksınız, sadece uzun süslü elbiseler giyeceksiniz. Koşmayacaksınız, dövüşmeyeceksiniz, kılıç kullanamayacaksınız... Kilo almayacaksınız, özgür olmayacaksınız; istediğiniz gibi oturamayacak, istediğiniz gibi konuşamayacak, kendiniz olamayacaksınız. Evet, toplum bunu istiyor ama bu umurumda olmayacak. Eğer özgür olmak kabalıksa, ben dünyadaki en kaba insan olacağım!Bunları düşünürken fark ettim ki adımlarım daha da sertleşmiş ve hızlanmıştım. Buldum! Beni sinir eden şeyleri düşününce hırslanıyordum, adımlarım sertleşiyor ve daha çok hızlanıyordum. O zaman ne yapacağımı bulmuştum. Düşün Elira, düşün... Toz pembe, pofuduk, kabarık bir elbisenin içindesin. Ayaklarında çamurlu çizmeler yerine pembe süslü topuklu ayakkabılar var. Yüzünde, sana ağır gelen bir makyaj ile çay partisi masasında oturuyorsun.
Düşündükçe daha da hızlandım. Hızlandıkça Blac ve Londers'ı arkada bırakmıştım. Arkamı dönüp seslendim "Blac, Londers! Sizi sinir eden şeyler düşünün! Ne kadar sinirlenip hırslanırsanız o kadar da hızlanırsınız!" Kısa süre içinde Blac ve Londers da bana yetişmişti. Yüzüme sarı bir ışık vurmaya başlamıştı; bu da demek oluyordu ki kestirme sokağın sonlarındaydık. Hızlanabildiğim kadar hızlandım, çok az kalmıştı ama durmak zorunda kaldım. Çünkü birden önümde dört silüet belirdi. Kafamı kaldırdım ve önümde dört adam olduğunu fark ettim. Üstlerinde zırh veya miğfer yoktu, muhafıza benzer bir halleri de yoktu. Bunlar muhafızdan ziyade hayduta benziyordu. Ellerinde demir çubuklu nunchakular vardı, kolları dövme doluydu. İki kişinin saçı yamuk kesilmişti, diğer ikisi ise tamamen keldi.Üçünün kollarında yeşil ejder dövmeleri vardı; birinin ise kel kafasına kadar her yerinde dövme vardı. Pek sıcakkanlı tiplere benzemiyorlardı. Bulaşmadan kenardan geçmeye karar verdim. Tam yanlarından geçmek için bir adım atacakken biri beni kolumdan tuttu: "Nereye böyle ufaklık, acelen ne?"Adamın tırnakları koluma batıyordu. Kafamı arkaya çevirdim; Blac ve Londers, az öncekinden daha hızlı koşuyordu. "Bırak kolumu!" dedim. Adamlar gülmeye başladı. Blac ve Londers artık bize daha yakındı. Blac o kadar hızlı koşuyordu ki, bu hızla tüm yolu koşsa şimdiye saraya varmış olurdu. En sonunda yanımıza vardı ve adamın kolunu tuttu. "Bırak kızı şerefsiz! Gücün kızlara bulaşmaya mı yetiyor?"
Adam anında Blac'e döndü. "Ne o beyaz atlı prens, rahatsız mı oldun? Bırakmazsam ne yaparsın?" diye bir soru yöneltti Blac'e. Adam tırnaklarını koluma daha çok geçirdi. Blac adama bakmaya devam etti; yüzündeki o soğuk ifade her zamankinden daha soğuktu. "Kızın kolunu tuttuğun elini bin parçaya bölüp ormandaki kurtlara atarım." Adamlar daha çok güldü.Kafası dövmeli olan, Blac'i baştan aşağı süzdü. "Ah, sen Blac Endra olmalısın. Kasabanın en varlıklı ailesinin varisisin, öyle değil mi? Seni gazetede okudum," dedi.Kolumu tutan adam Blac'e döndü. Adam oldukça sinirlenmişe benziyordu; her kelimede kolumu daha fazla sıkıyordu. "Demek elimi kesip kurtlara atacaksın ha?" dedi. Adam elindeki nunchakusunu hızlıca çevirdi. "Denemeye ne dersin? Bakalım sen mi benim elimi kesip kurtlara atıyorsun, yoksa ben mi senin tüm vücudunu parçalara ayırıp Dragon Vadisi'ndeki on kasabaya dağıtıyorum?"
Londers'ın kırmızı gözleri sinirle parlamaya başlamıştı. "Kimsiniz siz de gelmiş bizi burada tehdit ediyorsunuz?" diye çıkıştı. Adamlar kibirlenmişe benziyordu. Kafasında dövmeler olan adam elini duvara koydu: "Tanışalım at kılı, biz Yeşil Ejder çetesiyiz."
Yeşil Ejder çetesi mi? İsimlerini defalarca kez gazetede okumuştum. Vadinin en tehlikeli çeteleri listesinde ilk sıradalardı. Sayısız cinayet, hırsızlık, adam yaralama ve tehdit ile para alma konusunda ustalardı. Koruyucular onları defalarca kez mahzene tıkmış, işkence etmişlerdi ama onlar hiç durmamıştı. Demek ki yakın zamanda tekrar serbest bırakılmışlardı. Bu adamların idam sırası çoktan gelmiş olması gerekiyordu ama bir türlü idam edilmiyorlardı; vadideki büyük adaletsizliklerden biriydi bu.Adamların şu an tek odağı Blac gibi gözüküyordu. "Size iki seçenek sunmamı ister misiniz?" dedi içlerinden biri. "Seçenek bir: Ya meşhur varisiniz bizi Endra malikanesine götürüp altına, dragaya ve mücevhere boğar; ya da biz şu sevimli kızı boğarız."
O bana az önce "sevimli kız" mı demişti? Anında kolumu tutan adamın kolunu tutup çevirdim, kel kafasını duvara vurdum ve kafasını duvara bastırdım. Sersemleyen adamın elinden nunchakuyu alıp adamın kafasına vurdum. Adam anında yere düştü, bayılmıştı. Diğer adamların gözleri büyümüştü. Günah benden gitmişti. "Bakın bakalım o sevimli kız şimdi size neler yapacak!" Dişlerimi sıktım; aç olan bir aslandan farksızdım. Bu adamların kanını çıkarana kadar saldıracaktım.Kafası dövme ile dolu olan adamın üstüne doğru atladım ve göğsüne bir tekme indirdim. Adam tam yere düşecekken elimdeki nunchaku ile suratına vurdum. Adam yere düştüğü gibi ağzından önce kanlar, sonra da dört tane diş dökülmüştü. "Al sana tatlı kız!" diye kükredim.Adam kafasını bana bakmak için kaldırdığında, ayağım ile diğer taraftan adamın yüzüne vurdum. Adam bir kere daha yere düştü. O sırada Blac kılıcını çekmiş, diğer adamlardan biri ile dövüşüyordu; Londers ise diğer adamla, ona verdiğim hançer ile savaşıyordu.
Kafasında dövmeler olan adam yerde kıvranıyordu, ağzı burnu kan içindeydi; sanırım adam yıllardır böyle dayak yememişti. Eğildim. "Söyle lan! Kaç kızın kolunu sıktınız? Kaç kadından para çaldınız? Kaç kadını öldürdünüz? Söyle!" diye kükredim ve yüzüne bir sağdan bir soldan nunchaku ile vurmaya başladım. Adam sonunda dayanamayıp yere düştü, gözleri kapanmıştı. "Umarım ölmüştür," diye içimden geçirdim. Elimi nabzına attım; nabzı atıyordu, daha ölmemişti. Lanet olsun!
Kafamı oradan kaldırıp etrafıma baktım. Diğer iki adam da yerde yatıyordu. Blac ve Londers'a baktım. "Hadi gidelim!" Koşmak için ben ve Londers tam hareket edecekken Blac, "Bir dakika, benim ufak bir işim kaldı," diyerek bizi durdurdu.Blac kılıcını kınından çıkardı ve kolumu sıkan adama doğru yürüdü. Adam hâlâ bıraktığım yerde baygın yatıyordu. Blac, adamın kolumu tuttuğu elini kavradı ve kılıcını havaya kaldırdı.Blac, "Kurtlar bu akşam ziyafet çekecek ha!" dedi ve keskin kılıcı adamın eline doğru savurdu. Hızlıca Blac'in elini yakaladım. "Ne yapıyorsun, saçmalama! Adama kalıcı bir hasar verirsen sonuçları ne olur biliyor musun? Okuldan atılırsın ve aynı zamanda mahzene..."
Blac bana baktı. "Haklısın Minerth," dedi ve kılıcı kınına geri yerleştirdi. Ama adamın elini bırakmadı. Bir anda adamın tüm parmaklarını ters çevirip sıktı. Adamın parmaklarının kırıldığını çıkan sesten anlamıştık. Blac adamın elini bırakıp kolunu tuttu ve aynı işlemi koluna da uygulayıp adamın kolunu kırdı.Sessiz ve sisli sokakta kemik kırma sesleri yankılandı. Arkamızda sisli sokağı ve dört baygın haydutu bırakıp koşmaya başladık. Adamlar umarım derslerini almıştır; çünkü bir kere daha böyle bir şey olursa, bu sefer kılıcımın tadına bakacaklardı.
Koşmaya devam ettik. Koştukça koştuk, daha çok koştuk... Bay Malcolm çok acımasızdı; bu bir ceza değildi, bu bildiğin eziyetti! Sonunda ikinci bölgenin de çıkışına varmıştık. Gökyüzü turunculaşmaya başlamıştı ve o an kapıda üç tanıdık silüet gördük.Ezra, Freya ve Lexerina tam kapının önünde, nefes nefese kalmış şekilde duruyorlardı. Onlara doğru koştuk. Ezra kafasını kaldırıp bize baktı. "Siz de mi yeni geldiniz?" diye sordu, şaşkınlığı sesinden okunuyordu.
Üçümüz de gülmeye başladık. Blac, o her zamanki soğukkanlı ama iğneleyici tavrıyla cevap verdi: "Geldik, yedik, içtik, öldüresiye adam dövdük; şimdi geri gidiyoruz."Ezra şaşkın şakın baktı bize. "Ne? Yemek yiyip su mu içtiniz?" Başımı salladım. Ezra ağlamaklı bir sesle, "Hainler! Biz sabahtan beri aç susuz koşalım, siz burada keyif yapmışsınız!" dedi. Freya ve Lexerina konuşamıyordu bile. Freya bana baktı, "Yaban çiçeğim, yanında su var mı?" diye sordu. Freya'ya üzülmüştüm doğrusu; zavallı limonlu şekerim bitik durumdaydı.
Londers; Ezra, Lexerina ve Freya'ya döndü: "Yolun üstünde evim var; kırmızı bina, numara 342. Kapıyı çalın, annem evde. İsmimi verip su isteyin, size verir. Ha, yolda dikkatli olun ve ana yoldan sapmayın; biz kestirme kullandık, başımıza gelmeyen kalmadı!"Diye uyardıktan sonra Ezra, Freya ve Lexerina ile vedalaşıp koşmaya devam ettik ve üçüncü, yani son bölgeye giriş yaptık. Tuhaf olan, ikinci bölgede Bay Malcolm’un tuhaf tuzakları veya muhafızlarla hiç karşılaşmamıştık. Bu durum burnuma pis kokular getirmişti; sanırım büyük sürpriz üçüncü bölgeye saklanmıştı.Ormanın ortasına doğru koşmaya başladık. Başım dönmeye başlamıştı, sanırım fazla yorulmuştum; bu yüzden olmalıydı. Gözüm kararmaya başladı. Arkamdaki Blac ve Londers'a baktım; onlar da sersemlemişe benziyordu. Bu neyse yorgunluktan değildi, farklı bir şeydi. Gözlerim kararmaya başladı, yavaşça her yer bulanıklaşmaya başladı ve en sonunda yere kapaklandım.
🔮
Gözlerim aralandı ve batmak üzere olan güneşin ışığı, gözlerimi açmama sebep oldu. Ama bir tuhaflık vardı; çünkü düştüğüm toprakta değil, havada, bir ağaç evin köşesinde ipten yapılmış bir tuzağın içindeydim. Hemen yanımda Blac ve Londers vardı ama onlar baygındı.Havada sallanıyordum. Hemen Blac ve Londers'ın nabzına baktım; şükürler olsun, iyiydiler. Ellerimiz ve ayaklarımız kalın halatlarla bağlıydı Ama bu pek de Bay Malcolm'un tuzağına benzemiyordu. Kafamı aşağı çevirip aşağı baktım. Aşağıda bir ateş yakılmıştı ve iki kısa boylu kadın, ellerinde içerisinde turuncu bir su olan kazanı getiriyordu Aşağıdan az da olsa fısıltı gibi sesler duymaya başladım: "İlk hangisini yiycez anne?"
"Baban siyah kısa saçlı, soluk tenli olana göz dikmiş. İlk onu pişirip yiyeceğiz."
Bir dakika! Aşağıdaki yaratıkları daha iyi incelemeye başladım: Cüce boy, uzun kirli tırnaklar, sararmış sivri dişler ve buruşmuş vücutlar... Bunlar insan değil, yaratık desem daha iyi olur. Bunlar yamyam goblinlerdi ve Blac'i yemekten bahsediyorlardı!Blac’i dürtmeye başladım ve fısıldadım: "Blac, Blac!" Uyanmıyordu. Bizi bayıltmak için ne kullandılarsa çok güçlü olmalıydı. "Blac, kalk! Yoksa yahni olacaksın!"Kalbim sıkışmaya başlamıştı; ilk defa bir varlıktan bu kadar korkmuştum. Yüzlerine baktıkça geriliyordum. Vücudumu kontrol ettim, hançerlerim yerinde yoktu! Hemen Blac’in kınına baktım, onun da kılıcı yerinde değildi. Bu demek oluyordu ki kısa boylu ucubelerin ilk yemekleri olmayacaktık, en azından silahlarımız olmadan savunmasızdık.İplerin arasından aşağıya bakarken gördüğüm manzara, korkudan çok sinirlerimi bozmaya başlamıştı. İki minik goblin, ellerinde benim özel yapım hançerlerimi tutmuş, sanki oyuncakmış gibi birbirlerine sallıyorlardı. "Anne bak, çatalları da varmış!" diyen o ciyak ses kulaklarımda çınladı.
Şaka mıydı bu? O hançerleri alabilmek için o huysuz demirci ihtiyarın yanında tam beş gün boyunca, ocağın sıcağında pestilim çıkana kadar çalışmıştım! Şimdi ise bir çift yeşil ucube onlara "çatal" muamelesi yapıyordu.Kadın goblin birine seslendi: "Hayatım, turuncu mantar suyu kaynadı! Eti getirebilirsin."
Birden ağaç evin aşağı kısmından uzun saçlı, sakallı bir goblin daha çıktı. Ah, bunlar hiç bitmeyecek miydi? Elinde bir satır vardı ve Blac'e bakarken gözü parlıyordu. Adam, "Tamam ama siz de bardaklara kanını doldurursunuz," dedi.
Ne? Blac'in kanını mı içeceklerdi? Bunlar sanırım aileydi; sakallı olan baba goblin, yetişkin gibi konuşan anne goblin, yanındaki kız ve diğer iki küçük, kısa boylu goblin de çocukları olmalıydı. Erkek goblin sakin adımlarla ağaç eve girdi; içeriden merdiven çıkma sesleri geliyordu.
Olmaz, Blac'in bunlara akşam yemeği olmasına izin veremezdim. Gerekirse kendi canımı verirdim ama "yüzsüz karga" biraz daha yaşamalıydı; en azından bugün ölmemeliydi."Uyansana yüzsüz karga! Birazdan bunların ana yemeği olacaksın, uyan!"
Bir kapı gıcırdama sesi ile irkildim. Arkamı döndüğümde baba goblin tam da arkamdaydı. "Günaydın küçük hanım. Merak etme, seni tatlı için saklıyoruz. İzninle arkanda uyuyan soğuk nevaleyi alacağım. Çok dirençli çıktı; bayıltana kadar iksir şişesi bitti."
Satırı elinde ay ışığı gibi parlıyordu ve satırda Blac'in yansımasını gördüm. Gözleri kapalı, başı önüne düşmüştü. Demek ki bu kısa boylu sümüklü böcekler bizi iksir ile bayıltmıştı."Bana bak kısa boylu yeşil ucube! O soğuk nevale dediğin kişiye benden başkası zarar veremez, anladın mı?" diye bağırmaya başladım.Birden Blac, önüne düşmüş olan kafasını kaldırdı.
"Vay be muşmula, demek beni bu kadar seviyorsun,"
Blac uyanmıştı, tam zamanıydı! Goblinin gözleri faltaşı gibi açılmıştı. "O, ana yemek uyanmış! Neyse, daha iyi olur; uyanıkken kan akışı daha hızlı olur, içini yememiz daha kolay olur," diye hırladı.Ellerimiz ve ayaklarımız bağlı olduğu için Blac de ben de kalkıp saldıramıyorduk. Goblin, elindeki yeni bilenmiş satır ile Blac’in üstüne doğru yürüyordu; yüzünde güller açıyordu. Ellerimdeki ipi gevşetmeye çalıştım. Evet, ip gevşiyordu! Goblinlerin tırnakları çok uzun olduğu için ipleri çok sıkı bağlayamamışlardı.Bileklerimi daha hızlı birbirine sürttüm; bileklerim acımaya başlamıştı ki ip iyice gevşedi. Gözlerimi ipten ayırıp Blac'e baktım; goblin ona iyice yaklaşmıştı. Gözlerimi yine elimdeki ipe diktim, nefesim hızlanmıştı. Elime baktığımda bileğimdeki ip çözülmüştü.
Tam o sırada goblin satırını kaldırmış, Blac'e ilk darbeyi vurmaya hazırlanmıştı. Tam satırını indirecekken uzun saçlarını tuttum ve ip tuzağını sallatıp goblini aşağıda fokurdayan kazanın içine attım.Goblinin çığlıkları tüm ormanda yankılanıyordu; çünkü şu an kendisi, az önce içinde Blac’i pişirmeyi düşündüğü kazanın içinde pişiyordu. Hemen Blac’in yanına sıçradım ve ellerini çözdüm.
"Bu kadar vahşi olduğunu bilsem sana daha nazik yaklaşırdım muşmula," dedi ve gülümsedi. Adam bu durumda bile eğlenebiliyordu.
"Boş konuşma! Seni öldürme zevkini tabii ki de o gobline bırakmayacaktım; o zevk bana ait," dedim.O sırada Londers kıpırdanmaya başladı. Aşağıdaki goblinlerin feryatları ve çığlıkları yüzünden uyanmış olmalıydı. Blac elini kınına attı "Kılıcım nerede?" diye sordu.
Bana baktı. "Çatal niyetine oynuyorlardı," dedim.
Londers kafasını kaldırıp bize baktı.Blac, "Ne demek kılıcım ellerinde? Ah, zavallı kılıcım! Onu geri almalıyız!" diye söylendi.
"Benim de değerli hançerlerim ellerinde ama ben mızmızlanmıyorum. Şu an önemli olan kılıç değil, kaçmalıyız!" dedim.
O sırada Londers ne olduğunu anlamaya çalışıyor, etrafa bakıyordu. Eli ile aşağıdaki goblin kızı işaret etti. "Ne kadar çirkin bir varlık bu!" dedi. O sırada goblin kız, Londers'a bakıp dişlerini sıkarak çığlık attı.Sonunda baba goblin kazanın içinde yok olmuştu ve turuncu su yeşile dönüşmüştü. Anne goblinin feryatları tüm ormanda yankılanıyordu. Gözlerindeki yaşları silip dişlerini sıktı. "Mor kafayı yakalayıp getirin! İlk onun derisini yüzüp kaynatacağım!" diye çocuklarına emir verip beni gösterdi.
Blac yüzünü buruşturup, "Az önce Elira'ya 'mor kafa' mı dedi o? Bu goblin sanırım kanına susamış," Sinirden yüzümdeki kaslar belirginleşmişti. Dişlerimi sıkıp tısladım: "Akşama goblin çorbası yiyeceğiz ha!"
Beni delirtmeyi başarmışlardı. Önce beni bayıltmışlar, hançerlerimi çalmışlar, sonra Blac'e saldırmışlardı ve şimdi de saç rengim ile dalga geçiyorlardı! Üç küçük goblin ellerini yere koyup kurt gibi koşmaya başladılar. Ağaç evin içinden tıkırtılar geliyordu, kapı açıktı.
Küçük erkek goblinlerden birinde benim gümüş suyuna batırılmış hançerim, diğer küçük erkek goblinde ise boyundan uzun olan Blac'in kılıcı vardı. Kız olan goblinde ise diğer altın işlemeli hançerim duruyordu. Blac'e dönüp gözlerimi kısarak işaret verdim: "Bize eğlence çıktı, karga!"
O da aynı şekilde gözlerini kısarak bana cevap verdi: "Seninle dövüşmeye her zaman varım muşmula!"
Blac ile gözlerimizle kolayca konuşabiliyorduk. Evet, okula geldiğim ilk zamanlar ne kadar ondan nefret etmiş olsam da, geçenlerdeki idmandan sonra ne kadar iyi, kibar ve güçlü biri olduğunu anlamıştım.Londers da sersemleme evresini geçmiş, ayağa kalkmıştı. Ayağımızın altı sallanıyordu; ip kafesten çıkıp ağaç evin korkuluksuz terasına geçtik. Fısıldadım: "Hadi, şu küçük yeşil ucubelere Dragon Vadisi'nin koruyucularının kim olduğunu gösterelim!"
Üç goblin; avlarını yakalamaya hazırlanan aslanlar gibi ayaklarını sürtüyor ve tahta zemini tırmalıyordu. Tırmaladıkları yerler delik deşik olmuştu. Tam o anda üçü de üzerimize doğru koşmaya başladı. Ellerinde hançerlerim olanlar koşuyor, elinde Blac'in kılıcı olan kısa boylu goblin de kılıcı zemine sürterek koşmaya çalışıyordu.
Bize yaklaşmalarını bekliyordum. İyice yaklaştıkları o an havaya sıçradım; ellerindeki hançerleri yakalayıp aldım. Ardından tam arkalarına inip Blac'in kılıcını tutan goblinin elinden kılıcı kapıp Blac'e fırlattım. Goblinler ne olduğunu anlamamıştı bile! O an kız olan goblini saçlarından yakaladım ve boynuna hançerimi geçirdim; kafası kolaylıkla kopmuştu. Tam o sırada Blac kılıcını savurup diğer iki goblini parçalara bölüp kazana atmıştı Yavaşça eğilip kız goblinin kafasını aldım. Tam aşağıdaki kazana atacakken tiz bir çığlık duydum: "Neden... Neden hep güzeller kazanıyor? Ben sadece daha güzel bir bedene sahip olmak istemiştim; bunun için bu mor saçlı kızın kanına ihtiyacım vardı ve şimdi ölüyorum. Neden hayat adil değil, neden?"Aşağıya eğildik. Anne goblin kaynayan kazana bakıyordu; elindeki satırı sıktı ve bize baktı. "Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz ergenler?" diye kükreyerek dörtnala koşarak ağaç eve girdi. Ağaç ev sallanmaya başlamıştı ve kapı kırılarak açıldı. Tam o an anne goblin üzerimize doğru koşmaya başladı.
Blac kılıcını havaya kaldırdı. Hançerlerimi elimde sıkabildiğim kadar sıktım ve nefesimi kontrol altına aldım. Anne goblin tam pençesini kaldırmış bize vurmaya hazırlanıyorken, Blac ani bir hareketle goblinin ellerini kesti. Fırsatı yakalamışken goblinin gözlerine hançerlerimi sokup çıkardım ve arkasına zıplayıp bir tekme attım. O da tıpkı kocası ve çocukları gibi kazana düştü ve çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Sesi kulaklarımı tırmalıyordu.
Nefesim tükenmişti. Bay Malcom neden bu kadar tehlikeli bir yol seçmişti? Goblinler bizi hangi iksirle bayıltmıştı? Neden bunları görü gücümle görememiştim? Normalde olsa şimdiye kadar bunların hepsini görmüş olurdum. Gözlerimi sıkıca kapatıp odaklandım; kendimi görü görmek için zorladım ama olmuyordu. Londers'a döndüm: "Londers, gücünü kullanabiliyor musun?" diye sordum. Londers o anda gücünü kullanmak için ellerini defalarca kez salladı ama olmuyordu. Blac'e sormama gerek yoktu; ay kontrolcüsü olduğu için gücü ay doğmadan ortaya çıkmıyordu. "Koşalım, ne olduğunu sonra çözeriz!" dedim ve aşağı zıplayıp ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladım. Burası neresiydi tam olarak bilmiyordum; umarım çok uzaklaşmamıştık. Blac ve Londers da arkamdan koşmaya başladı.
Hava kararmaya başlamıştı. Bilmiyorum ama şu an çok hızlı koşuyorduk. Goblinlerin evi artık görünmüyordu; sanki ormanda sadece ben, Blac ve Londers vardık. Koşmaya devam ettik ve önümüzde bir tabela belirdi: "Koruyucu Sarayı'na son 20 km." Bu iyiye işaretti, demek ki saraya yaklaşmıştık. Koşarken üç tanıdık kişi ile daha karşılaştıkAmaya ve Simon, sırtlarında baygın Wilson ile koşmaya çalışıyordu. Wilson'ın kafasında büyük bir şişlik vardı. Durduk. "Selam, koşu nasıl gidiyor?" diye sordu.
Amaya nefes nefese kalmıştı. Zavallı kız, kim bilir mızmız ana kuzusu Wilson yüzünden neler çekmişti. Simon, "Gördüğünüz gibi hâlâ ilk bölgemizdeyiz ve belimiz koptu, ah!" diye bir acı feryadı çekti.
Blac, Wilson'ı işaret etti. "Bu aptala ne oldu?" diye bir soru sordu. Amaya neredeyse yere düşecekti, ayakta zor duruyordu. "Muhafızlar kafasına kütükle vurdu ve bayıldı," dedi.Blac, "Tanrı yardımcınız olsun," diyerek iyi dileklerini iletti. Zavallı Simon zaten kendisi iri yarı, güçlü biri değildi; bir de yetmezmiş gibi o aptalı taşıyordu.
Koşmaya devam ettik. Koştuk, koştuk ve daha çok koştuk. Ormanın çıkışını sonunda görmüştük; rahatlamamıza az kalmıştı. Ormandan çıktık. Tam karşımızda uzunlamasına bir masa ve masadaki yedi sandalyede oturan eğitmenler ile hizmetçiler bizi karşıladı. Biz sabahtan beri canımızı dişimize takmış savaşırken eğitmenlerimizin buradaki keyfine diyecek yoktu.
Onlara yaklaştığımız an Bay Malcom ayağa kalktı ve düdüğünü çaldı; kulağım çınladı. Bay Malcom'un yüzünde gurur duyan bir gülümseme vardı. Blac'i gören Amy, elindeki fırın bezini mutlulukla sağa sola sallamaya başlamıştı. Şu an o fırın bezi ile onu boğmak istiyordum ama önceliğim dinlenmekti.
Bay Malcom kükredi: "Tebrikler Takım 1! Diğerlerinden önce gelip galibiyeti ele aldınız. Tebrikler!"Bay Malcom, "Harikaydınız! Özellikle Elira, o goblini saçından tutup kazana attığı an mükemmeldi!" dedi. Gözlerimi devirdim; artık cidden bayılmak istiyordum. Ayaklarımın bağı çözüldü.
Tam yere düşecekken Blac beni tuttu. Bağırdım: "Bu nasıl bir ders? Derse 15 dakika geç kaldık diye ölmemize az kalmıştı! Yerde tuzaklar, etrafta bize saldıran muhafızlar vardı; haydutlar tarafından kenara sıkıştırıldık, goblinlerin akşam yemeği oluyorduk ve güçlerimizi kullanamadık!"
Bay Malcom kibirlice gülümsedi. "Bu derse geç kaldığınız için değildi; bu sizin bir nevi ön çalışmanızdı. Güçlerinize gelecek olursak; dün gece yemeğinize, güçlerinizi kısa süreliğine kullanmanızı engelleyecek bir iksir döküldü. Siz her şeye rağmen hayatta kalmayı ve buraya gelmeyi başardınız; bu da sizin ne kadar başarılı olduğunuzu bize göstermiş oldu. Haydutlara gelecek olursak; sizi izleyen muhafızlar, siz oradan gittikten sonra onları alıp idam etti. Şimdi istediğiniz gibi dinlenebilirsiniz. İyi geceler Bayan Minerth."
"Adamı öldürme isteği, lütfen beni terk et!"
Tam o sırada ormanın diğer girişinde Lexerina, Ezra ve Freya belirdi. Saray'ın açık kapısına doğru yürümeye başladım. Blac de arkamdan geliyordu; Londers yemek yemek için kalmayı tercih etmişti. Hemen odalarımızın bulunduğu kata çıktım. Blac de arkamdan geliyordu. Tam kapımı açmış odama giriyordum ki bir ses duydum: "Elira, bugün beni o goblinlerden koruduğun için teşekkür ederim."
Bu Blac'in sesiydi. Arkamı döndüm. "Blac, bugün beni haydutlara karşı koruduğun için teşekkür ederim," dedim. Başı ile selam verdiktan sonra odasına girdi ve kapısını kapattı. Aynı şekilde ben de aynısını yaptım ve kendimi direkt yatağıma attım. Odada tuhaf bir sessizlik vardı.
Dur bir dakika... Nestina neredeydi?Kemiklerim sızlıyordu; biri sanki etlerimi kemiklerimden ayırıyordu. Tam o anda bir portal açıldı. Heh, mükemmel! Sessizliğim sona ermişti. Kızıl Ruh portaldan çıktı. "İyi dinlenmeler Elira, sana ne olmuş böyle?"Neredeydin?" diye sordum.
"Ruhlar Diyarı'nda," diye yanıtladı.
"Bu aralar çok Ruhlar Diyarı'nda takılıyorsun, bir sorun mu var?" diye bir soru daha sordum.
"Evet, aslında var. Ay Tanrıçamız kayboldu ve ona ulaşmaya çalışıyoruz; ama sen boş ver. Sen neler yaptın bugün?" diye bu sefer o bana bir soru yöneltti.
"İyi işte, ben de goblinler tarafından kaçırıldım falan, öyle..."
Gözlerim kapanıyordu. Yavaşça gözlerimi kapattım ve kendimi uykunun kollarına bıraktım.Bugünü elimdeki kesikler ve çapraz bağları kopmak üzere olan bacaklarımla bitirmiştim; ama en çok sevdiğim, o serserilerin idam edilmesi olmuştu. Dragon Vadisi'ni bir nebze de olsa temizlemiştim; artık vadi daha temizdi. Umarım yarın da vadiyi atlarla gezmemizi istemezlerdi; çünkü artık Ay Kitabı için harekete geçmem lazımdı. Ama bu şu an umurumda değildi; tek umurumda olan yumuşak yatağım ve beni esir alan uykumdu.
Bölüm etkileşimi
