22. bölüm / 30
Kehanet:Kehanet in GölgesiCadı nın kazanı🔮
Bölümler 30Şu an: Cadı nın kazanı🔮
- 1 Vadinin Başlagıcı🔮4.192 kelime
- 2 Güçlerin doğuşu🔮5.423 kelime
- 3 Koruyucuların elçisi🔮6.296 kelime
- 4 Kızıl bela🔮3.660 kelime
- 5 Saklananlar🔮5.399 kelime
- 6 Pusu🔮6.986 kelime
- 7 Yalanlar ve Korkular🔮4.983 kelime
- 8 Kehanet için kaçış🔮3.240 kelime
- 9 Kyle🔮3.949 kelime
- 10 Gömülen çığlıklar🔮3.313 kelime
- 11 Kanatlar Ve Düğün🔮3.030 kelime
- 12 Düşmanın Prangası🔮3.570 kelime
- 13 İtirafların Tokadı🔮1.165 kelime
- 14 Çamurdan Doğan cesaret🔮3.507 kelime
- 15 Karanlık sular🔮3.781 kelime
- 16 Elf in Şifası3.788 kelime
- 17 Demirci'nin ocağı3.406 kelime
- 18 Taverna nın melodisi 🔮3.414 kelime
- 19 Ortaya çıkan Cevher 🔮4.272 kelime
- 20 Son yolculuk🔮3.764 kelime
- 21 Kırık Kadeh🔮3.609 kelime
- 22 Cadı nın kazanı🔮3.602 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 İhanet in Böylesi 🔮3.210 kelime
- 24 Yeşil gözlü prenses 🔮2.181 kelime
- 25 Taht Oyunu🔮2.684 kelime
- 26 Oyuncak mı Kılıç mı 🔮2.361 kelime
- 27 Şeytan'ın sözleşmesi2.351 kelime
- 28 Gerçekler ve iblisler🔮3.424 kelime
- 29 Kırılan Düzenek🔮1.810 kelime
- 30 İkinci Bir kader🔮1.892 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
22 Bölüm:
🔮Cadı nın Kazanı🔮
Eğer bir gün yanarsam, ateşin sonunda kalan küllerimden beni sakın geri yapmayın! Ölmüşüm, kurtulmuşum; bir de beni geri getirmeyin. Geri getiren olursa onu ben bizzat öldürürüm.
Şu an siyah bir kulübenin önündeydik.
Umarım içindeki normal bir insandır ve bizi düzgün karşılayıp taşımızı verir, ardından bizi gönderir. Merak etmesin, sonsuza kadar durmayız; taşı aldığımız gibi defolup yolumuza koyuluruz. Son taşın sahibi çok şanslı, Wilson'ın salaklıklarını çekmeyecek; bak ona özel jest geçtim, o yüzden iyi davransın.Wilson en çok da Bay Aldric'e bela oldu. Zavallı adamın ormanın ortasında tek bir dostu vardı, onu da Wilson yedi.
Ben şahsen hâlâ zavallı Marlin'in yasını tutuyordum, kim bilir Aldric ne durumdadır...
Tüm cesaretimi toplayıp kapıyı çaldım; inşallah kapı ile beraber ağaçların arasına uçmam!
Kapı bir dakika bile geçmeden açıldı. Kapıyı siyah, uzun saçlı, alnında ve çenesinde dövmeler olan asık suratlı bir kadın açtı.
Hayattan ve insanlardan bezmişti de "Keşke herkes ölse de kurtulsam" diyordu gözleri. Aldric ile akrabalık bağı var mıydı acaba? Kadın 40-45 gösteriyordu, ne çok yaşlıydı ne de çok genç.
Bir bana baktı, bir Blac'e baktı, bir Freya'ya; ardından Lexerina ve Londers'a ve en sonunda atın üstünde hâlâ baygın olan Ezra'ya... Ve ardından kapıyı suratımıza kapattı.
"Ben evde yokum!"
Al işte, bir çatlak daha! Şaşırmamıştım, şu an her şey olması gerektiği ve planladığım gibiydi; asıl normal olsaydı anormal olurdu. Neyse, o bu değil de bu kadın kapıyı suratımıza kapattı, ne yapacaktık biz?
Ekibe baktım, ekip de ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Londers öne çıktı.
"Tamam, bu sefer ben hallederim."
Ben iki adım geri çıkıp Blac'in yanına gittim. Kapıyı çaldı.
"Hanımefendi, bayan, teyzecim, her kimseniz kapıyı açın lütfen!"
Londers sözünü bitirir bitirmez kapı açıldı. Kadın Londers'ı yakasından yakaladı. Kadının elinde bir arbalet vardı, Londers'a doğrultmuştu. Kadının zaten suratı sirke satıyordu; şimdi sirke satacak akıl da kalmamıştı, kudurmuş gibi bakıyordu, ağzından köpükler çıkacaktı neredeyse.
"Teyze ha? Ben şimdi gösteririm sana teyzeyi!"
Londers her yerde niye bu kadar pot kırıyordu? Şimdi o arbalet ile o kadın onu öldürse elinden almaya cesaret de edemezdim. Kadını gece odamda görsem korkudan ölürdüm!
Londers bana baktı; gözleri "Beni kurtar Elira" diyordu. Beni kim kurtaracak acaba, onu çok merak ediyorum.
"Hey, affedersiniz
hanımefendi... Lütfen arkadaşımızı bırakın, biz taşı almak için gelmiştik."
Kadın bana baktı, Londers'ı yakasından tutup ileri doğru attı, ardından bana doğru geldi.
"Bilmiyordum, bunu neden söylemediniz?"
Yanımda duran Blac kadına döndü:
"Söylemeye fırsat mı verdiniz? Gördüğünüz gibi yüzümüze kapıyı kapattınız."
Kadın bu sefer arbaleti Blac'e doğrulttu. Blac gayet sakindi; bir adım geri çekilmemişti veya hiçbir tepki vermemişti. Kadın bana baktı.
"Bu erkekler her zaman bu kadar küstah mıdır? Dillerini koparmak lazım bunların."
Bu kadın koparabilirdi!
"Sen kimsin? Adın, soyadın, doğum tarihin şeklinde istiyorum."
Başka emriniz? Beni doğurtan ebenin soy ağacını da sayayım mı?
Parmağımla arbaletin ucunu aşağı çevirdim.
"Öncelikle şunu indirelim bir kaza çıkmasını istemeyiz malum burda olmamamız gerekir sorunuzu da yanıtlayayım Adım Elira, Elira Minerth. Doğum tarihine gelecek olursak 22 Mayıs."
Kadının yüzü bir an değişti; sanki söylediklerim tuhaf gelmişti. Yine bir çukura düşmüştüm ben ama hadi hayırlısı, ne diyeyim...
"İçeri geçin ve hiçbir şeye dokunmayın. Mümkünse erkeklerin ağzını bağlayın."
Yavaşça içeri girdik. Biz yürüyerek Ezra ise Londers in sırtında Ezra yı kanepelerden birine uzatık Ben,Freya ve Blac diğer kanepeye oturduk Londers ve Lexerina ise İki tekli koltuğa geçmeyi tercih etmişlerdi. İçerisi de evin dışı kadar siyahtı; tam büyükannemlikti, bir büyücü veya cadının evine benziyordu. Her yerde aylar, yıldızlar, siyah kediler olan dekorlar vardı.
Evde baskın olarak siyah, mor ve kırmızı kullanılmıştı. Salondaki koltuk mordu, üstüne de siyah, üstünde gümüş renginde ay işlemeleri olan bir koltuk örtüsü örtülmüştü. Masanın önünde yuvarlak bir masa vardı; onun da üstünde yarım kalmış mor-siyah bir masa örtüsü örgüsü ve Tarot kartları vardı. En tuhafı ise salonun ortasında kazan vardı.
Yok yok, ben karar verdim; bu kadın kesin cadıydı. Umarım bizi kazana atıp büyü falan yapmaz... Yani yüzüne bakınca yapacak potansiyel var, şimdi yalan yok.
Biz oturduktan hemen sonra o da arkamızdan salona girdi. Üstünde siyah uzun bir elbise vardı. Saçlarının bir kısmı tepeden topuz yapılmış, geri kalanı ise açık bırakılmıştı. Ayağında siyah topuklu ayakkabılar vardı; o yere her bastığında ayakkabı yüzünden evde ses yankılanıyordu. Bu sefer kadının omzunda bir karga vardı.
Yanımdaki Blac'e fısıldadım.
"Blac, ne işin var oğlum kadının omzunda? İnsene aşağı."
Kıkırdadım. Blac gülmemek için dudağını ısırdı, ortam hiç gülünecek gibi değildi.
Kadın salonun diğer köşesindeki tekli siyah koltuğa uzandı ve omzundaki kargayı eline aldı.
"Demek taşı almaya geldiniz."
"Evet efendim," dedim.
Kadın kargaya baktı.
"Luos, gidip doğru mu diye öğren. Öğrenmeden gelirsen akşama seni kızartıp misafirlerimize ikram ederim!"
Parmaklarını havaya kaldırdı, karga uçup camdan dışarı çıktı.
O az önce kargayı kızartıp bize ikram edeceğini mi söyledi? Ama ben Blac'i yiyemem ki! Eminim Blac de kendini yiyemezdi. Luos bu arada bir karga ismi için fazla havalı; bu kadın da normal bir insana göre fazla havalı. Sanırım ben havasız kalmaya başladım, nefes alamıyorum...
"Kes sesini o zaman! Sana ne kadının kargasının isminden?"
Bir sen eksiktin zaten!Ben de bu bela niye hâlâ lafa atlamadı diyordum! Yani karışmasan hatrım kalırdı, emin ol. Bu da laf sokmak için her fırsatı kolluyordu. Ne yapsam acaba? Nestina'da iç ses susturan bir iksir veya ilaç var mıdır?
Bence vardır, kadında her tür ilaç ve iksir var sonuçta. Koca sarayı bayıltmayı başardı, yaraları kısa sürede iyileştirdi, bizi sürekli bayıltıp öbür dünyaya götürüp getiriyor. O yüzden bu kadından kork bence, yakında sana da tuhaf bir şey yapmayacağı ne malum?
Biraz mal, biraz bal ama Nestina'yı çok seviyorum. Kızı çok şanslı olmalı, eminim harika bir annedir. Bazen onunla tartışsam da ona çok alıştım. Bana gerektiğinde önderlik, gerektiğinde arkadaşlık, gerektiğinde ebeveynlik, gerektiğinde de zorbalık yapmasını çok seviyorum.
İyi ki Efendi Klem önderlik için bana onu göndermişti. Biz aynı güçten geliyorduk, ben onun mirasını taşıyordum. Bu gücün ağırlığını, zorluklarını ve kolaylıklarını biliyordu; o yüzden gücümü ilk kullanıcısından tanıyordum.
O yanımdayken gücümden korkmama gerek yoktu; "Acaba bu yan etki beni de öldürür mü?" diye korkmama gerek yoktu. Çünkü benim geçtiğim yolları ilk Nestina inşa etmişti; bu yüzden ona gücüm konusunda sonsuz güvenim vardı.
Okuldaki tüm eğitmenler mi yoksa Nestina mı deseler, Nestina derim. Çünkü o bir önderden çok daha fazlası benim için.
Eminim şu an odam ortada yoktur bile. Dağılmasını geçtim, odamı yok ettiğine eminim. Yatağım sağlam kalmış mıdır? Benim için hayattaki en önemli üç şey: Savaşmak, yemek yemek ve uyumak. Bu üçünü bana verip beni bir adaya atın; vallahi sesim soluğum çıkmaz, yıllarca kalırım!
Uzun bir göz teması çemberinden sonra sonunda kadının kargası pencereden içeri girdi. Gagasındaki mektubu kadına uzattı. Kadın alıp yavaş hareketlerle, zarfı yırtmamaya özen göstererek zarfı açıp okudu.
Ardından göz ucu ile bana baktı.
Ardından ayağa kalktı.
"Evet, doğruymuş. Evime hoş geldiniz gezgin savaşçılar, ben Zelda. Fark etmemenizin imkanı yok; fark ettiğiniz üzere ben bir cadıyım. Eve taş için geldiğinizi biliyorum ama bana sorarsanız Magra'ya gitmeden önce bir gün daha dinlenin. İsterseniz sizi evimde misafir edebilirim, isterseniz de size hemen taşınızı verip yolcu edebilirim. Seçim sizin."
Kadın aslında gayet normalmiş; gerçi Çığlık Ormanı gibi bir yerde yaşıyor, kapısındakinin insan olup olmadığını nereden bilecek ki? Bizim yerimizde bir düşman, bir iblis veya kötü amacı olan başka bir varlık da olabilirdi.
Ayağa kalktım.
"Nazik teklifin için teşekkür ediyoruz. Normalde durmamaya yemin ederek gelmiştik ama gerçekten de daha Çığlık Ormanı'nın onda birini bitiremeden çok yorulduk. Ekip, bu gece burada dinleniyoruz!"
Ne var, herhalde bu teklifi kabul edecektim! Diyardaki ormanları eğlence olsun diye tek tek gezmiyorduk herhalde. Ölümcül bir ormandaydık ve tekin yer burasıydı, bu yüzden bir gün burada kalıp dinlensek hiçbir şey kaybetmezdik bence. Gerçi yeteri kadar vakit kaybettik ama yorgun halde savaşmak bizi savaşı kaybetmeye bir adım daha yaklaştırır. Ayrıca ben de çok yorulmuştum; en azından bu sefer Night'ın sırtında değil de normal bir yatakta, koltukta veya yerde uyusam çok daha iyi olurdu.
"Şey, Bayan Zelda... Atlarımız ne olacak?"
"Kendi ahırıma götürdüm onları, merak etmeyin. Oradayken atlarınızı kimse parçalamaz."
İyi, kadın en azından atları ahıra götürmeyi akıl etmişti. Derin bir nefes alıp arkama yaslandım. Bu kadın iyi birine benziyordu, nedense ona hemen kanım ısınmıştı. Sanırım büyükanneme kişilik olarak biraz da olsa benziyordu, bu yüzden yabancı hissetmemiştim.
Kadın ayağa kalkıp odadan dışarı çıktı. Koltukta uzanan Ezra'nın eli oynadı, uyanmaya başlıyordu. Sonunda gözlerini açtı. Freya hemen ayağa kalktı.
"Ezra! Sonunda uyandın."
Ezra bir Freya'ya baktı, bir de bulunduğumuz ortama.
"Ne oldu, saraya geri döndük mü?"
He döndük! Yemek salonunda hindi yiyoruz, salak mısın Ezra?
Hayır, o dilimi tutacağım, konuşmayacak... O ağzımı açmayacağım! Kimseye hakaret etmek istemiyorum, bu aralar en ufak şeye bile sinirlenip o şeyden nem kapıyordum. Belki de çok stresli olduğum içindir veya yavaş yavaş kafayı yiyorum; bu da bir seçenekti.
Sanırım çiftler arasında ilk Freya ve Ezra'nın güzel haberini alacaktık. Bunlar yakında eminim çıkmaya başlayacaktır.
Ezra yine dört ayak üstüne düşmüş, en yakın arkadaşımı kapmıştı. Eğer en yakın arkadaşımın gözünden bir damla yaş akıtırsa onu dilim dilim doğrayıp kasap kasabına satarım; bunu yapardım da!
Freya hayatta kalan son canlı dostum, o bir dosttan da öte. O benim kız kardeşim; onunla güldüm, onun omzunda ağladım, gerektiği zaman beraber ziyafet çektik, gerektiği zaman birlikte aç kaldık. Her haltı onunla yedim ben! Bu yüzden ona yapılan yamuk bana yapılmıştır; onun canını sıkanın ben gırtlağını sıkarım.
Bu kadın nereye gitti acaba? Umarım bizi boğmak için ip veya başka bir silah almaya gitmemiştir.
Ardından topuklu ayakkabı sesleri bulunduğumuz odaya yaklaşmaya başladı. En sonunda Zelda elinde bir tepsi çikolatalı kurabiye ve çay ile girdi.
"İşte, afiyet olsun! Aç olmalısınız. Merak etmeyin, cadıyım diye içine tuhaf bir şey atmadım; gönül rahatlığıyla yiyebilirsiniz."
Londers gözleri ile bana bakıp sordu.
"Yiyelim mi?"
Lexerina'nın da gözleri "Lütfen yiyelim, ben çok açım" diyordu.
Gülümsedim.
"Arkadaşlar, niye yavru kedi gibi bana bakıyorsunuz? Yiyin! Merak etmeyin, burasının güvenilir olduğunu varsayıyorum."
Zelda hâlâ gözleri ile beni süzüyordu. Acaba bir hata falan yaptım da akşam uyurken beni boğacak mıydı?
Elimi uzatıp bir fincan çayı ve bir adet kurabiyeyi aldım. Kurabiyeden bir ısırık aldım. Aman Tanrım, çok lezzetli! Ağzında dağılıyor ve o çikolata tadını dibine kadar alıyorsun. Bu taşların sahipleri yemek konusunda çok becerikliydi!
Saraydaki tüm aşçıları kovup onları mutfakta işe alsalar bir daha asla mutsuz olmam. Yemek yemek beni nedense mutlu ediyordu. Bu kurabiye bana nedense fazla tatlı geliyordu. İşte gezgin savaşçılık; böyle bir kurabiye bile senin için en iyi tavernada en kaliteli malzemeler ve et ile hazırlanan biftekten daha lezzetli!
Ama dürüstüm, ne yapayım? Şu an elimizde bu var ve elimizdeki ile yetinmek zorundayız, bazen bunu bile bulamıyoruz.
Çaydan bir yudum aldım. Çay orta şekerliydi ama içine sanırım biraz da bal eklenmişti. Her neyse, tarifinden bana ne? Lezzetli mi, lezzetli! Tarifi beni ilgilendirmez, ben tıkınmaya bakayım.
Zelda uyanan Ezra'yı fark etti.
"Günaydın okyanus kafa! Herhalde ormanımızı beğenmedin?"
Ezra yavaşça doğrulup oturur pozisyona geçti.
"Pardon, tam olarak neresini beğenecektim ormanınızın? Gece gelseydik korkudan ölürdüm herhalde!"
Zelda, Ezra'ya ters ters bakıp yüzünü ekşitti ve Ezra'nın eline bir fincan çay ile bir adet kurabiye tutuşturdu.
"Merak etme, ormanımız da sana bayılmadı! Boş konuşma da şunları ye, yoksa ben seni bir daha bayıltacağım. Kızlar, benden söylemesi; bu gevezeler ile işiniz var!"
Kıkırdadım. Ben tam ağzımı açmıştım, Blac ağzımdan lafı almayı başardı.
"Sen bir de geride bıraktığımız arkadaşla tanış; yatıp kalkıp bize dua edersin! Yolda en az 8 kez başımızı belaya soktu, 10 kez benden dayak yedi, 3 kez de boğdum. Tam öldürmelikti yani!"
Wilson için çok güzel bir özet olmuştu bu. Blac, Londers ve Ezra'ya dırdırcı diyorsa Wilson'ın yanından bile geçmesin, Wilson için iyi olmaz. Çünkü sonu Wilson'ın cenazesinde biter, eminim. Ne, arkasından tatlı dağıtırlar mıydı? Bayan Norel kesin dağıtırdı, ne güzel olurdu tatlı yerdik! Keşke Wilson'ı da getirseymişim, tüh ya, yazık oldu tatlıya!
Bayan Zelda göz devirdi.
"Her neyse, gece çökmek üzere. Erken yola koyulacaksanız erken uyusanız iyi olur. Sabaha enerji dolu uyanmalısınız, yoksa ilk engelde yıkılırsınız."
Ezra'nın gözleri büyüdü.
"Nasıl yani?"
"Sen daha Çığlık Ormanı'nın ortasını görmedin! Burası sığ sular, asıl tehlike derinlerde. Dikkatli olmalısınız; eğer yüzmeyi bilmiyorsanız burada ne işiniz var ki? Ayrıca yüzmeyi ne kadar iyi bilirseniz bilin, akıntı sizi yakalarsa balık olsan bile işe yaramaz çocuk! O yüzden size önerim: İki kişi Magra'ya gitsin, geri kalan yanımda kalsın. Magra'ya gidenler dönünce onları da yanlarına alıp dönüş yoluna koyulursunuz."
Kadın haklıydı; yüzmeyi bilmiyorsak neden buradaydık? Ben bu denizde yüzmeyi bilmiyordum ama öğrenmeye çalışıyordum. Hiçbir varlık mükemmel değildir; gerçi mükemmellik insandan insana değişir, hiçbir insana mükemmel olduğunu kanıtlayamazsın. Ben bunu küçük yaşta öğrendim.
Biri saçının topluyken güzel olduğunu söyler, diğeri topluyken berbat olduğunu; biri yeşilin sana çok yakıştığını söyler, diğeri mavinin daha çok. Bu dünyada Bay Kusursuz veya Bayan Kusursuz yoktu.
Kusur insanların zihniyetiydi. Kimi insan gördüğü her insanda kusur arayıp kendini Bay Mükemmel olarak görür, kimi insan ise kusurun normal insani bir eylem olduğunu ve utanılacak bir şey olmadığını bilecek kadar olgundur.
Zelda şu konuda da haklıydı: Magra'ya iki kişi gitsek çok daha iyi olurdu, kalabalık gitmenin bir anlamı yoktu. O iki kişiden biri elbet bendim, çünkü bu göreve onları sokan elebaşı bendim. Ama yanımda kim gelmeliydi?
Bu görev için Lexerina fazla kırılgandı, Ezra ise fazla korkaktı. Freya'yı böyle riskli bir göreve sokmak konusunda kararsızdım, onu da kaybedemezdim. Londers burada Lexerina ile kalsa Lexerina kendini daha çok güvende hissederdi. Bana aralarında en makul seçenek Blac geliyordu. Tehlike anında beni kalkan ile koruyabilirdi, kılıç dövüşünde aramızda en iyisi olduğunu söyleyebilirdim. Ama onun zarar görmesi hayal olarak bile benim nefesimi kesiyordu. Nedense Blac'e zarar gelmesi yerine koca diyarın yıkılmasını seçebilirdim. Bu istemli olmuyordu; beynim "Kimseyi umursama" diyor ama kalbim buna izin vermiyordu sanki. Ne demişler: Kalp ve beyin aynı fikirde olunca oyun bitermiş; çünkü ikisinin de son kararı aynı olur.
Durmak ve sonsuza kadar bir daha asla çalışmamak.
"Sizi bu işe ben soktum, gideceklerden biri ben olmalıyım. Evet arkadaşlar, sizin fikirleriniz neler?" diye ekibe sordum.
Lexerina elini kaldırıp ince ses tonu ile nazik ama sesi titreyerek konuştu.
"Şey, ben gelmesem olur mu? Yani kendimi daha o kadar iyi bir formdaymışım gibi göremiyorum."
Ardından Ezra el kaldırdı.
"Ben daha girişte bayıldım! Bırak Magra'yı, şu evden çıkacak cesaretim yok."
Ardından Londers.
"Ben kalıp kulübedekileri korusam sizin için sorun olur mu?" dedi.
Freya "Benim için fark etmez," diyerek geri çekildi.
En son Blac konuştu.
"Ben seninle gelirim muşmula, artık bana güveniyorsundur herhalde."
Güveniyordum; köprünün altından çok sular geçmişti. Eminim Blac bu yolculukta bana yardım edecek en iyi yoldaş olurdu.
"Pekala, o halde Magra'ya ben ve Blac gideceğiz. Biz dönene kadar uslu durun ve kadının kafasını ütülemeyin sakın!" diye uyarımı da verdim.
🔮
Gece çökmüştü. Blac ve Londers koltuklarda, Freya ve Lexerina tekli koltuklarda, Ezra ise yerde uyuyordu. Ben ise kulübenin camından dışarıdaki yıldızlara ve aya bakıyordum. Belki de onlar benim gördüğüm son yıldızlar ve ay olacaktı, belki de bir daha hiç kendimi ay ışığına bırakamayacaktım; gecenin en parlak yıldızına...
Arkamda topuklu ayakkabı sesleri duymamla beraber arkamı döndüm. Bayan Zelda odaya girmişti. Üstünde bir sabahlık vardı ama hâlâ topuklu ayakkabılarını çıkarmamıştı.
"Sen daha uyumadın mı, Kehanet'in Kızı?"
Kehanet'in Kızı mı? İyi ama bu kadın nereden biliyordu bu lakabı? Bana bir tek Efendi Klem böyle sesleniyordu. Ayrıca niye bana Efendi Klem ve Bayan Zelda "Kehanet'in Kızı" diyordu? Kehanet'in Kızı kimdi ki?
Bayan Zelda saçlarıma dokunup yüzümü tuttu ve bir süre inceledi.
"Gördüğüm kızdan çok daha küçüksün sen. Kehanette daha büyüktün, demek ki kehanet gerçekleştiğinde büyümüş olacaksın."
"Nasıl yani, siz-"
"Kehaneti görüp kâğıda döküp Efendi Klem'e gönderen kişiyim. Ama sanırım daha erken; benim kehanette gördüğüm bir genç kız değil, bir kadındı."
Tamam, kafam daha çok karışmıştı! Bayan Zelda kehaneti yazan kişi miydi ve ben bu kehanetin bir parçası mıydım? Ve kehanet ben büyüyünce mi gerçekleşecek? Harika, yeni bir kafa karışıklığı daha! Şimdi sabaha kadar bu kadını soru yağmuruna tutacaktım.
"Peki kehanet neydi?" diye sordum.
Zelda bana baktı.
"Bunu sana Efendi Klem'in söylemesi daha uygun olur."
Saçımı okşadı.
"Gençliğime çok benziyorsun, ben de senin gibiydim. Diyarı korumak için canımı verirdim. Ama şöyle bir durum var ki bana Efendi Klem önemli bir görev verdi ve ben bu görevi... Normal bir kasaba evinde böyle önemli bir taşı korumak zor olurdu. Sadece ben değil; Kyle, Nanaka, Aria, James de yapamazdı. Öğrendiğime göre James ve geri kalan iki taş sahibi iblisler tarafından öldürülmüş. O taşları bulmak cesaret ister, iyi ki siz o taşları kötü ellerden kurtarmayı başardınız."
"Bir de Aldric var efendim, bir taş sahibi eksik saydınız."
"Boyu devrilsin Aldric'in! Sürünsün pislik herif, eski kocam olur da kendisi!"
Eski kocam mı? Ben dememiş miydim "Aldric ile bir akrabalık bağı var mıydı acaba?" diye. Bak, eski kocası çıkmış! Herhalde resmiyette evliliklerini bitiremedikleri için ayrılmaya, birbirinden uzaklaşmaya karar vermiş olmalılar.
Zavallı adamın zaten balığı öldü, bir de üstüne karısı ile ayrılmış!
"Yanlış anlamazsanız neden ayrıldınız?" diye sordum.
Kadın kolunu pencere pervazına yasladı ve elini yüzüne koyup uzaklara daldı.
"Ben sadece ikimizin var olduğu bir evren istiyordum; sessiz, sakin, sadece huzurun olduğu... Ama Aldric gürültüden hoşlanıyordu. Demir dövme sesi, yüksek sesle konuşma gibi... Kısacası zıt kutup olmamız bizi çekmek yerine daha çok itti. En sonunda aptalca bir kavga yüzden yollarımızı ayırmaya karar verdik. O, balığı ile tahta kulübesinde kalmaya; ben ise bu ıssız ormanda, siyah yas tutan bir kulübede yaşam ve ölüm arasında savaşmaya..."
Bir şeyi daha merak etmiştim. Acaba sorsam beni camdan atar mıydı? Ama merakıma yenik düşüp beynime yeni bir soru işareti daha eklemek istemiyordum.
"Kavganın sebebi neydi efendim?"
Zelda bir gökyüzüne baktı, bir de benim mor gözlerime.
"Aldric'in beyaz turuncu benekli bir balığı vardı, adını doğru hatırlıyorsam adı Marlin'di. Bir gün Luos arka bahçede Marlin'i yemeye çalışmıştı. Aldric çileden çıkıp Luos'a saldırdı. Ama Luos'a zarar vermesine izin veremezdim, o bana babamın son hediyesiydi. Luos'u korumaya çalışırken bu sefer Aldric ile ben kavga etmeye başladım. En sonunda dayanamadığımı fark edip çekip gitmek zorunda kaldım. Çünkü o evde biraz daha kalsaydım tükenecek olan bendim."
Luos, hiç üzülme! Senin yarım bıraktığın işi bizim Wilson tamamladı, kısmet Wilson'ın boğazınaymış.
Zelda ve Aldric aynı evin içindeki iki ayrı kırık kolondu. Biri kırılmaya başlayınca diğeri de kırılmaya başlıyordu. En sonunda o evi ayakta tutmak için biri pes edip uzaklaşıyordu; çünkü biraz daha durmanın o evi enkaza çevireceğini fark etmiş olmalıydılar.
Kabullenmek en önemli yetişkinlik belirtisidir; eğer özür dileyip alışamıyorsan kabullenip geri çekilmek zorundasın.
Zelda da tıpkı dediğim gibi kabullenip geri çekilmek zorunda kalmıştı. O, kırık olan kolundu ve o evi ayakta tutmak için ya değişmesi ya da gitmesi gerekiyordu. Ve değişmek bir insan için en zor şeydir; çünkü değişim istemekle olmaz, kişiliğini ve ruhunu kaybetmek ile meydana gelir.
Elimi Zelda'nın omzuna koydum.
"Kim olursa olsun senin yaptığını yapacaktı, sen çok iyi bir kadınsın Zelda. Bunun için kendini asla üzme. Bazen zıt kutuplar birbirlerini dengeleyemez ve bu, iki zıt kutbun da suçu değildir."
Zelda'nın gözleri dolmuştu, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Kimse bir çocuğun önünde ağlamaz; çünkü bu, o çocuğa yetişkinlik korkusu verirmiş.
Saçmalıktı; benim tüm ailem önümde ağlamıştı, hepsine de suyu ve peçeteyi ben vermiştim! Annem kaderi için ağlamıştı, büyükbabam babam gibi bir pisliği nasıl eğittiği için ağlamıştı. Büyükannem ise karşı komşuya kocası altın bir kolye aldığı ve büyükbabam ona almadığı için ağlamıştı.
Bir insanın ağlamak için bile mi mantıklı sebepleri olmaz? Hep para, hep para! Bir arada bana "Bu peçeteyi ne yapayım, bana gidip kâğıt para getir" demişti. Sanki biz parayı ağaçtan topluyorduk, yemeğe ekmeğimiz yoktu, kadın gözyaşlarını para ile silmekten bahsediyordu!
Zelda kollarını iki yana açıp sarıldı. Bir kadının bazen, en çok da hemcinsine sarılıp ağlamaya, içini dökmeye ihtiyacı oluyordu.
Zelda da tıpkı Kyle gibi bu ormanda yalnız kalmıştı; bu yüzden içini dökmek ona iyi gelmiş olmalıydı.
Kollarımla ben de onun belini sardım ve yavaşça sırtını sıvazlamaya başladım.
"Kehanette gördüğüm Elira kaç yaşında bilmiyorum ama şu an elimizde olan Elira'nın yaşına göre çok yetişkin olduğu ve çok zeki bir kız olduğunu biliyorum. Efendi Klem'in bu görev için senin gibi birine güvenmesi çok doğru bir karar olmuş."
Kollarımız bellerimizden ayrıldığında ona baktım.
"Teşekkür ederim iltifatın için, ama gidip uyusam iyi olur; yoksa o akıllı kızı yarın tuzla buz edecekler!" diyerek hızlı adımlarla üçüncü tekli koltuğa kıvrıldım.
Zelda gelip üstüme ince bir örtü örttü. Artık son aşamadaydık, bu yüzden iyice uyusam iyi olurdu. Gözlerimi kapattım.
Uykuya dalacağımı düşünmüştüm ama maalesef uykuya değil, Ruhlar Diyarı'na dalıyordum... Sanırım beş dakika uyusaydım bari!
🔮
Gözlerimi açtığımda beni ilk kaçırdıkları zaman bulunduğumuz beyaz tahtlı odadaydım. Ama yerde düşmüş şekilde değil, dimdik ayakta şekilde.
Bu sefer Tanrılar ve Tanrıçalar tahtlarda oturmuyordu; ayaktaydılar ve Badensa hariç hepsi alkışlıyordu! Badensa iki parmağını birbirine vurmakla yetiniyordu.
Önce Nestina yanıma geldi saçlarımı okşayıp yüzümü sevdi bu ne ya gelem geçen sokakta köpek sever gibi başımı okşuyordu.
"Tebrik ederim bebeğim, son aşamaya geldiniz."
Ardından Alex ekledi.
"Buraya kadar tek parça halinde ulaşabileceğinizi bile düşünmüyorduk açıkçası. Sanıldığından daha iyiydin, en azından benim ilk halimden çok çok daha iyisin," diyerek geri çekildi.
Orada duran Andre, Alex'e laf sokmadan edememiş herhalde, hemen lafını yapıştırdı.
"Senin ilk halin mi? Bir çocuğa kılıç versek senin ilk halinden çok daha iyi olur, emin ol!"
Tüm Tanrılar ve Tanrıçalar gülmeye başladı.
Tarien.
"Bu sefer senin için kadeh kaldırmayı çok isterdik ama görevden önce içmemen senin için daha iyi olur. Tebrik ederim minik kaplan, azminin ve yeteneklerinin seni sonuna kadar getireceğini biliyordum." Dedi
Beni tebriklere boğuyorlardı ama ben hâlâ Ay Kitabı'nı onlara verememiştim, bu yüzden hedefime ulaştığım söylenemezdi.
Bu yüzden bu tebrikleri daha hak etmemiştim.
"Hey, sakin olalım! Daha Ay Kitabı'nı sağ salim alabilecek miyim o bile belli değil. Tebrik töreninizi birkaç gün sonra yapsanız da olurdu," diyerek gülümsedim.
Kenarda asık suratı ile etrafa boş boş bakan Badensa hemen çenesini açma gereksiniminde bulundu:
"Ben de dedim boşuna tebrik ediyoruz, ne de olsa Ay Kitabı'nı getiremeyecek. Deli misiniz siz?"
Onu duymazdan gelecektim.
Luzie gülümsedi.
"Onu boş ver, kendisini bulunmaz ipek kumaş olarak görüyor. Bu onun kişiliğinde var, o yüzden kişisel algılama. Tebrik ederim ve başarılarının devamını dilerim Elira Minerth," deyip geri çekildi.
Nestina kolunu omzuma doladı ve nazikçe başımı okşama devam etti bunu yaparken çok sakindi.
"Evet, tebrik kısmını bir kenara bırakalım. Magra'ya iki kişi olarak gideceğinizi duyduk. Biliyorsun ki son taşı aldıktan sonra ay batmadan Ay Kitabı'nı alman gerekiyor. Bu yüzden Blac'i yanına almalısın. Blac, ayın yerini güneşe bırakmasına izin vermemeli. Bu gece tüm diyara sana verdiğim panzehirden yayacağım, bu yüzden kimse güneşin doğmadığını fark etmeyecek. Şans sizinle olsun Kehanet'in Kızı!"
Bölüm etkileşimi
