10. bölüm · Kehanet:Kehanet in Gölgesi
Gömülen çığlıklar🔮
Bazen durup düşünüyorum; acaba o gün o aynaya bakmasaydım ne olurdu? Belki de şu an bu durumda olmazdım ama geçmişe dönüp aynalardan kaçamazdım; gerçeği er ya da geç öğrenirdim. Hava kararmıştı; etrafımızdaki çimenliklerden ve önümüzdeki patikadan başka bir şey yoktu. Sadece atların yorgun ayak seslerini ve baykuşların ulumasını duyuyordum. Gece, 'Ben buradayım,' diyordu. Saat eminim gece yarısını geçmişti. Haritaya baktım; şu an Esinti Ormanı'nı yarılamıştık. Sabahtan beri hiçbir şey yememiştik ama direnmeliydim. Ne kadar durursak o kadar yavaşlardık ve yavaşlamak gibi bir lüksümüz her zaman olmamalıydı
Yoksa çok geç kalacaktık; Klemi'yi elimizden geldiğince hızlı kurtarmalıydık. Siyah saçlarım rüzgarla havada uçuşuyordu. Arkadan yorgun ve bitkin bir ses sızlandı "Ne zaman duracağız? Uykum geldi." Kime ait olduğunu tahmin etmek zor değildi; bu Wilson'dı. Diğerleri bir şekilde idare edebiliyordu ama Wilson'ın hiç idaresi yoktu. İkide bir 'Acıktım', 'Tuvaletim geldi', 'Yoruldum', 'Uykum geldi' diye sızlanıyordu. Blac cinnet geçirip bir ara Wilson'ı burada bırakıp kaçmayı teklif etmişti. Ben, Londers ve Freya kabul etmiştik ama diğerleri kabul etmediği için bırakamamıştık Yanında Sky'ın üstünde, kara gözleri ile karşıya odaklanmış Blac Wilson'a döndü. "Sana bizimle gelme demedik mi ağlak? Biraz daha sabret, ne bu mızmızlık?" diye cevaplayıp önüne tekrar döndü. Yüzünde gram mimik yoktu; soluk teni ay ışığında parlıyordu. Siyah, dağınık saçları onca rüzgara karşı gelmiş, bir teli bile bozulmamıştı. Sanırım ekipte en dayanıklısı Blac'ti. Yolculuk boyunca çıtı bile çıkmamış, disiplinini korumuştu. Böyle görevlere daha önce gitmiş olabilir miydi? Ne de olsa o bir soyluydu. Bayan Norel ilk defa doğru bir şey söylemişti; Blac eminim dünya kadar kılıç ve dövüş eğitimi almış olmalıydı. Bu dayanıklılık, eminim ağır eğitimlerden ve büyük bir disiplinden geliyordu.
Wilson anında geri toplandı. Wilson'ın Blac'ten oldukça korktuğuna emindim. Keşke şu korkusu, koruyucu adayı olmayı kabul ettiği günde de olsaydı; en azından şu an büyük bir yükten kurtulurduk ama artık bu mümkün değildi. Zamanla yarışmak zorundaydık, Aroen ile savaşmak zorundaydık; en kötüsü de kaderimizi en baştan yazmak zorundaydık.Patika bitti ve tekrar kendimizi çimlerin ve ağaçların ortasında bulduk. Bu sefer ince bir ses geldi
"Şey, aslında ben de çok yorgunum; biraz dinlensek olmaz mı"
Bu sefer ben arkamı döndüm. Lexerina kabarık, kıvırcık saçları ile oynuyordu; bir yandan da gözleri ile aşağı bakıyordu. Lexerina sevimli ama bir o kadar da biraz utangaç ve özgüvensiz bir kızdı. Kendi fikirlerini söylemekten ve öne çıkmaktan utanıyordu.
Aslında sevgi dolu bir aileden geliyordu; onu almaya gittiğimizde ailesi ona defalarca kez sarılıp öptü. Ailesinin tek kızıydı ve sevgi ile büyütülmüştü. Özgüvensizliğinin nedenini hiçbir zaman anlayamayacağım. Özgüvenli olmak için vahşi ve sevgisiz mi büyümek gerekiyordu? Blac sevgi görmemişti ama özgüvenliydi. Freya sevgi görmemişti ama fikirlerini söylemekten asla kaçınmazdı. Ben, tamamen parçalanmış, ilgi denen bir şeyin asla var olmadığı bir aileden gelmiştim ama asla konuşurken utanmazdım. Sanırım özgüven, bizim ve bizim gibi insanların yaralarından doğuyordu; çünkü onlar hiçbir zaman bağırıp haykırmaya ihtiyaç duymamıştı.
Beni seven tek kişi olan annemi de neredeyse bir ay önce kaybetmiştim; bu yüzden artık tamamen sevgisizliğe mahkumdum en çok da bu zoruma gidiyordu çünkü içimde dolduramayacagım bir boşluk daha oluşmuştu koca sonsuz bir delik daha....
Kısa bir süre sonra Night'ı durdurdum ve ekibe döndüm "Duruyoruz. Çadırları kurun, sabaha kadar dinlenin. Sabahın ilk ışıklarıyla erkenden yola devam edeceğiz."
🔮
Çadırlar kurulmuş, herkes uyumak için hazırlanıyordu. Tek bir sorunumuz vardı ki sadece çift kişilik iki çadır almışlardı ve biz dokuz kişiydik. Nasıl sığacaktık? Biz kızlar hadi neyse; erkekler tam beş kişiydi. Ayrıca Wilson iki kişilik yer kaplıyordu, bu da onlar için fazladan bir sorundu. Ay ışığı yüzüme vuruyordu; gece resmen bana uyumamalıyım diye işaret veriyordu. Haklıydı da; uykum yoktu, uyumak istemiyordum. Öğlen vakti Night'ın üstünde biraz kestirmiştim, bu yüzden şu an uykum gelmiyordu. Bu sebeple yerimi kızlara bıraktım ve nöbet tutmaya karar verdim. Pelerinimi yere serdim ve üstü saten pelerinim ile örtülmüş toprağa oturdum Kızlar çadırlarına yerleşmiş uykuya dalmayı bekliyorken erkeklerin çadırından hâlâ sesler geliyordu
"Çeksene be ayağını!"
"Bıraksana saçımı!"
"Kaysanıza oğlum!"
"Yer mi var lan gerizekalı? Ezra'nın üstüne mi uzanayım?"
Gülmemek için dudağımı ısırıp çadırdaki tartışmayı dinlemeye devam ettim.
"Susanıza lan, uyuyorum burada!"
"Affedersiniz Prens Ezra Hazretleri, uykunuzu mu böldük?"
"Blac, şakanın sırası değil; uyuyun artık!"
Beş dakikanın ardından çadır açıldı ve küfür ederek içeriden Blac çıktı. "Alacağın çadırın içine tüküreyim Londers! Daha kendi kıçın sığmıyor, beş kişi sığacağımızı düşünmüşsün aptal!"Ardından pelerinini yanıma serdi. "Merhaba Muşmula, burada uyumamın sakıncası var mı?" Kafamı 'hayır yok' anlamında salladım. Blac serdiği pelerinin üstüne uzandı. Çadırdan sesler gelmeye devam ediyordu. Sızlanan bir ses "Simon sen de çıksana, daha rahat uyuruz." Sesin Wilson'a ait olduğuna emindim. "Ben niye çıkıyorum? Sen çık çok meraklıysan!" Kızların çadırından bıkkın bir ses bağırdı "Artık çenenizi kapatıp zıbarır mısınız" Ses kesinlikle Limonlu Şekerimindi; demek ki sesler kızların çadırına kadar gidiyordu.Neyse ki erkeklerin çadırındaki ses artık kesilmişti. Aradan uzun bir süre geçmişti; hâlâ ayı seyrediyor, yaprak seslerini dinliyordum. Ardından bir ses duydum "Sen uyumayacak mısın Muşmula?" Ses, arkamda uzanan Blac'ti. Ona baktım; ellerini kafasının altında yastık gibi kullanmış, uzandığı yerde aya bakıyordu.
"Sen hâlâ uyumadın mı Karga?"
"Yok, uykumda konuşuyorum. Biraz mantıklı sorular sor Muşmula konuştuğuma göre uyanığım."
Adam haklı, gerizekalı Elira! Adam konuştuğuna göre uyumuyordur. Ormandaki basınç beni sersemletmişti sanırım; ne dediğimi ben bile anlamıyordum, adam nasıl anlasın? "Ne sorayım?" Yüzüstü doğruldu; sanırım uyumaktan vazgeçmişti. Gerçi ay öyle parlıyordu ki, bu parlaklıkta uyumak mümkün değildi.Bana baktı "Ne sormak istiyorsun'"
"Bu mücadele disiplini nereden geliyor?"
Blac'in gözleri anlık olarak dondu, gözleri karardı. Ne olduğunu anlamamıştım; uzun bir süre düşündü. Ardından bana döndü: "Cevap veririm ama sen de benim sorularımı yanıtlayacaksın Muşmula."
"Tamam."
Ona baktım; Blac'in gözlerindeki donukluk normal değildi. Sanırım yanlışlıkla bir travmasını tetiklemiştim; yoksa bu kadar uzun bir süre tek bir yere dalması normal değildi. Blac ile daha önce yaptığımız kısa sohbette zaten net olarak şunu anlamıştım: Blac kanadı kırık bir kargaydı. Bunu şelaledeki konuşmada gayet net anlamıştım ama ben bu karganın yarasının sadece en ufak kısmını görmüştüm; ben daha derinini merak ediyordum.Elimi yüzünün önünde sallayıp ayılmasına yardım ettim. "Eğer kötü hissedeceksen anlatmak zorunda değilsin Karga." Birinin yarasına daha derin bakmak için yarasını deşemezdim; bu yüzden ona bunu söylemiştim. Karga başını salladı, "Hayır, sorun değil Muşmula," dedi ve anlatmaya başladı
"Abim, ben daha altı yaşımdayken evlendi. Bu yüzden abimden sonraki erkek ben olduğum için Endra ailesinin varis tahtına ben oturtulacaktım. Babam olacak adam, eve neredeyse hiç gelmemesine rağmen soyunu çok önemsiyordu. Evdeki adamlarına emir vermişti; evin arkasında zifiri karanlık bir kömürlük vardı. Beni altı yaşımdan beri sürekli oraya zincirleyip, önüme bir parça yiyecek bırakmadan dört gün boyunca çıkarmıyordu, bunu bana Saray'a gelene kadar her hafta yaptılar."
Gülümsedi. Bu gülümseme kibir değildi; tıpkı Kyle'ınki gibiydi. Bastırılmış binlerce çığlığın gülümsemesiydi. "Aptalca nedeni ise dayanıklılığımı ölçmekmiş."
Ben disiplin denen şey ile büyütüldüm Elira. Sevginin ne demek olduğunu bilmiyorum; belki de hiç görmediğim içindir Neden bahsediyordu bu? O adam nasıl bir canavardı? Dinlerken benim tüylerim bile diken diken olmuştu. Blac ile gerçekten tanıştığımdan beri şunu anlamıştım: Endralar sadece görüntüde aileler; aksine birçoğu dişsiz, insan görünümünde canavarlar. Duygusuz, kalpsiz ve acımasız...
"Ben disiplin denen şey ile büyütüldüm Elira. Sevginin ne demek olduğunu bilmiyorum; belki de hiç görmediğim içindir."
🔮
İçeriden gelen bağırış sesleri yüzünden kulaklarını tıkadı Blac. Abisi ve babası çalışma odasında her zamanki gibi kavga ediyordu. Kavgadan dolayı gelen ses ile uyuyan kardeşleri uyanmış, ağlıyorlardı. Bir yandan ablaları ağlayan bebekleri sakinleştirmeye çalışıyor, bir yandan ise ablası Blac'in saçını okşayıp 'Tamam, sorun yok, birazdan geçecek,' diye onu teselli ediyordu. Merdivenden ayak sesleri geldi; biri ahşap merdivenlerden yukarı çıkıyordu. Bu annesiydi; yine umursamaz tavırlarını takınıyordu. "Ne bu gürültü yine? Bu çocuklar niye ağlıyor? Noa, Nia... İki bebeği yarım saattir susturamadınız!"Odadan artık sadece bağırma değil, şiddet sesi geliyordu. Babası abisine sağlam bir tokat atmıştı; bunun eşliğinde abisi yere vazolar atıp bağırıyordu. Bebeklerin ağlaması şiddetlendi; Blac kulaklarını ne kadar sıkı kaparsa kapatsın bu ona yetmiyordu, çünkü sesi tüm kasaba duyuyordu.
Annesi umursamaz tavrıyla, elindeki törpü ile tırnaklarını törpüleyerek odanın kapısını açtı. Kapıyı açmasıyla babasının odaya bir vazo fırlatması bir oldu. Vazo yere çarptı ve salonun tam ortasında paramparça oldu. Olivia çalışma odasına girdi ve bağırmaya başladı "Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? O vazo bana büyük büyükannemden kalmıştı!"
Ardından altı yaşındaki Blac'e döndü "Blac, topla onları!" Bağırışma ve ağlama sesleri eşliğinde Blac yerdeki cam parçalarını topladı. Avucunun içi cam doluydu. Ellerinin kesilmesine artık alışmıştı; her hafta aynı kavga oluyor, her hafta bir vazo kırılıyor ve annesi ona toplamasını emrediyordu. Evlerinde sekiz hizmetçi vardı ama sadece anne ve babaya 'saygı' olsun diye Endra çocukları onların emirlerine uymak zorundaydı.Küçük elleri kesikten geçilmiyordu; yaşıtları oyuncakları ile oynarken, Blac cam parçaları ile o koskoca zengin evde en büyük fakirliği yaşıyordu. Aradan üç gün geçti; Blac'in abisi o gün evi terk etmişti. Babası ise her zamanki gibi seyahate çıkmıştı; zaten onu bir gün gördükten sonra bir ay göremiyordu. Salonda koltukta oturmuş, elindeki masal kitabını okuyordu. Salonda o ve etrafın tozunu alan bir hizmetçi dışında kimse yoktu. Keşke ev hep böyle kalsaydı; sessiz, şiddetsiz ve camsız... Babasının iki adamı yanına geldi: "Lord Blac, bizimle arka bahçeye oyun oynamaya gelir misiniz? "Blac konuşmadan başını sallayarak cevap verdi. Konuşmayı sevmiyordu; çünkü en son babası ile konuştuğunda ağır bir tokata maruz kalmış, dengesini kaybedip başını yere çarpmış ve ardından bayılmıştı. Bir daha bayılmak istemediği için çok nadir konuşuyordu. Yavaşça kitabı koltuğa bıraktı, ayağa kalkıp iki adam ile beraber arka bahçeye gitti.
Ardından adamlar ona gülümsedi: 'Şimdi seninle körebe oynayacağız ama biraz farklı. Sen ebe olacaksın ve gözlerini kapatacaksın. Biz sana aç diyene kadar açmak yok, anlaştık mı lordum?' Blac başını 'evet' anlamında salladı ve gözlerini kapattı. Adamlardan biri kulağına fısıldadı: "Merak etme, güvendesiniz Lordum."
Aradan bir süre sonra adam, "Gözlerinizi açabilirsiniz lordum, oyun başlıyor," dedi. Blac gözlerini açtığında dehşet içinde etrafına baktı ve yutkundu. Çünkü az önceki çiçekli bahçede değil, zifiri karanlık bir kömürlükteydi. Tek sızan ışık ufak bir deliktendi; elleri ve kolları zincirlenmişti.Ve o delik de kapatıldığında kömürlük tamamen zifiri karanlığa büründü. Blac ağladı, bağırdı, çağırdı ama onun çığlıklarını duyan olmadı; tıpkı büyüdüğünde ki sessizliğini kimsenin duymadığı gibi...Blac o günden sonra asla oyun oynamadı, asla kimseye güvenmedi ve asla kimseye sıcakkanlı yaklaşmadı. Çünkü insanları ne kadar iterse, o kadar güvende olacağını düşünüyordu O gün o kömürlükte sadece kömürler değil, aynı zamanda bir ruhun çocukluğu da karanlığa ve güvensizliğe gömülmüştü...
🔮
Blac'e baktım; gözleri ile ellerine bakıyordu, nedenini anlayamamıştım. Blac bana baktı. "Bunlardan Londers'ın bile haberi yok, bu yüzden sır tut Muşmula," diyerek beni uyardı. Gözleri donuktu ama bir o kadar da parçalanmış... Eğer bunlardan Londers'ın bile haberi yoksa bana neden söylemişti? Bana, çocukluğunun geçtiği kuzeninden daha mı çok güveniyordu? "Bana olan güveni mor saçlarımı beyazlatırdı.
Teşekkürler ama bana niye bu kadar güveniyorsun?"
"Çünkü sen de aynı karanlıktan sağ çıkmayı başarmışsın Muşmula. Bunu sen değil, gözlerin söylüyor."
Blac'e baktım; donuk gözleri ile karşıya bakıyordu. Blac ile büyük bir ortak yanımız vardı: İkimizin de çocukluğu bir günde elimizden alınmıştı. Bana güvenmesi kendimi nedense iyi hissettirmişti. Bir insanın birine güvenmesi hiç ama hiç kolay değil; özellikle de eziyet görmüş bir insanın... Blac konuşmaya devam etti "Şu an korkuyorum."
"Neyden?"
"Zace'yi de ben gittiğim için kömürlüğe zincirlemesinden... Abimin gitmesi ile ben zincirlendim; benim yaşadıklarımı onun yaşamasından korkuyorum."
Bu aslında travmadan doğan en normal korkuydu. Blac güçlü ve disiplinliydi ama bunun için çocukluğunu ve mutlu olmayı feda etmişti.
"Zace kim?"
"Erkek kardeşim. Henüz on iki yaşında... Böyle bir şey için daha çok küçük. Ben bir şekilde dayandım ama o dayanamaz."
Blac dışarıdan ne kadar kaba görünse de o, özünde iyi bir insandı; bu durumda bile kardeşini düşünebiliyordu. Ona acımamışlardı ama o acıyordu. Ona daha altı yaşında uygulanan bu acımasız davranışı kaldırmıştı ama on iki yaşındaki kardeşinin bunu kaldıramayacağını düşünüyordu. Blac'in sadece kanadı değil, tüm bedeni kırılmıştı; hepsi teker teker, özenle parçalanmıştı. Bir baba nasıl çocuğunu dört gün boyunca karanlık bir kömürlüğe kapatıp aç susuz bırakabilirdi? Bu kötülük değildi, bu canavarlıktı; böyle bir şeyi yapan bir insan olamazdı.
Evet, diyardaki insanları ve diyarı kurtarmak istiyordum ama insanlar Aroene kalmadan birbirlerini zaten mahvediyordu. Bu, düşünmeme sebep oldu: Acaba onları kurtararak iyi bir şey mi yapıyorum, yoksa sonumuzu daha erken mi getiriyorum? Kafam karışmıştı. Blac'in kardeşi için endişelenmesi çok normaldi; zaten buraya kardeşlerini kurtarmak için geldiğini söylemişti ama umarım o, onları kurtarmaya çalışırken evdeki canavarlar onları yok etmezdi.Blac bana baktı. "Soru sırası bende Muşmula. Şimdi biraz da sen dökül."
Düşünme aleminden çıktım ve ona baktım.
"Ne merak ediyorsun? Sor."
Bir süre düşündü. "Neden diğer tanıştığım kızlara hiç benzemiyorsun?"
Ben mi yanlış duymuştum, yoksa bana neden diğer tanıştığım kızlara benzemiyorsun mu demişti? Ne alakaydı? Hiç anlamamıştım. Benim normal kızlardan ne farkım vardı? Bu bir iltifat mıydı yoksa bana karşı yapılan bir hakaret miydi? Anlayamamıştım. Zaten bu aralar çoğu şeyi anlayamıyordum; çünkü beynimin sınırlarını zorlamam gerekiyordu. Bu son bir ayda o kadar kafam karışmıştı ki aptal olmuştum.
Anlamadım... Bu bir hakaret mi yoksa iltifat mı?" Beni diğer kızlardan ayıran özelliğim neydi?
Blac bir süre düşündü ve bana baktı. Gözleri gece kadar karaydı; soluk teni ay ışığında tıpkı ay gibi parlıyordu, gücünün hakkını veriyordu.
"Diğer kızlardan farklısın; çünkü diğer kızlar savaşmaktan korkarken sen ölümüne savaşıyorsun. Diğer kızlar en ufak çizikte ayılıp bayılıyor ama sen 'önemli değil' deyip geçiyorsun. Diğer kızlar daha kılıcın ne olduğunu bile bilmezken sen ustaca kılıç sallıyorsun. Diğer kızlar dana veya balo derdindeyken sen idman ve savaşma peşindesin. Bu yüzden diğer kızlar gibi değilsin; iyi ki de değilsin!"Benimle ilgili böyle mi düşünüyordu? Bu benim için hakaret değil, büyük bir iltifattı. Eğer beni böyle görüyorsa bu benim için değerliydi. Doğru söylüyordu; ben süs peşinde değildim, yaşama peşindeydim. Çünkü bana öğretilen buydu. Süs hiçbir zaman hayatımda bulunmadı; sarayın süsü bile bana oldukça fazla ve boğucu geliyordu.
Gülümsedim ve koyu mor gözlerimle gece karası gözlerinin içine baktım. Ardından yüzümde bir tebessüm belirdi:
"Teşekkür ederim, Endra."
🔮
Birinin beni dürtmesi ile karanlıktan çıktım. Nöbet tutarken uyuyakalmıştım; az ileride ise siyah saçları ve soluk teni ile Blac uyuyordu. İyi de, beni kim uyandırmıştı?
Arkama baktığımda Tarien, büyük cüssesi ile arkamda heykel gibi duruyordu. Ama burada ne işi vardı? Tanrıların bu dünyaya girip çıkma izni var mıydı? Nestina bana rehberlik ettiği için ona bir ayrıcalık geçilmişti ama Tarien'in burada ne işi vardı? Yoksa Kleme veya başka birine bir şey mi olmuştu?
Bulanmış olan gözlerimi ovaladım ve ayağa kalktım. Bacaklarım uzun zamandır hareket etmediği için uyuşmuş, belim yerde uyuduğum için tutulmuştu. Tarien'e yaklaştım; boyu bana göre çok uzundu. Bana baktı, gözlerinde tuhaf bir huzur vardı.
"Üzgünüm, uyandırdım mı?" diye mahcup bir sesle sordu. Kafamı "evet" anlamında salladım ama sorun değildi.
"Bir sorun mu vardı?"
Tarien kulağıma eğildi:
"Fazla vakit yok. Size yardım etmeye geldim. Klem'den izin aldım; sizi tek seferliğine Esinti Ormanı'nın sonuna kadar portal açabilirim."
Portal mı? Bu bizim için şahane olurdu; çünkü böyle devam edersek 2 güne, Wilson faktörünü de sayarsak 4 güne ancak Yıldız Ormanı'na ulaşırdık.
"Ama nasıl yapacağız? Onlara portalı anlatmamız yasak değil mi?"
Tarien gülümsedi
"öyle küçük bir Portal açmayacağım. Klem'den izin aldım, sizi direkt oraya göndereceğim. Sen sadece gözünü kapat ve bana güven."
Az önce gözlerimi ovuşturduğum için göz kapaklarım acıyordu. Göz kapaklarımı indirdim ve kendimi karanlığa bıraktım. Aradan 5 saniye geçmişken, "Gözlerini açabilirsin yavru kaplan," dedi Tarien. Sesinden mutluluk akıyordu resmen. Ama yavru kaplan derken ne demeye çalışmıştı? Bana neden öyle demişti? Bunu kestirememiştim. Zaten bu aralar herkes bana farklı şeyler diyor: Elçi, Kehanet'in Kızı, Muşmula, Yaban Çiçeğim... Bu kadar çok lakabım varken bir yenisinden sorun olmazdı. Şu an lakaplarıma değil, sıradaki 9 taşa ve 9 ormana odaklanmalıydım.
Gözlerimi açtığımda çok başka bir yerdeydik; burada sadece ay değil, geceyi süsleyen yıldızlar da ışık saçıyordu ve buradaki çimler daha canlı renklere sahipti. Tarien’e baktım, gülümseyerek etrafa bakıyordu.
"Ben artık gitmeliyim. İyi şanslar minik kaplan," dedi ve kafamı sertçe okşadı.
Ellerini havaya kaldırdı ve boş bir alana doğru yöneltti: "Spiritus Regnum!"
Boş alanda, daha önce Klem’in sarayında açtığı portal ile aynı görünümde bir portal açtı. Portala doğru yürüyorken duraksayıp arkasını döndü ve bana baktı. Gözünde hem huzur hem de üzüntü vardı; bana hep böyle bakıyordu. Acaba bana bakınca eskiden kaybolan kızı mı aklına geliyordu?
"Unutmadan, bu senin için Elçi," dedi ve elini pelerinin içine soktu. Ardından mükemmel dövülmüş, üzerinde mor detaylar olan siyah kabzalı, demiri parlayan bir kılıç çıkardı. "Sana bir hediyem var. Kılıcın oldukça paslanmış, biri ile dövüşürken kırılmaya çok müsait."
Gözlerim parıldadı; şeker bulmuş çocuk gibi mutluydum. Uzanıp Tarien’in verdiği kılıcı aldım.
"Çok teşekkür ederim Tarien, sen mükemmelsin!"
Tarien bana bakıp gülümsedi ve portala girdi. Ardından portal kapandı ve yerini tekrar boş çimenlik alana bıraktı kınımdaki kılıcı çıkardım; bu kılıcı idman odasından almıştım. Tarien haklıydı, kırılmaya pek müsaitti. Tarien'in bana uzattığı kılıcın mor işlemelerinde parmaklarımı gezdirdim; mükemmel bir kılıçtı. Tarien'e ne kadar teşekkür etsem azdı. Yeni kılıcımı kınına koydum, kendimi çimlerin üstüne attım ve tekrar kendimi uykunun kollarına bıraktım.
🔮
Sabah erkenden uyanmış, toplanmıştık; yola çıkmaya hazırdık. Ama ekip aç olduğunu söylediği için yemek yemeye karar vermiştik. Yiyecek için tüm yiyeceklerin olduğu çuvalı aldım ve yanlarına gittim. Daire oluşturmuş, bağdaş kurmuş ekip beni bekliyordu. Daha çuvalı bırakmak için oturuyorken Wilson çuvalı havada kaptı ve sarıldı.Aynı şekilde bağdaş kurarak oturdum. O sırada Wilson çuvalı öpüyordu. Yanımda oturan Blac'e baktım; yüzünde sabır çeken bir ifade vardı. Wilson dakikalarca çuvalı bırakmadı; öptü, sarıldı. En sonunda Blac sesini yükseltmek zorunda kaldı:
"Wilson, çuvala olan aşkın bittiyse ver şunu da yemek yiyelim!"Wilson, Blac’in sesini duyar duymaz çuvalı fırlattı. Artık Wilson’la başa çıkamazsak Blac ile hallediyorduk; Wilson ciddi anlamda Blac’ten korkuyordu.
Londers çuvalı tutup açtı. Wilson direkt içine kafasını soktu. "Ah ciddi misin, sadece bunlar mı?" diye mızmızlandı. Kafasını çuvaldan çıkardı ve kollarını sokup peksimet, ekmek ve kurutulmuş et çıkardı.
"Bunlar ne? Ben bunlarla doymam!"
Acaba bir gün doyar mısın Wilson? Bunların seni doyurmayacağını zaten biliyordum; amacımız hayatta kalmaktı, ziyafet çekmek değil.
Bayan Norel gerçekten çocuk yetiştiremiyordu; bu kadar da el bebek gül bebek çocuk büyütülmezdi. Bir de 'oğlum çok cesur' diye annemin cenazesinde övünüyordu resmen. Bunlar ailecek kafayı sıyırmıştı. En iyisi umursamadan görmezden gelmekti; yoksa Wilson’ı Blac öldürmeden ben öldürecektim.Simon peksimet ekmeği ve kurutulmuş eti işaret etti "Bunları nasıl yiyeceğiz? Bunlar çok sert değil mi? Kesmemiz lazım."
Londers'ın gözleri parladı ve kılıcını çıkarıp peksimet ekmeği ve kurutulmuş eti kesmeye başladı. Tanrım, düştüğümüz hale bak! Kılıçla ekmek ve et kesiyoruz. Kılıçla kesilmiş ekmek yemedim demem artık.Hepimiz kesilmiş ekmekten bir dilim aldık ve yemeye başladık. Lexerina ekmeğinden küçük bir ısırık aldı ve benim eski yeşil gözlerimden daha koyu olan gözleriyle etrafa baktı.
"Dün gece sanki farklı bir yerdeydik."
Ekmeğini o saniyeye kadar keyifle
yiyen Ezra’nın gözleri büyüdü
"Evet, dün başka bir yerdeydik. Niye şimdi buradayız?"
Ah, unutmuşum! Tarien bizi dün gece buraya açtığı portal sayesinde gönderdi ama onların bundan haberi yoktu. Yine bir yalan uydurmak zorundaydım.
"Hayır, buradaydık. Herhalde gece olduğu için siz farklı gördünüz."
Ben ve hayatımın çoğunu kaplayan yalanlardan biri daha... Elimdeki ekmeği yemeye devam ettim. Wilson hariç tüm ekip ekmek dilimlerinin yarısındaydı; Wilson ise kendininkini bitirmiş, bir dilim daha kesmesi için Londers’a yalvarıyordu Kısacası ekip her zamanki formundaydı. Ekmek ve et dilimlerimizi bitirip yiyecekleri topladık ve tekrar atların üstünde ilerlemeye devam ettik. Artık işimiz daha kolaydı; enerji topladığımız için daha hızlı ilerlerdik.
Sabah ilk işim, atlar için aldığım elmaları atlara yedirmek oldu. Evet, ekipten gizliyordum; çünkü Wilson, atların payını da yemek için kıyamet koparırdı. Bu yüzden şimdilik ben bilsem yeterliydi Etrafa kuşlar cıvıldıyordu, güneş ışığı bizi ısıtıyordu. Ormanları seviyordum; en azından burası gürültülü değil, burada bağırış yok, burada baskı yok, burada sinir yok. Sadece doğa ve huzur var.
Bazen düşünüyorum; acaba önceki hayatımda nasıl bir hayat yaşıyordum? Bir rivayete göre tanrı, biz doğmadan önce bize hayatımızı izletmiş ve bizler de kabul etmişiz. Acaba bana Klem veya başka bir tanrı ya da tanrıça gerçekten hayatımı izletti mi? Eğer izlettilerse ve ben kabul ettiysem, dünyanın en aptal insanı olmalıydım.
Her neyse, yoluna odaklan Elira... Ama odaklanamıyorum.
Aklımda onlarca soru varken nasıl odaklanabilirim? Aroen'i Klem yaratmadıysa nasıl var olmuştu? Nestina ve Tarien'in kızı kimdi ve neden kaybolmuştu? Eğer ben Kehanet'in Kızı'ysam, kehanet neydi? Niye kimse bana söylememişti? Blac'in kardeşi şu an kömürlükte miydi? Büyükannem şu an ne yapıyordu? Yolun devamında bizi ne bekliyordu?
Aklımdaki soru işaretleri bitmiyordu ve ne yaparsam yapayım asla yoluma odaklanamıyordum. Ama ne yapabilirim? Ben insanım, bu insanlığın doğasında var. Eğer düşünme yetimiz olmasaydı şimdiye kesin ölmüştüm. Bu kadar şeyin arasında en çok da annemi düşünüyordum; acaba cennette mutlu muydu? Beni şu an izleyip benimle gurur duyuyor muydu?Yine belirsizlik havuzunda boğulmak üzereydim. Ben kaçıyordum ama bu sefer o beni içine çekiyordu; işte bu beni delirtiyordu. O yüzden dikkatimi dağıtmalıydım; eğer geçmişi düşünürsem geleceğime odaklanamazdım.
