Ortaya çıkan Cevher 🔮

Vaveyla Yazarı: Maery_ Books

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 30Şu an: Ortaya çıkan Cevher 🔮

Blac'in gözü dönmüştü, demir kapıyı kırmaya çalışıyordu. Şoka girmiş, olduğum yerde heykel gibi kalmıştım; Londers da benimle aynı durumdaydı.

Blac kapıya attığı son tekme ile beraber demir kapının kilidini kırmayı başardı, ardından hızla içeri girdi. Bizi büyük Endra Malikhanesi karşıladı; bizim sarayın yarısı kadar olan bir malikane. Sarı ışıklar dört bir yandan yanıyordu, yani herkesin olan ne haltsa haberi var olmalıydı.
Blac bu sefer de malikanenin kapısına yapıştı. Kapıyı kırarcasına yumruklayıp tekmeliyordu, kapı neredeyse patlayacaktı. İçeriden orta yaşlı bir kadın sesi geldi. "Gidin söyleyin o aptal herife kapıyı kırmasın, parasını ödemeyecekse!"
Bu ses Blac'in annesiydi. Blac bir anda kapıyı parçalara ayırdı ve içeri girdik. Odada bir kadın vardı; hafif kilolu, orta boylu bir kadın... Üzerinde bornoz ve pembe topuklu terlikle duruyordu. Bu Blac'in annesi Olivia Endra'ydı. İğrenç sesini ve komik gözüken hâlini nerede görsem tanırdım.

Blac yüzüne bile bakmadan direkt evin bahçesine çıkan kapıya yöneldi ve kapıyı açtı, bahçeden dışarı çıktı. Biz de arkasından.

Evin kömürlüğü olduğunu tahmin ettiğim yere yöneldi. Kömürlüğün kapısı zincirlenip kilitlenmişti. Yoksa Blac'in korkusu sanırım gerçek mi olmuştu? Babası geçmişte Blac'e yaptığını şimdi de Blac'in küçük kardeşine mi yapıyordu?
Blac kömürlüğün kilidini kırmaya çalıştı ama kilit çok sağlam yapılmış olmalı ki kolay kolay kırılmadı. Kilidin Aldric ile bir akrabalığı var mı acaba?

Blac yeteri kadar zorladıktan sonra kilidi kırdı. Kapıyı ben itip içeri girdim. İçeride 12-13 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim siyah saçlı, kahverengi gözlü bir oğlan çocuğu vardı duvara zincirlenmişti.
Çocuk beni görür görmez.

"Ah, ölüm meleğinin bu kadar güzel olacağını bilseydim daha önceden ölürdüm!" dedi.Arkadaki Londers kıkırdadı.

Maalesef çocuğum, ölüm meleği falan değilim ama birkaç varlığın eceli olduğum doğrudur.

Blac içeri girdi, çocuğun zincirlerini çözdü ve kucağına aldı.

"Tamam Zace, ama korkaksın. Niye titriyorsun? Kurtardık işte."

Çocuk oldukça korkmuş gözüküyordu, hâlâ titriyordu. Blac'e sıkı sıkı sarılmıştı, ne kadar korktuğu yüzünden belliydi.

En azından o 13 yaşındaydı; Blac'e bu, 6 yaşında yapılmaya başlanmıştı. Acaba Blac ne yaşamıştı? Onu oradan kurtaran bir abisi olmamıştı onun. Keşke bu halimle geçmişe dönüp Blac'i oradan çıkarabilseydim...
Zace'i yavaşça Londers'a verdi Blac ve derin bir nefes aldı; rahatlamış olmalıydı, neyse ki az da olsa sakinleşmişti.

Tam o sırada kapının eşiğinde, yine 12-13 yaşlarında, siyah saçlı, mavi gözlü, saçları arkasından sıkıca at kuyruğu yapılmış, üzerinde kibar toz pembe bir elbise olan küçük kız kapının eşiğinde belirdi. Korkmuş olmalıydı.
Küçük kız bir süre bize baktıktan sonra yanımıza koşup Blac'e sıkıca sarıldı.

"Abi neden bu kadar geç kaldın? O kötü adamlar Zace'nin canını çok yaktı ama ben senin gelip onu kurtaracağını biliyordum!"

Blac küçük kızı kucağına aldı ve saçlarının arasına nazik bir öpücük kondurdu.

"Geldim işte Selia, buradayım. Zace iyi. Sana bir şey yapmadılar değil mi tatlım?"

Çok sevimli gözüküyorlardı, küçük kız çok sevimliydi.
Küçük kız bana baktı ve.
"Bu abla kim?" diye sordu.
E haklıydı da. Evime birden manyağa benzeyen bir kız etrafı kıra döke, ışık hızında girse ben de sorardım.
Londers'ın kucağındaki Zace döndü.

"O güzeller güzeli kız gerçek miymiş? Ben onu halüsinasyon sanıyordum, böyle bir insan olamaz."

Gülümsedim insanlar bana güzel olduğumu söylerdi ama bence diyarda eminim bendem kat ve kat güzel kızlar da vardır Ayrıca savaşırken güzelige ihtiyacım yok benim güzeligim yüzüme sıçrayan kan damlalarıydı.

"Merak etme, bildiğim kadarıyla gerçeğim. Senin de sorunu yanıtlayayım sevimli kız; Londers ve Blac'in arkadaşıyım."

Küçük kız bana baktı ve gülümsedi. Ardından Blac'e daha da sıkı sarılmaya başladı. "Abi bizi ne zaman saraya götüreceksin? Orada prensesler var değil mi?" diye sordu.
Blac küçük kızı daha sıkı kavradı. "En kısa zamanda götüreceğim tatlım," dedi.

Bunu şu an yapamayacağını biliyordu elbette ama çocuktu onlar; hayallerini yıkmak onlara yapacağımız en büyük kötülük olurdu.
Küçük kız bana baktı.

"Sen prenses misin, yoksa abimi götüren öğretmenlerden mi?"

Kızın ses tonu o kadar sevimliydi ki yumuşamamak elde değildi, yanaklarını sıkasım geliyordu o konuştukça.

"İkisi de değilim maalesef. Ben de abin gibi koruyucu, yani savaşçıyım."

Blac küçük kızın saçlarını düzenleti ve Zace ile Selia ya döndü.

"Sorularınızı sonraya saklayın ufaklıklar, önce eve gitmeliyiz. Orada sizden daha beter çocuklar var; önce onlardan birini ayıltmam lazım, Elira'nın da diğerine pansuman yapması..."

Ah evet, evde boyu uzun ama hâlâ ruhu çocuk kalan ekip arkadaşlarımızı unutmuştuk! Umarım Wilson evin içine sıçmamıştır. Sarhoş hali ile her yeri dağıttıysa onu sabaha kadar döverek ayıltırım Evin içine girdik ve hızlıca çıkmak için kapıya yöneldik. Tam o sırada Olivia önümüzü kesti. Ağzında bir paket sakız vardı; bir yandan onu çiğniyor, diğer yandan tip tip bize bakıyordu.

"Nereye götürüyorsunuz çocuklarımı? Ayrıca Zace'nin dışarıda ne işi var? Onun kömürlükte karanlıkta kalması gerekiyor, tıpkı Blac gibi."

Ardından bana yaklaştı ve yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

"Ah, arkadaşlarına anlattın mı nasıl orada günlerce aç kaldığını, yavru bir köpek gibi ağladığını?"

Tam o sırada elimin tersi ile kadının ağzının ortasına vurdum. Zaten az önceki kavgadan zorla çıkarılmıştım, artı olarak Blac'in ailesine bir öfke taşıyordum; şimdi sinirimi gerçekten çıkarabilirdim. Babası yok muydu ya, onu da bir elden geçirseydim!
Kadın ağzının ortasına yediği tokat ile şoka girdi. Ağzını açtığı an boynundaki hassas noktaya vurdum ve bayılmasını sağladım. Eğilip nabzını kontrol ettim; atıyordu. Tüh, ölmesini umardım ama dünya böyleydi; kötüler zor ölüyordu.
Arkama döndüm.

"Gidelim, bu burada biraz daha uyuyacak."

Blac sırıtıyordu. Onun için büyük bir intikam sayılabilir miydi bu bilmiyorum ama benim içimdeki burukluğu biraz daha dindirmişti.

Ha aklıma gelmişken, arkamdaki çocuklara döndüm.

"Çocuklar, babanız adı altında evde gezen o herif de evde mi? Evdeyse hangi odada olduğunu söyler misiniz? Bir selam vereceğim,"

onu doğduğuna pişman edeceğim.

Çocuklar hayır anlamında başını salladı.

Tüh ya, babanızı gebertsem daha çok rahatlardım.

Blac gülüyordu, yaptıklarım hoşuna gitmiş olmalıydı. Blac gülmekten konuşamıyordu, en sonunda sakinleşti.

"Sakin ol muşmula, tüm aile ağacımı parça pinçik etmene gerek yok, yaptığın şey yeterli."

Arkamdaki Londers'a döndüm.

"Londers, annene söyle bu kadınla kardeş olup olmadığını bir kere daha sorgulasın. Büyükanneniz nasıl olmuş da hem melek hem de şeytan getirmiş bu dünyaya, o biraz tuhaf geldi de..."

Blac ve Londers gülmeye devam etti,ama ben gayet ciddiydim.

🔮

Eve sonunda ulaşmıştık. Kapıyı açtım ve içeri girdim. Ekip yerlere yayılmış, yorgun şekilde oturuyordu. Amaya ve Ezra, Simon'ın başına buz tutuyordu. Wilson saçma sapan şeyler söylüyordu. Kapıyı açıp çocuklarla içeri girdik. Yerde yatan Wilson doğruldu.

"Bunlar ne lan?" diye sordu. Hâlâ büyükannemin kıyafetlerini çıkarmamıştı.

"Çocuk, neye benziyor?" dedim.

Wilson biraz daha baktı inanmamıştı sanki.

"Çaldınız mı bunları? Nereden geldi, nereden aldınız? Paket de yaptırmamışsınız zaten!"

Gören sanır kılıç almıştık çarşıdan da eve dönüyorduk.
Blac, Ezra'ya baktı.
"Ezra al götür şunu içeri, kahve falan içir ayılsın öyle döveyim ben bunu. Yoksa attığım yumruk tokat da boşa gidecek."
Çocuklar ekip arkadaşlarımıza bakıyordu; içlerinden "Biz bu çatlakların arasına nereden düştük?" dediklerine eminim.
Ezra buzu bırakıp sürükleyerek şarkı söyleyen Wilson'ı arka odaya un çuvalı çeker gibi çekmeye başladı.
"Gece karanlık olsun ne olmuş, benim kalbim kararmış..."
Kararmış kalbinin içine tüküreyim yemek yemekten kalbinin etrafında yağ tabakası oluşmuş acaba kararsa gözükür mü.

Wilson eğer susmazsan Blac senin her yerini karartacak zaten, sus artık be adam sus!

Hızlıca buzdolabının üstünden içinde ilaçlar ve sargı bezleri olan kutuyu aldım ve masaya bıraktım.
Sandalyede oturan Simon'ın yanına geçtim, Amaya geri çekildi. İlacı beze döktüm ve yavaş yavaş, bastırmadan Simon'ın yarasının üstünde gezdirip yarayı temizlemeye başladım. Dikiş gerektiren bir yara değildi, çok derin gözükmüyordu.
"Niye kendini savunmadın Simon?" diye sordum.

Bunu aşağılamak ya da küçük düşürmek için sormuyordum; o da bir canlıydı, onun da canı tıpkı bizim gibi yanıyordu ve insanların canını yakmasına izin vermemeliydi. Bunu bir koruyucu adayı olarak değil, en başta bir insan olarak yapmalıydı.

Gülümsedi.

"Ben sen, Blac ya da Londers gibi değilim. Acı eşiğim sizden daha aşağıda; kılıçları ustaca kullanamıyorum, hançerlerle de boyum yetmiyor. Aslına bakarsan ellerimde elektrik olmasa ben şu an evde oturmuş anneme yardım ediyordum," dedi.

Yarasını temizlemeyi bitirdim ve bir pamuk bastırdım, sıra yarayı sarmaya gelmişti.

"Kimse bir hiçten ibaret değil Simon, emin ol. Koruyucu okuluna geldiğimden beri en çok da bunu keşfettim; herkesin bu evrene, bu diyara, bu kehanete gönderilmesinin bir sebebi var. Bizler sadece kendimizi keşfetmeyi bekliyoruz, o kadar ayrıca insanların seni kırmasına izin verme çünkü biri sen kırarsa diğer elerinde taşlarla bekleyenler seni kırılmaktan beter edip param parça ederler."

Sargı bezinin son katmanını da sarmayı bitirdim ve ona fısıldadım: "Saraya dönünce kılıç, hançer, yay kullanmayı sana da öğretirim," dedim ve sargı bezleri ile ilaçları tekrar toplayıp kutuya tıktım.
İçeri girdim. Freya, Selia'nın saçlarını örüyor; Zace, Londers'ın yeni kılıcını inceliyordu.
İçeri girdim. "Evet, gelelim uyku konusuna. Ben, Freya, Amaya ve Lexerina benim yatağımda uyuyabiliriz. Sığarız diye düşünüyorum;" neyse ki hepimiz vücutden zayıf kızlardık. Sıkış tıkış da olsa bir şekilde uyurduk, çok olmadı ben çalışma masama başımı yaslayıp sandalyede uyurdum."Zace ve Selia, siz annemin yatağında uyuyacaksınız, ikiniz sığarsınız. Blac, Simon ve Londers; siz üçünüz büyükannemin yatağında yatacaksınız, merak etmeyin çift kişilik, sığarsınız."
Ardından günah keçisi olarak sona kalan Ezra'ya baktım.

"Ezra, bugün günün talihlisi sensin. Sen şu koltuğa, Wilson da karşısındaki koltuğa geçip mışıl mışıl uyuyorsunuz."

Tabii Wilson can çekişiyor gibi horlamazsa...

Ezra'nın gözleri büyüdü, neredeyse evden kaçacaktı. Sonra yalvaran bir ses tonu ile

"Niye ben? Başkası olsa olmaz mı?" diye sordu.

Olacağını sanmıyordum; Blac ve Londers'ın koltuklara sığmasının imkânı yoktu. Simon ise daha yeni başına,

darbe almıştı, rahatsız bir yerde uyuması uygun olmazdı.

"Maalesef. Blac ve Londers koltuğa sığmaz, Simon da başına daha yeni darbe aldı; bu yüzden koltukta uyuması uygun değil. Son talipli sen kaldın. Tanrı yardımcın olsun Ezra..."

Ellerimi yapacak bir şey yok anlamında iki yana kaldırdım ve gidip Wilson ve Ezra için çarşaf ve yastık getirdim.
Ardından Zace ve Selia'yı kontrol etmeye gittim. İkisi annemin yatağında zıplayıp gülüşüyordu. Küçük kızın saçları her zıpladığında havaya kalkıp iniyordu; çok sevimlilerdi ama biraz da yaramaz gibiydiler. Freya, Selia'nın saçlarını örmüştü; Selia daha da tatlı gözüküyordu.
Yanlarına gittim.

"Evet, uyku saati. Eğer korkuyorsanız abinizle uyuyabilirsiniz, Simon'ı buraya alırım."

Çocuklar birbirine baktı ve birbirlerine sarıldılar.
"Sorun değil, korkarsak birbirimize sarılırız. Hem abim bizi burada duyar," dediler.
Ah, ikiz olmaları onları daha da tatlı yapıyordu! İkiz çocukları olan anneler çok şanslı olsa gerek bu kadar tatlı bebekleri oldukları için...
İkisini de yatırıp üstlerini örtüm, ışığı kapatıp gece lambasını açtım ve odadan çıktım.
Büyükannemin odasına gittim. Londers solda, Simon ortada, Blac sağda uzanmış uyumaya çalışıyorlardı. Sorunları yok gibi gözüküyordu, o yüzden hiç bozmadan geldiğim gibi geri çıktım ve kendi odama gittim.

Ben ve Freya yan yana, Lexerina ve Amaya ayakucumuza uzanmıştı. Gayet rahattık, eski yatağım hepimize yetmişti. Yarın taşı bulup buradan gitmeliydik ama neredeydi bu taş? Evde şimdiye kadar hiç öyle bir taş görmemiştim ki ben evdeki fare deliklerine kadar ezbere bilen biriyim.Bu yüzden görmemiş olmam hâlâ beni şaşırtıyordu. O kadar parlak bir taşı nasıl olur da görmemiştim ben şimdiye kadar? Taşın sahibi onu evimizin neresine saklamış olabilirdi ki?

Aklımda şu an sadece taş ya da yarın şu sevimli miniklere ne yapacağımız vardı. Sabah uyumama rağmen hâlâ uykum vardı ama göz kapaklarım gözlerimi kapatmama izin vermiyordu sanki.

Beynim o kadar doluydu ki sanki artık mantıklı bile düşünemeyecek haldeydim. Zaman çok hızlı akıyor gibi geliyordu ya da gerçekten de evrenin düzeni bozulduğu için çok hızlı akıyordu. Kafamı kurcalayan yeni sorular da eklenmişti.

Büyükannem niye intihar etmişti ki?

İntihar etmesi için bir sebep yokken, büyükannemi azıcık tanıyorsam hiçbir şey yokken değerli canına kıymazdı. Ortada bir şey de yoktu; ben ve annemden şikâyet ederdi. Annemin ölümü ve benim saraya gitmemin onu ölüme gidecek kadar etkileyeceğini düşünmüyordum.
Ailemde gerçekten de büyük bir sorun vardı; sabah söylediğim gibi kıçı sıkışan kendini şu avizeye asıyordu ama büyükannem gibi bir kadının kendini o avizeye asacağını düşünmüyordum.
Kafamda dönen soru şuydu.

Büyükannem ölmüş müydü, yoksa öldürülmüş müydü?

Cinayet işleyecek kadar ailemizden nefret eden yoktur diye düşünüyorum. Hangi aptal büyükannemi öldürüp de elini kana bulasın ki? Bizim bir düşmanımız yoktu; kasabada ufak bir evde yaşayan sıradan bir aileydik.

Aroen'in iblislerinden de şüphelenmiyordum, eminim büyükannemden daha önemli işleri vardı. Ve büyükannemin yolculuğa çıkmadan önce öldüğü söyleniyordu; peki kim öldürmüştü onu?

Peki karşı evdeki kadın onu nereden tanıyordu? O ev yıllardır boştu, kimse oturmuyordu. Nasıl bir tesadüf ise benim gitmemi beklemiş herhalde taşınan kişi.

Artık her şeyi tehlike, yalan, dolan, entrika olarak algılıyordum; kafayı iyice sıyırmıştım.

Çocukların yanında annelerini bayıltabilecek kadar ileri gitmiştim. Belki de o çocuklar hayatları boyunca bunu yaptığım için benden nefret edecek ama en azından Blac için ufak çaplı bir intikam alınmıştı, bu yönden iyiydi. Benim de içimin yağları erimişti, dürüstüm en azından.

Ah lanet olsun! Sabah oldukça uzun süre uyumama rağmen göz kapaklarım zorla kapanıyordu. Direnmenin bir anlamı yoktu, kendimi uykunun kollarına teslim etmenin zamanı gelmişti.

🔮

Vücudumun titremesi ile göz kapaklarım açıldı. Kurak toprağın üzerindeydim; sert bir rüzgâr esiyordu ve yağmur yağıyordu. Yağan yağmur çamuru yumuşatmıştı.
Başımı kaldırdım, sarayın önündeki boş alandaydık ama saray yoktu. Onun yerine yıkık bir enkaz, yanan enkaz parçaları vardı. Yemyeşil çimenlerle örtülü olması gereken zeminde çimi bırak, bir çiçek yaprağı bile yoktu. Üzerinde siyah ejderha bulunan, savaşta yere dökülen her bir kanı temsil eden kırmızı alıntılı bayrağı yerdeydi; paramparça olmuştu Hızlıca koşup yerdeki bayrağın parçasını aldım. "Hayır..." Sesim fısıltı gibi çıkmıştı.

Arka taraftan çığlık sesleri yükseliyordu, hızlıca ileri koştum. İlerisi daha da beterdi; her tarafta iblisler vardı. İnsanlar, muhafızlar ve savaşçılar yere serilmiş, kanlar içinde yatıyordu; kimisi ise son nefesini vermeye yakın bir ihtimal de olsa yaşamak için mücadele ediyordu.

Daha da hızlı koştum ve bir bedene takılıp düştüm. Toparlanıp bedene baktığımda o tanıdık sima ile beraberdim.
Blac yerde yatıyordu, gözleri kapalıydı. Hızla ona gittim ve yüzünü tuttum.

"Blac kalk!"

Ne kadar bağırsam da Blac kalkmadı, yüzü buz gibiydi. Ölmüş müydü? Hayır, olamazdı; Blac ölemezdi, ölmemeliydi! Kalbim küt küt atıyordu, onu kaybetmekten niye bu kadar korkuyordum?

Siyah saçlarını elimle düzelttim, vücudunda bir yara göremiyordum; sadece yerde yatıyordu. Elimle bileğini tuttum, nabzına bakacaktım. Dakikalarca bekledim ama tık yoktu.
Hayır, hayır, hayır... Blac kalk lütfen!

🔮
Bulanık bir ses beni geriye çekti.

"Elira, Elira kalk! Kafayı mı yedin Elira?"
Bir anda her şey silindi ve karanlık beni içine çekip ardından aydınlığa attı; sanki top oynuyorlardı benimle.
Gözlerimi açtığımda iki mavi göz beni karşıladı Freya.
Ardından battaniyeyi kaldırdı. "Elira delirdin mi? Rüyanda uyuyan Blac'i uyandırmaya çalışıyorsun, uyan git öyle uyandır bari!" Gülümsedi.
Battaniyeyi attım ve ayağa kalktım. Oh be, kabusmuş!

Freya bana bakıp imalı şekilde gülümsedi.

"Rüyanda bile Blac'i görüyorsun. En yakın arkadaşın olarak söyleyeyim kızım, sen bu adama abayı yakmışsın."

Tarağı aldım ve saçlarımı taramaya başladım.

"Sen dünkü şarabın etkisinden çıkamadın herhalde Freya, gidip bir lavaboda elini yüzünü yıka istersen yoksa saçmalamaya devam edeceksin."

Tarağı bıraktım ve saçımı sıkıca bağlayıp at kuyruğu yaptım. Freya gülmeye devam etti.

"Yo, gayet iyiyim ben."

Ona döndüm ve sırıttım.

"Hım, demek öyle... Peki ya Ezra ve seni ne yapacağız?"

Freya yerinden zıpladı; gözlerinde bunu beklemediği belliydi. Utanmış olmalıydı ki yanakları elma gibi kızarmıştı. Ardından geçiştirip kaçmaya çalıştı.

"Yok ne, saçmalama canım! Ah, ocakta yemeğim var benim, ben gidip bir ona bakayım."

Hızlı adımlarla odadan çıktı. Arkasından seslendim.

"Evde malzeme yok ki yemek yapasın, tencerede musluk suyu mu kaynatıyorsun?"

Ardından çıktım. Selia ve Zace koridordaydı, içeri gitmeye utanıyor olmalılardı, yabancılamışlardı büyük ihtimalle. E normal, içeride 7 tane deli var.

Kenardan kenardan kimseye belli etmemeye çalışarak odada yatakta uyuyan Blac'e bakıyorlardı. Eğildim, göz hizalarına gelmeye çalışıyordum; 1.72 boyumla 1,50'lik çocuklarla göz teması kuramazdım.

"Günaydın tatlı yaramazlar."

Çocuklar bana baktılar ve gülümsediler: "Günaydın Elira abla."
Adımı ekipten öğrenmiş olmalılardı. Bana baktılar: "Abimi uyandırabilir miyiz?"

Aslında bunu yapmalarını tercih etmezdim; Blac uzun süredir düzgün şekilde deliksiz, rahat uyumuyordu. Çadırlar varken de dışarıda uyuyordu, çadırları ayıya kaptırdıktan sonra hiç uyumamaya başladı.

Uyuyabildiği kadar uyuması iyi olurdu çünkü daha yolculuğumuz bitmemişti, enerjiye ihtiyacı olacaktı.
"Abinizi uyandırmasak, kendi uyansa olmaz mı? Uzun bir yolculuktan yeni döndük de ve devam da edeceğiz, abinizin dinlenmeye ihtiyacı var."

Selia ve Zace çok akıllı çocuklardı ki sözümü dinlediler ve benimle içeri geldiler. Londers ve Lexerina onlar ile oynamaya karar verdi.
Koltuktaki Wilson bana baktı. "Ne yiyeceğiz, ben acıktım."Acıkmasam şaşardım, acaba Wilson rüyasında da mı yemek yiyordu çok merak ediyorum.
Ona baktım.

"Annemin dükkânından ne alırsan o var."
Wilson yerinden sıçradı.

"Ne! Annemin dükkânı mı? Saçmalama Elira, babam beni süpürge sapıyla kovalasın mı istiyorsun?"

Aslında fena fikir değildi, bayağı da eğlenceli olurdu ama acıdığım için ben de onunla gidecektim.

"Hazırlan, sizin dükkâna gidiyoruz; erzak ve yiyecek alacağız."

Wilson bana baktı.

"Para almadık ki yanımıza, farkında mısın? Tavernada bile kavgadan yararlanıp kaçtık."

Öyle mi yapmışlardı? Aman, kime ne!
"Yo, para almadık, unuttun mu? Biz koruyucu adayıyız, diyardaki hiçbir satıcı bizden bir drag bile alamaz. Bunu annen söyleyip tüm Dragon Vadisi'nden alışveriş yapabiliriz."Wilson istemsizce kalkıp pelerinini giydi, ben de aynı şekilde.
Kapıya çıktık, çamurdan geçilmeyen botlarımı giydim.

"Biri fal baktırmaya gelirse falcı kadının öldüğünü söyleyin. Eğer çok sıcaklarsanız arka tarafta ormana açılan kapıyı açın, orası eser ama kapı bozuk; iki kere ittirip kapıya vurmanız lazım, anca açılıyor. Susarsanız da musluktan için; yıllardır içiyorum, bende bir sorun olmadı, sizde de olmaz herhalde."

Uyarılarımı yaptım ve Wilson'ı ensesinden yakalayıp önüme fırlattım.

"Düş önüme ağlak! Varlığın da sorun, yokluğun da; açlığın da bitmiyor zaten. Yürü, en azından poşet taşımaya yardım edersin."

🔮
Dükkâna girmemizle beraber kapının üstündeki çan çaldı. Ağır adımlar ile üst kattan biri iniyordu.
Wilson tezgahın altına girmeye çalışıyordu; gelenin babası, yani Bay Benjamin olduğunu anlamış olmalıydı, bu yüzden kaçacak delik arıyordu.

Bay Benjamin sonunda inip tezgaha geçti ve bana baktı. Kısa bir süre şok geçirdikten sonra konuştu.

"Elira, bu ne güzel sürpriz!"

Beni burada görmeyi beklemiyordu.
"Merhaba Bay Benjamin. Evet, şu an çok gizli bir görevdeyiz, bu yüzden ben ve Wilson erzak almaya geldik."

Bay Benjamin bana baktı

"Peki Wilson nerede?"

Ah evet, adama Wilson'ın tezgahın altında olduğunu söylememiştim; umarım deli olduğumu ve kafamda kurduğumu düşünmemiştir. Elimle tezgahın altını işaret ettim.
Bay Benjamin eğilip yerde saklanmaya çalışan Wilson'a baktı, ardından sarı saçlarının arasına vurdu.

"Çekil oradan aptal, daha yeni sildim orayı, kirleteceksin!"

Wilson kendini geri attı ve ellerini yukarı kaldırdı.

"Merhaba baba, yardım lazım mı? Yerleri sileyim mi ya da dükkânın camını? Nasılsın? Annem nerede?"
Korkudan bacakları titriyordu.

Bay Benjamin, Wilson'a "Ciddi misin sen?" der gibi bir bakış attı.
Wilson birden dünyanın en hayırlı evladına falan dönüşmüştü ama Bay Benjamin bunun bir yaygaradan ibaret olduğunu biliyordu; ne de olsa onun oğluydu, kendi malını bilmeyen tüccar olmazdı.
"Bana bir iyilik yap oğlum..."
Wilson elini başına koydu ve hazır ol pozisyonuna geçti.

"Emret baba! Ne yapayım? Ütü, süpürge, raf dizimi... Ne istersin?"

"Defolup dükkânın dışında bekle, zarara girmek istemiyorum!"

Adam çok haklı, eee zaten Wilson'ı az çok dükkânda da görmüştünüz.
Wilson ayaklarını kıçına vura vura dışarı çıktı ve dükkânın dışında beklemeye başladı.
Bay Benjamin tezgahın altından bir kese kâğıdı çıkardı ve bana bakıp derin bir iç çekti.

"Ah, Tanrı yardımcın olsun Elira; senin ve tüm saray halkının. Neye ihtiyacınız vardı?"

🔮
"Şu paketlerden birkaç tanesini sen alsan ne olurdu sanki?" diye, ondan beklendiği gibi söyleniyordu Wilson.
Eve dönüş yolundaydık. Ne aldıysak hepsini Wilson'a yüklemiştim, ben atlaya zıplaya eve geri dönüyordum. Wilson ise poşetlerin altında ezilerek...

"Benim birkaç gün önce kafam yarıldı saftirik, ağır taşırsam bayılabilirim."

Drama yapıyordum elbette, öyle bir şey olmazdı ama yine de Wilson'a bahane üretiyordum.
Wilson paketlerin altında hafif sinirli bir sesle.

"Tabii canım, kafan yarıldı ama savaş olsa ilk sen girersin! Dün herifin başında şişeyi bin parçaya böldün."

Eh doğruydu, çocuk yalan da söylemiyordu. Savaş olsa ilk ben girerdim zaten; savaş olduğunda ilk ben dalmayacaksam niye günlerdir ormanlarda atın üstünde sürünüyorum ben? Burası benim çöplüğümdü ve düşmana gram toprak koklatmazdım.

Dünkü adamın kafasında kırdığım şişeye gelecek olursak... Arkadaşlarıma hiç kimsenin, eğitmenler dahil olmak üzere, dokunmasına izin vermezdim. Bana hiçbir zaman tadamadığım bir duyguyu tattırıyorlardı; sanki aile... Sanki ben bu duyguyu uzun süredir tatmamıştım ve onlarla biz parçalanıp birleşip bu duyguyu tekrar var etmiştik.

Evin kapısını gördüğümde ben daha da hızlandım ve kapıyı çaldım.
Kapıyı Simon, Ezra ve Freya açtı.

"Bir kapıyı üç kişi mi açıyorsunuz, cidden mi?" deyip güldüm.
Arkadan Wilson yardım çığlıkları atıyordu.

"İmdat! Ezra, Simon, Amaya, Lexerina, Freya... Tanrı aşkına biriniz yardım etsin!"

Freya başını dışarı uzattı.

"Bağırma, Blac uyuyor! Zaten bir halta yaramıyorsun, bari yarayanları bırak da dinlensin. Ayrıca adımızı bağırma, gizlendiğimizin farkında mısın aptal?"

İçeri geçtim. Amaya, Selia ve Zace kitap okuyordu, Blac hâlâ ortalıklarda yoktu. Odaya gidip pelerinimi çıkardım.

Blac hâlâ uyuyordu; siyah gömleğinin düğmeleri açılmış, gece karası saçları dağılmıştı. Battaniyeyi düzeltip odadan çıktım ve banyoya girdim.

Aynaya baktım; her şeyin başladığı aynaya, saçımdaki mor tutamları gördüğüm aynaya, bana koruyucu adayı olduğumu müjdeleyen aynaya... Bana bir müjde mi yoksa bela mı verdiğine karar veremediğim aynaya.

Aynaya baktım ve güldüm, ardından konuşmaya başladım.

"Ne vardı o gün kırık olsaydın? Senin yüzünden nasıl bir belaya düştüm farkında mısın?"

Ardından aynaya bir yumruk attım. Elim acıdı ama benden daha beter durumda olan bir şey vardı; ayna parçalanmıştı. Aynadan da intikam almadım demem artık, ne diyeyim!
Aynanın parçaları elimi kesmişti. Harika, bir de onu saracaktım.

Ben nasıl bir varlıktım? Hem yaralanmamak için savaşıp direniyor hem de kendime zarar vermeyi başarıyordum.

Kırılma sesini duymuş olmalılar ki ekip ve çocuklar kapıda bitmişti; uyuyan Blac bile uyanmıştı.
Freya bana baktı. "Elira ne oldu?"
Baktım ve güldüm.

"Beni bu belaya atan varlığı yok ettim."

Gülümsedim.

"Aman, zaten gitmeden temizlik yapacağız, toplarız olur biter."

Ekip birbirine ve bana baktı.

"Ne? Burası taverna odası mı? Tabii ki temizlik yapmadan çıkmayacağız."

Zaten artık benim evim değildi, en azından ev sahibine temiz bırakayım; bu evden zaten yeteri kadar ceset çıktı. Giderken de avizeyi söküp yerine biraz altın bırakayım da ev sahibi yenisini taktırsın.
Gerçi ev sahibi evi olduğunu hatırlıyor mu onu da bilmiyorum ki... Kadının bir hastalığı vardı, her şeyi unutabiliyordu; şifacılar çare bulamıyordu. Bu sayede yıllardır kira ödemeden evde kendi evimizmiş gibi oturuyorduk.

Büyükannemin nasıl bir sahtekâr olduğundan daha çok bahsetmeme gerek yoktur herhalde, siz de anlamışsınızdır.

🔮
"Güzel çitile! Yerler parıldamalı, sarayın yerleri gibi parıldasın!" diye, rengi solmuş, "Artık beni at!" diyen el bezi ile yerleri sildirdiğim Wilson'ı azarlıyordum.
Çocuklara birer kalem ve birkaç kâğıt bulup onları odama bırakmış, resim çizmelerini istemiştim.
Simon bulaşıkları yıkıyordu, Ezra yıkanan bulaşıkları yerlerine diziyordu, Freya ve Lexerina lavabo ile banyoyu yıkıyordu, Amaya ise annemin odasını topluyordu

Koltukta oturan Londers ve Blac, Wilson'a bakıp bakıp gülüyordu.
Onlara döndüm.

"Baylar, hayırdır? Keyiflisiniz bakıyorum. İşten kaçtığınızı sanıyorsanız hiç sevinmeyin."

Elimle iki saat önce Wilson'a yıkattığım perdeleri işaret ettim.

"Bakın, perdeler sizi çağırıyor. Bu kadar uzun boyunuz var, bari bir işe yarasın. HADİ!"

Blac ve Londers'ın alay eden suratı kızardı ve düştü.
Blac bana baktı.

"Şaka yapıyorsun değil mi Elira?"

Hayır anlamında başımı sallayıp sırıttım.

"Yoo, gayet ciddiyim! Ama uyarı vereyim Blac, sen yüzünü kimseye gösterme, yoksa zengin damat arayan teyzeler kapımıza dayanır."

Yalan da söylemiyordum; bu mahalledeki çoğu teyze büyükannem gibiydi. Para eşittir nefes; para için ruhlarını bile satarlardı.

"Merak etme ama, ben pencerenin önünde dururum, görmezler seni."
🔮
"Blac sakın ha üstüme düşme, durduk yere bir de belimi kırmayayım!" diye camın pervazına çıkmış, vaziyetinde ki Blac'i uyarıyordum.

Blac bana baktı. "Perdeleri asmamı isteyen sensin, şikâyet eden sensin. Sen deli misin muşmula? Hem iş veriyorsun hem de iş beğenmiyorsun!"

Blac perdelerin klipsini yerine hızlıca geçirmeye başladı, ben de bir yandan etrafa bakıyordum. Blac hızı abartmıştı; arkamı döndüm.

"Blac, perdeyi takacaksın, camı sökmeyeceksin!" diye uyardım.
Blac daha yavaş takmaya başladı.

Tekrar önüme dönüp kasabaya baktım. Eski yaşam alanım... Burası, burada büyümüştüm, burada gülmüştüm, burada uyumuştum, burada bağırmıştım, burada ağlamıştım, buradan annemin cesedini çıkarmıştım. Burayı özleyecektim.

Etrafa bakarken tanıdık iki gözle göz göze geldim. Ev sahibi... İyi insan lafının üstüne mi gelir desem, iti an çomağı hazırla mı desem seçemedim.
Arkamdaki Blac'e baktım.

"Blac çabuk in!" dedim ve hızlıca içeri girip kapıyı kapattım.

İçerideki ekibe seslendim.

"Bulabildiğiniz tüm deliklere girin, ev sahibi geliyor!"

Ardından koltuğun arkasına girdim; yanımda da Freya ve Simon vardı. Geri kalanlar da diğer kanepe ve iki tane tekli koltuğun arkasına girdi.
Bir süre sonra tam da beklediğim gibi biri kapıyı çaldı. Lanet olsun ya! Kadının bağırış sesleri duyuldu.

"Falcı kadın, neredesin? Aylardır kiramı ödemiyorsun!" diye çırpınıyordu.
Koltuğun arkasından seslendim.

"Evde yokuz!"

Kadın kapıya mala bakıyormuş gibi bakıyordu. Ne var, büyükannem bu tekniği kullanarak yıllardır burada kira ödemeden kalıyordu. Çok nadiren kadın kirayı alabiliyordu.
Kadın kapıya bakmaya devam etti ve sonunda.

"He, iyi o zaman ben gideyim, sonra gelirim." dedi.
Ardından tıpış tıpış yoluna devam etti.

Derin bir nefes aldık. Wilson kendini yere attı.

"Of, ben çok yoruldum Elira! Bizim taş aramamız gerekiyor, temizlik yapmamız değil."

"Sonunda kafan doğru bir şeye çalıştı Wilson! Ben malım çünkü; taş falan bahane, sizi temizlik yaptırmaya getirdim."

Wilson'a döndüm.

"Taş falan yok işte; demek ki haritada ya da bizim geldiğimiz konumda sorun var. Kısacası sizi buraya iyice dinlenin diye getirdim, bu sefer gerçekten ciddiyim. Önümüze altın elma sunsalar da hiçbir yerde durmayacağız."

"Yalan falan da söylemiyorum, taş falan yoktu işte. Ne yapayım, taş yaratamam ya! Haritayı temizlikten sonra bir kere daha kontrol edecektim.

Simon bana baktı, çekingen bir tavırla sordu.

"Elira, başka bardak tabak falan varsa onları da yıkamamı ister misin?" diye sordu.

Ona baktım.

"Evin arkasında mahzen gibi bir şey var, orada neden orda olduğunu bilmediğim işimize yaraya biliceksin bazı şeyler var kullandığı bazı şeyler var. Gidip oraya bak, işe yarar bir şey bulabilir misin diye. Sonra da gel, yarana tekrar pansuman yapacağım."

Simon dediğim yere doğru gitti.
"Wilson, hadi yerleri silmeye devam, hadi!"
Ben de gidip kendi odamı toplasam iyi olurdu. Akşam yola çıkacaktık; gündüz çıkarsak oldukça dikkat çekerdik. Aklımı kurcalayan bir şey vardı, çocukları ne yapacaktık? Bunlar da birer soruydu.
Evin arka tarafından bir ses geldi.

"ÇOCUKLAR BURAYA GELİN, BUNU GÖRMENİZ GEREKİYOR!"

🔮
Evin mahzeninde gördüklerime inanamadım! Şimdiye kadar içinde ne olduğunu bilmediğim, parçalamak için çekiçle bile vurduğum sandık açıktı. İçinde ise iki taş vardı; biri obsidyen kadar siyah, diğeri kan kadar kırmızıydı. Sanırım bunlar Kader ve Sis taşı olmalıydı.
Ama bu sandıkta ne olduğunu defalarca kez büyükanneme sormuştum; her seferinde "Eski giysilerim" deyip beni geçiştirmişti. Bu kadın niye hem bu kadar tuhaf hem de bu kadar sinir bozucuydu? Delirmek üzereydim!

Ya da bu taşlar neden bizim evimizdeydi? Babamla bir bağlantısı yoksa adım Elira değildi.

"Ama nasıl olur, aklım almıyor... Bu sandığı kırmak için yerden yere vurdum, neden birkaç ay önce değil de şimdi?"

Sandık bile kehaneti bekliyor olabilir miydi?Parşömeni falan yoktu yanında, son bir taş kalmıştı; o da Ay taşıydı zaten.
🔮
Yere serdiğimiz haritaya hepimiz bakıyorduk, sona yaklaşmıştık. Yakında saraya dönüp şu illetten kurtulabilecektik.
"Ay taşı!" dedim, bu sefer sesim o kadar neşeliydi ki gülümsüyordum. Artık bu işkenceden kurtulacaktım, odamda rahat rahat uyuyacaktım, Wilson'ı çekmeyecektim.
Haritadaki kırmızı çizgi ilerledi, ilerledi ve durdu.

"Çığlık Ormanı."

İşte şimdi sıçtık!

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18