77. bölüm · Kafesteki Son Yaz
Yarım kalan her şey
Bir oda ki ne ses var ne de bir gün ışığı, Ruhuna kelepçe vurmuş bu karanlık yarışığı.
Beyaz bir gül idiyse, siyaha boyandı teni, Unuttu ayna bile o eski masum genci.
Ne korku kaldı geride, ne acının adı var, İçindeki o yangını şimdi küller kaplar.
Bir yok oluş sarmakta kör kuyuya düşeni, Değişti ta kökünden, tanıyamaz seveni.
Hayat artık benim için tamamen siyah bir dünyadan ibaretti. Eskiden her karanlığın içinde bir ışık olduğuna inanırdım fakat şu geçirdiğim on üç günde bundan da vazgeçmiştim.
Ama hâlâ kalbimin derinliklerinde arsız bir umut fidesi vardı. Ne büyüyor ne de soluyordu öylece bekliyordu. Zamana inat değişmiyordu sanki.
Gözlerimi camdan çekip bileklerime indirdim. Üç gün önce beni saatlerce yatakta kelepçeli bırakmış yorgunluktan uyuya kaldığımda ise gelip açmıştı.
Kesikler artık daha derin ve daha acı vericiydi. Beni her gördüğünde inatle bileklerimi tutuyor ilk yaralarıma tuz basıyor sonra ise zorla öpüyordu. Sen inat etmesen ben seni baş tacım yapacağım Elfida. Diyordu.
Arda’dan ise hiç haber yoktu. Daha doğrusu dış dünyaya dair hiç haber yoktu. Kalbim babamın fotoğrafını gördüğünden beri sızlıyor ince ince kanıyordu.
Sabah yine sırf ölmemek için bir şeyler atıştırmıştım ve odama çekilmiştim. Saatlerdir de öylece etrafı, sık ağaçları ve dışarıdaki korumaları izliyordum.
Güneş yavaş yavaş batmaya başlamış gökyüzüne kızıl bir renk bırakmıştı. Kızıl, kırmızı, kan.
Kapının açıldığını duyduğum da gelen kişiyi bildiğim için dönüp bakma gereği duymadım. “Bebeğim.” İğrenç sesi midemi bulandırmaya yetmişti.
“Defol Luca.” Dedim. Geldiğimden beri söylediğim gibi. Ama sesim artık öfkeli değil daha sakin ve düz çıkıyordu.
Bir kaç adımda yanıma varmıştı. İstemsizce gözlerimi ona çevirdim. Üstünde lacivert bir kazak altında siyah kot pantolon vardı. Dövmeleri yine kendilerini fazlasıyla belli ederken her zamanki özenli hali içerisindeydi.
Lacivert.
Sevdiğimin gözleri. Aşkım, umudum, biricik sevgilim.
“Öyle deme üzülüyorum.” Yüzünü yalandan bir hüzün ifadesine büründürdü. Göz devirmek dışında bir şey yapmadım. Cebinden çıkardığı sigarasını yakıp dudaklarına götürdüğünde bana da bir tane uzattı.
Normalde olsa yüzümü buruşturur, anında uzaklaşırdım o kokudan. Fakat bu sefer yapmadım; içimdeki o koca boşluğu doldurmaya yemin etmiş karanlık bir dürtüyle uzattığı dalı parmaklarımın arasına aldım ve yakıp dudaklarıma götürdüm.
İçime çektiğim o ilk duman, boğazımı yakarak ciğerlerime doldu. Sanki yaşadığım o kabusu, o pisliği ve üzerime sürülen her lekeyi silip atmak ister gibi... Hepsini gizlemek istercesine ağır bir bulut gibi dudaklarımdan kaybolup gitti.
Bu sefer ne rahatsızlık hissettim kokudan ne de uzaklaşma isteği. Ruhumdaki yaralara etki etmedi belki ama içimdeki boşluğu bir anlık da olsa doldurmaya yardım etti.
Arda’yı şimdi daha net anlıyordum. Sigara; acının, geçmişin birer gölgesi gibiydi. O yandıkça her şey geçer zannediyordu insan ama geçen şey sadece ömür oluyordu.
“Bağırmıyorsun artık bana.” Diyen Luca’ya döndüm yeniden. “Kızmıyorsun, öfkeni kusmuyorsun. Neden?”
Umursamazca omuz silkerken sigaradan bir nefes daha çektim içime. “Hiçbir sözüm sende işe yaramıyor çünkü.” Çenemle duvarı işaret ettim “Ha ona konuşmuşum, ha sana ne fark var? Kalbinden böyle taştan beynin de.” Geriye bir kaç adım atarak ondan uzaklaştım. Kollarımı biraz daha çekiştirdim sanki kapatacak yerim varmış gibi.
“Yapma böyle Elfida.” Bana doğru bir adım atacakken yüzümde her ne gördüysa durdu. Derin, bıkkın bir nefes verip sigarasını söndürdü. “Ne buluyorsun o Arda’da anlamıyorum ki?.”
Sigaramdan bir nefes daha çektiğimde sonuna ulaşmıştım bende kül tablasına atıp alayla güldüm. “Onda ne bulduğum konusuna girersek emin ol çıkamayız.” Kapıyı gösterdim “çık şimdi.”
Gözlerini yüzümden bileklerime indirdi sonra yeniden gözlerime baktı. “Bileklerini saralım mı?” Bozuk Türkçesi gün gün daha anlaşılır hale geliyordu.
Kaşlarım çatıldı bu sorusuyla “Yarayı açan, merhem sürse zehir diye yakar Luca sana bunu öğretmediler mi?” Başımı iki yana salladım. “Seninle daha fazla muhatap olmak istemiyorum.”
Elini saçlarından geçirerek bıkkın ifadesini sürdürdü. “Bir gün benim olduğunu kabulleneceksin.” Dedi ve yüzüme bir daha bakmadan odadan çıktı.
Saniyeler dakikalara, dakikalar ise bitmez bilmez işkenceli saatlere dönüşürken ben daha kaç günümü burada acı içinde geçirecektim hiçbir fikrim yoktu. Zaman ilerliyor bense olduğum yerde saymaya devam ediyordum.
Abim, Arda, annem ve arkadaşlarım düştü aklıma bir kez daha. Özlem kalbimi deldi geçti. Yaktı kül etti geriye ise sadece anıları bıraktı.
🥀
Zaman ilerlemiş, günlerin ardı arkası kesilmemişti. Sonunda Beren’i yoğun bakımından çıkarıp normal odaya almışlardı.
Yusuf, annesinin başucundaki sandalyeye oturmuş, gözünü kırpmadan onu izliyordu. Aklı, o psikopatın elinde esir olan kardeşindeydi; kalbi ikiye bölünmüştü ama günlerdir bu odadan, annesinin başından bir an olsun ayrılmamıştı. Doktorlar artık iyi olduğunu, hayati tehlikenin tamamen bittiğini söylüyorlardı fakat Yusuf’un içi bir türlü rahat etmiyordu.
Beren’in kirpikleri önce hafifçe titredi, ardından o uzun, karanlık uykunun kapıları aralandı. Gözlerini açtığında tavanın beyazlığına yabancı bir bulanıklıkla baktı; zihni, enkaz altından çıkmış bir şehir gibi darmadağınık ve boştu. Ne burada olduğunu biliyordu, ne de başucunda endişeyle ona bakan genç adamı tanıyordu.
Yusuf, annesinin gözlerini açtığını gördüğü an içindeki o ağır kaya parçasının yerinden oynadığını hissetti. Hızla yerinden kalkıp kadının üzerine doğru eğildi, eli titreyerek annesinin soğuk parmaklarını kavradı.
“Anne…” dedi sesi, boğazına düğümlenen hıçkırıkla birlikte çatlayarak. “Uykun çok uzun sürdü anne… Korkuttun bizi.”
Beren, oğlunun yüzüne yabancı gibi baktı. Gözlerinde ne bir tanıdıklık ışığı ne de o bildik ana şefkati vardı; yalnızca zihnini esir alan o dipsiz boşluk ve sessizlik…
Bakışları odada gezindi, hastane ekipmanlarına takıldı ama hiçbirine anlam veremedi. Zihni; geçen yılları, çocuklarının büyümesini, yaşanan o büyük acıları ve kayıpları tek bir hamlede silip süpürmüştü.
Nefesi düzensizleşti. Telaşla başını iki yana sallayıp ellerini Yusuf’un ellerinden çekti.
“Sen… sen kimsin?” dedi Beren, sesi kuru ve korku dolu bir fısıltı gibi çıktı. “Ben neredeyim?”
Yusuf’un kalbine saplanan bıçak o an daha da derinleşti. Annesinin onu tanımadığını, o uzun koma günlerinin hafızasını tamamen sıfırladığını kabullenmek canını yakıyordu. Gözleri doldu ama ağlamamak için dişlerini sıktı. “Benim anne… Yusuf’un… Senin oğlun.”
Doktorlar bu ihtimalden bahsetmiş olsada Yusuf inatla umudunu yitirmemişti fakat şuan herşeyin boş olduğunu anladığı dakikalardaydı.
Beren bu ismi hafızasının hiçbir köşesinde bulamadı; kaşları çatıldı, zihni acıyla kasıldı. Fakat o bulutlu, sisli duvarların ardında yankılanan tek bir gerçeğe tutundu. Silinmeyen, zamana yenilmeyen, o büyük felaketten geriye kalan tek hakikate…
Titreyen ellerini yatağın örtüsüne bastırıp güçlükle doğrulmaya çalıştı. Gözlerini Yusuf’un gözlerine diktiğinde, sesteki o çaresiz telâş odayı sardı:
“Ahmet…” dedi, nefesi kesilir gibi. “Nerede Ahmet? Kocam nerede?”
Yusuf olduğu yerde donakaldı. Annesinin yıllar önce şehit düşen babasını hatırladığını ama aradan geçen zamanı, yaşananları ve hatta çocuklarını tamamen unuttuğunu anladığı o saniye, dünyası başına yıkıldı.
Babası yıllar önce o patlamada göçüp gitmişti; bedeni bile bulunamamıştı. Annesi ise zihninde hâlâ o genç kadındı, kocasının yolunu gözleyen…
Boğazındaki o dev yumruyu yutamayarak başını öne eğdi.
İçindeki acı o kadar büyüktü ki, hangi yarayı saracağını bilemiyordu. Kardeşi o psikopatın elinde esirken, annesi şimdi her şeyi unutmuş bir halde geçmişin hayalinde yaşıyordu.
Ne diyeceğini bilemediği için hızla kapıya ilerledi. Duru, Hilal ve Arda her zamanki gibi kapının önünde duruyorlardı. Üçününde telaşlı gözleri ona döndü.
“Annem uyandı.” Dedi Yusuf titreyerek “Ama hiçbir şey hatırlamıyor.” Gözünden bir damla yaş aktı o an “kendi adını bile unutmuş, bi babamı unutamamış.”
Yusuf’un dengesi sarsıldığında ilk kalkıp tutan Arda olmuştu. Her zaman da olacağı gibi.
“Hilal doktor çağır.” Dedi arkadaşını kendine yaslarken. Hilal aceleci adımlarla doktor bulmaya gittiğinde ortam tamamen sessizliğe büründü.
Arda, Yusuf’un sarsılan omzundan sıkıca tutarak onu ayakta tuttu; kendi acısını içine gömüp arkadaşına destek olan o sağlam duruşuyla ağırlığını paylaştı.
Yusuf, gözlerini yerden kaldırıp karşısında endişeyle bekleyen Duru’ya baktı.
“İyi mi?” dedi Duru, sesi korkuyla titreşerek. “Seni tanıdı mı Yusuf?”
Yusuf acıyla başını iki yana salladı, dudaklarından dökülen kelime fısıltı gibiydi: “Tanımadı… Beni, evini, aradan geçen yılları… Hiçbirini bilmiyor Duru. Sadece babamı hatırlıyor. Sanki o gün hiç geçmemiş gibi, hâlâ kapıdan dönmesini bekliyor.”
Koridorun köşesinden gelen hızlı ayak sesleriyle Hilal, peşinde telaşlı bir doktorla birlikte göründü. Doktor vakit kaybetmeden odaya yöneldiğinde, Yusuf kapının pervazına yaslanıp ellerini yüzüne kapattı. Bedenindeki bütün güç çekilmişti sanki.
Arda, bir adım atıp elini Yusuf’un omzuna koydu. Fazla kelimeye gerek yoktu; ikisi de kaybettiklerinin ve ellerinden kayıp gidenlerin ne kadar büyük olduğunu çok iyi biliyordu.
“Geçecek,” dedi Arda, sesi sert ama güven veren bir tonda. “Önce anneni toparlayacağız, sonra da o binanın duvarlarını o pisliğin başına yıkıp Elfida’yı alacağım. Sana söz veriyorum.”
İçeriden gelen doktorun sesleri ve monitörlerin cılız bip sesleri koridorda yankılanırken, Yusuf başını kaldırıp Arda’nın kararlı gözlerine baktı. İçindeki o dipsiz korku, yerini yavaş yavaş buz gibi bir öfkeye ve direnişe bırakıyordu.
İçeriden çığlık sesleri yükseldiğinde kalbi daha da sıkıştı Yusuf’un ama doktor kimseyi sokmadı odaya.
“Ahmet!” Diye yükseldi Berenin acı dolu sesi “Canım! Ahmet’im!”
Oysa haberi yoktu Ahmet Alkan yıllar önce bu dünyadan göçüp gitmiş, bir mezarı bile olmadan yarım kalmıştı.
🥀🥀🥀
Bir kaç saat önce Beren uyurken gördüğü rüya;
Beren gözlerini açtığı yere dikkatle baktı. Burası hastane odası ve ya evi değildi.
Neresiydi burası?
Neredeydi?
Karanlık bir odaya benziyordu.
Adım sesleri karanlığın içinde yankılanarak yaklaştı. Beren heyecanla arkasına döndü; karşılaştığı silüet yıllardır rüyalarında, dualarında aradığı adamdı.
Ahmet karşısındaydı. Gözlerindeki o tanıdık sıcaklık, yüzündeki hafif tebessüm hiç değişmemiş gibiydi.
İçindeki bütün korku bir anda uçup gitti; Beren yerinden fırladığı gibi koştu ve kollarını kocasının boynuna doladı.
Özlemle kavruluyordu kalbi artık. Ayakta kalacak gücü kalmamıştı. Hasretle baktı karşısındaki mavi gözlere Beren.
“Ahmet…” dedi, sesi sevinçle ve özlemle titreyerek. “Ben de geleyim mi seninle? Çok özledim seni, sensiz çok zor…”
Ahmet, karısının sırtına şefkatle ellerini sarıp onu kendine çekti. Fakat gözlerinde, Beren’in hemen anlam veremediği derin bir hüzün vardı.
Ahmet Alkan karısına küçüklükten beri aşıktı. Aynı mahallede büyümüş, hayatı birlikte öğrenmişlerdi. En sonunda sonsuz bir sevdayla ona bağlanmış ve evlenmişti.
Yavaşça geri çekilip Beren’in ellerini tuttu ve başını iki yana salladı. “Olmaz Beren’im” dedi Ahmet, sesi fısıltı gibi ama karşı konulmaz derecede netti. “Sen henüz gelemezsin. Çocuklarımızla kal… Onların sana ihtiyacı var.”
Beren’in kaşları hüzünle çatıldı. Tam itiraz edecekken Ahmet, her zamanki gibi eğildi ve dudaklarını Beren’in boynundaki benin üzerine bastırdı; tıpkı eski günlerdeki gibi sıcacık, iç ısıtan bir veda gibi…
Geri çekildiğinde yüzünde hüzünlü ama huzurlu bir gülümseme vardı. Gözlerini Beren’in gözlerine dikti ve yumuşak bir sesle sordu:
“Beni unutmadın mı sen?”
Beren, kocasının gözlerine dolan yaşlara baktı; tereddüt etmeden, en içten gelen o cümle döküldü dudaklarından:
“Bu kalp seni unutur mu?…”
Bu cümle bir soru değil bir cevaptı aslında.
Onların parmaklarındaki kırmızı ipleri daha doğdukları gün bağlanmıştı. Ölüm bile bu düğümü bozamamış kalplerini ayıramamıştı.
Yarım bir aşk, bitmemiş bir sevda ve vefadan ibaret bir yaşam; geriye onların hikayesinden sadece boynunda bir son gibi duran o öpücüğün sıcaklığı kalmıştı.
Beren’le Ahmet’in aşkı yarım kalmaya mahkum olan bütün sevdalara ve aşıklara…
