21. bölüm / 50
Kanlı Mühür20. BÖLÜM: KEFENSİZ VAİZ VE SAHTE DUA
Bölümler 50Şu an: 20. BÖLÜM: KEFENSİZ VAİZ VE SAHTE DUA
- 1 GİRİŞ BÖLÜMÜ574 kelime
- 2 1 BÖLÜM1.369 kelime
- 3 2. BÖLÜM: EŞİK VE SİS1.040 kelime
- 4 3. BÖLÜM: YANLIŞ SOKAK911 kelime
- 5 4. BÖLÜM: BAZALT VE İLTİHABİ SUNAK867 kelime
- 6 5. BÖLÜM: PAS VE BAZALT773 kelime
- 7 6. BÖLÜM: KEMER VE DİKİŞ781 kelime
- 8 .7. BÖLÜM: SIS VE ADIM SESLERİ854 kelime
- 9 8. BÖLÜM: YALANCI SÜKÛNET683 kelime
- 10 9. BÖLÜM: YANKILAR VE BARUT939 kelime
- 11 10. BÖLÜM: DİKENLİ DEMİR767 kelime
- 12 11. BÖLÜM: KURŞUN VE ET730 kelime
- 13 12. BÖLÜM: ATEŞ, MÜHÜR VE KÜL936 kelime
- 14 13. BÖLÜM: IŞIĞIN KIRILDIĞI YER815 kelime
- 15 14. BÖLÜM: KARANLIĞIN ALFABESİ742 kelime
- 16 15. BÖLÜM: PASLI FİŞEKLER VE SOĞUK ET800 kelime
- 17 16. BÖLÜM: BARIŞSIZ GEÇİT VE ET YAĞMURU868 kelime
- 18 17. BÖLÜM: KÖR YONTUCUNUN KİTABI921 kelime
- 19 18. BÖLÜM: ERİMİŞ MÜHÜR VE BALMUMU DEHŞETİ786 kelime
- 20 19. BÖLÜM: DERİYE KAZINMIŞ CANEVİ1.045 kelime
- 21 20. BÖLÜM: KEFENSİZ VAİZ VE SAHTE DUA818 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 21. BÖLÜM: YANGIN VE KÜL955 kelime
- 23 22. BÖLÜM: KANLA ÇİZİLEN SEMBOLLER VE KÖR İTAAT950 kelime
- 24 23. BÖLÜM: PASLI NEŞTERLER VE DİŞLİ METAL753 kelime
- 25 24. BÖLÜM: BİZİM KANUMUZ, BİZİM MÜHRÜMÜZ806 kelime
- 26 25. BÖLÜM: YANIK ET VE KOR KOKUSU668 kelime
- 27 26. BÖLÜM: İKİ ATEŞ ARASINDA697 kelime
- 28 27. BÖLÜM: TERMAL ŞOK VE DONAN KOR874 kelime
- 29 28. BÖLÜM: YERALTININ GİZLİ ARŞİVİ711 kelime
- 30 29. BÖLÜM: ZİFTİN SAHİBİ VE KARANLIK SÜRÜ690 kelime
- 31 30. BÖLÜM: KARANLIKTA BİR KIVILCIM776 kelime
- 32 31. BÖLÜM: BEYAZ MAGNEZYUMUN GAZEBİ817 kelime
- 33 32. BÖLÜM: KATRAN CEHENNEMİ VE MAGNEZYUM ATEŞİ835 kelime
- 34 33. BÖLÜM: KARANLIĞIN İÇİNDEKİ GANİMET873 kelime
- 35 34. BÖLÜM: SARNIÇTAKİ GÖLGE VE MUHAFIZ771 kelime
- 36 35. BÖLÜM: DERİNLİKLERDEN GELEN SES VE 7. MÜHÜR967 kelime
- 37 36. BÖLÜM: BİTMEYEN KÂBUS VE NİHAİ MÜHÜR981 kelime
- 38 37. BÖLÜM: KİLİSE DEPOSUNDAKİ PUSU VE SİLÂHLI MÜRİTLER903 kelime
- 39 38. BÖLÜM: MABEDİN ZİNCİRLİ KORUYUCULARI822 kelime
- 40 39. BÖLÜM: ZİNCİR VE ÇELİK578 kelime
- 41 40. BÖLÜM: YANAN MÜHÜR VE KÜLLER1.109 kelime
- 42 41. BÖLÜM: YERALTI KULESİ VE GÖLGELERİN SESSİZLİĞİ799 kelime
- 43 42. BÖLÜM: BEYAZ MASKELER VE KAN KUZGULARI680 kelime
- 44 43. BÖLÜM: KANLI MAZEN VE MASKELİ GÖLGELER887 kelime
- 45 44. BÖLÜM: BEYEFENDİNİN MASKESİ VE DİŞLİ VİCDAN1.044 kelime
- 46 45. BÖLÜM: KARANLIĞIN İÇİNDE SON ŞARJÖR862 kelime
- 47 46. BÖLÜM: ZAMANIN DİŞLİLERİ VE ALEVLER747 kelime
- 48 47. BÖLÜM: ÇUVAL KAFALILAR VE MÜLKÜN EŞİĞİ974 kelime
- 49 48. BÖLÜM: İLK KAPININ GÖLGESİ VE NİHAİ MÜHÜR979 kelime
- 50 49. BÖLÜM: IŞIĞA DÖNÜŞ VE SESSİZLİK678 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Tüneldeki rutubet kokusu, taze kanın metalik ve geniz yakan kokusuyla ağırlaşmıştı.
Cem, titreyen ellerine bakamıyordu. Parmaklarının arasındaki yapışkan sıcaklık, iradesi dışında gerçekleşen o birkaç saniyelik Dehşetin ve paniğin en net kanıtıydı. Kızın cansız bedeni, şapelin kemerli taş tabanında yatıyordu; gözleri tavandaki çatlaklara dikilmiş, cansız ve sitemkâr bir boşlukla bakıyordu. Onu öldürmek istememişti. Sadece bir anlık panik, tünelin üzerlerine çöken klostrofobik baskısı ve bileğine ansızın kapanan o soğuk parmaklara verilen kontrolsüz bir refleksti. Ama sonuç değişmiyordu: Kız orada, buz gibi taşların üzerinde hareketsizce yatıyordu ve ölmüştü.
Cem, göğsü hızla kalkıp inerken geriye doğru hırpalanmış bir adımla çekildi. Boğazından düğümlenen hırıltılı bir hıçkırığı bastırmaya çalışarak elindeki pompalı tüfeğin kabzasını parmakları beyazlaşana kadar sıktı. Adımları ağır, vicdanı üzerine çöken tonlarca taşın altında ezilmiş gibiydi. İçindeki vicdan azabı henüz zihninde tam olarak şekillenememişken, şapelin derinliklerinden gelen o karanlık dalga yükselmeye başladı.
Ulus’un altındaki Bizans döneminden kalma bu eski şapelin sütunları arasından, doğrudan beyin kıvrımlarını zorlayan keskin ve çıldırtıcı bir çınlama yayıldı.
Hava aniden ağırlaştı, ciğerlere çekilen oksijen yerini cıva gibi koyu ve soğuk bir basınca bıraktı. Duvarlara asılı olan zayıf fenerlerin ve yağ lambalarının ışığı titreyerek karardı; taşların arasından sızan kireçli su damlaları, sanki zaman yavaşlamış gibi tek tek, ağır ağır yere düştü. Cem’in şakaklarında zonklayan basınç o kadar şiddetlendi ki, gözlerinin arkasına batan iğneler hissetti. Kulaklarını tıkamak istedi ama elindeki tüfeği bırakamadı.
İç organlarını titreten, doğrudan zihninde yankılanan o hırıltılı ve karanlık ses, tünelin her bir metrekaresinden aynı anda yükseldi:
— *"Aydınlanmanın vakti!"*
Karanlık sütunların gölgesinden öne doğru uzanan şey, insanlıktan çoktan soyunmuş, etten ve taştan mamul bir felaketti.
Kefensiz Vaiz’in bacakları ve dizleri, tünelin tabanındaki kireçtaşlarıyla bütünüyle kaynaşmış, o zemin taşlarının cansız bir uzantısı haline gelmişti. Yürüyemiyordu, adımlayarak gelemezdi. Ancak gövdesi ve kolları, kemik sınırlarını ve anatomi kurallarını hiçe sayan dehşet verici bir esneklikle ileriye doğru burkuldu, uzadı. Yırtılmış, kirlenmiş ve çürümeye yüz tutmuş dini cübbesinin altından görünen göğsünün tam ortasında; derinin altındaki kaburgaları yakarak ve kırarak şekillendirilmiş, kor gibi parlayan devasa bir mühür yarası tüterek yanıyordu.
Ağzı unnatural bir şekilde, dikey olarak ikiye açıldı. Çene kemiği kırık bir menteşe gibi gıcırtıyla ayrılırken, gırtlağından tersine çevrilmiş iblis duaları dökülmeye başladı; Latince, Aramice ve anlaşılması imkansız bozuk bir Türkçe heceleri birbirine karışıyordu. Ağzından çıkan her bir harf, odaya kapkara, zehirli bir duman silsilesi gibi yayılıyordu.
Kefensiz Vaiz, gövdesinin yırtıcı esnekliği ve devasa kollarının yardımıyla zemin taşlarını oyar gibi tutunarak, bacakları sabit olmasına rağmen bir yay gibi gerilip Cem’in üzerine doğru savruldu.
Cem, dehşet içinde tüfeği omuzladı. Parmakları tetiğin üzerinde kontrolsüzce titriyordu. Nişangâhı yaratığın göğsünde kor gibi tütmekte olan o parlak yara merkezine sabitlemeye çalıştı.
**PAT!**
Tünelin dar ve sağır edici alanında patlayan fişek, kulakları felç eden bir gürültüyle duvarlarda yankılandı. Fişekten çıkan şevrotin saçmaları doğrudan Vaiz’in göğsüne vurmuştu. Ancak saçmalar canlı bir ete vurmuş gibi bir ses çıkarmadı; sanki asırlık bir kireçtaşı kütlesine çarpmışçasına etrafa kıvılcımlar ve kuru taş tozları saçarak dağıldı.
Vaiz durmadı. Hatta hızını bile kesmedi. Göğsündeki kızgın mühür yarası hafifçe tüttü, ardından çene kemiği dikey olarak daha da geniş, etleri yırtılırcasına açıldı. Gırtlağından fışkıran kelimeler Cem’in zihninde adeta fiziksel bir darbe etkisi yarattı.
"Etimi kıramazsın! Mührün mimarı beni bu taşlara çiviledi!"
Cem çıldırmış gibi tetiğe bir kez daha bastı. **PAT!** Fişek Vaiz'in omuz ve boyun kısmına denk geldi. Saçmalar yaratığın üzerindeki eski kumaş parçalarını yırttı, altındaki zift kadar koyu ve katılaşmış sıvıdan bir damla sıçrattı ancak devasa kolun hamlesini durdurmaya yetmedi. Saçmalar hiçbir etki göstermiyordu. Vaiz’in kemikli, çivileşmiş ve uzamış parmakları zemini kazıyarak gövdesini Cem'in durduğu noktaya doğru fırlattı.
Cem, tüfeğin kovanını bile tazeleyemeden geri kaçmak zorunda kaldı. Yaratığın bedeninden fışkıran o ağır, frekanslı çınlama ve dikey ağzından dökülen ters dualar zihnini paralıyordu. Sol kulağından sıcak bir sıvının —kanın— boynuna doğru sızdığını hissetti. Bu odada durup bu taşlaşmış dehşetle savaşamazdı; saçmaların ve mermilerin hiçbir hükmünün olmadığı bir iblisle yüzleşiyordu.
Tüfeği göğsüne bastırıp arkasını döndü ve tünelin zifiri karanlık derinliklerine doğru koşmaya başladı.
Ayakları dipteki balçıklaşmış çamur ve kireçli suya batıp çıkıyordu. Her adımı kaygan taşların üzerinde dengesini bozuyor, düşme tehlikesi yaratıyordu. Fenerinin titrek, zayıf ışığı, tünelin rutubetten kararmış duvarlarında kırık ve düzensiz gölgeler fırlatıyordu. Akciğerleri yanıyor, attığı her nefes boğazına batan bir bıçak gibi sızlıyordu.
Ancak arkasından gelen sesler hiç azalmıyordu. Taşlaşmış alt bedeninin ve o devasa esnek kolların taş zemin ile tünel duvarlarına sürrtünürken çıkardığı o gıcırtılı, kemik kırılmasını andıran yüksek gürültü tüneli dolduruyordu. Vaiz, kireçleşmiş bacakları yerde bir yük gibi sürüklenmesine rağmen, kollarının korkunç gücüyle tıpkı devasa, taşlaşmış bir örümcek gibi tünelin tavanına, duvarlarındaki taş kemerlere tutunup kendini öne doğru fırlatarak kovalamacayı sürdürüyordu.
Tünelin darlığı, kovalamacayı daha da ölümcül kılıyordu. Cem, başını eğerek alçak kemerlerin altından geçiyor, adımlarını hızlandırmaya çalışıyordu. Fakat Vaiz’in gırtlağından yükselen fısıltılı, zihni kemiren ve akıl sağlığını eriten ses, tam ensesindeki havayı yakarak yankılandı:
— *"Hiçbir yere kaçamayacaksın! Bu gece aydınlanma gecesi!"*
Cem arkasına bakmaya bile cesaret edemedi. Kızın cansız bedeni gerideki şapelde, Vaiz’in taşlaşmış ayaklarının yakınında yalnızlığa terk edilmişti. Önünde ise sonu belirsiz, karanlık, rutubetli ve klostrofobik bir tünel labirenti uzanıyordu; Vaiz’in taşlara sürünen tırnak sesleri ise adım adım yaklaşmaya devam ediyordu.
Bölüm etkileşimi
