34. bölüm / 50
Kanlı Mühür33. BÖLÜM: KARANLIĞIN İÇİNDEKİ GANİMET
Bölümler 50Şu an: 33. BÖLÜM: KARANLIĞIN İÇİNDEKİ GANİMET
- 1 GİRİŞ BÖLÜMÜ574 kelime
- 2 1 BÖLÜM1.369 kelime
- 3 2. BÖLÜM: EŞİK VE SİS1.040 kelime
- 4 3. BÖLÜM: YANLIŞ SOKAK911 kelime
- 5 4. BÖLÜM: BAZALT VE İLTİHABİ SUNAK867 kelime
- 6 5. BÖLÜM: PAS VE BAZALT773 kelime
- 7 6. BÖLÜM: KEMER VE DİKİŞ781 kelime
- 8 .7. BÖLÜM: SIS VE ADIM SESLERİ854 kelime
- 9 8. BÖLÜM: YALANCI SÜKÛNET683 kelime
- 10 9. BÖLÜM: YANKILAR VE BARUT939 kelime
- 11 10. BÖLÜM: DİKENLİ DEMİR767 kelime
- 12 11. BÖLÜM: KURŞUN VE ET730 kelime
- 13 12. BÖLÜM: ATEŞ, MÜHÜR VE KÜL936 kelime
- 14 13. BÖLÜM: IŞIĞIN KIRILDIĞI YER815 kelime
- 15 14. BÖLÜM: KARANLIĞIN ALFABESİ742 kelime
- 16 15. BÖLÜM: PASLI FİŞEKLER VE SOĞUK ET800 kelime
- 17 16. BÖLÜM: BARIŞSIZ GEÇİT VE ET YAĞMURU868 kelime
- 18 17. BÖLÜM: KÖR YONTUCUNUN KİTABI921 kelime
- 19 18. BÖLÜM: ERİMİŞ MÜHÜR VE BALMUMU DEHŞETİ786 kelime
- 20 19. BÖLÜM: DERİYE KAZINMIŞ CANEVİ1.045 kelime
- 21 20. BÖLÜM: KEFENSİZ VAİZ VE SAHTE DUA818 kelime
- 22 21. BÖLÜM: YANGIN VE KÜL955 kelime
- 23 22. BÖLÜM: KANLA ÇİZİLEN SEMBOLLER VE KÖR İTAAT950 kelime
- 24 23. BÖLÜM: PASLI NEŞTERLER VE DİŞLİ METAL753 kelime
- 25 24. BÖLÜM: BİZİM KANUMUZ, BİZİM MÜHRÜMÜZ806 kelime
- 26 25. BÖLÜM: YANIK ET VE KOR KOKUSU668 kelime
- 27 26. BÖLÜM: İKİ ATEŞ ARASINDA697 kelime
- 28 27. BÖLÜM: TERMAL ŞOK VE DONAN KOR874 kelime
- 29 28. BÖLÜM: YERALTININ GİZLİ ARŞİVİ711 kelime
- 30 29. BÖLÜM: ZİFTİN SAHİBİ VE KARANLIK SÜRÜ690 kelime
- 31 30. BÖLÜM: KARANLIKTA BİR KIVILCIM776 kelime
- 32 31. BÖLÜM: BEYAZ MAGNEZYUMUN GAZEBİ817 kelime
- 33 32. BÖLÜM: KATRAN CEHENNEMİ VE MAGNEZYUM ATEŞİ835 kelime
- 34 33. BÖLÜM: KARANLIĞIN İÇİNDEKİ GANİMET873 kelime · Okuduğun bölüm
- 35 34. BÖLÜM: SARNIÇTAKİ GÖLGE VE MUHAFIZ771 kelime
- 36 35. BÖLÜM: DERİNLİKLERDEN GELEN SES VE 7. MÜHÜR967 kelime
- 37 36. BÖLÜM: BİTMEYEN KÂBUS VE NİHAİ MÜHÜR981 kelime
- 38 37. BÖLÜM: KİLİSE DEPOSUNDAKİ PUSU VE SİLÂHLI MÜRİTLER903 kelime
- 39 38. BÖLÜM: MABEDİN ZİNCİRLİ KORUYUCULARI822 kelime
- 40 39. BÖLÜM: ZİNCİR VE ÇELİK578 kelime
- 41 40. BÖLÜM: YANAN MÜHÜR VE KÜLLER1.109 kelime
- 42 41. BÖLÜM: YERALTI KULESİ VE GÖLGELERİN SESSİZLİĞİ799 kelime
- 43 42. BÖLÜM: BEYAZ MASKELER VE KAN KUZGULARI680 kelime
- 44 43. BÖLÜM: KANLI MAZEN VE MASKELİ GÖLGELER887 kelime
- 45 44. BÖLÜM: BEYEFENDİNİN MASKESİ VE DİŞLİ VİCDAN1.044 kelime
- 46 45. BÖLÜM: KARANLIĞIN İÇİNDE SON ŞARJÖR862 kelime
- 47 46. BÖLÜM: ZAMANIN DİŞLİLERİ VE ALEVLER747 kelime
- 48 47. BÖLÜM: ÇUVAL KAFALILAR VE MÜLKÜN EŞİĞİ974 kelime
- 49 48. BÖLÜM: İLK KAPININ GÖLGESİ VE NİHAİ MÜHÜR979 kelime
- 50 49. BÖLÜM: IŞIĞA DÖNÜŞ VE SESSİZLİK678 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
*Ziftin Sahibi*’nin yakıcı, kimyasal ve geniz dağlayan dumanı, yeraltı tünelinin yüksek taş kemerleri altında yavaşça dağılıyordu. Havaya sinmiş olan yanık et, zift ve kükürt kokusu o kadar yoğundu ki Cem, her nefes alışında boğazının yandığını, ciğerlerinin büzüştüğünü hissediyordu.
Sırtını dayadığı nemli ve İs kaplı duvardan güç alarak yavaşça doğruldu. Bacakları hâlaporuk titriyordu. Ağır döküm işaret tabancasını göz hizasına getirip yuvayı açtı. Yuvanın içinde sadece **son bir adet magnezyum fişeği** kalmıştı. Parlak kovan, fenerin zayıflayan ışığında soğukça parıldıyordu.
Tek bir fişek. Karşısına çıkacak herhangi bir dehşete karşı elindeki tek kesin yakıcı güç buydu.
Cem, tabancayı kapatıp kılıfına oturturken derin bir nefes verdi. Bir asker değildi; eğitimli bir paralı asker ya da soğukkanlı bir operasyon adamı hiç değildi. Sadece birkaç ay öncesine kadar bir büroda klavye başında evrak düzenleyen, hayatında silahı sadece filmlerde görmüş bir adamdı. Parmaklarındaki nasırlar bile daktilo ve klavye nasırıydı; silah tepmesine alışkın değildi. Her adımı, hayatta kalma güdüsünün getirdiği acemi bir dikkatle şekilleniyordu.
Postallarının altındaki çamurlu suyun çıkardığı "şlakk... şlakk..." sesleri, tünelin derinliklerinde yankılanıyordu. Fenerinin ışığını önüne tutarak tünelin yan duvarlarına oyulmuş, Bizans döneminden kalma kemerli kapı açıklıklarına doğru ilerlemeye başladı.
İlk odaya girdi. Burası tavanı yarı yarıya çökmüş, yerleri küflü ahşap sandık kırıntıları ve taş molozlarıyla kaplı dar bir hücreydi. Cem, fenerin zayıf ışığını yerdeki pisliğin üzerinde gezdirdi. Çömelip elleriyle çamurlaşmış toprağı, kırık tahta parçalarını karıştırdı. Parmakları soğuktan ve ıslaklıktan uyuşmuştu. "Bir şeyler olmalı... Şarjör, mermi, herhangi bir şey..." diye fısıldadı. Ancak taş aralarından çıkan tek şey sıçan pislikleri ve rutubet çürükleriydi. Odada işe yarar hiçbir şey yoktu.
İkinci odaya geçti. Burası daha da dar, duvarları yeşilimsi, yapışkan bir küf katmanıyla kaplı bir depo gibiydi. Havada dondurucu bir mahzen soğuğu vardı. Köşede devrilmiş, paslı bir demir masanın altını aradı. Yerdeki çürümüş çuvalları ayağıyla dürttü, altlarını kontrol etti. Yoktu. Sadece boşluk ve tünelin dondurucu sessizliği vardı. Kalbi göğüs kafesini dövüyordu; cebindeki tek fişekle bu karanlıkta daha fazla ilerleme düşüncesi midesini bulandırıyordu.
Üçüncü odaya çıkan koridora adım attığında, genzini dağlayan ağır bir koku aldı. Bu, tünelin genel kükürt kokusundan farklıydı; kurumuş kan ve çürüyen kenevir bezi kokuyordu.
Fenerin titrek ışık huzmesi, odanın tam ortasındaki karaltıya takıldı.
Odanın merkezinde, köşedeki geniş bir taş sütuna sırtı dayalı vaziyette oturan bir ceset duruyordu. Adamın başına kaba, kalın bir kenevir çuval geçirilmiş, boynundan kurutulmuş kalın sicimlerle defalarca sarılarak sıkıca bağlanmıştı. Çuvalın yüzeyi, sızıp kurumuş, pıhtılaşarak siyahlaşmış kan lekeleriyle kaplıydı. Adamın üzerindeki yırtık kışlık mont, nem yüzünden küflenmiş, yer yer yırtılarak içindeki elyaflar dışarı fırlamıştı.
Cem durdu. Adımları bıçak gibi kesildi. Sol elindeki işaret tabancasını kaldırıp titreyen elleriyle cesede doğrulttu.
— "Hey..." dedi sesi çatallanarak. "Kimse var mı?"
Cevap gelmedi. Sadece tavandan düşen iri su damlalarının yerdeki birikintilere vururken çıkardığı "tıp... tıp..." sesleri yankılandı.
Cem, postallarını yere sürtmemeye çalışarak santim santim ilerledi. Fenerin ışığını cesedin kucağına odakladı. Çuvallı başın hemen altında, çürümüş montun kollarının arasında duran mat siyah, köşeli bir metalik gövde fark etti.
Bir **Uzi submachine gun**...
Silah, cesedin kucağında, gevşemiş ve kararmış parmaklarının arasında öylece duruyordu. Hemen yanında, düzleştirilmiş geniş bir taş bloğun üzerinde ise üç adet uzun metal şarjör dizilmişti. Şarjörlerin üzerindeki mermi uçları, fenerin ışığında sarı sarı parıldıyordu.
Cem’in boğazı kurudu. Yutkunmaya çalıştı ama boğazı bir yumruyla kaplı gibiydi. Büroda çalışırken internette gördüğü, filmlerde izlediği o silahlardan biriydi bu. Ama şu an karşısında, bir ölünün kucağında tüm soğukluğu ve gerçekliğiyle duruyordu.
Yavaşça çömeldi. İşaret tabancasını sol elinde sıkıca tutarken, sağ elini titreyerek Uzi’nin ahşap kaplamalı kabzasına ve soğuk çeliğine doğru uzattı.
Parmak uçları silahın gövdesine değdiği tam o anda, cesedin başı aniden yana doğru kaydı! **ŞLAK!**
Cem çığlık atmamak için dişlerini sıkarak geriye doğru fırladı. Sırtı arkasındaki nemli taş duvara şiddetle çarptı. Nefesi kesilmişti. İşaret tabancasını iki eliyle kavrayıp cesedin çuvalla kaplı kafasına dikti. Kalbi sanki kaburgalarını kırıp dışarı fırlayacaktı. Soğuk terler şakaklarından süzülüp çenesinden damladı.
— "Kımıldama... Kımıldama sakın..." diye fısıldadı çaresizce.
Oda yeniden derin ve ağır bir sessizliğe büründü. Tünelin soğuk rüzgarı çuvalın kenarlarını hafifçe kıpırdattı. Ceset hareket etmiyordu; sadece çürüyen boyun kaslarının ve liflerin gevşemesi sonucu ağırlık dengesi bozulmuş ve başı yana düşmüştü.
Cem, göğsü hızla kalkıp inerek birkaç saniye bekledi. Bürodaki o huzurlu günleri, masa başındaki çay kokusunu düşündü bir an. Şimdi ise burada, bir cesedin başucunda silah çalmaya çalışıyordu.
Derin bir nefes verip kendini zorlayarak tekrar öne adım attı. Bu kez tereddüt etmedi. Öne eğilip Uzi’yi cesedin kucağından çekip aldı. Silahın gövdesi buz gibiydi ve üzerinde yapışkan, kurumuş bir toz katmanı vardı. Montunun koluyla silahın mekanizmasını sildi.
Taşın üstünde dizili duran **üç adet tam dolu yedek şarjörü** tek tek topladı. Şarjörler ağırdı; içindeki mermilerin varlığı hissettiriyordu kendini. Onları mühimmat yeleğindeki boş ceplere yerleştirdi. Metalin ceplere girerken çıkardığı o tok "tık-tık" sesleri, içindeki acemi korkuyu bir nebze olsun bastırdı.
Uzi'yi iki eliyle tuttu. Kurma kolunu geriye doğru çekti: **ÇAT-PAT!**
Mekanizmanın yağlı ve pürüzsüz bir şekilde geriye gidip yuvaya oturması, pirinç kovanın yuvadaki tıkırtısı odayı doldurdu. Şarjörü kontrol etti; tam doluydu. Emniyet mandalını başparmağıyla aradı, buldu ve Seri/Tekli atış konumunu gözden geçirdi.
Artık elinde sadece tek atışlık, riskli bir işaret tabancası yoktu. Karanlığı tarayabileceği, kurşun yağdırabileceği otomatik bir silah vardı.
İşaret tabancasını belindeki kılıfa yerleştirdi. Uzi’nin askısını omzuna geçirdi.
Odanın çıkışına doğru yürümeye başladığında, botlarının altındaki su seviyesinin yükseldiğini fark etti. Su artık bileklerine kadar geliyordu. Koridorun sonundaki devasa kemerli kapının arkasından, geniş bir su kütlesinin yankılı dalga sesleri ve insanı kemiklerine kadar donduran buz gibi bir hava akımı geliyordu.
Bölüm etkileşimi
