4. bölüm · Kafesteki Son Yaz
Vatan uğrunda düşenler.
"Feda-yı can ederiz, vatan için şanımızdır. Ölürsek şehit, kalırsak gazi, şanımızdır." -Namık Kemal
Yıllar önce herşeyin kopuşu.
Ortalama yaşlarda olan sarı saçlı, mavi gözlü kadın oturduğu koltukta örgü örerek televizyon izliyordu. 13 yaşındaki kızı girdi içeriye elinde ki piyano için ezberlemeye çalıştığı nota kâğıdı ile. Kadın gülümseyerek elindeki şişleri bırakıp kızına döndü “Elfida yetmez mi annecim bu kadar çalışma. Saat akşam dokuz oldu.”
Elfida başını iki yana salladı cevap vermeden kağıda bakarak. Annesinin yanına oturduğunda bütün dikkati kâğıttaydı. Kadının gözleri telefonuna kaydı bir mesaj bekledi ya da arama ama hiçbiri yoktu. Kocası hala gelmemişti ve sabahtan beri de haber alamamıştı. Sonuçta koskoca komutan yoğun olabilirdi ama ne olursa olsun Ahmet Alkan karısına haber vermeden edemezdi.
O sırada Yusuf girdi salona oflayarak “Başım ağrıdı ya.” Diye söyleniyordu, üniversiteyi yeni kazanmıştı pilot olacaktı.
En büyük hayalliydi küçüklüğünden beri, en büyük destekçisi de her zaman babasıydı. “Abi dikkatimi dağıtma.” Diye söylendi Elfida kağıtları abisine göstermek için havada sallarken. Abisi ise göz devirterek karşılarındaki koltuğa oturmuştu. Gözlerini camdan dışarıya çevirdiğinde lapa lapa kar yağdığını görmüştü.
“Anne, babam ne zaman gelir?” Diye sordu Elfida elindeki kâğıtları masaya koyarak. Mavi boncuk gözlerini annesine çevirdi. “Gelir birazdan kızım.” Dedi annesi ama onunda hiçbir fikri yoktu hatta endişelenmeye bile başlamıştı.
Yaklaşık bir saat salonda sohbet etmişlerdi “uyu kızım artık.” Dedi Beren kızına yorgun yorgun bakarken.
Elfida omuzlarını silkerek “babam gelmeden uyumam!” Dedi inatçı sesi ile. Tam o sırada çalan kapı ile Elfida koşarak kapıya yöneldi ve açtı. Rüzgar soğuk bir şekilde evi doldururken Elfida üşümüştü. Babasının geldiğini düşünmüştü ama karşısında gördüğü albay ile öylece kaldı.
Arkasında dört asker ve bir sağlık ekibi duruyordu. “Kimmiş?” Abisinin sesini duymuştu ama cevap vermemişti. Bu yüzden abisi ve annesi de arkasından gelip kapıya baktılar. İkisi de görmeyi bekledikleri kişiyi değil karşılarında duran askerlerle kalmışlardı.
“Komutan?” Dedi beren sorgular ses tonu ile. “Babam nerede?” Elfida üzerindeki pijamalara ve çıplak ayağını umursamadan dışarıya bir adım atacakken arkada duran kadın askerlerden biri onu tuttu.
“Dur güzelim.” Elfida anlamıştı bir şeylerin ters gittiğini. Üşümüştüde anında, kar heryeri bembeyaz yapmış ve yağmaya da devam ediyordu. Onu tutan askeri itmeye çalıştı ama başaramadı. “Babam nerede dedim size!”
Beren titreyerek komutandan gözlerini ayırıp kızına baktı. En son abisi elfidayı tutup geri çekti. Kısa bir an bekleyiş oldu iki tarafta bunun için hazırladı kendini.
Beren sanki tutunacak bir dal aradı kendine tahmin ederek. Ve o kelime duyuldu albayın ağzından “Başımız sağolsun, vatan bir şehit verdi.”
Bir anlığına evin içindeki saat tıkırtısı bile durdu sanki. Sadece nefes sesleri ve acıya hazırlıksız yakalanan kalbin sesi kaldı. Yusuf, beren ve Elfida albaya bakakaldılar. Elfida artık direnmiyordu abisinin kollarında. Bir çığlık koptuğunda Beren dizlerinin üzerine çökerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.
“Babam?” Diye mırıldandı Elfida o an. Kadın asker bir adım öne çıktı “Vatan sağolsun.” Dedi. O cümle hava da asılı kaldı ‘Vatan sağolsun’ kelimeler berenin zihnine ulaştığında sanki biri bütün ışıkları söndürmüştü. Kar kapının önüne kadar gelmişti ama onlar dışarıdaki soğuğu hissedemediler içlerine düşen ateşten dolayı. Yusuf babasının isimine düşen o sert duruşu korumaya çalışıyordu ama yumruk olan elleri titremeden edemiyordu.
Elfida ise artık bağırmıyordu kapıdaki boşluktan sanki her an babası gelecekmiş gibi bekliyordu. “Ahmet!” Berenin kocasının ismini haykırarak ağlaması arttığında Yusuf kardeşini kolları arasına alarak başını kendine bastırdı ve kulaklarını kapattı duymasını istemiyordu. Elfida annesinin bu halini görünce ve herşeyi net bir şekilde anlamıştı ve daha fazla dayanamayarak ağlamaya başladı. Tek ağlamayan Yusuf’tu babasının dik duruşu artık ona emanetti. Sağlık ekiplerinden bir adam gelip berene bakmaya çalıştığında beren adamı umursamadı bile. Yusuf gözlerini annesinden çekip kapıdaki komutana çevirdi ve yutkundu komutan ise sessizce önünde acılı aileye baktı.
🇹🇷
Geceyi hastane de geçirmişti beren. Çocuklar ise evde askerlerle beraber oturmuşlardı. Herkes elfidanın acılı çığlıklarını dinlemiş Yusuf’un ağlamamak için direncini izlemişti. Sabah olduğunda ise beren hastaneden gelmişti yanında bir kadın asker ile tek başına ayakta kalmıyordu. “Kocamı görmek istiyorum.” Dedi albaya bakarak. Bir sessizlik çöktü kimse ağzını açıp da tek kelime edemedi. “Kocamı görmek istiyorum.” Diye yineledi beren sert sesi ile gözü çocuklarını bile görmüyordu o an. Albay ayağa kalktı kadının karşında durdu “Beren hanım.” Derin bir nefes aldı “Binbaşı Ahmet Alkan’ın naaşı bulanamadı. Patlamada parçalanmış ve yanmış.” Beren sarsılarak geriye bir adım attığında kocasının ölümünden daha ağır bir gerçek varsa o da bir kaç saat sonra olacak cenaze töreninde bir cesedin bile olmayacağıydı. Elfida duydukları ile abisini iterek ayağa kalktı “Babamın cesedi yok mu?” Boğazı düğümlenmişti küçük kızın konuşurken zorlanıyordu. Albay sessiz kaldığında Yusuf da ayağa kalktı. Yüzüne baktığınızda sert duruşuna hayran kalıyordunuz ama içindeki yangını kimse anlamıyordu. “Benim babamın mezarı boş mu olacak?” Diye sordu Yusuf kekeleyerek. “Üzgünüm.” Dedi albay başını eğerek. Kaç yıllık asker bile bunları kaldıramayacağının endişesindeydi.
Cenaze anı geldiğinde bayrağa sarılı düz tabup askerlerin omuzlarında taşıyarak şehitliğe ilerliyorlardı. Namazı kılınmıştı son kez Ahmet’in. Ve son yolculuğuna çıkarılmıştı. Şehitliğe gelindiğinde tabutu yavaşça kenara koydular. Cenaze de en üst rütbeden askerler ve bazı devlet yetkilileri vardı. Ama herkesin gözü başına zar zor sardığı siyah eşarpla ve kardan ıslanmış kıyafetleri ile duran beren ve yanındaki çocuklarındaydı. Yusuf başını annesinin omzuna yaslamış kardeşini de önüne almış elini tutuyordu. Boş tabutun içinde tabiki de hiçbir şey çıkmadı. Sadece taşta isim yazıyordu ama mezar boştu. Ahmet Alkanın mezara konulacak bir parçasını dahi bulamamışlardı. Çünkü bomba Ahmet’in elinde patlamıştı bu sayede diğer herkesi kurtarmış ama kendini ateşe atmıştı. Tabutu koydular toprağa üstüne kürek kürek toprak attılar. Yusuf da bir kaç kürek döktü babasının boş mezarına. Defnedilme işlemleri bittikten sonra en üst rütbeli komutan askerlerine ve aileye dönerek “Başımız Sağolsun.” Dedi gür sesi ile. Ve bütün askerlerle beraber şehit ailesi de aynı anda “VATAN SAĞOLSUN!” dediler. O gün kar sanki bütün izleri kapatmak istercesine acıları örtmek istercesine çok yağdı. Ama kimsenin acısı sönmedi geriye yetim kalmış iki çocuk kocasının özleminden yataklara düşen bir kadın bırakmıştı sadece. Nice şehitler vardı, Ahmet Alkan ise bunlardan sadece bir tanesiydi. Şehit bayrağı asıldı akşamına balkona, insanlar geldi baş sağlığı diledi gitti ama kimse onların acısını anlayamadı. Ne de olsa ateş düştüğü yeri yakardı ve bu sefer çok fazla yakmıştı. Şehitlik bir bitiş değildir aslında; bir ismin, bir ülkünün ve bir milletin vicdanında sonsuza dek şerefle yaşamamın başlangıcıdır. Her kahramanın ismi olmaz, her kahramanın mezarı olmaz onlar isimsiz ve mezarsız kahramanlardı. Arkalarında daha iyi bir millet daha iyi bir vatan bırakmak uğruna gözlerini kırpmadan bayrak yolunda can verecek insanlardı. Belki de bir daha hiç anılmayacaktı adları belki günler sonra silinip gidecekti hatıraları ama insanlar her başlarını kaldırıp o şanlı hilale baktıklarında içlerinde bir huzur hissedeceklerdi.
