12. bölüm / 30
Kehanet:Kehanet in GölgesiDüşmanın Prangası🔮
Bölümler 30Şu an: Düşmanın Prangası🔮
- 1 Vadinin Başlagıcı🔮4.192 kelime
- 2 Güçlerin doğuşu🔮5.423 kelime
- 3 Koruyucuların elçisi🔮6.296 kelime
- 4 Kızıl bela🔮3.660 kelime
- 5 Saklananlar🔮5.399 kelime
- 6 Pusu🔮6.986 kelime
- 7 Yalanlar ve Korkular🔮4.983 kelime
- 8 Kehanet için kaçış🔮3.240 kelime
- 9 Kyle🔮3.949 kelime
- 10 Gömülen çığlıklar🔮3.313 kelime
- 11 Kanatlar Ve Düğün🔮3.030 kelime
- 12 Düşmanın Prangası🔮3.570 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 İtirafların Tokadı🔮1.165 kelime
- 14 Çamurdan Doğan cesaret🔮3.507 kelime
- 15 Karanlık sular🔮3.781 kelime
- 16 Elf in Şifası3.788 kelime
- 17 Demirci'nin ocağı3.406 kelime
- 18 Taverna nın melodisi 🔮3.414 kelime
- 19 Ortaya çıkan Cevher 🔮4.272 kelime
- 20 Son yolculuk🔮3.764 kelime
- 21 Kırık Kadeh🔮3.609 kelime
- 22 Cadı nın kazanı🔮3.602 kelime
- 23 İhanet in Böylesi 🔮3.210 kelime
- 24 Yeşil gözlü prenses 🔮2.181 kelime
- 25 Taht Oyunu🔮2.684 kelime
- 26 Oyuncak mı Kılıç mı 🔮2.361 kelime
- 27 Şeytan'ın sözleşmesi2.351 kelime
- 28 Gerçekler ve iblisler🔮3.424 kelime
- 29 Kırılan Düzenek🔮1.810 kelime
- 30 İkinci Bir kader🔮1.892 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
12 Bölüm
🔮Düşmanım Prangası🔮
Hışırtılar kulaklarımı tırmalıyordu. Blac şaşkın ve panik bir ses tonuyla, "Has siktir!" dedi. Şu an çimlerin içindeydik, haritadaki kırmızı noktadaydık; ama daha büyük bir sorunumuz vardı ki Bay Malcom'un bizi gönderdiği ölüm koşusunda Blac'i yemeye çalışan ve benim parçaladığım yamyam goblin ailesi ve ağaç evleri, şu an tam da kırmızı noktanın bulunduğu yerdeydi Onları tamamen yok ettiğimi sanmıştım ama sadece kısa süreliğine etkisiz hale getirmişim. Zihnimde o an bir aydınlanma oldu ve Bay Vespar'ın şu sözleri kulaklarımda çınladı:
"Yamyam goblinler sadece kalplerine zarar verildiği zaman ölür; aksi takdirde uzuvlarını binlerce parçaya da bölseniz kısa sürede eski hallerine dönerler."
O an Blac'e saldırdıkları ve öncesinde beni bayıltıp afallattıkları için bu sözler elbette aklımın ucundan bile geçmemişti. "Acaba biz dostuz diye bağırsak bize taşı verirler mi?"
Londers bana fısıldadı; uzun saçları yapraklarla doluydu "Şimdi ne yapacağız?"
Aklıma hiç ama hiç bir şey gelmiyordu. Acaba taşı onlara neden vermişlerdi? Bu da kafamdaki sorulardan biriydi. Londers'ın sorusuna Blac cevap verdi
"Wilson'la taşı takas etmeyi teklif etsek kabul etmezler mi acaba?"
Fısıldadım "Bizi kaçırmayı başardıklarına göre Wilson'ı alacak kadar aptal da değillerdir."
Tek seçeneğimiz vardı; direkt yanlarına gidip özür dileyip taşı alıp buradan tüyacaktık.
"Hadi çıkalım, bir şey yaparlarsa alt ederiz. O kadar da güçlü varlıklar değiller, daha önce onları alt ettim."
Freya kıkırdadı: "Ne kadar güzel anıların var yaban çiçeğim!"
Blac'in yüzü asıldı: "Ben bir daha oraya gitmem. Hatırlatırım, son geldiğimde ana yemektim!"
Blac'i kolundan kavradım ve çekiştirmeye başladım. "Ama sen değil, onlar ana yemek oldu. Hadi kalk!"Ayağa kalktık. Londers, goblin kızı görünce yüzünü ekşitti: "Yine mi bu? Öf, saçlarımı korusam iyi olacak; son geldiğimde yolmaya çalıştı."
Ağaç eve doğru yürümeye başladık. Goblin kadın ve goblin kız, önlerindeki derin su birikintisinde bıçakları yıkıyor; "Baba Goblin" olarak bildiğim goblin, en son Blac'i kesmeye çalıştığı satırı keskinleştiriyordu. Diğer iki erkek goblin de yerdeki taşlarla oynuyordu Ve en sonunda neredeyse diplerine vardık Hepsi aynı anda bana, Londers'a ve Blac'e baktı. Gözlerindeki nefret parıltısını anlamak için yaklaşmamıza gerek yoktu. Nefesleri hızlandı ve burunlarından solumaya başladılar.Elimi kaldırıp selam verdim "Merhaba sevgili yeşil dostlarım! Nasıl gidiyor? Ayıp, hiç ziyaretimize gelmiyorsunuz, özlettiniz."
Susana, aptal kız! Büyükannemin arkadaşlarını çay buluşmasına çağırıp da kurduğu kelimeler bunlar.Kadın goblin eğildiği birikintiden kalktı ve gülümsedi. "Doğru düzgün tanışamadık ha! Senin kadar güçlü genç bir kız görmemiştim Ben Grizilda, kocam Kraght, kızımız Shinika, onun ikiz erkek kardeşi Brog ve en küçük bebeğimiz Gub." Ellerini pembe, üzerinde kırmızı lekeler olan önlükle kuruladı Eğildim. "Bende Elira. Daha önce yemeye çalıştığınız adam Blac, Shinika'nın saçlarını yolduğu adam Londers, uzun sarı saçlı kız Freya, esmer kız Amaya, turuncu kıvırcık saçlı kız Lexerina, şu gözlük takan aptal Wilson ve son olarak turuncu ve mavi saçlı oğlanlar Simon ve Ezra."Grizilda güldü. "Ah tatlım, geçmişi silme zamanı. Lütfen içeri buyurun, eminim yorulmuşsunuzdur."
Bu samimiyet nedense bana pek güven vermemişti. Blac'in koluna girdim; Blac tepki vermedi. Ağaç evin merdivenlerinden çıkmaya başladık. Ağaç evi çok kötü bir koku sarmıştı, kusmama ramak kalmıştı. Neyse ki sonunda ağaç evin balkonuna çıkmıştık; ama balkonda Grizilda'nın önlüğündeki ile aynı renk, kırmızı bir sıvı vardı.
Artık nedense bu kırmızı sıvı beni huzursuz etmeye başlamıştı. "Hey Grizilda, bu kırmızı sıvı da ne? Önlüğünde ve yerlerde niye var?"
Grizilda bana baktı, gözlerinde kısa süreliğine bir korku gözüktü. İnsanların duygularını gözlerinden anlayabiliyordum. Kısa bir süre sonra konuştu: "Çilek reçeli yapıyordum, kavanozlardan biri çatladı; o yüzden yere damladı."
Bu bir yalandı. Bu sıvı kesinlikle çilek reçeli olamazdı; çilek reçeli daha açık bir kırmızı tondaydı ama bu sıvının rengi vişnenin bir tık açığıydı. Bizden bir şey saklıyordu sanki; ama boşuna iftira atmak istemiyordum.Balkona gelip oturduk. En son bu balkonda beş goblin kesmiştik. Grizilda gidip bizlere tahta bardaklarda yeşil renkte bir çay getirdi. "Sorun yok, içebilirsiniz; bunları sizin için yeşil çaydan ve elma suyundan yaptım."
Çayı kokladım, tuhaf kokmuyordu; ama içmeyecektim Wilson, sanki beş dakika önce onu uyarmamışım gibi çayı tek seferde kafaya dikip bitirdi. Wilson'ı gören ekip de çayı içti. Ben içmeyecektim; bu işte bir iş vardı. Bir anda kibarlaşmalar, çay getirmeler... Çayı çaktırmadan yanımdaki bitkiye döktüm ve boş bardağı ağzıma alıp içiyormuş gibi yaptım. Ardından bardağı masaya bıraktım ve Grizilda'ya döndüm
"Evet, biz çok rahatsızlık vermeden taşı alıp kalkalım."Grizilda uzun uzun baktı. "Taş mı? Güneş Taşı mı? Onu size yarın vermem gerek çünkü yolculuğun kuralları böyle. Bu akşam burada kalın, sabahın ilk ışıklarıyla size taşı vereceğim. Farkındayım, kötü bir başlangıç yaptık ama lütfen bize güvenin. Öncesi için üzgünüz, bu bizim doğamızda var; sizler de balıkları ve inekleri kesip beslenmiyor musunuz?"
Yolculuğun kurallarını Grizilda nereden biliyordu? Ayrıca böyle bir şey kurallarda bu yoktu!Onu iyice süzdüm. Efendi Klem neden taşları korumak için acaba yamyam goblinleri seçmişti? Mecburen burada bir gece kalmayı kabul etmek zorundaydım ama bir gözüm açık uyuyacaktım. Ekip dinlenecekleri için hallerinden gayet memnundu; Blac hariç. Onun gözleri "Buradan kaçalım!" diyordu ama mecburdu; bu yolculukta beraberdik.
🔮
Ağaç evin salonundaydık; goblin ailesi dışarıda işlerine devam ediyordu. Ben ise salonu karıştırıyordum. Beni huzursuz eden bir şey varsa, hemen ne olduğunu anlamaya çalışırdım. Koltuk, yastık, vitrinin üstü; her yeri aradım. Sıra vitrinin içine gelmişti. Dolabı açtım ve beni bir fotoğraf karşıladı. Fotoğrafta gözlüklü, yirmi beş yaşlarında bir adam vardı; ağaç evin önünde gülümsüyordu. Ama ne alakaydı?
Fotoğrafı elime alıp camdan Grizilda'ya seslendim: "Hey Grizilda! Bu adam kim? Benim eski bir arkadaşıma benziyor da..."
Grizilda işini bırakıp bana baktı. "O fotoğrafı nereden buldun sen?" Cama doğru koşup fotoğrafı elimden kaptı. "Bu... Bu bizim eski bir dostumuzun resmi." Kekelemişti. Yine yalan söylüyordu. Yalan söylemenin de bir sanatı vardı ve bu kadın onu bozuyordu.
"Peki, teşekkürler," dedim ve ardından içeri girdim.Oturdum ama huzursuzluğum katlanarak artıyordu. Sanki içimde biri vardı ve göğüs kafesimin içinden bana kılıçla saldırıyordu; öyle keskin, öyle rahatsız edici bir histi bu. Hava da iyice kararmaya başlamıştı. Zaten buraya vardığımızda gökyüzü o tekinsiz pembe tonlarındaydı, şimdi ise gecenin tamamen çökmesine ramak kalmıştı Tuhaf bir şekilde evin havası beni rahatsız ediyordu. Evin içindeki kötü koku da tuzu biberi oluyordu. Yanımdaki Blac ve Freya'ya dışarı çıkmak için işaret verdim; ikisi de kalktı, ben de onlarla beraber kalktım.
Bahçeye gittik. Kraght hâlâ bıçak biliyor, Grizilda ise hâlâ bıçak yıkıyordu. Çocukları etrafta gözükmüyordu. Çok geçmeden Shinika'nın tiz sesiyle attığı bir çığlıkla küçük goblinler de geldi. Shinika'nın elinde kırmızı bir higanbana çiçeği vardı: "Anne bak, ne kadar tuhaf bir çiçek buldum!"
Higanbana çiçeği benim en sevdiğim çiçekti. Efsaneye göre zamanında Ay Prensesi, uzak diyarın bir Güneş Prensi'ne aşık olmuş. Sonunda kavuşurlar; denene göre bu evrende onlar kadar uyumlu varlıklar yoktur. İkisinin el ele gezdiği yerlerde çiçekler açar, girdikleri yerlerde mutluluk hiç bitmezmiş. Ama önlerine büyük bir engel varmış: Güneş Prensi'nin nişanlısı. Güneş Prensi ne yaparsa yapsın kral babası kabul etmez ve Güneş Prensi, Ay Prensesi ile değil nişanlısıyla evlenmek zorunda kalır. O gece Ay Prensesi avcılar tarafından vurulur ve ölür. Ondan akan her damla kandan bir higanbana çiçeği doğar. Higanbana çiçeği aynı zamanda ölümün de çiçeğidir Kavuşamadan ölenlerin çiçeğidir Aşkın tehlikeli bir tuzak olduğunun bir diğer habercisidir. Çok nadir bulunan bir çiçekti; halk uğursuzluk getirdiğini söylerdi. Çiçeği gören onu canlı bırakmazdı, bu yüzden de bulunması çok zordu. Bence çok saçmaydı; niye bir çiçek sizi ölüme götürsün ki?İnsanlar her zaman kendi hatalarını suçsuz varlıklara atmaya çalışır. Eğer o gün biri seni öldürüyorsa bu onun suçudur, zararsız bir çiçeğin değil. Buna şaşırmamam gerek; ne de olsa sol elle yemek yedikleri için idam edilen insanların olduğu bu dünyada, böyle bir şeye de şaşırılmamalı Aslında evrenin sonunun gelmesi için Aroene'e gerek yoktu; insanlarımız zaten birbirlerini bitirme konusunda Aroene'den üstündü. Ben ise son kalan umut kırıntısıyla evreni kurtarmaya çalışan bir savaşçıydım. Ve eğer evreni düzeltmek istiyorsan savaşmalıydın; çünkü bu dünyada hiçbir şeyi savaşmadan kazanamazdım. Bunu biliyordum.
Ben bu sefer gerçekten savaşmak istemiyordum; bu yüzden Ay Kitabı'nı bulmalıydım ve savaş başlamadan bunu durdurmaya yardım etmeliydim. Ama bunun için de savaşmak zorundaydım. Eğer ben bir koruyucu olacaksam, diyarım için kanımın son damlasına kadar önüme gelen her engelle savaşıp büyük savaşı engellemeliydim Hayata ilk defa savaşmak benim için bir istek değil de mecburiyet olmuştu. Eğer barış istiyorsam, savaşmaya da mecburdum. Ne yaparsam yapayım; kendimi bu diyara, bu halka, bu ormanlara, bu çiçeklere borçlu hissediyordum. Babam onlara korunma sözü vermişti ama koruyamadan kendi canavara dönüşüp yok olmuştu. Ve sıra bendeydi. Ben babamın tutamadığı tüm sözleri tutacaktım ve bu diyarın güvenini kırmayacaktım. Savaşacağım, yaralanacağım, düşeceğim; ama her seferinde tekrar ayağa kalkacağım. Buna yemin etmiştim.
🔮
Yerimden zıpladım ve arkamı döndüm. "Muşmula" lakabıyla bana tek seslenen kişi olan Blac, gece karası gözleriyle bana bakmış sırıtıyordu.
"Uyumadın mı sen?"
Her zaman aynı saçma soruyu soruyorsun Elira. Adam seninle konuştuğuna göre uyumuyor. Bana uzun uzun baktıktan sonra sordu
"Sen nereye gidiyorsun?"
"Şu koku nereden geliyor onu bulacağım, yoksa sabaha kadar oturup kusacağım."
O sırada dikkatimi başka bir şey çekti: Freya da uyuyordu. Pencereden dışarı baktım; bugün dolunay vardı ve ay yükselmişti. Daha tam olarak gökyüzünün tepe noktasına ulaşmamıştı, buna göre saat 9 veya 10 civarıydı. Freya, sabah 50 tane kaya da taşısa saat 12'den önce asla uyumazdı. Bu işte bir tuhaflık vardı.
Parmak uçlarımda Freya'nın yanına gittim. Freya'nın uykusu aynı zamanda çok hafifti, havada sinek uçsa uyanırdı. Freya'yı dürttüm. "Freya, Freya..." Biraz sarsaladım ama ne yaparsam yapayım uyanmadı. Blac uzandığı yerden doğruldu: "Bıraksana, kız uyusun."
Blac'e döndüm. "İkram ettikleri çaydan içtin mi Blac?"
Blac düşünmeden cevap verdi "Hayır, masanın altından Wilson'ın bardağına döktüm."
Şimdi anlamıştım; çaylara bir şey atmışlardı! Amaçları bizi bayıltmaktı. Tüm ekibi uyandırmaya çalıştım, uyanmadılar. Haklıydım, çaya bir şey atmışlardı. Blac olanı anlamış olmalı ki o da aynı şekilde Londers'i kontrol etti; ama Londers de uyanmadı. Bu işte bir iş vardı: Bizi bayıltmaları, reçel lekeleri, bu tuhaf koku... Blac'e döndüm
"Başlarında bekle ve onları koru. Ben şu işi çözüp geliyorum."Eğilip bıraktığım yerden kılıcımı ve kınımı aldım; kınımı belime taktım ve kılıcımı içine yerleştirdim. Ardından yavaş ve sakin adımlarla odadan koridora çıktım. Ağaç ev iki katlıydı ve şu an her yer boş görünüyordu; görünüşe göre goblin ailesi şu an bir yere gitmişti. Raftaki gaz lambasını aldım ve merdivenlerden inerek kokuyu takip etmeye başladım.
Koku baskın olarak üst kattaydı ama beni alt kata çeken bir şey vardı. Tahta merdivenlerden inmeye başladım. Her adımımı ses çıkarmamak için özenle atıyordum; sanki en ufak seste bir şey üstüme atlayıp bana saldıracaktı. Gerilmiştim Ve ben kolay kolay gerilmezdim. Gaz lambasının titrek ışığı eşliğinde aşağı kata ulaştım ve evi daha detaylı gezmeye başladım. Sabah ekibi germemek için bazı ufak bahanelerle etrafı biraz karıştırmıştım. Sabah o fotoğrafı bulduğum dolabı tekrar açtım ama bu sefer fotoğraf yoktu Sözde çok değerli bir eski dostları olduğunu söylediği adamın resmini, neden ben bulunca kaldırmıştı? Mutfağa geçtim ve ellerim tozlu raflarda gezinirken bir anahtar buldum. Gümüş, üzerinde sarı bir taş olan bir anahtar... Ama anahtarın nereye ait olduğunu bulamadım. Evi baştan sona gezmem gerekecekti ama alt katta hiç oda veya bir delik yoktu; sadece mutfakla birleşik bir salon bulunuyordu. Bu anahtar bir odanın değil, başka bir şeyin anahtarıydı, buna emindim. Sıra şu kokunun kaynağını bulmaya gelmişti.Tekrar üst kata çıktım ve koridorda yürümeye başladım. Kokuyu takip ederek bir odaya ulaştım Kapıyı açmak için kolunu indirdiğimdeyse kapının kilitli olduğunu öğrendim. Kapıyı ne kadar zorlarsam zorlayayım açılmadı. Tek bir çarem kalmıştı; kapıyı kıracaktım Geri geri gittim ve bir yandan da etrafı kolaçan ettim. Ardından hızlıca koşarak kapıya sert bir tekme attım; kapının sadece kilidi değil, kapının tamamı kırıldı ve ben boşluğa düştüm. Tahta parkeye çakılmayı beklerken başka bir yere düştüm: Hem yumuşak, hem batan, aynı zamanda da berbat kokan bir ceset kulesi... Kadınlar, erkekler, büyükler, küçükler, yaşlılar, gençler; her yaştan cesedin bulunduğu bir kule.Yaşanamayacak hayaller ve geri alınamayacak zamanlarla dolu... Ayağa kalktım ve iki adım geri gittim. Kuleye daha detaylı baktığımda, en üstünde sabahki fotoğrafta gördüğüm o sözde "eski dostlarının" cesedini gördüm. Bir yılbaşı ağacının üzerindeki yıldız gibi, ceset kulesinin tam tepesindeydi.
Yüzünün bir kısmı çürümeye başlamıştı, karnının ortası ise koca bir delikti. Yarım kalmış yüzünde, bir parçası eksik kalmış gözlüğü duruyordu. O da leş gibi kokuyordu. Uzanıp ortadan ikiye kırılmış o gözlüğü elime aldım ve o an her şey karardı.Ve gözlerim tekrar açıldı. Fotoğraftaki adam tam olarak karşımdaydı; ağaç evin bahçesinde, sallanan sandalyesinde huzurla çayını yudumluyor, bir yandan ise elindeki gazeteyi okuyordu. Adam derin bir nefes aldı ve o an goblin ailesi çimenlerden çıktı; topluca adamın üstüne atladılar. Grizilda adamın yüzüne tırnaklarını geçirdi ve uzun tırnaklarıyla adamın yüzünün bir kısmı paramparça oldu. Ardından Kraght adamın karnına dişlerini geçirdi ve kağıda kalem saplar gibi adamın karnını delmeye başladı. Ardından hepsi adamın delinmiş karnına saldırmaya başladı ve adamın cebinden az önce bulduğum anahtarı aldılar. Adamı sandalyeden indirdiler; o sırada Shinika, Brog ve Gub çimenlerin arasından birkaç ceset daha çıkarıp ağaç eve doğru sürüklemeye başladı. O an tekrar gözlerim karardı ve bu sefer deponun önündeydik. Goblin ailesi sırayla cesetleri üst üste koyup en sonunda ise adamı en üste koydular. Ama bu çok saçmaydı; yemeyeceklerse neden insanları öldürüyorlardı? Onlar yamyam goblinse, avlarını öldürdükten sonra yutmalıydı.Bir anda gözlerim açıldı. Cesetlerin üzerindeydim. Bu bir görü müydü? Gücüm sadece geleceği görmekle sınırlı değil miydi? Nestina, en ihtiyacım olduğu zamanlar neredesin? Acaba goblin ailesi ne yapmaya çalışıyordu? Gördüğüm şeylerden şunu anlamıştım: Onlar Güneş Taşı'nın koruyucusu değil, Güneş Taşı'nı koruyan kişiyi katledip taşı çalan cani yaratıklardı. Amaçları bizi de o ceset kulesine katmaktı. "Eski dost" dedikleri kişi taşın asıl koruyucusuydu. Ama Efendi Klem bunu niye göz ardı etmişti? Ama şöyle bir gerçek de vardı ki; Efendi Klem şu an yavaşça yok oluyordu ve yataktan çıkacak hali de yoktu. Ama neden en azından tanrılardan veya tanrıçalardan birini göndermemişti?Ve o an, tam adım attığımda gözlerim tekrar karardı. Bu sefer ekibin kaldığı odadaydık; Blac derin bir uykudaydı ve odanın kapısında yeşil bir el, elinde satırla ona doğru gidiyordu Gözlerim açıldığında yine yerdeydim. Nefesim hızlanmıştı, göğsüm sıkışıyordu; sanki kalbime kılıç saplanıyordu ve ellerim titriyordu. Bu hiç normal değildi; ben fazla korkmadığım sürece ellerim titremezdi. Blac için neden bu kadar endişelenmiş ve korkmuştum? Alnıma terim yüzünden yapışan siyah saçları kulağıma sıkıştırdım ve ayağa kalkmak için hamle yaptım; ama sol bileğimde keskin bir acı hissettim. Sol bileğime döndüm; sol bileğim tahta zemine zincirlenmişti. Ve bu sefer diğeri kadar ince bir zincir değil, daha kalın ve kırması zor bir zincirdi.
"Goblinler!" diye düşündüm. Planları dost gibi görünüp ardından hedeflediklerinden fazlasını almaktı ve bunun için bu dostluk oyununu kurmuşlardı. Ve tabii ki ilk hedefleri, daha önceden vuramadıkları Blac'ti O anda kapının eşiğinde bir gölge belirdi; kısa boylu bir gölge... Grizilda kapının eşiğinde durdu.
"18 yaşında bir kızın bu kadar zeki ve aynı zamanda bu kadar aptal olabileceğini düşünememiştim."
Sol eli arkasındaydı ve sarı bir ışık parıl parıl parlıyordu. Bunlar ateş böceği olamazdı; onlar bu kadar ışık çıkaramazdı. Elini arkasından çıkardı ve parlayan şeyi gösterdi: Güneş Taşı parıl parıl parlıyordu, tıpkı güneşten bir parça gibiydi! Etrafına hafiften bir ısı da yayıyordu. Grizilda taşı işaret etti:
"Bunu arıyordunuz, değil mi? Bu taşın her ne halt olduğunu bilmiyorum ama bana ve aileme güç ve dayanıklılık veriyor. İnanıyorum bu gücün bir sonu yok ve bir gün biz durdurulamaz olacağız; bu dünyadaki tüm insanları yok edip içlerini yiyeceğiz."
Bileğimi zorluyordum ama zincir çok güçlüydü. Nefesim kesikleşmişti, bileklerim acımaya başlamıştı; ama bu zincirlerden kurtulmalıydım. Kibirlice gülümsedim:
"Pek heveslenme istersen. Çünkü Aroene ve savaş kapıda. Emin ol, siz güçlenmeden Aroene ve ordusu sizi çoktan yok edecek. Eğer ben bu yolda bu akşam kaybedersem, sen ileriki akşamlardan herhangi birinde bir hiç uğruna yok olacaksın."Sözlerim onların satırlarından daha keskin şekilde Grizilda'nın yüzüne vurmuştu; ama pek de umurunda olmamıştı. Onun bu kibrit kadar egosu onu bir gün bitirecekti, buna eminim. Grizilda derin bir nefes aldı:
"Onun için çalıştığım varlık ne için beni öldürsün? Bana bunu küçük beyninle açıkla Elira Minerth!"
Onlar Aroene için mi çalışıyordu? Ve soyadımı nereden biliyordu? Madem dünyadaki tüm varlıkları yok etmek istiyordu, neden Aroene için çalışıyordu? Klem'in, ruhlar diyarındaki bu sarsıntının ve bedeninin neden hızla kararmasının sebebi belli olmuştu. Klem doğru söylüyordu; Aroene tek başına dönmüyordu. Sadakati ve merhameti unutmuş ne kadar canlı varsa, onları da peşine takıyordu. Grizilda gülümsedi ve boşluğa doğru seslendi
"Kraght! Bıçak yeteri kadar keskinleştiyse artık şu işe bir son verelim. Bakalım bu küçük aptal kızı kaybetme duygusu mu daha çok pişman edecek, yoksa en yakın dostunun cesedini yanına fırlatmamız mı? Onun o mükemmel suratına kesikler açıp siyah saçlarını teker teker özenle koparacağıma emin ol. Keşke bunu sana gösterebilseydim ama o elindeki zinciri açarsam eminim o küçük oyuncağınla burayı başımıza yıkacaksın."
Grizilda bana doğru eğildi.
"Sen önce kendini bu zavallı hâlden kurtar, sonra bakarız."
"Zavallı olanlar sizlersiniz, aptal yeşil yaratıklar! Siz ve Aroene'in emri altında olan ne kadar varlık varsa zavallı... Siz sadece onun öfkesinden korkuyorsunuz ve bu korku altında eziliyorsunuz!"
Grizilda derin bir nefes aldı ve gözlerini devirip ilerledi; beni dinlemiyordu bile. Aroene sadece yeni iblisler oluşturmamış; kanında ne kadar kötülük olan varlık varsa onları da ordusuna katmıştı. Eminim kısa süre sonra insanlara da sıra gelecektir çünkü kanlarında en fazla kötülük olan varlıklar, insanlar... Şu an bunları düşünme zamanı değildi; Blac tehlikedeydi ve ona yardım etmeliydim.
Blac'i nasıl bayıltmayı başarmışlardı hiç fikrim yoktu. O an aklıma odadaki bir çiçek saksısı geldi; mor ve mavi bir çiçek... Yabani bir çiçek olduğuna eminim. Sanırım o çiçek, bizi ilk başta bayılttıkları zehrin çiçeğiydi. Sanırım Grizilda çayı içmediğimi anladı ve odaya o çiçeğin saksılarından birini koydu. Amacı beni de bayıltmaktı ama planında benim odadan çıkıp etrafı gezip gerçekle yüzleşeceğim yoktu. Ama Blac odada çok uzun süredir olduğu için o bayılmıştı. Bileğimdeki zinciri zorlamaya devam ettim. Kırmamın ihtimali yoktu; çekerek bileğimi çıkarmam gerekiyordu ama bileğime çok sıkı bağlanmıştı. Öldürmeden önce beni kangren etmeye mi çalışıyorlardı? Sanırım çok tuhaf varlıklardı; hem kurnazlardı hem de salak Elimi bir kez daha çekiştirdim ama çıkmadı. Son bir hamlem kalmıştı; ayaklarımı duvara dayayıp kendimi çekiştirebildiğim kadar çekiştirecektim. Bu da olmazsa tek bir şansım kalıyordu: Elimi kesecektim! Ama bu zincirlerden hızlıca kurtulmalıydım. Her şeyi hesaba katan aptal varlıklar, kınımdaki kılıcı almayı hesaba katamamıştı; bu yüzden hem zeki hem de salaklardı Eğer kendimi bu zincirlerden kurtaramazsam elimi kesmeye mahkumdum. Bu yolculuğa onları ben sokmuştum ve birine bile zarar gelsin istemiyordum; bu yüzden bu ihtimali de kullanacaktım. Ayaklarımı duvara dayadım ve kendimi geriye doğru çekiştirmeye başladım. Bileğimdeki acıdan duramıyordum; zaten zincirler hem çok kalın hem de çok keskindi. Şu an bileğimi kesiyordu ve bu canımı dayanılmaz şekilde yakıyordu. Dişlerimi sıktım ve kendimi daha güçlü çekiştirmeye başladım. En sonunda yuvarlanıp karşı duvara çarptım. Toparlandım; bileğimi zincirden kurtarmayı başarmıştım ama bileğim ve zincir kan içindeydi. Sanırım dermisimi yırtmıştım ama bu önemli değildi. Yerden kalktım; bileğimden kanlar yere yağmur gibi yağıyordu. Sabahki görüntüyü bu sefer ben oluşturmuştum Kılıcımı çektim; elim şu an kopsa da umurumda değildi. Onlar Blac'e zarar vermeden, ben onlara zarar verecektim. Arkamdan at kovalıyormuş gibi hızla koştum ve odaya girdim. Odada resmen bir kargaşa vardı: Kraght ve Grizilda ellerinde bıçaklarla Blac'e yaklaşıyor, Shinika Londers'in saçlarını kesiyor, Brog Wilson'ın kavanoz kapağına benzeyen gözlüklerini deniyor, Gub ise Amaya'nın kitabını havaya atıp tutuyordu.Odaya girmemle beraber o çirkin yüzleri bana dönmüştü. Bizim ekibi odanın bir köşesinde üst üste koymuşlardı; az önceki ceset yığını gibi... Sadece Blac yerdeydi, başı yana düşmüştü ve nefesi kesikti. Grizilda bıçağını havaya kaldırıp gülümsedi:
"Bu kadar hırslı ve tuttuğunu koparan olduğunu biliyorduk ama o zincirlerden kurtulacağını sanmıyorduk. Partiye hoş geldin Elira Minerth! Seni Aroene'e götürünce eminim bizi güçleriyle ödüllendireceğine hiç şüphemiz yok!"
Ardından, "Artık buna da ihtiyacımız yok," diyerek Güneş Taşı'nı önlüğünün önündeki cepten çıkarıp yuttu!
Aroene beni götürünce... Niye Aroene onları ödüllendirsin ki? Aroene daha beni tanımıyor bile! Herkes tarafından korkulan, doğaüstü, inanılmaz güçleri olan bir varlıktan bahsediyorduk; Yaratım Tanrısı'nın bile müdahale edemediği... Benim onun gözünde şu an kasabadaki herhangi bir köylü kızından farksız olmam lazım. Yarım bıraktığı konuşmasına devam etti "Ama önce Aroene'e götürmek için birkaç hediye daha paketlemeliyiz."
Bıçağı daha sıkı tutup Blac'in üstüne yürümeye başladı.Yeni kılıcımı kullanmanın zamanı gelmişti. Keşke sağ değil de sol elimi zincirleselerdi; sağ elimle kılıç savurmaya alışık olduğum için asla sol elimle tutamazdım ve şu an sağ bileğimde derin bir kesik vardı. Blac uyanık olsaydı gördüğü an kesin sarardı ama şu an Blac tehlikedeydi. Sağ elimle yeni kılıcımın kabzasını kavradım ve çektim; kılıcın üzerindeki mor işleme taşlar parlıyordu! Buna ilk defa şahit oluyordum, daha önce parladığını görmemiştim. Zaten bir gece önce Tarien sürpriz olarak getirmişti; özel bir kılıç diye düşündüm. Pozisyon aldım; bu sefer nereden vuracağımı çok iyi biliyordum. Aslında böyle bir durumda ok ve yay kullanmam daha iyi olurdu; daha hızlı şekilde hedefi vurabilirdim ama maalesef böyle bir seçeneğim yoktu. Tek seçeneğim yakın dövüşle hepsinin kalbini vurmaktı. Pozisyon aldıktan sonra koştum; hiçbirini öldürmeyecektim, en azından şimdi... Çünkü onları öldürmek, Aroene ile ilgili bazı bilgiler dolu bir sandığı ateşe atmak olurdu. Amacım onları düşürmekti.
Kılıcı çektim ve üstlerine doğru koşmaya başladım. Kraght ve Grizilda'yı indirsem iş bitmişti; çocuklar onların yanında çantada keklikti. Grizilda'nın elindeki satırı hedef aldım ve kılıcımla vurdum. Grizilda'nın rahatlığıyla satırın sapını çok gevşek tutmuş olmalı ki, vurduğum gibi elindeki satır yere saplandı. Hızlıca yere saplanmış satırı çektim ve aldım. Ardından Kraght'a doğru dönüp koştum ve saçından tutup başını aşağı indirdim. Karnımı yumrukluyordu ama şu an başı aşağıda olduğu için o da neredeyse etkisiz hale gelmişti. Elindeki satırı aldım. O sırada Blac'in kıpırdandığını fark ettim; uyanmaya başlamış olmalı diye düşündüm. Grizilda şok ile arkasını döndü
"Övüldüğün kadar varmışsın Minerth!"
Yine söylemişti; her söylediğinde daha da vurguluyordu. O soy isminden iğreniyorum, bunu anlamış olmalıydı. O sırada Blac gece karası gözlerini açtı; kara saçları odaya giren ay ışığında parlıyordu. Olanları anlamak için etrafına bakınıyordu Blac odayı süzdükten sonra gözleriyle sordu bana: "Ne oldu?" Bu yolculukta bir şey öğrenmiştik; gözlerimizle konuşabiliyorduk. Kraght'ı daha sıkı tuttum ve eğilip yerdeki satırları Blac'e doğru attım.
"Blac, sorgulamadan tut ve al şunları!"
Blac ikisini de yakaladı. Kraght'ı göğüs hizama getirdim ve kılıcımın bıçak kısmını kalbinin olduğu yere yatay şekilde dayadım. Grizilda, Shinika, Brog ve Gub üstüme doğru birer adım attılar. Bıçağı Kraght'ın kalbine biraz daha bastırdım:
"Yaklaşmayın! Bir adım bile atarsanız bu sefer gerçekten öldürürüm!"Blac'e döndüm
"Blac, koridorun sonunda cesetlerle dolu bir oda var, içeride kalın bir zincir var. Onu getirir misin? Şu satırları da yok et; zaten satırdan başka bir silah kullanmayı bilmiyorlar."
Bölüm etkileşimi
