50. bölüm / 50
Kanlı Mühür49. BÖLÜM: IŞIĞA DÖNÜŞ VE SESSİZLİK
Bölümler 50Şu an: 49. BÖLÜM: IŞIĞA DÖNÜŞ VE SESSİZLİK
- 1 GİRİŞ BÖLÜMÜ574 kelime
- 2 1 BÖLÜM1.369 kelime
- 3 2. BÖLÜM: EŞİK VE SİS1.040 kelime
- 4 3. BÖLÜM: YANLIŞ SOKAK911 kelime
- 5 4. BÖLÜM: BAZALT VE İLTİHABİ SUNAK867 kelime
- 6 5. BÖLÜM: PAS VE BAZALT773 kelime
- 7 6. BÖLÜM: KEMER VE DİKİŞ781 kelime
- 8 .7. BÖLÜM: SIS VE ADIM SESLERİ854 kelime
- 9 8. BÖLÜM: YALANCI SÜKÛNET683 kelime
- 10 9. BÖLÜM: YANKILAR VE BARUT939 kelime
- 11 10. BÖLÜM: DİKENLİ DEMİR767 kelime
- 12 11. BÖLÜM: KURŞUN VE ET730 kelime
- 13 12. BÖLÜM: ATEŞ, MÜHÜR VE KÜL936 kelime
- 14 13. BÖLÜM: IŞIĞIN KIRILDIĞI YER815 kelime
- 15 14. BÖLÜM: KARANLIĞIN ALFABESİ742 kelime
- 16 15. BÖLÜM: PASLI FİŞEKLER VE SOĞUK ET800 kelime
- 17 16. BÖLÜM: BARIŞSIZ GEÇİT VE ET YAĞMURU868 kelime
- 18 17. BÖLÜM: KÖR YONTUCUNUN KİTABI921 kelime
- 19 18. BÖLÜM: ERİMİŞ MÜHÜR VE BALMUMU DEHŞETİ786 kelime
- 20 19. BÖLÜM: DERİYE KAZINMIŞ CANEVİ1.045 kelime
- 21 20. BÖLÜM: KEFENSİZ VAİZ VE SAHTE DUA818 kelime
- 22 21. BÖLÜM: YANGIN VE KÜL955 kelime
- 23 22. BÖLÜM: KANLA ÇİZİLEN SEMBOLLER VE KÖR İTAAT950 kelime
- 24 23. BÖLÜM: PASLI NEŞTERLER VE DİŞLİ METAL753 kelime
- 25 24. BÖLÜM: BİZİM KANUMUZ, BİZİM MÜHRÜMÜZ806 kelime
- 26 25. BÖLÜM: YANIK ET VE KOR KOKUSU668 kelime
- 27 26. BÖLÜM: İKİ ATEŞ ARASINDA697 kelime
- 28 27. BÖLÜM: TERMAL ŞOK VE DONAN KOR874 kelime
- 29 28. BÖLÜM: YERALTININ GİZLİ ARŞİVİ711 kelime
- 30 29. BÖLÜM: ZİFTİN SAHİBİ VE KARANLIK SÜRÜ690 kelime
- 31 30. BÖLÜM: KARANLIKTA BİR KIVILCIM776 kelime
- 32 31. BÖLÜM: BEYAZ MAGNEZYUMUN GAZEBİ817 kelime
- 33 32. BÖLÜM: KATRAN CEHENNEMİ VE MAGNEZYUM ATEŞİ835 kelime
- 34 33. BÖLÜM: KARANLIĞIN İÇİNDEKİ GANİMET873 kelime
- 35 34. BÖLÜM: SARNIÇTAKİ GÖLGE VE MUHAFIZ771 kelime
- 36 35. BÖLÜM: DERİNLİKLERDEN GELEN SES VE 7. MÜHÜR967 kelime
- 37 36. BÖLÜM: BİTMEYEN KÂBUS VE NİHAİ MÜHÜR981 kelime
- 38 37. BÖLÜM: KİLİSE DEPOSUNDAKİ PUSU VE SİLÂHLI MÜRİTLER903 kelime
- 39 38. BÖLÜM: MABEDİN ZİNCİRLİ KORUYUCULARI822 kelime
- 40 39. BÖLÜM: ZİNCİR VE ÇELİK578 kelime
- 41 40. BÖLÜM: YANAN MÜHÜR VE KÜLLER1.109 kelime
- 42 41. BÖLÜM: YERALTI KULESİ VE GÖLGELERİN SESSİZLİĞİ799 kelime
- 43 42. BÖLÜM: BEYAZ MASKELER VE KAN KUZGULARI680 kelime
- 44 43. BÖLÜM: KANLI MAZEN VE MASKELİ GÖLGELER887 kelime
- 45 44. BÖLÜM: BEYEFENDİNİN MASKESİ VE DİŞLİ VİCDAN1.044 kelime
- 46 45. BÖLÜM: KARANLIĞIN İÇİNDE SON ŞARJÖR862 kelime
- 47 46. BÖLÜM: ZAMANIN DİŞLİLERİ VE ALEVLER747 kelime
- 48 47. BÖLÜM: ÇUVAL KAFALILAR VE MÜLKÜN EŞİĞİ974 kelime
- 49 48. BÖLÜM: İLK KAPININ GÖLGESİ VE NİHAİ MÜHÜR979 kelime
- 50 49. BÖLÜM: IŞIĞA DÖNÜŞ VE SESSİZLİK678 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Tapınağın zeminindeki o simsiyah, kurumuş duman kalıntıları yavaşça havaya karışıp kaybolurken, Cem bir süre kıpırdamadan durdu. Göğüs kafesi, sanki içindeki son oksijen kırıntısını da tüketmek istercesine düzensiz bir ritimle inip kalkıyordu. Sağ eliyle sırtını dayadığı soğuk taş sütundan güç alarak kendini öne doğru itti.
Her şey bitmişti.
Kulenin en derinindeki o dondurucu karanlık, 10. Mühür'ün yok oluşuyla birlikte tüm baskısını kaybetmişti. Ancak Cem’in bedeni, ödediği ağır bedelin yükünü taşıyamayacak kadar bitkindi. Sol kolundaki yara kanamaya devam ediyor, donan bacağı her adımda karıncalanarak un ufak olacakmış hissi veriyordu. Sırtı, kaburgaları ve alnı... Vücudunun sağlam kalmış tek bir santimetresi bile yoktu.
Cem, adımlarını tapınağın sonundaki o devasa, aralanmış antik taş kapıya doğru yöneltti.
Sürüklediği sol bacağının mermer zeminde çıkardığı o ince sürtünme sesi, salonda yankılanan tek şeydi. Adımları yavaştı, ama durmadı. Her adımda zihninden o gürültüler geçti: Zincirli İtirafçı’nın ezilen zırhı, Çifte Yüzlü Teolog’un dönen mekanik çarkları, beyaz maskeli kasapların testere sesleri ve gölgenin içinden fısıldayan o insan yüzleri... Hepsini arkasında bırakıyordu.
Kapının aralığına ulaştığında, yukarı doğru kıvrılarak yükselen dar, toprak ve harç karışımı doğal bir mağara tüneliyle karşılaştı. Tünelin tavanındaki çatlaklardan aşağıya doğru süzülen rüzgâr, rutubetli ve ağır havanın yerini yeryüzünün o taze, ıslak toprak kokusuna bırakıyordu.
Cem, tünelin eğimli zeminini tırmanmaya başladı. Ellerini çamurlu yan duvarlara dayıyor, dizlerinin bağı çözüldükçe duvara tutunup kendini yukarı çekiyordu. Yüzüne değen her taze rüzgâr dalgası, ciğerlerine giren birer iğne gibi yakıcı ama canlandırıcıydı.
İlerledikçe, karanlığın rengi değişmeye başladı. Zifiri siyahlık yerini önce gri bir alacakaranlığa, ardından tünelin ucundan süzülen soluk mavi bir şafak ışığına bıraktı.
Cem tünelin çıkışına ulaştı.
Gözleri aylardır ya da günlerdir —zaman kavramını tamamen yitirmişti— görmediği o doğal ışıkla buluştuğunda acıyla kısıldı. Tünel, şehrin dışındaki terk edilmiş eski maden sahasının kenarındaki kayalık bir yarmaya açılıyordu. Sisli, nemli ve soğuk bir sabah vaktiydi. Yağmur çiseliyor, iri su damlaları Cem’in kurumuş kan ve çamur kaplı yüzüne düşerek siyah izler bırakıyordu.
Cem, tünelin ağzından dışarı iki adım attı. Islak çimlerin ve toprağın yumuşaklığı, botlarının altında tuhaf bir yabancılık yarattı.
Tam o sırada, ilerideki düzlükte sirayet eden çakar lambalarının kırmızı-mavi ışıkları sisin içinde dalgalandı. Peş peşe kapanan araç kapıları, siren sesleri ve çamurda koşturan postal takırtıları duyuldu.
"Kımıldama! Olduğun yerde kal!"
"Emniyet! Ellerini görebileceğim bir yere kaldır!"
Cinayet Büro ve Asayiş ekipleri, bölgeye çekilen ihbar üzerine maden sahasının etrafını sarmıştı. En az altı-yedi polis memuru, silahlarını çekmiş bir halde, çamurlu kayalığın eteğinde duran o harabeye dönmüş karaltıya doğru ilerliyordu.
Cem, durdu. Ellerini yavaşça havaya kaldırmaya çalıştı ama sol kolu o kadar ağırlaşmıştı ki ancak bel hizasına kadar çıkarabildi. Başını kaldırıp polislere baktı. Yüzündeki kurum, kan ve yorgunluk katmanlarının altından kim olduğu ilk anda seçilemiyordu.
Öndeki komiser muavini, elindeki feneri Cem’in yüzüne tuttu. Işık gözlerini aldığında Cem hafifçe başını eğdi.
"Ateş kes! Ateş kes!" diye bağırdı komiser muavini birden. Sesindeki sertlik yerini büyük bir şaşkınlığa bıraktı. "Bu... Bu Komiser Cem! Devrem!"
Polisler silahlarını indirip hızla Cem’e doğru koşmaya başladılar. İki memur Cem’in kollarına girip düşmesini engellemek için onu yakaladı.
"Komiserim! İyi misiniz? Tanrım... Ne oldu size böyle?" dedi genç polis memurlarından biri, Cem’in üzerindeki yırtık elbiselere ve kanlı yeleğe bakarak. "Günlerdir her yerde sizi arıyoruz! Tesis patladıktan sonra..."
Cem, memurların omuzlarına tutunurken başı geriye doğru düştü. Sesi boğazındaki kuruluktan dolayı adeta bir hırıltı gibi çıkıyordu.
"Aşağıda..." dedi Cem, kelimeleri bir araya getirmekte zorlanarak. "...aşağıda bir şey kalmadı. Bitti."
"Komiserim, ne diyorsunuz? Nereden çıktınız siz? İçeride başkaları var mı? Saldırganlar kimdi?" Komiser muavini telsizini çıkarırken heyecanla sorular sormaya devam ediyordu. "Ambulansı anons edin! Hızlı olun, durumu çok ağır!"
Cem, gözlerini gökyüzündeki sisli bulutlara dikti. Yağmur damlaları yüzünü yıkamaya devam ediyordu. Onlara yeraltındaki o devasa kuleyi, şeytani mühürleri, mekanik çarkları veya o ışığı emen canlı gölgeyi anlatsa bile kimsenin inanmayacağını biliyordu. O dünya, yeryüzünün mantığına ait değildi.
"Hepsi..." diye fısıldadı Cem, bilinci yavaşça kapanırken. "...hepsi o karanlığın altında kaldı. Mühür kırıldı."
Ayakları tamamen yerden kesildi. Bedenindeki son direnç noktası da kırılmıştı. Memurların panik içindeki bağırışları ve telsiz cızırtıları, kulağında giderek uzaklaşan cılız birer fısıltıya dönüştü.
"Gözlerini açık tut Cem Komiserim! Seyit, sedyeyi getirin çabuk!"
Cem, polislerin kolları arasında gözlerini kapattı. Fakat bu kez karanlık, onu yutmak isteyen bir kâbus değil; sonunda kavuştuğu derin, sessiz bir huzurdu.
Bölüm etkileşimi
