3. bölüm · Kehanet:Kehanet in Gölgesi

Koruyucuların elçisi🔮

Maery_ Books

İlk olarak Wilsonların dükanına doğru gittik.

Bayan Samirna "Eee Elira, gücünü nasıl keşfettin?"

Freya 10 dakikadır sessizce duruyordu, ama yüz ifadesinden çok merak ettiği belli oluyordu.

"Evet, yaban çiçeğim, nasıl fark ettim?"

"Üzgünüm efendim, ama ben yılardır bunun hayalini kuruyorum, Elira. Tüm detayları sormasam, yol bitene kadar meraktan ölürüm," dedi
Bayan Astarea."Konuşmak yasak değil, Bayan Freya. Yolumuz uzun, istediğiniz kadar konuşabilirsiniz," dedi gülümseyerek.

"Harika, o zaman yaban çiçeğim, soru yağmuruna hazır ol. Hazır olmasan da soracaksın, limonlu şekerim."

"Ah, tekrar söylermisin? Lütfen... Bu cümleyi duymak o kadar iyi geldi ki! Neyse, gücün ne, nasıl keşfettin? Çabuk anlat."

Freya'ya baktım ve başımı salladım. "Sabah uyandım, seni yolculamak için gelecektim, ama 6 gündür tuvalet hariç odamdan çıkmadığım için saçlarım çalı süpürgesine dönmüştü. Banyoda saçımı tarayacaktım ve aynada gözlerim ile saçımın bir tutamının koyu mor olduğunu gördüm. Heyecandan elim ayağıma girdi. Gidip bir bardak su içtim. Bardağı koyarken parmağımı şıklattım ve birden gözümün önüne bardağın kırılacağı geldi. Beş dakika sonra gerçekten bardağım, gördüğüm şekilde kırıldı. Sonra koruyucuların buraya geldiğini gördüm."
Onlara her şeyi anlatım

Ben anlatana kadar Wilsonların dükanına gelmiştik. 2 ya da 3 adımımız kalmıştı. Bayan Norel, Wilson'a satılmış zırırl zırıl ağlıyordu. Bay Benjamin tepkisiz; oğlunun bir bok olamayacağını bildiği için kafası rahat şekilde karısının saçmalığını izliyordu. Wilson sırında, kendisinden daha büyük bir çanta ile kambur şekilde ayakta kalmaya, bir yandan annesine sarılmaya çalışıyordu. Kısacası iğrenç ve rezil bir görüntü.

Lan, Wilson'un sırtındaki çanta bildiğin vadideki dağların boyutunda! İnşallah çantayı almazlar, yoksa Wilson ile beraber bineceği; zavallı at da kambur olacak. Yanlarına vardık. Bayan Norel'in ağlaması şiddetlendi. Oğlum, oğlum, ben sensiz ne yapacağım?

Lan kadına bak, her yerde bir şov yapmak zorunda; kendini yolun ortasına atıp oğlumu götüremezsiniz, yavrumu benden alamazsınız! diye kendini yerlere vurmadığı kalmıştı. Valla, tanrı Bay Benjamin'e yardımcı olsun, ben bu kadının salaklığına 10 dakika dayanamayacağım. Bu adam 24 yıldır dayanmış; vadinin en dayanıklı vatandaşı ödülünü alma hakkı kesinlikle Bay Benjamin'in olmalı.

Wilson: "Anne, lütfen artık ağlama. Ah, belim," dedi ve yüzünü tuhaf tiplere soktu.

Bay Vesper: "Ne var bu çantanın içinde böyle? Okula Dragon Vadisi'nin koruyuculuğunu öğrenmeye gidiyorsunuz, Bay Wilson; Dragon Vadisi'ni baştan inşa etmeye değil," diye kaşlarını çatarak Wilson'a baktı.

Hemen Bayan Norel atladı: "Efendim, şimdi olur olmaz hasta olur diye ilaçlar ve şifalı karışımlar var. Ha, belki üşür diye yorgan; bir de belki yolda karnı kazınır diye 5 litrelik fıçı da karadut özü; 3 tane sandviç, elma, portakal, muz, çilek ve üzüm var; kıyafetleri var. Yani içindeki her şey çok gerekli; bu yüzden bu kadar dolu."

Bay Malcom'un gözleri büyüdü ve:
"Yuh! Ama hanım efendi, siz olayı çok yanlış anlamışsınız. Okula götürüyoruz, okula savaşa gitmiyoruz! Bu ne ya, tüm Dragon Vadisi'ni iflas ettirmişsiniz. Okulda yemekhane ve revir var zaten; kıyafet işleri zaten halledildi. Alın şu çantayı; oraya çocuğunuzu eğitmeye gidiyoruz. Savaş çıksa düşmanın kafasına 5 litrelik karadut özü mü atacak?" dedi.

Bu gerizekalı onu da yapar, diye fısıldadım. Freya, Bayan Ilta ve Bayan Vega kıkırdadı.
Vesper, "Arkama bin, gidelim artık. Hadi, geç kaldık," dedi.

Bayan Norel gözlerini benim üstüme çevirdi.
"Eline, senin orada ne işin var? Yoksa yemekhanede çalışmak için mi gidiyorsun?"

"Hayır, Bayan Norel. Ben bir koruyucu adayıyım."

Freya hemen atladı:
"Hem de şu ana kadar sadece Nestina'da görünen gücü taşıyan bir koruyucu, Bayan Norel!"

Bir yandan gözümle yan tarafa baktım. Bay Vesper ve Bay Malcom bizim gerizekalıyı ata bindirmeye çalışıyordu. Sonunda bindi, ama daha beş saniye geçmeden attan aşağı düştü. Resmen inmesi ve düşmesi bir oldu.

Yerden kalktı ve atın arkasına doğru gitti.
Bay Vesper, "Hey Wilson! Atın arkasından geçmemelisin-" demeye kalmadan, at Wilson'a bacaklarıyla sağlam bir tekme attı.

Wilson karşı evin penceresine yapıştı.
Bay Benjamin elini başına koydu:
"Oğlunun rezilliğini daha fazla görmek istiyorsan kal, Norel. Ben içeri giriyorum. Şu posteri de kaldır."
Bayan Norel, bir kocasına, bir de toz içindeki gözlüklü oğluna baktı. Bay Vesper bana döndü: "Elira, çok özür dilerim, bunu istememem gerekiyor ama saat kaç gibi okula varmış oluruz, görebilir misin?" dedi. Adam resmen bıkmıştı, haklıydı da tabii. "Deneyebilirim eğer izniniz olursa," dedim. Yedi koruyucu da başını aynı anda evet anlamında salladı.
Yavaşça eldivenlerimi çıkardım ve dizime koydum. Ardından parmaklarımı şıklattım ve gözümün önündeki duvarda bir saat belirdi. Saat "tik tak tik tak" diye sesler çıkarıyordu. Saatin kaç olduğuna baktım: Saat 16.30, yani dört buçuk. Kafamı salladım ve Bay Vesper'a döndüm: "Saat dört buçukta, efendim," dedim.
Bayan Norel bana şok içinde bakıyordu. Freya'nın yüzündeki heyecan zaten ayrı şekilde canlıydı. Bay Vesper, "Lanet olsun! Desene geç kalacağız!" dedi ve zar zor Wilson'u Bay Vesper'ın arkasına bindirdiler ve ilerlediler.
Freya, "Elira, diğer beş koruyucu adayını çok seveceğine eminim!" diye cıvıldadı. "Nasıl yani? Diğer koruyucu adaylarını tanıyor muydu? Diğer koruyucu adaylarını nereden tanıyorsun?"
"Ah evet, dün hep beraber yemeğe gittiler, kaynaşmaları için biz götürdük," dedi Bay Malcom.
"Vay be! Keşke gücüm dün gelseydi. Peki neden beş? Geriye sadece altı koruyucu kaldı. Kimi sevmedin sen bakayım, limonlu şeker?"
Freya kıkırdadı. "Şey, Black Endra'ya pek ısınamadım. Hiç sesi çıkmadı, çok soğuk biri."
"Hey kızlar! Öğrenciler ile ilgili dedikodu yasak," dedi Bayan Asterea tatlı bir ses ile.
Freya ile ben aynı anda, "Özür dileriz, Bayan Asterea, bir daha olmayacak," dedik.
Gözlerimi yandaki Wilson'a döndürdüm. Her zaman ki gerizekalı tipi ile etrafa bakıyordu. Bir yandan da Bay Vesper'a sıkıca sarılmış, salına salına atın üzerinde dengede durmaya çalışıyordu. İlk derste eleneceğine bahse girerdim.
Durduk. Durduğumuz yere baktım: Vadinin en lüks evi olan Endra ailesinin evinin önündeydik. Bay Vesper atından indi. Wilson'a döndü: "Ben ata binene kadar sakın kıpırdama," dedi ve evin kapısının önündeki zile bastı.Bir süre bekledik ve çok sağ olsun, zengin bebesi koruyucu adayı kapıyı açma nezaketinde bulundu. Ellerinde bir çanta ya da bavul yoktu. Açıkçası, üstündeki siyah takım, siyah saçlarına ve soluk teninde çok güzel duruyordu. Suratında ciddi bir ifade vardı, hatta o kadar ciddiydi ki Wilson'un gözlükleri eğilmişti. Bay Malcom sessizliği bozdu: "Bay Blac, almak istediğiniz özel bir eşyanız varsa alabilirsiniz."Hiç yüzsüz tavrını bozmadan: "Gerek yok. Bu evden hiçbir şey istemiyorum," dedi.
Yeter be, kardeşim! Ben yol boyunca herkesin aile dramasını mı izleyeceğim? Biri oğlu için ağlar, diğeri ailesini istemez...
Bay Vesper: "Peki, at binmeyi biliyorsun diye biliyoruz. Tek başına mı binmek istersin, arkamıza mı?"
Bir zahmet at binmeyi bilsin. Vadinin en zengin ailesinin oğlu, herhâlde size sarılarak gelecek hâli yok.Hiç yüz ifadesini bozmadı. "Tamam," dedi ve boş ata bindi. (Ben buldum, bundan sonra buna Yüzsüz diyeceğim. Evet, Black'in adı artık Yüzsüz.) Atına bindi ve ilerledi.
Bir an bana baktı ve o ciddi ifadesi bozuldu. Biraz şaşırmış gibiydi. Eli ile beni işaret etti: "Sen kimsin? Muhafız falan mı?"
"Benim bir adım var, Elira, ve muhafız değil, dokuzuncu koruyucu adayıyım. Başka sorun yoksa önüne bakar mısın? Zaten geç kalacağız, şimdi bir de birine çarparsan bir de onunla uğraşmayalım."

"Nerden biliyorsun geç kalacağımızı?"

"Ben geleceği görüyorum."

"Bu imkânsız, sen Nestina değilsin."

"Evet, Nestina değilim ama onun soyundanım."
Bu cevabı duyunca önüne döndü ve ilerlemeye devam ettik. Sıradaki durağa gelmiştik. Buradan iki kişi alacaktık: Kütüphanecinin kızı ve şifacıların kızı. Atları durdurduk.Şifacının karşısında ise kütüphane vardı. İlk, kütüphaneden alacağımız koruyucu adayını aldık. Ardından şifacıdan alacağımız koruyucu adayını... Esmer kız Samira'nın atına, kızıl kız ise Samira'nın arkasına bindi. Gidip diğer iki koruyucu adayını da aldık ve yola koyulduk.
Tahmini iki saat sonra Koruyucu Okulu'nun önüne gelmiştik. İşte orası: Girilmesi neredeyse imkânsız olan, koruyucular ve çalışanlar hariç kimsenin görmediği o yer. Burası ile ilgili hiçbir kitapta bir bilgi bulamazdınız çünkü şartlar belliydi: Koruyucular bura ile ilgili birine bir bilgi verdiğinde, koruyuculuk kurallarını çiğnemiş olurlardı ve koruyucu yemini bozulmuş şekilde zindana atılırlardı. Ama hiç öyle bir durum olmadı, çünkü asırlardır kimse bir bilgi vermedi. Çalışanların ise ölene kadar oradan çıkmaları yasaktı.
Ama benim bilgim vardı. Annemi mahveden adam sayesinde vardı.
Büyük demir kapı yavaşça açıldı. Karşımda bir okul beklerken bir saray görmek, diğer koruyucu adaylarını şoka uğrattı. Ben zaten biliyordum, bu yüzden pek şaşırmadım.
Bay Vesper otoriter şekilde: "Hadi, inin atlardan ve içeriye girin! Herhâlde karşınızda normal bir okul olmasını beklemiyordunuz," dedi.Atımdan indim. Diğer koruyucu adayları da dikkatli şekilde yere ayaklarını bastı, Wilson hariç. Atın üstünden çimlere düştü. Yerdeki gözlüğünü aldı ve gözlüğünü taktı.
Diğer koruyucu adayları ile yolda tanışmıştım zaten. İsimlerini gazeteden biliyordum: Amaya çok tatlı, zeki ve bilgili bir kız. Lexerina çok eğlenceli, tatlı, arkadaş canlısı bir kız ve bitkiler ile çok yakından ilgili. Yol boyunca gördüğümüz tüm otları, çiçekleri ve mantarları, türünü, nasıl yetiştiği gibi birçok şeyi anlattı. Simon çok komik, eğlenceli biri. Ezra da tıpkı Simon gibi. Kardeş olma ihtimallerini göz önünde bulundurmadım desem yalan olurdu. Londers dışarıdan ne kadar soğuk ve asi dursa da çok arkadaş canlısı ve çok kibar biri. Hepsi ile yol boyu konuşmuştum, Black hariç. O biraz sinirime dokunmuyor değildi.
At bakıcıları olduklarını tahmin ettiğim kişiler gelip atları aldı. Freya benim koluma girdi ve kulağıma fısıldadı: "İşte hak ettiğimiz yerdeyiz, yaban çiçeğim! Sonunda sen o yaşlı teyzeden, ben de para göz ailemden kurtuldum," dedi. Aynı fısıltı ile: "Ve artık o evlere mahkûm değiliz."Bay Malcom bize döndü: "Sıralı şekilde dizilin. Adını okuduğum kişi şurada dik şekilde dursun," dedi.
"Wilson Onnes."
Wilson iki adım atıp düştü, ardından kalkıp Bay Malcom'un gösterdiği yerde durdu.
"Freya Litens."
Freya yavaş ve zarif şekilde yerini aldı ve dimdik durdu.
"Black Endra, Ezra Sonames, Londers Doris, Simon Aerl," dedi ve aynı yeri işaret etti.
"Elira Minerth, Lexerina Salwen, Amaya Nolest."
Tüm koruyucu adayları, bilezikteki boncuklar gibi dizilmiştik.
Bay Vesper elindeki parşömen kağıdı açtı: "Koruyucu Okulu'na hoş geldiniz, koruyucu adayları. Dört yıl boyunca eğitim alacak ve gücünüzü daha fazla keşfedecek, geliştireceksiniz. Zorlu sınavlara gireceksiniz ve koruyucu olmayı öğreneceksiniz. Eğer koruyucu olma fikriniz değişirse, yemininizi bozmakta serbestsiniz. Yemininizi bozduğunuz an, size bahşedilen güç kaybolacak ve bir daha kullanamayacaksınız. Yalnız bunun bir bedeli olabilir: Vücudunuz hasar alabilir, kıyamet kopabilir, kafayı yiyebilirsiniz, hatta delirebilirsiniz. Bana sorarsanız yemin bozmayı düşünmeyin."Parşömeni Bayan Ilta aldı: "Okulda alacağınız dokuz ders var. Bir, Dragon Vadisi'nin Tarihi. Bu dersinizi Bay Thorness verecek. İki, İksir Dersi. Üç, At Binme Dersi. Bu iki dersinizi ben vereceğim. Dört, İdman. Beş, Kılıç Kullanma. Bu iki derse ise Bay Malcom girecek. Altı, Bitki Yetiştirme Dersi. Bu derse Bayan Samira girecek. Yedi, Güç Geliştirme Dersi. Bu derse Bayan Asterea girecek. Sekiz, Büyülü Varlıklara Karşı Savunma. Bu dersinizi ise Bay Vesper verecek. Ve son olarak, Giyim Dersi'nizi Bayan Vega verecek."
Parşömeni Bayan Ilta, Bayan Vega'ya verdi.
"Şimdi sırada okulun kuralları: Bir, öğrenciler güçlerini birbirlerine zarar vermek için kullanamaz. İki, derslere size özel dikilen formalar ile gitmek zorundasınız. Üç, saat 00.00'dan sonra odalardan çıkmak yok. Dört, Çığlık Ormanı'na gitmek hem tehlikeli hem de yasaktır. Ormana giden kişi bavullarını toplar ve evine döner. Beş, okuldan dışarı çıkamazsınız ama aileleriniz ile mektup ile iletişim kurabilirsiniz. Altı, eldivenlerinizi ders harici çıkarmayınız."Dedi, parşömeni kapattı. Bay Malcom bize baktı: "Kurallar bu kadar. Eğitim Sarayı'na hoş geldiniz. Size bugün sarayı ben gezdireceğim ama önce odalarınıza gidecek ve formalarınızı giyeceksiniz. Arkamdan gelin," dedi ve arkasını döndü.
İçeri girdik ve demir kapılar kapatıldı. Okulun kocaman bir bahçesi vardı. Bir kısımda at ahırı, onun önünde çitlerle çevrili bir alan. Burası At Binme Dersi'ni alacağımız yer olsa gerek. Diğer kısmında çardaklar, masalar, sandalyeler vardı.
Freya: "Vay be!" dedi, ağzı açık kalmıştı.
İlerlemeye devam ettik ve sarayın kapısı açıldı ve içeriye girdik. Direkt en köşede bulunan merdivenlerden çıkmaya başladık. Üç kat çıktık ve hâlâ devam ediyorduk.
Simon nefes nefese: "Bay Malcom, odaya ışınlanmak için bir büyü yapamaz mısınız, Bay Malcom?"Bay Malcom: "Olur, olur. İstersen odaya ışınlanınca da sihir ile meyve tabağı gönderirim, nasıl fikir olur mu, Simon?"
Simon'un gözleri büyüdü: "Gerçekten! Çok iyi olur efendim, hemen yapın büyüyü!" dedi ve gözlerini kapatıp kollarını iki yana açtı.
Bay Malcom hafif sinirli: "Evladım, yürü git şuradan! Ne oldu, iki kat merdiven çıktın, yoruldun mu? Nedense bu yıl hiç iyi seçimler yapılmadı. Biri atından düşer, diğeri yorulur. Ben "Konuş" demeyinceye kadar konuşmayın!"Zaten sessizdik, daha da sessizleştik. En sonunda merdivenin sonuna geldik.
Bay Malcom: "Burası öğrencilerin yatakhane katı. Koridorun sonundaki kapı ortak salon. Sol tarafta kızların odaları, sağ tarafta erkeklerin odaları var. Odalar zevkinize göre dizayn edildi. Beş dakikanız var, odalarınıza gidin. Gidip giyinin ve bahçede bekleyin," dedi ve merdivenlerden aşağı indi.
Freya: "Hangi odanın kimin olduğunu nereden bileceğiz?" dedi.
Amaya: "Odaların kapılarında isimlerimiz yazıyor," dedi.
Herkes tek tek kapılara baktı. Benimki üçüncü odaydı. Amaya birinci, Freya ikinci, Lexerina dördüncü odadaydı. Karşı taraftaki erkeklere baktım: Wilson birinci, Ezra ikinci, Londers üçüncü, Black dördüncü odada kalıyordu.
Odamın kapısını açtım ve içeri girip kapıyı kapattım. Yavaşça ilerledim. Odam koyu mor ve siyah tonları ile dekore edilmişti. Büyük ön bahçeye bakan bir balkon.Tam ortada, koyu mor-siyah renk örtüleri olan siyah bir yatak; onun üstünde mor bir korsesi olan siyah bir elbise. Yatağın iki tarafında iki mor komodin, komodinlerin üzerinde siyah şamdanlar, bir boy aynası. Yatağımın ayak ucunda mor bir koltuk, kenarda bir komodin daha ve onun üstünde yuvarlak bir ayna daha vardı. Odada bir kapı daha vardı. Onu açtım: Burası lavabo ve banyo olmalıydı. Açınca tam da tahmin ettiğim gibiydi ama içeride bir kapı daha vardı. Onu da açtım ve bir sürü mor ve siyah kıyafet gördüm: Botlar, tuvaletler, korseler, etekler, pantolonlar, üstler, pelerinler, tokalar, taçlar ve kolyeler. Resmen hayal gibiydim. Eğer bu bir rüya ise uyanmak istemiyordum.
Odayı gezdiğime göre hemen eşyalarımı bırakıp üstümü giyinip çıkmalıydım. Mor küreyi komodinlerden birine, günlük ve mektubu ise komodinin iç kısmına koydum. Hançeri de yastıklardan birinin altına sakladım."İçeri gel, Frey, müsaitim."
Freya yavaşça kapıyı açtı ve içeri girdi. "Vay be, odaya bak! Bayıldım, aşırı güzel Elira, zevkin bayağı iyiymiş, sevdim!" dedi.
Ona baktım. Üstünde Elbisesi beyaz, korsesi ise buz mavisiydi. Topuz yaptığı sarı saçlarına bayağı yakışmıştı limonlu şekerime.
Kapı tekrar çaldı. Bu sefer Amaya ve Lexerina geldi Amaya'nın elbisesi kahverengiydi ve sarı bir korsesi vardı; saçlarını örmüştü. Lexerina'nınki ise koyu yeşil elbiseye ve açık yeşil korseye sahipti. Turuncu, uzun, kıvırcık saçlarını tepeden at kuyruğu yapmıştı. Tek saçı açık olan bendim; saçımı toplamayı sevmiyordum, beni rahatsız ediyordu.
Amaya, "Hadi kızlar, aşağı inelim yoksa birazdan Bay Malcom bizi çiğ çiğ yiyecek," dedi.
Dördümüz de hızla merdivenlerden aşağı yürümeye başladık.Merdivenler o kadar uzundu ki yol bitmek bilmiyordu. Simon'ın dediği gibi bir ışınlanma büyüsü olsa pek fena olmazdı.
Merdivenlerden çok yüksek bir ses geldi. Yukarı doğru baktım. Wilson merdivenlerden top gibi yuvarlanıyordu! Kızlar çığlık atarak kenara çekildi. Wilson tam önümüzden yuvarlanarak geçti ve arkamızda Londers, Simon, Ezra ve Yüzsüz'ün olduğunu fark ettim.
Freya şaşkın bir şekilde onlara döndü: "Bu salak nasıl yuvarlanmayı başardı? Biriniz açıklar mı?"
Blac umursamaz bir tavırla, "Ben attım," dedi.
"Sebep?" diye sordum. Ne kadar Wilson'ı sevmesem de o da bir insandı, onun da canı acıyabilirdi.
"Yarım saattir merdivende yavaş yavaş kaplumbağa gibi ilerliyor. Hızlandırdım. O kadar abartma, Minerth," dedi ve aynı umursamazlıkla merdivenlerden inmeye devam etti.
Son kata ulaştığımızda Wilson'ı yerde uzanırken bulduk. Yavaşça ayağa kalktı ve Blac'in yakasını tuttu. Vay be, korkak pisliğe bak, birazdan yüzünden dayak yiyecek! Çok heyecanlıyım, kavga izlemeye bayılırım.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun? Zarar görebilirdim!"
Blac yavaşça Wilson'ın yakasını tuttuğu elini tuttu ve çevirdi. Wilson yere düştü. Blac sesini alçalttı: "Bana bak, tezgahtar. Ya uslu durursun ya da dayak yersin. Ayrıca zaten zarar görmedin, bence pek de sorun yok," dedi ve bahçeye açılan kapıyı açıp çıktı.
Ezra hemen yerdeki Wilson'a koştu ve onu yerden kaldırdı. "Kusura bakma, canın acımış olmalı. Revire gitmek ister misin?" dedi tatlı bir sesle."Wilson, sorun yok, sorun yok," dedi. Nefes nefese kaldığı için cümleleri aksanlı çıkıyordu.
Ona doğru yürüdüm ve yüzüne eğildim: "Bana bak Wilson, şimdi kalk ve bahçeye git. İlk gün bir olay çıkarsa seni Blac ile ben de döverim, bilgine!" dedim.
Ben, Freya, Amaya ve Lexerina kapıyı açıp bahçeye çıktık. Bizi bekleyen Bay Malcom ile Yüzsüz Blac'i sohbet ederken gördük.
"Geç kaldığımız için özür dileriz, Efendim. Huysuz bir zorba yüzünden geç kaldık, isim vermek istemiyorum," dedim ve kızlarla Bay Malcom'ın önüne, çimin üstüne dizildik.
Arkamızdan Londers, Simon ve Ezra'ya tutunan Wilson girdi. Onlar da Bay Malcom'a başlarıyla selam vererek yanımıza dizildi.
Bay Malcom bize döndü ve alkışladı: "Aferin! Biriniz bile doğru kıyafetleri giymeyi başarmışsınız."
"Zaten yatağın üstündeydi," dedim aceleyle.
Erkeklerin formalarını inceleyememiştim. Baktım, ilk gözüme Yüzsüz Blac çarptı. Siyah bir takım giymişti; takım altın detaylıydı. Sonra Londers'a baktım; aynı model bordo bir takımdı onunkide. Simon ve Ezra'nınki de aynı modeldi; Simon'unki turuncu, gümüş detaylı, Ezra'nınki ise su mavisi, gümüş detaylıydı. Ama Wilson'ın forması farklıydı: Üstünde beyaz tişört, altında beyaz kot pantolon vardı.
Bay Malcom, "Hiçbiriniz doğrusunu giymemişsiniz! Bayan Elira, onları bu akşamki ilk gün yemeği için koymuştuk. Bay Wilson tek doğru giyinmiş!" dedi."Her neyse, sizi bekleyecek pek sabrım kalmadı bunları bu akşam ki yemekte giyme deniz de olur," dedi. "Arkamda dizilin de sarayı gezelim."Saraya girdik ve hemen sağ tarafa döndük. Altı tane kapı vardı. Bay Malcom ilk kapıyı açtı; içerisinde dokuz tane sıra, bir tahta ve bir öğretmen masası vardı.
"Burası Tarih Sınıfı. Burada ihtiyarın sıkıcı mı sıkıcı dersini alacaksınız. Kendisi derslerde uyumayı sever, söyleyeyim. Öğrencilik dönemimizde çok uyuduğu için atılacaktı," dedi.
Freya tek kaşını kaldırdı: "İhtiyar Vay Thornes mi?"
Bay Malcom sırıttı: "Tabii ki o! Ben, Ilta, Vega, Vespar, Aestrea ve Samirna ne kadar da hayat doluyuz, ama o iki cümleyi bile zor ediyor."
"Dedikodum yapılmasa sevinirim," dedi ve sınıftan çıkmamızı işaret etti.
Çıkıp ahşap kapıyı kapattı. Karşısındaki odanın ahşap kapısını açtı. Odada raflar, masa, sandalyeler ve minik lambalar vardı; ve bir sürü kitap.
"Burası Kütüphane. Buraya sadece 07:00'dan 22:00'a kadar gelebilirsiniz. Kitapları alabilirsiniz ama geri bırakmak şartıyla," dedi ve yine çıktık.
Sonra yandaki odaya girdik. İçeride bir sürü kadın ellerindeki çamaşırları yıkıyordu.
"Burası Çamaşırhane. Buraya kirli kıyafetlerinizi bırakmanız için zaten size birer hizmetçi gönderilecek. Hepsi her sabah yatağınızı toplayıp kirli çamaşırlarınızı alacak. Onlardan başka bir şey arzu etmeniz yasak," dedi ve kapıyı kapattı.
Son kapıyı açtı. İçeride bir yığın dolusu tuvalet, topuklu ayakkabı, pelerin, kolye gibi giyim eşyaları, kocaman bir ayna ve paravanlar vardı.
"Burası Giyim dersini alacağınız yer. Hocanız dersi zaten işlediği zaman anlatır," dedi ve bizi tekrar oradan dışarı çıkardı.
Yandaki kapıyı açtı. Burası boş bir alan gibiydi sadece.
"Burası İdam için kullandığımız oda. Burada Yakın Dövüşü öğreneceğiniz için neredeyse hiç eşya yok. Eğer o günkü derste gerekirse, eşyalar gece buraya getirilir," dedi ve bizi o odadan da çıkardı.
Okulun arka bahçesine gittik. Bir seraya gittik.
"Burası Bitki ve İksir dersinin yapıldığı yer."
Ardından bizi minik bir gölün önüne getirdi. Yerde dokuz tane minder ve gölün tam ortasında yuvarlak, kalın bir tahta parçası vardı.
"Burası Güç Geliştirme dersi alanı," dedi.
Sonra bizi biraz daha ilerletti ve bahçede kafes, tahta ve sıralar olan bir yere getirdi. Buranın neresi olduğunu tahmin edebiliyordum: Büyülü varlıklara karşı savunma sınıfı olmalıydı.
Bay Malcom, "Burası Büyülü Varlıklara Karşı Savunma dersi için," dedi.
Okulun arka bahçesi epey büyükmüş. Bu sefer avluya benzeyen bir yere geldik. Bir kenarda kılıçların olduğu bir stant vardı.
"Burası da Kılıç dersini alacağınız yer. At dersini alacağınız yeri zaten girişte görmüş olmalısınız. Yemekhane üst kat, sağdan son kapı. Tuvaletler zaten odalarınızda kişisel tuvalet ve banyolarınız var."
"Sorusu olan?"
Amaya el kaldırdı. Bay Malcom başıyla onay verdi.
"Efendim, acaba ilk ders saat kaçta ve defter veya kitap gönderilecek mi?" dedi.
"ders saatlerinizin olduğu parşömenler akşam odalarınıza bırakılacak. Gerekli kitaplar derslerde verilecek."Amaya başını sallayıp sessizleşti. Bay Malcom, "Şimdilik bu kadar. Zaten zamanla keşfedersiniz. Şimdi gidip dinlenebilirsiniz. Akşam saat 8'de yemekhaneye gelin. Şu an üstünüzdekileri giymenizi söyleyecektim ama zaten şimdi giymişsiniz. Artık bir özelliği kalmadı. Yemek için akşam istediğinizi giyebilirsiniz," dedi ve ilerledi.
Adam bu kadar mı keyifsiz tanıtım yapar yahu! Resmen sınıflara ve alanlara iki saniye bile bakmadan çıkardı. Her neyse, artık derslerde bol bol incelerdim.
2 Saat Sonra
Üstümü giyinmem lazımdı ama ne giyeceğimi seçemiyordum. Hiç kusura bakmasınlar, benim hiç 50'den fazla kıyafetim olmadı. Seçememem normal. Tek tuhaf yan, sadece mor ve siyah kıyafetler vardı. Büyük ihtimalle herkesin kendi koruyucu rengi ve ona uyan renkler tercih ediliyordu. Odamda hiç yeşil, turuncu ya da pembe bir şey yoktu; sadece mor ve siyah.
Ama benimkiyle kıyasla Lexerina'nın odası yeşil ve turuncu tonlarındaydı ve odada bir sürü çiçek vardı. Amaya'nın odası kahverengi ve sarı renklerindeydi; gerçi odasının ana lobisinde kitaplık hariç tek yatak vardı. Freya'nın odası beyaz ve mavi tonlarındaydı, tam da buz gücüne uygundu. Güçlerimiz ve kişiliklerimize göre ayarlanmıştı odalar.
Giysi odasını da detaylıca gezememiştim. Odada bir sürü kıyafet, özenle ütülenmiş kıyafet askılarına asılmış şekilde duruyordu. Onların altında stantlarında mor olan kolyeler, taçlar ve değerli takılar vardı. Onların hemen yanında, ikişer ikişer karşılıklı dört tane dolap vardı. Dolaplarda mor ayakkabılar, botlar, topuklu ayakkabılar vardı. Odanın tam ortasının sonunda bir makyaj masası vardı. Makyaj malzemelerim de elbette sadece mor ve siyah tonlarındaydı.
Bu oda beni mor ve siyaha boğmuştu gerçekten de. Acaba gelip beni de mor ve siyaha boyamaya çalışırlar mı diye korkmadım değil.En sonunda mor saten ve siyah çiçek desenli bir kolsuz ve askısız bir üst ile siyah kısa bir etekte karar kıldım. Bu sefer aşağı eğildim; yıldızlı siyah bir kemer, siyah yıldızlı bir çift küpe ve mor kristalden yapılmış bir kolyeyi elime aldım. Ayakkabı dolabına doğru yürüdüm ve dolabın kapağını açtım. Uzun siyah bir botu yere indirip dolabın kapağını kapattım.
Üstümdekileri çıkardım ve elimdekileri giymeye başladım.
Gerçekten okul sürprizlerle doluydu. Ben günlükte tüm bilgileri okuduğumu sanıyordum ama bazı şeylerin değişmesi çok uzun sürmüyordu; tıpkı insanların yüzlerinin değişebilir olduğu gibi. Mesela babam her fotoğrafta tatlı tatlı gülümserdi ama içindeki şeytanı sadece annem gördü. İnsanlar, işine o an hangisi geliyorsa o yüzü kullanırlar. Babam önce melek yüzünü kullandı, işine gelmemeye başlayınca da şeytan yüzünü ortaya çıkardı.
Bu yüzden asla insanlara kolayca güvenemiyordum. İki gün tanımadığım insanlar ile konuşurdum, en tatlı yönümü gösterirdim ama asla sırrımı paylaşmazdım. Onlar için canımı feda etmezdim. Onlara güvenmem için sebepleri olmalıydı. İnsanlara güvenme konusunda hızlı değildim; bazen bir ay, bazen on yıl olabilirdi. Aşk konusunda ise hiç kimseye güvenebileceğimi sanmıyorum. Annem de babama âşık oldu ama bazen aşk, dünyanın en karanlık mahzeni oluyordu.Makyaj yapmama gerek yoktu. Özel bir şey olmayacaktı, alt tarafı on altı kişi yemek yiyecektik; büyük bir davet değildi. Saate baktım, saat yediyi olmuştu. Ne ara zaman geçmişti, anlamamıştım. Daha bir saat vardı. Gidip günlükten iki üç sayfa okusam fena olmazdı, belki yeni bir şey öğrenirdim.
Gittim, elimin sığabileceği kadar komodini açtım ve günlüğü aldım. Koltuğa oturdum, ayaklarımı uzattım ve günlüğü açtım.
Gün 45
"Bu gün de her zamanki gibi yorgunum. Dragon Vadisi'nde o kadar çok keşfedilecek şey var ki, tüm diyarı keşfetmek yıllar alabilir. Bunu belki ben başaramam ama soyum başarabilir. Gelecekteki Minerthlere sesleniyorum: Benim bulamadığım, göremediğim, yapamadığım her şeyi sizler yapın. Keşfedemediğim her şeyi siz keşfedin. Çünkü ne kadar koruyucu da olsam, özel güçlerim de olsa, sonsuz yaşama hakkım yok. Bir gün ben de göçeceğim, sadece adım, anılarım ve bazı hatıralarım kalacak.
Evet, kaldı hatıraların kaldı, merak etme. Annemin vücudunda bir süre mikrop hatıran kaldı. Benim zihnimde bir sürü nefret hatıran kaldı. Keşke hatıran sadece bu günlük veya başka bir eşyan olsaydı ama senin hatıran iğrenç travmalar oldu.İyi ki 9 yaşıma kadar dedem vardı.Çünkü dedem bana onun öğretmeyeceği her şeyi öğretti. Keşke daha uzun yaşasaydı. Dokuz yaşıma kadar bir kere bile babamı istemedim. Dedem bana okuma yazmayı, at binmeyi, Dragon Vadisi'nin eski tarihinden bazı şeyler gibi birçok şey öğretti. Dedem, oğlunun hatalarını kapatmıştı. Şuan acaba bu halimi görse ne düşünürdü? Büyükannem gibi bir tepki mi verirdi yoksa...Bunu da keşke geleceği görebildiğim gibi görebilseydim. Keşke istediğim tüm ruhlar ile konuşabilseydim. İlk, annem ile dedemle konuşurdum, onlara verirdim bu haberi. Onlar için iyi mi kötü mü olduğuna kendileri karar verirdi. Onlar büyükannem gibi bana bağırmazdı, bunu kesin biliyordum. Bana kızmazdı, anlayış gösterip kendi isteğimi yapmamı isterdi. İşte buna, adımın Elira olduğuna emin olduğum gibi emindim.Yerimden kalktım. Kitabı tekrar komodinin içine koyacaktım. Komodini bu sefer tam açtım ve kargaşa anında bulduğum ve sonradan unuttuğum mektubu gördüm. Elimdeki günlüğü komodinin içine koydum ve mektubu elime aldım.
"Kızım Elira'ya..."
Bu mektubu annem mi yazmıştı? Son saniyelerinde mi yazmıştı yoksa önceden planlı şekilde yazılmış bir mektup muydu? Mektubu açtım.

"Tatlı kızım benim, Eliram. Hayatta kalma sebebim, hayattaki en büyük hatamın en güzel mucizesi sensin.
Affet beni güzel kızım. Sana düzgün bir veda bile edemedim çünkü bana zaman verilmedi. Şuan son dakikalarımdayım çünkü birazdan gelip beni öldürecek. Buradan kaç kızım, kaçabildiğin kadar uzağa kaç! Eğer koruyucu olursan Eğitim Sarayı'na kaç. Köylü kalırsan, seni bulamayacağı bir ormana kaç. Kim olursan ol, sadece ondan kaç!
Sana son bir vasiyetim var: Eğer koruyucu olursan, seçildiğin akşam gece 3 de çimlerin üzerine ilk 9 koruyucunun resmini koy ve tam karşılarına birer mum yak ve şu kelimeleri söyle: 'Hic sunt novem custodes draconis.'
Seni bu dünyada en çok seven annen."

Evet, mektubu annem yazmıştı ama hem anladığım hem de anlamadığım şeyler vardı. Anladığım, annem ölmedi, öldürüldü ve bunu yapan kişi beni de öldürmeye hazırlanıyordu. Ama bu kimdi? Ben kimden kaçmalıydım? Annemi kim öldürmüştü? Komşular neden annemi öldüren kişiyi görmemişti? Koruyucu olursam neden ritüel yapmalıydım? Bu ritüel ile ilk dokuz koruyucunun ne alakası vardı? Her şey birbirine girmişti. Bir öğrendiğim diğer öğrendiğimi tutmuyordu resmen. Ne yapacağımı ben de şaşırmıştım. Ritüeli yapmasına yapardım ama nasıl yapacaktım? Uyku saatlerimiz vardı. Plan yapmalıydım. Önce şu yemek işini halledecektim. Sonra, gece yarısı bir şekilde malzeme topladıktan sonra arka bahçeye kaçıp ritüeli yapacaktım. Annem diyorsa kesin bir bildiği vardır annem, çünkü annem hiçbir şeyi boşuna demez, hep bir planı vardır. Tıpkı benim gibi. Annem ile bu yüzden çok benziyoruz.İlk önce gidip dokuz koruyucunun resmini bulmalıydım. Toprağı da Bitki Yetiştirme sınıfından çalacaktım artık. Ama fotoğrafları nereden bulacaktım?
Aslında okulun arka bahçesinde bir Anma Odası vardı. Bunu günlükte okumuştum. Orada tüm fotoğrafları bulabilirdim. Mumlar için odamı biraz kurcalayıp mum bulma şansım vardı. Şamdanlardaki mumları söksem tuhaf olurdu, dikkat çekerdim. Bu yüzden odayı karıştırmakla şansımı deneyecektim.
Odayı aramaya başladım: Kıyafet odası, tuvalet, koltuğun altı, banyodaki çiçek saksılarının altına bile baktım ama yoktu. Mecburen şamdandaki mumları söküp, iki mumu da Freya'dan dilenecektim. Başka şansım yoktu.
Şamdanların olduğu küçük komodinlerden birine yöneldim ve tam mumu tutacakken ayağım geri kaydı ve düştüm. Refleksle küçük komodinin çekmecesinin açma yerini tutmuştum. Komodinin iç kısmı açılmıştı ve içinde bir sürü mum vardı ve bir not: "Eğer karanlıktan korkuyorsanız, size gece yardımı dokunacaktır."
Maalesef ben karanlıktan değil, aydınlıktan daha fazla korkuyorum. Aydınlıkta insanlar seni eleştirir, herkesin farklı bir fikri vardır, bazı insanlar sana zarar verir. Ama karanlık... Karanlıkta kendinle yüzleşirsin, sadece sen ve duyguların vardır. Aydınlıkta söyleyemediklerini karanlıkta söylersin, çünkü karanlık sadece senin sen olduğun zamanlardır.Bunları düşünecek zamanın yoktu. Bir mektup kafamda bir sürü sorunun kilidini açmıştı. Acaba gelecek ile geçmişi de görebilir miydim? Güç Geliştirme dersinde bunu Bayan Aestrea'ya sorsam iyi olurdu. Böylece annemin katilini bulup intikam almam daha kolay olurdu. Ne bekliyordunuz? Tabii ki de intikam alacaktım! Yapanın elini öpecek halim yoktu ya! Tabii ki de öldürecektim.
Evet, Koruyucular, onların aşağısındaki kimseyi güçleriyle öldüremezdi. Öldürürlerse idam alırlardı. "Öldüreceğim" dedim, güçlerim ile öldüreceğim demedim. Zaten gücüm ile de öldüremezdim.Her neyse, şu an gitmem gerekiyordu. Sekize on beş dakika kalmıştı. Freya odama gelip beni almayı teklif etmişti ama geç kalacağımı sandığım için reddetmiştim. Limonlu şekerim umarım alınmamıştır.
Odamın kapısını açtım ve dışarı çıktım. Keşke 5 dakika daha odada dursaydım çünkü Yüzsüz şu an tam önümde duruyordu.
"Ne bakıyorsun, muşmula surat?"
"Ne dedin sen?"
"Muşmula surat."
"Ah, evet! En azından muşmula suratlıyım ya! Senin gibi suratsız olsaydım, dedim." ve merdivenlerden hızlıca inmeye başladım.
Arkamdan inmeye başladı. "Asi ve cesur kız rolünü oynuyorsun ha? Sevdim seni, asi küçük kız!"
Ona dönüp gözlerimi devirdim. "Sesini kesmeyi mi tercih edersin, yoksa seni bayıltıp ses tellerini kesmemi mi? Seçim senin!" dedim ve inmeye devam ettim.Cidden bu herifi okulun sonuna kadar öldürmesem, savaş gazisi ilan edilmeliydim. Şımarık, gıcık, kendini herkesten yukarı gören itin teki! En nefret ettiğim insan tipidir ve dört yıl ve daha sonrası onu görmeye mahkûmum. Cidden bu çocuk insana cinayet işletirdi.
Neden bunu mirastan mahrum ettikleri gayet açıktı. Yıllarca çabalayacaktım, tüm acıyı ben çekecektim ve mirasımı böyle bir serseriye mi bırakacaktım? Vallahi mezarımda bile rahat edemezdim. Haklıydılar, ben olsam ben de buna tek bir kuruş bile bırakmam.
Şükür olsun merdivenler bitti. Yemekhaneyi aramama gerek bile yoktu çünkü direkt karşımda duruyordu. Yavaş adımlar atarak yemekhanenin kapısının önüne geldim. Buraya yemekhane demek hakaret olurdu, burası bildiğin yemek salonuydu.
İçeriye doğru adım attım. Uzun bir masa üzerinde 50'den fazla yemek çeşidi; en uç kısımda tabldot, çatallar ve kaşıklar, bardaklar, içecekler vardı. Diğer tarafta ise daha kısa bir masa, 9 sandalye. Odanın en dip köşesinde ise bizimkinden biraz daha kısa bir masa ve 7 sandalye vardı. 9 sandalye olan masa büyük ihtimalle bizim, 7 sandalye olan masa ise eğitmenlerin olmalıydı.
Biri boynuma atladı. Kim olduğunu sorgulamama bile gerek yoktu ve o tanıdık ses: "Ah çabuk su getirin, arkadaşım yanıyor!" dedi. Kıkırdadım.
"Nasıl, güzel olmuş muyum?"
" Güzel ne kelime, Endralar'dan sen mi geliyorsun, Blac mi geliyor, ayırt edilmiyor."
"Hadi artık al şu tepsilerden de yemek yiyelim. Acıktım! Ben yarım saattir yiyeceklere bakıp yutkunarak seni bekliyorum," dedi ve elime tabldot tutturup kendine de bir tabldot aldı. Ardından benim tabldotuma ve kendi tabldotuna kaşık, çatal ve bardak koydu.
Yiyeceklerden tabldota koymaya başladım: Kızarmış tavuk, domates çorbası, salata, üzüm hoşafı ve 2 dilim ekmek alıp içeceklerin olduğu yere gittim. En sevdiğim içecek, yani elma şerbeti vardı. Kırmızı elmalar önce doğranıp vişne ve şeker ile kaynatılıyor, sonra içine bilmediğim bir malzeme atılıp soğumaya bırakılıyordu. Bu şerbete bayılıyordum ama bulmak çok zordu ve büyükannem içine bilmediğim bir malzeme kattığı ve bu bir özel tarif diye bana söylemediği için kendim de yapamıyordum. Büyükannem çok seyrek yapıyordu. En son ne zaman içtiğimi bile hatırlamıyorum. Hemen bardağı ağzına kadar doldurdum. Keşke fıçı falan olsaydı da odaya giderken de götürseydim.Bize ayrılan masaya doğru ilerledim. Ben hariç herkes masadaydı. Amaya portakal suyu içiyordu. Freya ve Lexerina sohbet ediyordu. Simon ve Ezra şakalaşıyordu. Wilson çatalıyla biftek parçasını koparmaya çalışıyordu ve inanamayacağım bir görüntü vardı karşımda: Blac ile Londers gülüp konuşuyordu. Blac'in gülmek gibi bir duygusu var mıymış, hayret!
Freya'nın benim için tuttuğu sandalyeye oturdum. Tavuktan bir parça alıp ağzıma attım ve Blac'e döndüm: "Senin somurtmaktan başka bir duygun var mıydı?"
Londers güldü: "Vardı, vardı merak etme. Emin ol, kuzenim olmasa ben de pek inanmazdım."
Freya hemen bu tarafa döndü: "Siz kuzen misiniz?" diye cıvıldadı heyecanla.
Blac "Evet, annelerimiz kardeş," dedi.
Gözlerimi devirdim: "Londers, bunun senin kuzenin olduğuna emin misin? Senin gibi kibar biri ile bu Yüzsüz'ün kuzen olma şansı çok düşükte."
Kara gözlerini bana çevirdi Blac: "Niye, senlik bir sorun mu var, muşmula surat?"

"Yoo, benlik bir sorun yok ama biraz daha kaşınırsan ailen için cenaze sorunu olacak çünkü bir daha bana 'muşmula surat' dersen cenazeni buradan çıkaracağım."Yüzsüz pislik ağzını yüzüne eğdi, "Cenazeni buradan çıkarırım," saçma bir ses tonu ile bunu söyledi. Londers'e döndüm: "Londers, bunun kardeşleri var mı?"
"Evet."
"Peki, onlar da bunun gibi beyin yoksunu mu yoksa normal insanlar mı?"

"Ha, onlar mı? Bunun kadar huysuz değiller merak etme. Onlar normal insanlar. Sorgulama işte, her ailede bir tane kafadan kontak oluyor işte."
Yüzsüz kahkaha attı: "Minerthlerin de kafadan kontakı burada, tam karşımızda ha? Ailedeki tek kafadan kontak sen misin yoksa annen ve baban da senin gibi mi?"
Dişlerimi sıktım:
"Annem ve babam öldü. Annemi zaten odası dışında bir yerde görmüyordum, babamı hiç görmedim. Yani kim kafadan kontak idi bilmiyorum."Aşırı bozuldu ve sesini tamamen kesti. Freya bir eliyle saçlarımla oynuyordu, diğer eliyle ise yemek yiyordu. Önümdeki elma şerbetinden bir yudum aldım ve öğretmenler masasından bir kadehin sesi ile hepimiz oraya döndük.
Bay Vespar elindeki kadehe vurduğu kaşığı nazikçe masaya bıraktı ve bize döndü: "Sevgili arkadaşlarım, çalışanlar ve çok sevgili koruyucu adayları. Koruyucu Okulu eğitimine hoş geldiniz. Siz dokuz koruyucu adayı derslerden, testlerden ve sınavlardan geçeceksiniz ve eğer bu dört yıl içinde elenmezseniz, Dragon Vadisi'nin yeni koruyucuları olacaksınız."
"Sorusu olan?" dedi ve bu sefer el kaldıran Lexerina oldu. Bay Vespar Lexerina'ya konuşmasını işaret etti.
"Efendim, pek haddime değil ama, siz biz koruyucu olduktan sonra ne yapacaksınız?" dedi ve oturdu.
Bay Vespar ise gülümsedi: "Ne istersek! İstersek eski koruyucuların kaldığı sarayda kalırız ya da istersek kasabada normal bir hayat yaşarız. Başka sorusu olan yoksa afiyet olsun."
Gece boyunca yemekler yendi, sohbetler edildi ve herkes odasına çekildi ve uyudu. Yani öyle olmasını umuyordum. Saat şu an 01:00'dı. Ders saatlerime baktım: İlk ders saat 8 buçuktaydı. İşimi hızlı halledip uyumalıydım yoksa sabah kalkamayacaktım.
Ve aptal ben, hala fotoğrafları bulamamıştım!
İlk üstümü değişecektim. Üzerime soluk mor, üzerinde siyah kedi deseni olan bir tişört, mor-siyah bir etek giydim. Boynuma siyah kedi aksesuarlı bir kolye taktım ve mor-siyah-beyaz bir ayakkabı giydim.
Gidip Anma Odası'ndan fotoğraf çalacaktım. Yakalanırsam, daha okula girdiği gece kovulan koruyucu adayı olarak tarihe geçerdim.Kulağımı Freya'nın odasının olduğu taraftaki duvara dayadım. Tatlı bir horultu sesi geliyordu. Demek ki Freya uyumuştu ki gerçekten çok geç uyurdu. Yavaş adımlar ile odanın kapısının önüne geldim ve sessizce kapıyı açtım ve parmak uçlarımda yürüyerek odadan çıktım.
Koridorda öyle bir horlama sesi vardı ki, ve bu horlama tek kişiden geliyordu: Wilson'ın odasından. Hafifçe kapısını açtım. Lanet olsun, keşke açmasaydım! Öyle bir horultu yok, sanki bir öküz can çekişiyor. Ses resmen tüm sarayda yankılanıyor. Bu insanlar bu seste nasıl uyuyor? Her neyse, bana ne Wilson'ın horultusundan.Yavaşça koridorda ilerledim ve merdivenlerden inmeye başladım. Parmak uçlarında olduğum için yuvarlanmam an meselesiydi. Birazdan burada kafamı falan kırarsam işte o zaman naneyi yerdim.
Bir ses ile duraksadım. Kafamı yavaşça uzattım. İki hizmetli vardı; biri 35'li, diğeri ise 18 yaşlarında kadınlardı. 18 yaşında olan bir şeyler anlatıyordu: "Blac Endra ne hoş çocuk değil mi? Bakarsın kafana talih kuşu konar."
"Ya ne demesi ne hoş! Yüzsüzün tipi aklıma gelince bile sinirim bozuluyor kardeşim. Her şey para değil zaten, dedesi mirastan mahrum etmiş daha ne yapacaksınız şu gerizekalıyı? Gerçi mirası olsa da bunu hangi mal alırdı orası ayrı tartışma yaratırdı."
Kadın bıkkın bir nefes verdi: "Yürü kızım, yürü! Blac Endra seni ne yapsın? Sen önce tabakları yıka," dedi ve uzaklaştılar.
Oh, şükür olsun! Yakalanmamıştım. Bu sefer merdivende parmak üstünde yürüyebildiğim kadar hızlı yürüdüm. Koşsam ayak seslerimin gelmeyeceğini bilsem koşardım ama ayak seslerim direkt tüm sarayda yankılanırdı.
Sonunda bahçe katına ulaştım. Arka kapı açıktı. Hizmetçilerin kaldığı daire arka bahçede olduğu için büyük ihtimalle burayı bir süre açık tutuyorlar. Hemen çıktım. Artık bastığım yer çimler olduğu için koşabilirdim. Koşmaya başladım, ta ki büyük cüsseli bir muhafız yolumu kesene kadar.
"Bayan Minerth, bu saatte neden yatakta değil de dışarıda olduğunuzu sorabilir miyim?" dedi.
~~Ritüel yapmaya gidiyorum amca hadi çık önümden zaten yeteri kadar stresli bir zaman~~
"Şey, ben çok değerli bir kolyemi düşürmüşüm de onu arıyordum. Saraya baktım yoktu, bahçede düşürmüşüm diye buraya bakıyorum."
"Bu saatte mi?"
~~Yok gündüz saatlerinde boş boş sorular sorma amca defol git yoluna~~
"E... benim için çok değerli de. Sizden rica etsem, siz de benim için sarayın dışındaki alana bakar mısınız? Bir de lütfen bu konuda eğitmenlere bir şey söylemeyin. Kardeşimden kalan son hatıra o kolye." Yalan söylemekte üstüme yoktu.
"Peki ama odanıza gidin. Ben kolyeyi arar getiririm. Şekli nasıl bir şey?"
"E şeyli, şey... Üzerinde mavi bir hilal var."
"Peki, odanıza gidin. Bulursam sabah size getiririm."Arkasını dönüp gitti. Uzaklaştığını gördüğüm an tekrar koşmaya başladım. Şükürler olsun ki Anma Odası'nı bulmuştum. Direkt içeri daldım ve sırası ile ilk koruyucular Nestina, Tarien, Afernea, Luiz, Alex, Vannesa, Zeiana, Andre ve Suene'nin resimlerini aldım. Ardından oradan hemen çıktım. İnşallah bu geceyi yakalanmadan atlatacaktım.
Arka tarafa sakladığım mumları ve küreği aldım. Yemekten hemen sonra bunları buraya saklamıştım. Küreği de Bitki sınıfından almıştım. Hemen köşedeki toprağı kazdım. Resimleri koydum ve toprak ile şerit çizip ucuna mumları koydum. Sıra ile tüm mumları yaktım ve oturup ellerimi birleştirdim ve kelimeleri söylemeye başladım: "Hic sunt novem custodes draconis."
Birden mumlar tamamen söndü ve toprak şeritler renklendi. Ne olduğunu anlamamıştım. Birden beni iki el çekti ve sonra her şey karardı.
Gözlerimi açtım. Beyaz, içerisinde sadece 10 tane taht olan bir odada buldum kendimi. Neresiydi lan burası? Beni buraya kim getirmiş ve ben neden yerde yatıyordum? Yavaşça ayağa kalktım.
"Hey, merhaba! Birisi var mı? Freya, Amaya, Londers! Şaka falan mı yapıyorsunuz? Bakın bu şakaysa komik değil, değilse daha da komik!"
Birden arkamdan tok bir erkek sesi yükseldi: "Burada hiçbir şey şaka değil, Elira."
Arkama döndüm ve az önce boş olan tahtta bir adam vardı. Etrafında bir tur döndüm ve şaka gibiydi ama 9 tahtta da birileri oturuyordu. Ama bu insanlar bana bir yerden tanıdık geliyordu ve tanıdım: Bunlar ilk koruyuculardı. Görünüşlerinden hatırlamıştım.
Luiz boş tahtı işaret etti: "Otur lütfen."
"Hiçbir yere oturmuyorum! Neredeyim? Neden buradayım? Sizin burada ne işiniz var? Önce açıklama istiyorum!"
İnce bir kadın sesi cevap verdi. Bu Nestina'ydı. Kırmızı saçları ve kahverengi, ceylan gibi gözleri ile bana bakıyordu: "Burası Ruhlar Âlemi. Seni buraya biz çağırdık. Neden burada olduğunu da dinlersen anlarsın," dedi.
Yavaş adımlar ile tahta doğru yürüyüp tahta oturdum.
"Evet, çok sevgili ruh koruyucular, beni buraya neden çağırdınız? Daha doğrusu kaçırdınız. Ben buraya kendi isteğimle gelmedim."
Suene lafa giriş yaptı: "Şükürler olsun, yardımına ihtiyacımız var Elira. Daha doğrusu tüm Dragon Vadisi'nin sana ve diğer koruyucu adaylarına ihtiyacı var."
"Niye? Göl mü tıkandı? Erzak mı yetersiz? Afet mi olacak?"
"Savaş olacak!" diye en sonunda yüksek sesle söyledi Nestina.
"Ne savaşı?"
Afernea konuştu bu sefer: "Aroen, Elira. Onu tanıyorsun değil mi?"
"Evet, tanıyorum. Karanlık Prens Aroen. Vadiyi onun elinden aldınız."
"Onun zincirleri koptu ve felaket çok yakında."
"Nasıl yani?"
Vannesa konuşmaya başladı: "Aroen'in zinciri koptu, büyü bozuldu."
"Zincirler nasıl koptu?"
"Aroen kötülükten besleniyor Elira. Birine attığın çakıl taşı bile onun için güç kaynağı. Dragon Vadisi'ne dönüp iyice bir bak: Birbirini öldüren insanlar, küstahlar, yalancılar, dolandırıcılar, hırsızlar. Bu yüzden Aroen'in zincirleri koptu."
"Peki, benim ne yapmamı istiyorsunuz? Ben iyilik meleği değilim."
"Senin yapman gereken, Ay Kitabı'nı bulmak ve savaşı engelleyecek bir şeyler bulmak."
"Ben niye buluyorum? Siz zaten onu bir kere yendiniz, bir daha yenebilirsiniz. Ne yapmam gerektiğini söyleyin, ben yapayım."
Bu sefer hep bir ağızdan değil, sadece Nestina konuştu: "Şöyle ki, savaş sonrası hepimiz, sadece Aroen'i zincirledikten sonra tüm savaş anını ve savaş için yaptıklarımızı zihnimizden sildirdik. Bu yüzden biz de senin ve diğer sekiz arkadaşının eline düştük."
"Peki, biz nerede bulacağız bu Ay Kitabı'nı? Kasaba marketinde falan satıldığını sanmam."
Tarien elime bir kâğıt sıkıştırdı ve "Bize ulaşmak istediğin zaman mor küreyi kullan Elçi," dediler ve her şey yine karardı.Gözlerimi açtım. Kendi odamdaydım. Başımda meraklı gözler ile bana bakan Freya, Amaya, Londers, Lexerina ve Ezra vardı. Ne yaşamıştım dün gece lan ben? Tek anladığım şey şunlardı: Aroen'in zincirleri kopmuştu, savaş yakındı, Ay Kitabı'nı bulmamız gerekiyordu. Acaba rüya falan mı görmüştüm, ya da kafam falan mı iyiydi? Deliriyor muydum acaba? Çok soru, az cevap vardı.Bu yüzden delirmek üzereydim. Bir dakika lan! Beni buraya kim getirmişti. "Madem arka bahçede bayıldım, buraya nasıl geldim?" dedim.Hepsi çekinmeye başladı. Ne oluyor acaba? Beni ruhlar falan mı getirdi buraya? Artık aklımı yitirmek üzereydim çünkü her şey çok hızlı oluyordu. Annemin katili kimdi? Koruyucular neden benimle konuştu? Bana neden gitmeden önce elçi dediler ve neden mor küreyi biliyorlar? Hiçbir şey anlamış değildim.Ne yapacağımı bilmiyordum. Ay Kitabı'nı nasıl bulucaktık. Cidden ne yapacağımı bilmiyordum.Artık delirmiştim Resmen!
"Evet Freya, cevabımı alayım."
"Şey, seni buraya kadar Blac taşıdı."
"Neeee!"