25. bölüm / 30
Kehanet:Kehanet in GölgesiTaht Oyunu🔮
Bölümler 30Şu an: Taht Oyunu🔮
- 1 Vadinin Başlagıcı🔮4.192 kelime
- 2 Güçlerin doğuşu🔮5.423 kelime
- 3 Koruyucuların elçisi🔮6.296 kelime
- 4 Kızıl bela🔮3.660 kelime
- 5 Saklananlar🔮5.399 kelime
- 6 Pusu🔮6.986 kelime
- 7 Yalanlar ve Korkular🔮4.983 kelime
- 8 Kehanet için kaçış🔮3.240 kelime
- 9 Kyle🔮3.949 kelime
- 10 Gömülen çığlıklar🔮3.313 kelime
- 11 Kanatlar Ve Düğün🔮3.030 kelime
- 12 Düşmanın Prangası🔮3.570 kelime
- 13 İtirafların Tokadı🔮1.165 kelime
- 14 Çamurdan Doğan cesaret🔮3.507 kelime
- 15 Karanlık sular🔮3.781 kelime
- 16 Elf in Şifası3.788 kelime
- 17 Demirci'nin ocağı3.406 kelime
- 18 Taverna nın melodisi 🔮3.414 kelime
- 19 Ortaya çıkan Cevher 🔮4.272 kelime
- 20 Son yolculuk🔮3.764 kelime
- 21 Kırık Kadeh🔮3.609 kelime
- 22 Cadı nın kazanı🔮3.602 kelime
- 23 İhanet in Böylesi 🔮3.210 kelime
- 24 Yeşil gözlü prenses 🔮2.181 kelime
- 25 Taht Oyunu🔮2.684 kelime · Okuduğun bölüm
- 26 Oyuncak mı Kılıç mı 🔮2.361 kelime
- 27 Şeytan'ın sözleşmesi2.351 kelime
- 28 Gerçekler ve iblisler🔮3.424 kelime
- 29 Kırılan Düzenek🔮1.810 kelime
- 30 İkinci Bir kader🔮1.892 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
25 bölüm:
🔮Taht oyunu🔮
Nestina
Alinta Kralık Sarayı
Sarayın avlusundaki masada oturmuş çayımı yudumluyordum. Çok uzun süredir sarayın bu kadar sakin olduğunu görmemiştim. Küçük prenses doğduğundan beri bu saray benim için daha da katlanılmaz oldu. Şifacıdan dadıya döndüm! En azından yeni bir arc açmıştım ama bu arc'tan nefret ediyordum. Sürekli ağlayan bir bebeği beslemek çok zordu, onu susturmak ayrıca zordu.
Minik prenses 1 yaşını daha yeni doldurmuştu ve emeklemeyi öğrenmişti. Ben de saraya salmıştım; o emekleyerek gezsin etrafta, ben de bir çay içeyim E ne var, Nestina rahat bir nefes almasın mı? Benim de canım var, ben de yoruluyorum! Ayrıca vaftiz annesi olmam sonsuza kadar ona bakacağım anlamına gelmiyor; zaten zorla vaftiz annesi edilmiştim
Zaten ben ve Tarien de olmasak minik Elira'nın yaşama şansı çok düşüktü. Prenses onu doğduğu gün harici bir daha asla kucağına almadı, bebeği görmeye tenezzül bile etmiyor. Aiden zaten bebek daha dünyaya gözlerini açtığı gibi onu reddetmişti; bu yüzden onun babalığı sadece kan bağında duruyordu. İkisinin de bebekten nefret etmesinin sebebi bebeğin bir oğlan olmamasıydı elbette.
Diyarı sadece bir adamın yönetebileceğine inanan rezalet bir halkları vardı. Kadınları zayıf görüyorlardı ama aralarında kadınların tırnağının kiri etmeyecek ayyaşlar vardı! Ben de bebeği sevmiyordum, sevmek zorunda da değildim, sevmeyecektim... Ama sadece ve sadece erkek olmadığı için ondan nefret edemezdim; çünkü bunu o seçmemişti.
Benim aksime Tarien Elira'yı, Elira da Tarien'i çok seviyor. Tarien ne zaman Elira'yı kucağına alsa küçük prenses mutluluktan kahkahalara boğuluyor. Babasının Tarien olmasını dilerdim ama maalesef değildi...
Kral ve Kraliçe'den bahsetmek bile istemiyorum artık. Aiden ve Nerani'ye bırak prens ve prenses muamelesi yapmayı, sokaktaki evsiz bir köpeğe gösterilen muameleden daha düşük konumda olduklarını düşünüyorlar. Kadınlar kadınların kurtları olmaya alışmışlar.
Anne çocuğa ne aşılarsa çocuk da onun zihniyeti ile büyürmüş; bu diyardaki kadınlar çocuklarına kadınların zayıf olduklarını aşılıyor ama kendilerinin de birer kadın olduklarını unutuyorlar! Diyarı koruyup kollamak ve düzenli şekilde yönetmek cinsiyet değil; zeka, merhamet, statü ve azim meselesidir. Ama buradaki insanların beyni bunu kaldıramayacak kadar ufalmış!
Koridordan minik sesler geliyordu: Pat, pat, pat, pat...
Acaba çocuk bir yerden yuvarlanmış mıydı? Kalkıp baksam mıydım? Ya da boş ver, düşünce kendiliğinden kalkmayı öğrensin!
Kısa süre sonra o patırtının sahibi ortaya çıktı. Minik prenses yerde sürünerek sarayı gezmiş, en sonunda da yanıma geliyordu. Yavaş emeklediği için onu izliyordum. Bir yandan yerde sürünüyor, diğer yandan.
"Baa, baa, baa, baa, baa..."
...diye insanların sevimli bulduğu ama benim için bir karganın melodisinden farksız olan sesler çıkarıyordu. Daha konuşmayı sökmemişti, anne baba bile dememişti; prenses sadece tuhaf tuhaf bağırıyordu, gıcık şey!
Yeşil gözleri belirginleşip büyümüştü ve siyah saçları hızlı uzuyordu; saçları normal bir bebeğe göre biraz daha fazlaydı. Yerde tombul bedeni ile yanıma gelmeye çalışıyordu.
"Pişt! Yürü biraz da git ananın başında bağır, rahat bırak da bir fincan çay içeyim!" diye bağırdım minik prensese.
Yüzüme bakıp 'bana ne' der gibi gözlerini kırptı ve tekrar bağırarak emeklemeye devam etti.
"Baa, baa, baa, baa, baa..."
Sanki gıcıklık olsun diye yapıyordu. Umursamadım; bir de minicik bir bebekle kavga edecek halim yoktu.
Önümdeki çaydan bir yudum almamla beraber bir şeyin bacağıma sarıldığını ve ağırlığını verdiğini hissetmemle beraber refleks ile bacağıma baktım. Demek ki istediği zaman hızlı emekleyebiliyordu! Küçük prenses bu sefer hızlı gelmişti. Şu an bacağıma tutunarak ayağa kalkmaya çalışıyordu.
Elbette ona yardım etmeyecektim veya kucağıma da almayacaktım. Minik prenses bana dayanıp ayağa kalktı. Yürümeyi bilmiyordu ama ayağa birkaç saniyeliğine kalkabiliyordu.
Tombul bedeni ve minik ama özenli işçilik ile dikilmiş elbisesi onu sadece birkaç saniye ayakta tutabiliyordu. Minik prenses kollarını yukarı doğru uzattı; onu kucağıma almamı istiyordu.
Ona bakıp gözlerimi devirdim. Minik prenses sanırım tekrar bağırmaya hazırlanıyordu.
"Anne, kucak!"
...diye sevimli bir ses tonu ile kollarını tekrar uzattı.
Dilimin ve tüm bedenimin tutulduğunu hissediyordum; şoktan felç falan kalmamıştım umarım!
Küçük prensesin yeşil gözlerine baktım. Gözleri bana mutlu şekilde bakıyordu ve yüzü gülüyordu.
Dışarıdaki bu taht muhabbeti ve diğer saçma şeyler sanki umurunda değildi. Küçük bedenini kucağıma alıp saçlarını düzelttim ve tombul yanağına nazik bir öpücük kondurdum, siyah saçlarını düzelttim.
Minik prenses sanırım gittikçe güzelleşiyordu, bunu daha yeni fark ettim. Nedense bunu şimdiye kadar hiç fark etmemiştim. Eğer büyüyüp bir genç kız olduğunda da bu kadar güzel olursa çok canlar yakacaktı... Tıpkı vaftiz annesi gibi!
Neden birden gözüme bu kadar güzel gelmişti? Ve neden sanki kalbimde aylardır olmayan yeri açılmıştı? Sanırım az önceki kelimeleri, benim hayatım boyunca duymak istediğim ama duyamadığım o kelimeden ibaretti ve bu kalbime dokunmuştu...
"Anne..."
Daha doğru dürüst konuşamayan bir bebeğin nedense öz annesi değil de gelip bana "anne" demesi tuhaftı. Sanırım Efendi Klem bana işaret gönderiyordu.
Kısa süre sonra daha ağır birisinin adımları koridoru doldurdu. Kucağımdaki Elira'nın saçlarını düzeltirken arkamı döndüm.
Gelen canım kocamdı.
Yorulmuş olmalıydı; koskoca orduları eğitiyordu. Üç kişiye bile bir lafı anlatmak o kadar zorken, o üç yüz kişilik ordulara bir şeyler öğretmek için kendini yırtıyordu. Elbette yorulması gayet normaldi.
Hatta bana sorarsanız bu sarayda en çok da o yorulmayı hak ediyordu.
Beni ve kucağımda çırpınıp tuhaf sesler çıkaran Elira'ya baktı. Bir an durdu, gözlerini ovalayıp tekrar baktı; o bile gözlerine inanamamış olmalıydı.
"Ah, sanırım yorgunluktan halüsinasyon görüyorum... Nerede benim vahşi, asık suratlı karım?"
Aklı sıra benimle dalga geçiyordu; suratına yumruğumu yemeyeli çok olmuş herhalde, o yüzden kaşınıyor! Suratımı tekrar astım ve hayattan bıkmış surat ifademe tekrar büründüm.
"Çok mu komik?"
"Ben mi yanlış görüyorum, sen Elira'yı kucağına almış oynarken çay mı içiyorsun?"
"Saçmalama, ne çay saati! Bir fincan çay içecektim, 'kucak' diye zırladığı için onunla içiyorum. Çocuk annesi ve babasından çok seni ve beni görüyor farkındaysan."
Tıpkı anlattığım gibi doğruydu; Aiden'ın şimdiye kadar kızını bir kez bile kucağına alıp bir dakika bile oynadığını görmemiştim. Nerani sadece kıyafet dikimi sırasında gelip kumaş seçiyordu. Kısacası Aiden Elira için yok gibiydi, Elira da Aiden için saraydaki fazla bir hayalet gibi.
Nerani ise sadece söz konusu gösteriş olunca anne olduğunu hatırlıyor. Saray leydileri ile çay partisi yaptığı günler yaptığı gösteri onu dünyanın en iyi annesi gibi gösteriyor; o sadece övgü için Elira'yı kullanıyor. Yoksa adını bile koymadığı, onu tahta çıkaramayacak bir bebek umurunda değil, böyle söylüyor.
Tarien eğilip kucağımdaki Elira'yı aldı. Ve saçlarını düzeltip nazikçe öptü.
"Benim tatlım bugün nasılmış?"
deyip parmağı ile Elira'nın yanaklarını gıdıkladı. Minik bebek en çok da Tarien ileyken gülüyordu. Küçük kolları ile Tarien'in bir omzunu tuttu; diğer tarafı tutup tam sarılmak için biraz fazla küçüktü prenses.
"Farkındayım, bu gidişle Efendi Klem onları cezalandırmak zorunda kalacak. Nasıl cezalandırır bilmiyorum; üç kural sunduk, birini çiğnediler bile."
Efendi Klem, Nerani ve Aiden'a üç kural sundu.
Bebek bebekliği bitirip çocukluk dönemine geçince eğitim almaya başlayacak ve eğitimi bitince Kadimlerin Birliği'ne girip Ay Tanrıçası olacaktı.
Aiden veya Nerani asla büyük bir günah işlemeyeceklerdi.
Doğacak bebeğe sonsuz sevgi vermek zorundalardı.
Üçüncü kuralı çoktan çiğnemişlerdi bile!
Ve istemsizce değil, istemli şekilde sanırım umutları Efendi Klem'in bebeğin canını alacağı yönünde falandı. Ama maalesef öyle bir şeyin olacağını sanmıyorum.
Efendi Klem'in iki tane aptal yüzünden masum bir bebeğin canını alacağını hiç sanmıyorum; özellikle de kader iplerini benim dokumadığım bir bebeğin...
Efendi Klem Elira için bir kader biçmemişti; söylediğine göre o kendi özgür iradesi ile kendi kaderini inşa edecekti. Önce biberonu desteksiz tutmayı öğrensin, sonra kendine kader de yazar umarım!
Tek üzüldüğüm şey, saraydaki saçma bir taht oyunu için üretilen ama istendiği gibi olmadığı için bir biblo gibi kenara koyulan Elira'ydı.
"Aiden ve Nerani nerede?" diye sordum Tarien'e.
Tarien kucağındaki Elira'nın saçlarını yüzünden çekti.
"Aiden kalan sekiz koruyucu ile toplantı yapıyor, Nerani de yeni takılarını deniyor."
Geri kalan sekiz koruyucu... Normalde dokuz koruyucu olmaları gerekiyordu ama şöyle bir şey vardı.
Prens Aiden dokuzuncu koruyucuydu. Güçlerden biri ona bahşedilmişti; onun gücü zihinlere hükmetmekti.
Bence fazla tehlikeli bir güçtü, kötü birinin eline geçmesi durumunda hiç iyi olmazdı. Zaten kendi adıma korkmama gerek yoktu; onun ve evrende ne kadar koruyucu varsa ve geçmişse, hiçbirinin gücü bana ve Tarien'e veya diğer Kadimlere işlemezdi. Biz ona bu gücü bahşedenden geliyorduk.
Aynı şekilde onun zihin büyüsü Elira'ya da işlemezdi. Elira şu an Efendi Klem'in koruma mührü ile mühürlenmişti; o, 15 yaşına kadar mühür asla kırılmayacaktı.
Minik Elira esnemeye başlamıştı; sanırım minik prensesin uykusu gelmişti.
Ayağa kalktım. Aman, keyiflerince takılsınlar; çocuk gökten istemsiz düştü ya! Tarien'in kucağındaki Elira'yı aldım.
"Hadi tatlım, vaftiz babaya bay bay yap."
Elira ben ilerlerken minik eli ile Tarien'e el salladı.
Yavaşça prensesin odasına girdim. Prenses biz gelene kadar çoktan omzumda uyuyakalmıştı.
Ağzının bir kısmı açık kalmış, yeni çıkmaya başlayan birkaç dişi gözüküyordu.
Yiyeceklerin tadına yavaş yavaş baktırıyordum ama aralarında en çok çilek yemeyi seviyordu sanırım. Ne zaman eline çilek versem hemen yiyordu.
Tabii büyüdükçe bu alışkanlığı değişir mi bilmiyorum ama şu an en çok çilek seviyordu.
Onu yavaşça beşiğine uzattım. Uyanırsa tüm sarayı ayağa kaldırırdım; uykudan kendi uyanmadığı sürece uyandırıldığında krize giriyordu ve tüm sarayı birbirine katıyordu.
Üstüne ince bir battaniye örttüm ve yavaş adımlarla dışarı çıkmak için kapıya yönelmiştim ki sarayda bir çığlık yankılandı. Hissediyordum; korku, endişe ve vahşetten ibaretti.
Çığlık son bulduğunda da arkamdan gelen bir ağlama sesi...
Bebek korkmuş olmalıydı. Hemen eğilip beşikten onu aldım ve kucağımda biraz salladım.
"Tamam tatlım, geçti..."
Onu biraz sakinleştirdim ve onu sıkıca kavradım ve öptüm. Gözleri hâlâ yaşlıydı ama ağlamayı bırakmış, sakinleşmişti.
Kapıyı açtım; tüm saray koşturuyordu, sanki kıyamet kopmuştu. Etrafta panikle koşuşan hizmetçiler, ne olduğunu anlamaya çalışan koruyucu adayları, azarlanan muhafızlar... En sonunda dayanamayıp boşta kalan elimle hizmetçilerden birinin kolunu yakaladım.
"Neler oluyor, kıyamet mi koptu?"
Hizmetçi yüzündeki dehşet ile kekeleyerek.
"K... K... Kral ve Kraliçe... Ka... ka... katledilmiş efendim! Ce... cesetleri yatak odasında iple asılmıştı... Her yer kanlıydı, ço... ço... çok kanlı!"
Yavaşça hizmetçiye kucağımdaki Elira'yı verdim; oraya gidip bakmalıydım.
"Prensesi alıp bu sesten uzağa, bahçeye götürüp çiçeklerin arasına oturt ve biraz çilek yedir. Ben beş dakikaya geliyorum."
Hizmetçi başını sallayıp Elira ile uzaklaştı. Elimden geldiği kadar hızlı yürüyerek Kral ve Kraliçe'nin odasına doğru ilerledim. Oraya çok yaklaştığımda herkesin kapıda toplandığını gördüm; Aiden, Nerani, Tarien, koruyucular, hizmetçiler... Hemen hemen sarayda nefes alan ne kadar canlı varsa kapıda toplanmıştı.
Kalabalığı yarıp Aiden ve Nerani'nin yanına gittim. Onların tam yanındaki Tarien'in elini tuttum.
Prenses Nerani ve Prens Aiden şoka girmişti; Nerani'nin ağzı açıktı, denediği takılar yarım kalmıştı, eminim şu an boynunda duran koca gerdanlığın küpeleri de vardır. Prens Aiden ise tavanda asılı olan Kral ve Kraliçe'ye ve ağızlarından akarak yerde bir birikinti oluşturan kana bakıyordu.
Kral ve Kraliçe'nin ağzından buram buram kan geliyordu ama vücutlarına batırılan bir hançer veya vücutlarında kanayan bir yer de yoktu. Tek bir seçenek kalıyordu: Kral ve Kraliçe zehirlenmişti. Hem de oldukça ağır bir zehirle... Ve bu onların içlerini kusmalarına sebep olmuştu.
Hızlıca içeri girdim ve belimdeki kemerde takılı olan Elira'nın biberonu ile kan birikintisinden biraz kan aldım. Zehirler konusunda üstüme yoktur; bu zehrin ne ile yapıldığını bulmak benim için kılıç tutmak kadar kolaydı.
Kanı mumun ateşinde ısıtıyordum; bunu yaparak kandaki zehri ve kanı ayrıştıracak ve zehri daha iyi inceleyip direkt sonuca varabilecektim.
Koyduğum demir yuvarlak kabın içinde bir kıpırtı oluştu; sıvı ayrışmaya başlamıştı. Kırmızı kan bir tarafa, siyah zehir olduğunu tahmin ettiğim sıvı diğer tarafa doğru ayrışmaya başladı.
Hemen bir iksir şişesi ve bir şırınga aldım. Ayrışan zehri şırınga ile çekerek iksir şişesine boşaltacağımı düşünüyordum ki şırınga zehrin bir milimini bile almadan eridi! Zehir, tam da tahmin ettiğim gibi Kral ve Kraliçe'nin organlarını eritip kusturmuştu.
Ölümleri acılı olmuştu. Çünkü bu zehir direkt öldüren türden olmamalıydı; önce yavaş yavaş kasları durdurup hemen ardından içinde ne kadar çalışan organ varsa onları yavaş yavaş, zevk alarak eritip toza çevirmiş ve kanına aktarmıştı.
Son kez çığlık bile atamadan ölmek... Hayat adil değildi
Ayrıca bu zehri dışarıdan da temin etme olasılığı pek yoktu. Katil bunu aylardır, belki yıllardır planlıyor olmalıydı. Çünkü bu basit bir cinayet değil, profesyonel bir infazdı.
Ama bunu bu kadar planlayacak kim vardı sarayda? Koruyuculardan biri mi? Hizmetçilerden biri mi? Muhafızlardan biri mi? Yoksa soylulardan biri mi?
Kral ve Kraliçe'nin böyle acılı bir ölümle dünyaya veda etmesini isteyen kim olabilirdi? Kim onları böyle katletmek isteyebilirdi? İstemeyi geçtim, bunu yapmıştı!
Kral ve Kraliçe'yi ben de sevmiyordum
Hayatımda onlar kadar gaddar, kinci ve kötü hükümdar görmemiştim. Diyarı düzeltmek istiyorsan önce krallığı düzeltirsin; onlar aksine daha da kötü hale getirmişlerdi.
Onlar kadar acımasız insanlar görmemiştim, o yüzden bence hak ettikleri gibi ölmüşlerdi.
Umarım Zeina onları ne cennete ne de cehenneme cehennemi bile hak etmiyorlardı yerleştirir; ömür boyu eziyet odasında sürünürler. Zeina, tabiatın ve doğanın tanrıçası, ölüleri cennete veya cehenneme yerleştirirdi; onun bir diğer görevi buydu. Ama cehennemden daha kötü bir seçenek de vardı: İşkence odası. Canını yaktığın insan kadar canın yakılıp öyle cehenneme gönderiliyordun.
Ama eğer bu dünyada görülmemiş bir hesabın veya alman gereken bir intikamın varsa, görülecek hesabını görene veya alınacak intikamını alana kadar ruhun bu evrende kapana kısılırdı.
Madem şırınga kullanamıyordum, o zaman güçlerimi devreye sokma zamanı gelmişti. Gözlerimle istersem zehirde kullanılan malzemelerdeki kromozomlara kadar görebiliyordum.
Nefes aldım ve görmek için gücü açığa çıkardım. Risin, kobra zehri ve amanitin... Zehrin içeriği bu üçünden oluşuyordu. Büyük ihtimalle bir yiyeceğe veya kadehlerde bulunan şaraplara dökülmüştü.
Zehri yapan kişi bunlar için tüm diyarı gezip özenle malzeme araması gerekirdi. Çünkü bunlar her yerde satılmazdı veya hiç satılmazdı.
Planlı cinayet ve özenli işçilik.
🔮
Aiden minerth
Alinta kralık sarayı
Elimdeki zehir şişesini sıkıp gülümsedim; otuz iki dişimin dışarı vurduğuna emindim. Şu anda zaferim için adım adım mutfağa gidiyordum. Ne demişler Taht aktarılmaz, yaratılır!
Babam bana tahtı vermeyi reddediyordu; bahanesi ise bir oğlumun olmamasıydı. Bu benim suçum muydu? Ben de bir oğlan yerine aptal bir kız çocuğu beklemiyordum! Her neyse, kimene ki?
Mutfağa girdim. Şu anda toplantı arasında olduğumuz için bu mutfağın hizmetkarı boş kadehlerimizi toplamaya gitmiş olmalıydı veya başka bir yemeği pişirmekle uğraşıyor olur sanıyordum ama maalesef ki tepside iki kadeh şarap hazırlıyordu. Şansıma sıçayım, lanet olsun!
Hizmetçi arkasını döndü:
"Efendim, bir şey mi arzu etmiştiniz? Şu anda Kralımıza ve Kraliçemize şarap hazırlıyorum ama isterseniz işim bitince hemen arzunuzu gerçekleştiririm."
Ah, lanet olsun! Hep ikinci plana atılmaktan bıktım! Neden her zaman o tombul, kibirli adam öncelikli? Madem beni tahtına çıkarmayacaktı, neden beni yıllarca işkence gibi olan krallık eğitimine maruz bıraktı? Ondan nefret ediyorum... Nefret, nefret, nefret, nefret, nefret!
Hizmetçiyi geriye itip şişedeki zehri kadehlere boşalttım.
"Efendim ne yapıyorsu-"
Elimi kadının başına koydum ve fısıldadım.
"Ben buraya hiç gelmedim. Sen beni hiç görmedin, duymadın, bilmiyorsun."
Gücüme bayılıyordum; istersem bir maymunu bir insan olduğuna bile inandırabilirdim. Bu gücü bana bahşeden kişiye sonsuz teşekkürler! Dünyayı kontrol edebilirdim ama üşeniyorum. Şu an ayaklarımın yıkanmasına ihtiyacım var veya bir banyoya... Ardından ise o güzel çığlık melodisi eşliğinde aynanın karşısında dans etmeye. Ah, pardon, afedersin! Zehrim yüzünden çığlık bile atamadan ölecekler.
Ardından idamda kullanılan giyotini teslim eder gibi hipnoz olmuş aptal, şişko hizmetçiye tepsiyi verip arkasından el salladım ve tezgaha oturdum.
Acaba bulundukları odayı en iyi nereden görebilirim? Çırpınışlarını görmek istiyorum; çaresizliklerini, yerde sürünüşlerini, kıvranışlarını, çığlık atmak isteyip atamadıklarını fark ettikleri anı... Yanına da bir kadeh şarap; işte ben buna zevk derim!
Babam oyun oynamak istiyordu ama ben kurallarına göre oynamayı reddediyordum. Hile yapmadan oyunu kazanamazsın. Şu kadın ve adamı toz ettikten sonra sıradaki hedefim Elira veledi olacak. Adını bile biz koymadığımız ucube; genlerimi almasından nefret ediyordum. Onun nefes alması bile bu sarayda yasak olmalıydı. Benim bir oğlum olmalıydı. Acaba Klem bu veledi geri alıp bana bir oğlan verir miydi? Sanmıyorum. Fazla adaletli ve iyimser biri. Sıkıcı. Vahşetin melodisini ben en iyi ozandan bile duymadım; aslında ben de eminim bu konuda çok yetenekliyim. Bu dünyada benim kadar mükemmel ve yetenekli bir varlık daha olmadığına eminim ama her mükemmelin bir kusuru vardı; benimki de yarattığım ucubemdi.
Cebimdeki saati çıkarıp zincirinden tuttum. 3 dakikanın olmasına sadece 5 saniye kalmıştı; parmağımla saymaya başladım.
1,
2,
3,
4,
5...
"Aaaaasaaaaaaaaaaaaaaa!"
İşte buna bayılıyordum; benim istek parçam çalmaya başlamıştı! Hizmetçinin tiz sesi ile tüm saray ayaklanmış olmalıydı. Kahkaha atmaya başladım. Kahkaham o kadar uzun sürdü ki kahkahadan nefesim kesilecekti neredeyse.
Tezgahtan atladım; şimdi sahne benim! Bakalım ne kadar iyi kişilik değiştirebiliyorum? Yüzüme masum, korkak bir yavru köpek ifadesi takıp yürümeye başladım.
Mutluluktan içim içime sığmıyordu; elimde olsa dans edecektim ve en sonunda melodinin müzik kutusuna ulaşmıştım. Kalabalığın arasından hızlıca sıyrıldım; o kadar hızlıydım ki sanki zaman durmuştu.
Kapıda az önceki melodiye eşlik eden hizmetçi kızı tuttum.
"Buradan uzaklaş. Sen burayı hiç görmedin!"
Diyerek içeri girip cesetleri tavana astım. Harika! Tam da istediğim tablolar gibi olmuştular. Her neyse, vakit eğlence değil; kişilik değiştirip başkasının hayatını mahvederek tahta çıkma zamanıydı. Bunun tadını bir daha hayatta nerede alacaktım bilmiyorum ama bugün hayatta yediğim en güzel yemeği yedim. Soğuk bir intikam yedim.
(Arkadaşlar kusura bakmayın daha çok wattpad de aktif olarak yazdığım için burda ki bölümler biraz daha düzensiz ve geç geliyor eğer daha önce okumak isterseniz Wattpad den okumanızı tavsiye ederim)
Bölüm etkileşimi
