18. bölüm / 50
Kanlı Mühür17. BÖLÜM: KÖR YONTUCUNUN KİTABI
Bölümler 50Şu an: 17. BÖLÜM: KÖR YONTUCUNUN KİTABI
- 1 GİRİŞ BÖLÜMÜ574 kelime
- 2 1 BÖLÜM1.369 kelime
- 3 2. BÖLÜM: EŞİK VE SİS1.040 kelime
- 4 3. BÖLÜM: YANLIŞ SOKAK911 kelime
- 5 4. BÖLÜM: BAZALT VE İLTİHABİ SUNAK867 kelime
- 6 5. BÖLÜM: PAS VE BAZALT773 kelime
- 7 6. BÖLÜM: KEMER VE DİKİŞ781 kelime
- 8 .7. BÖLÜM: SIS VE ADIM SESLERİ854 kelime
- 9 8. BÖLÜM: YALANCI SÜKÛNET683 kelime
- 10 9. BÖLÜM: YANKILAR VE BARUT939 kelime
- 11 10. BÖLÜM: DİKENLİ DEMİR767 kelime
- 12 11. BÖLÜM: KURŞUN VE ET730 kelime
- 13 12. BÖLÜM: ATEŞ, MÜHÜR VE KÜL936 kelime
- 14 13. BÖLÜM: IŞIĞIN KIRILDIĞI YER815 kelime
- 15 14. BÖLÜM: KARANLIĞIN ALFABESİ742 kelime
- 16 15. BÖLÜM: PASLI FİŞEKLER VE SOĞUK ET800 kelime
- 17 16. BÖLÜM: BARIŞSIZ GEÇİT VE ET YAĞMURU868 kelime
- 18 17. BÖLÜM: KÖR YONTUCUNUN KİTABI921 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 18. BÖLÜM: ERİMİŞ MÜHÜR VE BALMUMU DEHŞETİ786 kelime
- 20 19. BÖLÜM: DERİYE KAZINMIŞ CANEVİ1.045 kelime
- 21 20. BÖLÜM: KEFENSİZ VAİZ VE SAHTE DUA818 kelime
- 22 21. BÖLÜM: YANGIN VE KÜL955 kelime
- 23 22. BÖLÜM: KANLA ÇİZİLEN SEMBOLLER VE KÖR İTAAT950 kelime
- 24 23. BÖLÜM: PASLI NEŞTERLER VE DİŞLİ METAL753 kelime
- 25 24. BÖLÜM: BİZİM KANUMUZ, BİZİM MÜHRÜMÜZ806 kelime
- 26 25. BÖLÜM: YANIK ET VE KOR KOKUSU668 kelime
- 27 26. BÖLÜM: İKİ ATEŞ ARASINDA697 kelime
- 28 27. BÖLÜM: TERMAL ŞOK VE DONAN KOR874 kelime
- 29 28. BÖLÜM: YERALTININ GİZLİ ARŞİVİ711 kelime
- 30 29. BÖLÜM: ZİFTİN SAHİBİ VE KARANLIK SÜRÜ690 kelime
- 31 30. BÖLÜM: KARANLIKTA BİR KIVILCIM776 kelime
- 32 31. BÖLÜM: BEYAZ MAGNEZYUMUN GAZEBİ817 kelime
- 33 32. BÖLÜM: KATRAN CEHENNEMİ VE MAGNEZYUM ATEŞİ835 kelime
- 34 33. BÖLÜM: KARANLIĞIN İÇİNDEKİ GANİMET873 kelime
- 35 34. BÖLÜM: SARNIÇTAKİ GÖLGE VE MUHAFIZ771 kelime
- 36 35. BÖLÜM: DERİNLİKLERDEN GELEN SES VE 7. MÜHÜR967 kelime
- 37 36. BÖLÜM: BİTMEYEN KÂBUS VE NİHAİ MÜHÜR981 kelime
- 38 37. BÖLÜM: KİLİSE DEPOSUNDAKİ PUSU VE SİLÂHLI MÜRİTLER903 kelime
- 39 38. BÖLÜM: MABEDİN ZİNCİRLİ KORUYUCULARI822 kelime
- 40 39. BÖLÜM: ZİNCİR VE ÇELİK578 kelime
- 41 40. BÖLÜM: YANAN MÜHÜR VE KÜLLER1.109 kelime
- 42 41. BÖLÜM: YERALTI KULESİ VE GÖLGELERİN SESSİZLİĞİ799 kelime
- 43 42. BÖLÜM: BEYAZ MASKELER VE KAN KUZGULARI680 kelime
- 44 43. BÖLÜM: KANLI MAZEN VE MASKELİ GÖLGELER887 kelime
- 45 44. BÖLÜM: BEYEFENDİNİN MASKESİ VE DİŞLİ VİCDAN1.044 kelime
- 46 45. BÖLÜM: KARANLIĞIN İÇİNDE SON ŞARJÖR862 kelime
- 47 46. BÖLÜM: ZAMANIN DİŞLİLERİ VE ALEVLER747 kelime
- 48 47. BÖLÜM: ÇUVAL KAFALILAR VE MÜLKÜN EŞİĞİ974 kelime
- 49 48. BÖLÜM: İLK KAPININ GÖLGESİ VE NİHAİ MÜHÜR979 kelime
- 50 49. BÖLÜM: IŞIĞA DÖNÜŞ VE SESSİZLİK678 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sarnıçtaki o kanlı katliamın ardından tünelin derinliklerine doğru yayılan barut dumanı, Cem’in peşini bir türlü bırakmıyordu.
Her adımında delik ayakkabılarından içeri dolan kireçli, çamurlu suyun sesi *şlap... şlap...* diye yankılanıyor; basık tünelin rutubetli duvarları üzerine üzerine geliyordu. Kırık kaburgalarının etrafındaki kaslar, her nefeste göğsünü sıkan bükülmüş bir demir gibi canını yakıyordu. Yüzüne yapışıp kuruyan polis kanı cildini geriyor, şakaklarından süzülen soğuk terle birleşip dudaklarına doğru taze bir demir tadı bırakıyordu.
Cem, elimdeki Winchester tüfeğin ahşap dipçiğini omzunun çukuruna daha sert yasladı. Başparmağı silahın emniyetinde, işaret parmağı tetik korumasının soğuk metali üzerinde geziniyordu.
Koridorda ilerledikçe havadaki koku kademeli olarak değişmeye başladı. Zift ve kanalizasyonun o keskin, çürük kokusuna yavaş yavaş yüzyıllık parşömenlerin, nemlenmiş kağıt hamurunun, kurumuş mürekkebin ve ağır, geniz yakan kükürdün sinmiş kokusu karıştı.
Tünelin sonundaki taş kemer, devasa ve kubbeli bir yeraltı kütüphanesine açılıyordu.
Odanın dairesel bazalt duvarları boyunca yükselen devasa ahşap raflarda; deri ciltleri nemden kabarmış, kenarları küflenmiş binlerce teolojik arşiv, yüzyıllık otopsi kayıtları ve insan derisini andıran sararmış tomarlar diziliydi. Odanın tam ortasında, üzerinde paslı kelepçelerin ve kurumuş kan lekesi katmanlarının bulunduğu ağır bir ahşap ayin/otopsi masası duruyordu. Odanın köşelerindeki bronz şamdanlarda yanan morumsu, cılız alevler; taş zeminde ve devasa rafların üzerinde uzun, dans eden gölgeler bırakıyordu.
Masanın hemen başında, sırtı Cem’in girdiği kemerli kapıya dönük bir siluet duruyordu.
Üzerinde kurum, katran ve eski kan birikintileriyle kaplanmış kirli, yırtık bir medikal cübbe vardı. Bedeninden kemik ve kıkırdak sürtünmesini andıran kuru gıcırtılar yükseliyordu. İskeletleşmiş, derisi kemiklerine yapışmış uzun parmaklarıyla masa üzerindeki yırtık parşömen sayfalarını büyük bir titizlikle düzeltiyor, dökülen deri ciltleri sırasına göre raflara diziyordu — **ÇÜRÜMÜŞ DEFTERDAR**.
Cem, pompalı tüfeğin namlusunu yavaşça yaratığın sırtına kilitledi. Tabanını ıslak taş zemine gürültü çıkarmadan basmaya çalışarak içeri adım attı.
"Kıpırdama!" diye gürledi Cem, sesi yüksek kubbede dalga dalga yankılanarak. "Sakın kımıldama! Kafanı darmadağın ederim!"
Çürümüş Defterdar, Cem’in bu ölümcül tehdidine karşı en ufak bir irkilme belirtisi bile göstermedi. Ne parmaklarındaki titiz hareketi kesti ne de duruşunu bozdu. Karşısında pompalı tüfeği doğrultmuş yaralı bir polis yokmuş da, sadece odadaki cılız rüzgâr esiyormuş gibi derin bir sükunetle elindeki deri kaplı son tomarı rafa yerleştirdi.
Ardından, boyun omurlarından *çatır-çutur* sesler yükselerek başını yavaşça omzunun üzerinden Cem’e doğru çevirdi.
Göz çukurları tamamen boşalmıştı; etrafı kızgın demirle dağlanmış gibi simsiyah, oyulmuş derin iki karanlıktan ibaretti. Yüzündeki deri bir kurukafanın üzerine çekilmiş kuru bir tulum gibi çatlak çatlamıştı.
"Saygısızlık ediyorsun, çocuk..." dedi Defterdar. Sesi bir mezar kovuğundan esen rüzgâr gibi kuru, hırıltılı ve çatlak çıkıyordu. "Biz seni aydınlatmak, o dar zihnindeki karanlık perdeleri yırtıp seni mühre kavuşturmak istiyoruz... Ama sen bu kutsal lütfu çamurlu çizmelerinle çiğniyorsun."
Cem’in gözleri öfkeden ve nefretten kan çanağına döndü. Dişlerini gıcırdatarak dipçiğe daha çok yüklendi.
"Sizin de aydınlanmanıza da... cübbenize de..."
*GÜÜÜÜÜÜMMMM!*
Cem tetiği ezdi.
12 kalibre şevrotinin fırlattığı devasa alev hüzmesi ve onlarca kursun saçma, Defterdar’ın sırtındaki katranlı cübbeyi sıfır mesafeden parçalayarak onu arkasındaki devasa ahşap raflara çarpıp yapıştırdı. Raflardaki ağır ciltler, tomarlar ve kütüphane tozları gürültüyle yerlere saçıldı.
Fakat Defterdar acı bile çekmiyordu. Yere dökülen kitapların ortasında, kırılan omurga kemiklerini kendi kendine hizaya sokarak ağır ağır doğruldu. Boş, kararmış göz çukurlarını yeniden Cem’e dikti. Kurşun saçmalarının deldiği göğsünden ve sırtından kan yerine koyu, yapışkan bir zift sızıyordu.
Yavaşça masaya doğru uzandı. Masanın üzerindeki kanlı kanala yerleştirilmiş, otopsilerde kullanılan oymacı neşterini —parıldayan, kamamsı devasa uzun bıçağı— kemiksi parmaklarıyla kavradı. Bıçağın üzerindeki dökülmüş pas ve kurumuş kan katmanları şamdan ışığında parıldadı.
Kıkırdayarak, taş zeminde ağır ve ritmik adımlarla Cem’in üzerine doğru yürümeye başladı.
Cem paniğe geçit vermedi. Sol eliyle tüfeğin altındaki kurma kolunu hırsla geriye çekti:
*ÇAT-ÇUT!*
Dumanı tüten sıcak boş kovan suya düşerken yeni diri fişek namluya oturdu. Defterdar aradaki mesafeyi kapatırken Cem arpacığı yaratığın tam göğüs kafesine çivileyip tetiğe bir kez daha bastı:
*GÜÜÜÜÜÜMMMM!*
Patlamanın şok dalgası Defterdar’ın gövdesini havaya fırlatıp geriye doğru savurdu. Yaratık raflara çarpıp yere düştü ama neşteri tutan eli gevşemedi. Kemikleri çıtırdayarak, yüzünde o donuk ve meşum gülümsemeyle yeniden ayağa kalktı.
"Neden direniyorsun?" diye fısıldadı Defterdar. "Mühür zaten kemiklerine kazındı..."
Cem dişlerini sıktı. Kurma kolunu bir kez daha çalıştırdı:
*ÇAT-ÇUT!*
"Geber ulan artık!"
Bu kez namluyu doğrudan yaratığın yüzünün ortasına hizaladı. Tetiği çekti:
*GÜÜÜÜÜÜMMMM!*
Üçüncü patlama kütüphanenin yüksek kubbesini zangırdattı. Saçma kütlesi Defterdar’ın kafatasının sağ tarafını parçaladı; derisi ve kemik parçaları duvardaki kanlı sembollerin üzerine sıçradı. Yaratık geriledi ama yıkılmadı; yarım kalmış yüzüyle adım atmaya devam etti.
Cem salise kaybetmeden kurma kolunu yeniden geriye itti:
*ÇAT-ÇUT!*
Namluyu kalan yüz kısmına kilitledi:
*GÜÜÜÜÜÜMMMM!*
Dördüncü patlamayla birlikte Defterdar’ın kafasının sol yarısı da tamamen havaya uçtu. Yaratığın baş bölgesi darmadağın olmuş, geriye sadece çene kemiğinin altındaki o çürümüş gırtlak kalmıştı. Ama gövdesi kontrolsüz bir içgüdüyle bıçağını sallayarak hâlâ ileriye atılıyordu.
Cem tüfeğin son diri fişeğini kurma koluyla yuvaya sürdü:
*ÇAT-ÇUT!*
Namlunun çelik ucunu, yaratığın gırtlağının ve kalan kafatası kökünün tam ortasına bastırdı. Bütün gövdesiyle öne yüklenerek son kez tetiği düşürdü:
*GÜÜÜÜÜÜMMMM!*
Beşinci patlama Defterdar’ın baş bölgesini tamamen yok etti. Kafatası ve gırtlak kütlesi bir toz ve et cloudsı halinde havada dağılırken, iskeletimsi kütle ağır bir gürültüyle kütüphane odasının taş zeminine, parçalanmış kitapların ve tomarların ortasına kapaklandı.
Kütüphane odası aniden derin, dondurucu bir sessizliğe gömüldü.
Tavandan düşen kireç tozları ve şamdanların alevlerinden çıkan morumsu duman odada süzülüyordu.
Cem, tüfeğin dumanı tüten namlusunu aşağı düşürmedi. Göğsü körük gibi kalkıp iniyor, kanlı yüzünden süzülen ter damlaları çenesinden tüfeğin üzerine damlıyordu. Soluk soluğa, yerdeki o kafasız cesede doğru iki adım yaklaştı.
Arkasını dönüp gitmedi. Silahın arpacığını, yerdeki kan birikintisinin ortasında yatan gövdeye sabitledi.
"Biliyorum..." dedi Cem, sesi hırıltılı ve karanlık çıkarak. "Biliyorum ulan... Şoför pezevengi gibi senin de başka bir bokun var. Kalk da görelim..."
Yerdeki kafasız ceset, taşların üzerindeki siyah zift gölgesinin ortasında hafifçe kasılmaya, göğüs kafesi deriden fırlayacakmış gibi şişmeye başladı.
Bölüm etkileşimi
