6. bölüm · Kafesteki Son Yaz
Anlamsızlık hissinin harmanlandığı mutluluk
İnsanlar neden bilerek kendilerine zarar verirlerdi? Yasa dışı işler yaparlardı? Neden? Yasalar varken kanunlar varken bunların dışına çıkma çabaları neydi? Kendini bir köpekmiş gibi kafese kapatıp yumruklar yemeyi göze almalarının mantıklı bir açıklaması olmak zorundaydı. Bu içimde olan anlamsızlık hissi gittikçe büyüyordu ve ben bundan nefret ediyordum. Eve geçmiştik, arda da buradaydı kısa bi duş almış üstüme sarı kalpli pijama takımımı giymiştim. Saçlarımı da örmüştüm yarın dalgalı kullanmak için. Ordan acele acele çıkmıştım. Çok yabancıydım o dünyaya sadece bir kaç dakika da anlamıştım bunu. Benim bütün renklerime tersti benim bütün doğrularıma yanlıştı ve bunun en başındaysa Arda geliyordu. Zıddımdı benim en uzak noktamdı. O zaman o yanımdayken neden heyecanlanıyordum? Neden kalbim göğüsümden fırlayacakmış gibi atıyordu? Kimsede böyle hissetmezken onda hissediyordum. Abinin arkadaşı o Elfida! Sana ters. Ben beyazsam o siyahtı. Ben tatlıysam o acıydı. Ben güneşsem o aydı kısacası imkansızdı. Yüzüme nem vermesi için kağıt maskemi taktım dikkatle. Pakette kalanları da kollarıma sürüp çöpe attım. Odamdaki klimayı çalıştırıp abimlere bakmak için odamdan çıktım. Gece saat 11 falandı ve 6 da oraya gitmiştik. Saatin ne kadar hızlı geçtiğini hiç fark etmemiştim. Evin içine kısaca göz gezdirdikten sonra arka bahçede olduklarını gördüm. İlk kahve. Kahve makinasına bir bardak koyup çalıştım. Dolaptan da süt aldıp bardağa doldurdum. Kahvem hazır olduğunda kupamı alıp yanlarına çıktım. Abimin ani bakışları bana döndü.
Gözleri kocaman açıldı “Tövbe tövbe.” Başını iki yana salladı “Kızım iyi misin sen? Akşam akşam karanlıkta böyle bembeyaz çıkılırmı?” Yüzümde maskem, sarı kalpli pijamalarım çıkarken giydiğim kedi şeklindeki patiklerim ve beyaz çiçekli fincanım ile ona boş boş baktım. Olabildiğince yavaş bir şekilde ilerledim yüzüne yaklaştım ve kısık sesle “ilk soru; Rabbin kim? İkinci soru; Dinin ne?” Abim yüzünü buruşturup beni hafif ittirdiğinde maskeden ne kadar sırıtabiliyorsam o kadar sırıttım. Tekli koltuğa oturduğumda gözlerim telefonuyla uğraşan Arda’ya kaydı.
Dudağının kenarı patlamıştı, kaşı patlamıştı ve sağ yanağında hafif bir morluk vardı. “Şişmiş biraz buz getireyim mi?” Hayırdır kızım? Sana noluyor? Beynim bir anda ağzıma sinyal vermişti ve düşünmeden söylemiştim bile. Telefonda olan içimi deşen lacivertlerini yüzüme çevirdiğinde dudağımı ısırdım.
Harika Elfida, muhteşemsin. Bu halinle karşısında durduğun yetmezmiş gibi bir de buz getireyim diyorsun. Adamın suratı resmen bir dövüş kulübü kataloğu gibi her köşesinde ayrı bir aksiyon var sen gelmişsin “buz getireyim mi?” Diye soruyorsun. “Gerek yok sağol.” Üç kelime ile geçiştirip attı ya herif beni. Daha da düşemezdim sanırım. “İyi ne bok yersen ye soranda kabahat ne var da sana iyilik edeceksem. Manyak uzaylı, sadist, mazoşist, deli. Kalk kendin al buzunu da hizmetçisi var sanki.”
Söyle söylene arkamdaki yastığı önüme alıp dizlerimi kendime çekerek başımı gömdüm. Biraz daha konuşursam yerin yedi kat dibine değil yüz kat dibine falan girecektim. Mezar taşıma da şunu yazın:; Huyuydu kendini her seferinde gömmek, sonunda gerçek oldu ölmek. İmalı imalı. “Tamam getir de sür o zaman.” Duyduğum cümle ile başımı yavaşça yastıktan kaldırdım. Maskem yamulmuştu büyük ihtimalle. Ayağa kalktım maskemi attım ve buzluktan bir buz alıp geri dışarıya ilerledim. “Ben de bi duş alayım.” Abim yavaşça ayağa kalktığında ona dönüp yanağına bir öpücük kondurdum. . “Canım abim, kaslı civcivim benim.” Bir kaç öpücük daha kondurduğumda kahkaha atarak o da beni öptü ve içeriye girdi. Arda’nın yanına ilerledim yüzüne buzu koyabilmek adına tek dizimi büküp bacağının yanına koydum ve üzerine eğildim. “Acırsa söyle.” Diye de tembihledim. Ama onun yüzünde hafif bir gülümseme yer aldı ben bunu dediğimde. “Benim canım acımaz.” Buzu yavaşça yanağındaki morluğa değdirdim. Hafif de şişmiş gibiydi. Gözlerimi yanağından ayırıp gözlerine çıkardım. Sakin. Sakin. Sakin. “Niye sen insan değil misin?” Başını yavaşça iki yana salladı.
Şampuanından gelen koku da kendi tenine karışmıştı ve daha da çekici bir hal almıştı. Kalbim beynime sinyaller gönderiyor alarmlar çalıyordu. Fall in love, şarkısını şuan beynimde duyuyor olmam hiç iyiye işaret değildi. “Bir şeyi çok yaşarsan bi süre sonra hissizleşirsin.” Başını yüzüme biraz daha yaklaştırdı. Bu adam kalp krizi geçirmemi falan istiyor. “Çok mu yaktılar canını.” Diye sordum dayanamayarak. Ne yaşamış olabilirdi geçmişinde hiçbir fikrim yoktu. Dudaklarını hafifçe yaladığı da gözlerim saniyeliğine oraya indi ama geri gözlerine baktım. Ah şu bir çirft göz, güzelliğine söylenecek kelime bulunmuyor…. Biraz daha bakarsam gözlerine şiir falan yazacaktım. Hatta hemen bir tane patlatayım; Gözlerin lacivert, derin mi derin,Sanki okyanusa düşmüş bir yerin.Bakınca içine, pusulam şaştı,Tansiyonum düştü, gözlerim kaçtı! İyiki edebiyat falan okuma gibi bi düşüncem yoktu. “Yanmış mı sence?” Soruma soruyla karşılık vermesiyle kaşlarımı çattım. “Yani… bilmem Ordan bakınca psikoloğa mı benziyorum.” Gözlerini devirdiğinde tam geriye çekilecektim ki kolumdan tuttu “Geçmedi ama şişlik.” Kesinlikle benimle oynuyor adi herif. Ama biraz daha bu yakınlıkta kalırsam kafayı falan yiyecektim. O anda gözlerim kolundaki dövemelere kaydı. Buzu kenara bırakıp parmağımın ucuyla ortadan ikiye kırılmış zincir dövmesine dokundum. “Bir anlamı var mı?” Bunu yapmamı düşünmediğini belli eden bir ifade belirdi yüzünde. Sonra ise bunun farkında vararak yeniden ciddileşti. “Var.” Derin bir nefes verdiğinde ikimizde aynı anda “Herşeyin kopuşu.” Dedik. Gözlerimiz dövmeden kalkıp birbirini bulduğunda gülümsedim. ve bu sefer o da gülümsedi. Hafif bir gamzesi vardı. Ben bunu ilk defa görüyordum ve çok hoşuma gitmişti. Bir insanın gamzesine bu kadar düşülürmüydü? “Çiçek kokuyorsun.” Dediğinde düşüncelerimden sıyrılarak gözlerimi kırpıştırdım. “Manolya hemde.” Hafifçe yutkundu “Manolya; baharda ilk açan çiçektir ve hepsinden de önce solar. Saftır, asildir ve çok dayanıklıdır.” Bütün dikkatim onun üzerindeydi. Konuştukça daha çok dinleyesim geliyordu. Ona çekiliyordum. Artık bundan kaçamıyordum. “Bilmiyordum.” Diye mırıldandım gözlerimi kaçırarak. “Öğrenmiş oldun.” Boğazımı temizleyerek hafifçe geriye çekildim. Bacağımı indirdim ve bir adım arkaya attım. “Ben uyusam iyi olacak.” Bir şey demesini beklemeden hızlıca odama geçtim ve kapıyı kapatıp yere çöktüm. Hislerim içimi delil deşik etmişti. Ya da ben bir anlık öyle sanmıştım. Daha önce takıldığım çocuklardan daha farklıydı hissettiklerim ve en önemlisi bu beni korkutmuştu. Sadece yakışıklı diye. Umarım öyledir. Çünkü ben aşık olmak istemiyordum.
Ayağa kalktım yavaş adımlarla piyanonun başına oturdum. Eski çekmecemden bi defter çıkardım. Küçükken kendi el yazımla yazdığım notalardan oluşan bir defterdi bu. Sayfaları karıştırırken içinden düşen bir fotoğrafı gördüm. Babam tam burada oturuyor üzerinde askeri üniforması vardı. Kucağında ise ben vardım. Bana piyanoda birşeyler gösteriyordu. Gözğmden akan bir damla yaşın fotoğrafın üzerine damladığını gördüğümde fark etmiştim ağladığımı. Özlemiştim onu. Fotoğrafın arkasını çevirdiğimde bir not vardı.
Seni ve abini herşeyden çok seven baban. Beni her düşündüğünde intikam yemini çal kızım.
Kısa ve öz bir not. Ama babamın el yazısından babamın dokunduğu kâğıttan. Başımı kaldırıp duvarda asılı olan Atatürk resmine baktım. Başını kaldırmış göğe bakıyordu atam. o keskin bakışlar, sanki piyanonun her bir tuşuna vurduğumda bana eşlik ediyor, sırtımı dik tutmamı söylüyordu."İntikam," diye fısıldadım kendi kendime. Sesim odanın sessizliğinde yankılandı.İçimden bir ses, babamın neden bu notu bir piyano defterinin arasına bıraktığını hatırlattı. Babam, müziğin bir ruhu terbiye ettiğini, ancak o ruhun vatan sevgisiyle birleştiğinde gerçek gücüne ulaştığını söylerdi hep. Atatürk’ün, "Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir" sözü, zihnimde yankılanarak bir rehber gibi parladı.Bakışlarımı bir an bile o suretten ayırmadım. Babam vatanı için canını vermişti, tıpkı o büyük mücadelenin tüm kahramanları gibi.
Atatürk, bu vatanı uçurumun kenarından alıp bir milletin kaderini yeniden yazarken, kimseye kişisel bir kin beslememiş; aksine, büyük bir adalet ve bağımsızlık aşkıyla hareket etmişti. Benim "intikamım" da aslında bu olmalıydı: Babamın yarım kalan adalet arayışını, onun uğruna şehit olduğu o kutsal değerleri yücelterek tamamlamak."Atam," dedim içimden, sanki o an orada, yanı başımda duruyormuş gibi. "Sen ki imkansız denileni başardın, bir milletin küllerinden doğuşunu piyanodaki notalar gibi ilmek ilmek işledin. Babam bana bir kılıç değil, bir nota kağıdı bıraktıysa; demek ki benim savaş alanım bu notaların, bu adaletin ve bu bilginin zaferi olacak." Gözümden akan son yaş çeneme ulaştığında fotoğrafı kenara koyup babamın dediği o besteyi çalmaya başladım. Babam gibi nice şehitlerin kanı yerde kalmayacaktı. Buna emindim. Türk askerlerine olan güvenim sonsuzdu ve benim amacım bu adaleti yönetmek olacaktı. İçimdeki bütün herşeyi piyanoya kusturduğumu hissettim. Kendimi müziğin sesinde notaların içinde kaybetmiştim saniyeler içerisinde. Yıllardır bana en iyi gelen şeydi belki de buydu. Babam şehit olduğunda da saatlerce piyano başında oturmuştum. Çalamamıştım o zamanlar, titreyen ellerim engel olmuştu. Ama bir gün kalkmış ve bütün nefretimi, özlemimi, sevgimi bu tuşlarla anlatmıştım. Gözlerimi açtığımda gelen alkış sesi ile ellerim yavaşladı ve durdu. Hafifçe arkamı döndüm.
“İşte benim kardeşim.” Abimin yüzündeki gururlu ifade ile gülümsedim. Biz şehit çocuklarıydık; babamızın yarım bıraktığı hikayelerin, annemizin yastığa gömdüğü hıçkırıkların mirasçısı. Bizim çocukluğumuz bir okul çıkışında acaba babam gelir mi diye düşünmekle geçmişti. Her bayram sabahı başımızı okşayan bir elin eksikliğini hissederek geçmişti. Biz şehit çocuklarıydık; içimiz kan ağlasada, omuzlarımızdaki o gururla başımızı dik tutmayı öğrenmek zorunda kalmıştık. Arda’ya çevirdiğim bakışlarında ilk defa bu kadar net bir duygu gördüm. Şaşkınlık ve hayranlık. Abim bir kaç adımda yanıma geldi önümde çöktü ve ellerimi tuttu. “Ağlama bitanem.” Onun sesi bana yuvaydı. Ev dört duvar değildi, benim evim abimdi. En değerlim, kıymetlimdi. Tutunacak dalımdı abim. Başımı omzuna koyarak ona sarıldım. Kolları anında beni kendine çekmişti. Başımı kaldırıp abimin omzundan Arda’ya baktığımda yüzündeki kederle buradan ayrıldığını gördüm. Eksiklik vardı sanki içinde. Bir kopukluk vardı. Geçmişinin ona aşıladığı acılar vardı ve onlarla yaşamayı öğrenmiş gibiydi. “Tamam ya ne çok ağladın kaslı civcivim.” Dedim başımı çekip ayağa kalkarken. Burnumu çektim ve göz yaşlarımı sildim. Abim göz devirerek geriye çekildiğinde sağ kolunun bileğinde olan dövmeye baktım. Benim doğum tarihim yazıyordu altında ise bir sonsuzluk işareti vardı. “Abi.” Diye mırıldandım. O olduğunu onaylayan bir ses çıkardı. “Arda Abinin ailesi nerede?” Sorduğum soru ile yutkunamadı bile abim. Gözleri anında dondu ve nefesi yavaşladı. “Boşver bu konuları. Uyu artık iyi geceler güzelim.” Başıma bir öpücük kondurdu ve daha fazla soru sormamı istemediğinden hızlıca odamdan çıkıp kapıyı kapattı. Kendimi direkt yatağa bıraktım. Gözlerim kendi kendine kapanıyordu ve daha fazla dayanamadım.
🌸
Önümde duran kaba bir bardak şekeri döktüm. Çırpıcıyı da taktığımda rahatsız edici sesi bütün mutfağı sarmıştı bile. Duru’ya gidecektim tanışmak için sohbet etmek için. Bu yüzden de limonlu bir kek yapıyordum. Dün gece o ağlamanın üzerine uyuyakalmıştım. Babamı görmeyi umut etmiştim rüyamda ama görmemiştim. Ve resimleri olmasa yüzünü unutucağım gerçeği çok canımı sıkıyordu. Fakat şuan bunları düşünmemem lazımdı. Kendi kendime bir şarkı mırıldanarak kekimi yapmaya devam ettim. Saat sabah 9du ve abimle arda uyuyordu. Evet dün gece arda bizde kalmıştı yani abim göndermemişti.
“Sabah sabah bu ses ne ya?” Diye söylenen arda’nın sesi ile sıçrayarak arkamı döndüm.
“Manyak mısın sen ya. Bi anda gelinir mi?” Çırpıcıyı kapatıp kenara koydum ve kek kalıbını almak için buzdolabına ilerledim. Ama üzerinde olduğundan parmak ucuna bile çıksam yetişemedim. Arda arkama geçti ve uzanamadığım kek kalıbını tek bir hamlede aldı. Ona dönüp sırtımı dolaba yasladım. Saçları dağılmış gözleri yeni uyandığından hafif şiş ve kızarıktı ama bu hali bile yeterince çekiciydi. “Sağol.” Diye mırıldandım kalıbı alıp çekilirken. Ondan kaçıyor gibi bi halim vardı belki de. “Ne yapıyorsun?” Diye sordu bağımlılık yapan sesiyle. “Kek.” Diye yanıtladım yüzüne bakmadan kalıbı yağlarken. “Neden?” Tek elimi belime koyarak ona döndüm “Sen savcı mısın? Polis mi? Beni neden sorguya çekiyorsun acaba?” Hafifçe sırıttığında gözlerimi geri kaçırdım ve hazırladığım harcı kalıba döküp fırına koydum. “Abartma rapunzel.” Masanın üzerinde duran sigaradan bir dal alıp çakmakla yaktı ve sandalyeye oturdu. Yüzündeki şişlik hala aynıydı. Bir gece de nasıl geçebilir? Tamam mantıklı bi soru sustum. “Duru’ya gideceğiz.” Dedim. Sorgulamadan başını salladı. Aklıma gelen soruyla derin bir nefes aldık ve sorup sormamak arasında kaldım. Sigaradan çektiği dumanı üflerken kaşlarını çatmıştı “Aklından geçeni söyle.” Dedi. Yuh be adam çüş yani. Ciddi ciddi söylüyorum kesin uzaylı. Hafıza da okuyabiliyor. Sıçtık. Boğazımı temizledim ve omuzlarımı dikleştirdim. “Senin ailen nerede?” Diye o ateş gibi olan soruyu ortaya atmış bulundum. Sorduğum soruyle yüzünde bir değişiklik olmasını bekledim ama olmadı. Mimik bile oynamadı. Biten sigarasını küllüğe atıp dilini usulca dudaklarında gezdirdi. “Öldüler yıllar önce.” Bunu beklemediğimden ağzım beş karış açık ona bakakaldım. Surat ifademi ne kadar düzeltmeye çalışsam da olmadı. Yutkunduğunda bütün geçmişini içine gömdüğünü hissettim. Oynayan adem elmasıyla gözlerim oraya takılmıştı ta ki “İkimizin de bazı yaraları ortak.” Diyene kadar. “Sende mi şehit çocuğusun?” Diye sordum kalçamı tezgaha yaslayarak. Alayla güldüğünde kaşlarım çatıldı “Benim…” sustu sanki o kelimeyi söylemek istemiyor gibiydi “O kişi işte; adi herifin tekiydi. Bayrağını, dinini bilmez etmez ne şehidi. Şeref yoksunu orospu çocuğuydu.” Kafam daha da karışmıştı dedikleriyle “Ortak yaramız şu.” Ayağa kalktı bir kaç adımda önümde durdu. Başımı kaldırmak zorunda kalmışım yine boyundan dolayı. “Eksiğiz ikimiz de. Senin baban benim ise direkt bir ailem yok. Abin ise ikimizin de yaralarının iyileştirmek isteyen bir yarabandı. Benim en zor anlarımda da Yusuf vardı en mutlu olduğum anlardada. Şimdi gelse dese ki; Ateşlere atlayacağım Arda, cehenneme gideceğim sende gelir misin?.” Bu sefer alayla değil gerçekten gülümsedi “Bir saniye bile düşünmem giderim peşinden. Ne sorgularım ne başka bir şey yaparım.” Bir an nefesimi tuttuğumu fark ettim. O lacivert gözleri kül olan sigarasının dumanından bile daha karışıktı.
“Yani.” Diye söze başladım “Sen sadece abim için mi bu kadar ileri gidiyorsun? Başka kimsen yok mu?” Bu sorumun altında yatan ‘Seni kimse sevmedi mi?’ Cümlesini fark ettiğini biliyordum. Dudakları acı bir kavis aldı “Sevgi herkesin taşıyabileceği bir duygu değip rapunzel. Kimileri için bir sığınak, kimileri içinse bir prangadır. Ben prangalarımla yaşamayı çoktan öğrendim.” Bu sert kişiliğinin altında yatan şeyler olduğunu biliyordum yani tahmin ediyordum zaten. Ama böylesine acı dolu gözlerle bakarken bana bütün düşüncelerimi alıp gidiyordu.
“Aşık olursun belki bir gün. Bir kız çıkar karşına çok sever seni.” Dedim hafif bir ses ile. Hatta o kadar hafifti ki sesim rüzgarın dalgaları altında akıp gitmişti bile. “Aşk tehlikeli bir duygudur.” Gözlerimi kısa bir an kaçırdığımda çenemden yavaşça tutup yeniden ona bakmamı sağladı. “Aşk, dipsiz bir bataklıktır. Sen batmamak için çırpındıkça daha da çeker seni içine. Bazıları içinde boğulur bazıları yaşama asıl orda başlar.” Eli hala çenemdeydi. Baskı uygulamıyordu çeklilenilirdim ama çekilmek istemedim. O yüzündeki geçmişi saklamak isteyen adamı izlemek istedim. “Bilmem.” Omzumu kaldırıp indirdim hafifçe “hiç aşık olmadım.” O sırada fırının bib sesi ile aramızdaki o hafif gergin hava dağıldı. Elini çektiğinde bende çekildim ve fırından keki alıp tezgaha koydum. O ise duvara yaslanmış beni izliyordu. Bezi aldım elime keki ters çevirmek için ama dokunduğum anda elimin yanması ile acılı bir ses çıkardım. Bez ince olduğundan direkt tenime geçmişti ısı. “Siktir ya.” O anda arda hızlıca elimi tuttu ve soğuk suyu açıp altına soktu parmağımı. Başta bir şey söyleyemedim hatta acının bile yok olduğunu sandım ona bakarken. “Arda abi?” Sorgular sesimi umursamadı bile. Suyu kapattığında baba baktı “Acıyor mu?” Diye sordu bu sefer. Cevap veremedim. İçeriden gelen bir tıkırtı sesi ile elimi elektirik çarpmış gibi elinden çekip “yok teşekkür ederim.” Diyerek hızlıca odama girdim. “Kendine gel Elfida.” Yüzüme bir kaç kez soğuk su çarpıp derin derin nefesler aldım. Hazırlanman lazımdı abim de kalkmıştı ama ben kendimde değildim. Sakince yatağın kenarına oturup bir süre nefeslendim. Sonra kalkıp açık mavi kot etek üzerine de sırt dekolteli bir mavi, askılı bir body giydim. Saçımdaki örgüleri açıp kabarmaması için hafif bir yağ sürdüm. Hava çok sıcaktı bu yüzden makyaj yapmamayı düşündüm. Ama sadece düşündüm. Tabiki yapacaktım. Kapatıcı, allık, bronzer, Highlighter sürdükten sonra maskara ve hafif bir ruj ile tamamladım. Küpelerimin hepsi zaten kulağımdaydı bu yüzden onla uğraşmamıştım. Şimdi kapıdan çıkacaktım ve onu görecektim. Kalbime hakim olmam lazımdı. On kilometre uzaktan bile kalbimin sesi duyulabilecek kadar hızlanıyordu bazen. Beyaz güneş gözlüklerimi de takıp çıktım. Abim de hazır bir şekilde kapının önündeydi. Üstüne üstlük keki bile kaba koymuş ve almıştı. Şaşkın şaşkın baka kaldım “Abi? İyi misin?” Normalde onu yataktan kaldırmak imkansız bir şeydi. Şimdi ise kalkmış ve en şık halinde hazırdı. Benim kaslı civcivim ayrı bi yakışıklı olmuştu. Yanına ilerleyip elimi alnına bastırdım “Ateşin de yok. Hay Allah.” Ters ters bana bakarak elimi itti. “Hazırız işte kızım daha be istiyorsun.” Aynaya dönüp saçına baktığında sırıttım. “Harbiden aşık oldun sen.” Dedim omzuna hafifçe vurarak. “Yusuf Alkan’ın büyük aşkı.” Diye bir alt yazı geçen Arda ile yüzümdeki gülümseme soldu yerini salak bir ifadeye bıraktı. “Sus abicim sus.” Abimle arda tokalaştıktan sonra evden çıktık. Keki abimden alıp öne geçtim arda ile yan yana olmamak adına. Hemen yan evin önünde durduğumuzda onlara döndüm “Kızın yanında salak salak davranmayın lütfen.” Arda bu dediğim göz devirdi abim ise sadece sırıttı. İçeriye girdik ve kapıyı çaldım. Bir kaç saniye sonra Duru yarım topladığı saçları, kot şortu ve beyaz crop’u ile karşımıza çıktı. “Hoşgeldiniz.” Dedi anında elimden keki alıp sarıldığında.
Kısa bir kahkaha attım “Hoşbulduk.” Beyaz topuklularımı kenara koyup içeri girdim. Topuklu önemli. Arkamda ikisi de içeri girdiğinde abimle duru arasında saçma bi gerginlik olduğu çok aşikardı.
Arda yavaşça yanıma geldiğinde onlardan biraz uzaklaştık “Yusuf’u böyle gördüm ya ölsem de gam yemem” göz devirdim ama gülmemek için de dilimi ısırdım “Arda abi ya.” Dedim en sonunda dayanamayıp gülerken. O sırada içeriden 40 küsür yaşlarında uzun sakallı bir adam çıktı. “Kızım?” Durunun babası olduğunu anlayarak gülümsedim. Duru ise anında bakışını babasına çevirdi “Baba. Tanıştırayım.” Beni gösterdi ilk “Elfida.” Sonra diğerlerine baktı “Abisi Yusuf ve arkadaşı arda.” Babası bir süre abimle beni dikkatli dikkatli süzdü. Sonra yüzünde hüzünlü bir ifade belirdi.
Abim iki adımda arkama geçmişti. “Siz Ahmet’in çocukları değil misiniz?” Babamı tanıması ile yüzümdeki gülümseme daha da büyüdü.
“Evet.” Abim bir adım öne attığında karşımızdaki adam beklemeden abime sıkıca sarıldı. “Nasıl da benziyorsun babana aynısısın.” Sırtına iki kez dostça vurdu ve geri çekildi. Arda ortama çatık kaşlarla bakıyor bense şaşkınca. “Arif amca.” Diye mırıldandı abim.
Pardon da arda ve ben neden dış kapının mandalı olduk şimdi? Abim gerçekten içten bir şekilde gülümsemişti adının arif olduğunu öğrendiğim adama bakarken. “Kusura bakma oğlum arayıp soramadım cenazeden sonra hiç.” Anlamsız düşüncelerim daha da çoğaldığında hafifçe öksürdüm dikkati çekmek adına. İstediğim de olmuştu herkes bana döndü “Şey ben anlamadım.” Bu sefer de içeriden kumral uzun saçlı bi teyze çıktı bu da annesi olmalıydı. “Bak hanım, Ahmet’in çocukları.” Kadının yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi anında. Beni kendine çekip sarıldığında ben öylece kalmıştım. “Elfida.” Şaşkın bir nida şeklinde dökülmüştü ismim dudaklarından. Teyze ben seni tanımıyorum. Geri çekildiğinde duru da annesinin yanına geçmişti ama belli ki onunda olanlardan haberi yoktu. En sonunda abim bunu fark ederek “Arif amca, babamın buradaki arkadaşıydı.” Diye yanıtladı. Sağol abi ama onu bende anladım. “Geçin oturun öyle konuşalım.” Arka bahçeye çıktığımızda ben bir sandalyeyi çekip oturdum. Tatlı bir mahçeydi. Kenarda bir salınca ortada ise oturma takımı. Üçlü koltuklara; ben, arda ve abim olacak şekilde dizildik. Arif amca ve adını bilmediğim karısı karşımıza duru ise tekli koltuğa oturdu. Önümüzde çay ve atıştırmalıklar vardı. “Yıllar önce babanla burada tanıştık. O zamanlar daha askeri lisedeydi, yakın dosttuk her yaz burada vakit geçirirdik. Fakat ben iş hayatına başladım ve bir süre sonra tayinim çıktı istambula babanla da görüşemedik. Abinin küçüklüğünü bilirim seni de bebekken bir kaç kez görmüştüm.” Bakışlarını ardaya çevirdi kısaca ama onu tanımadığı belliydi. Yeniden bana ve abime baktı “Sonra şehit haberini aldık Ahmet’in. Cenazeye geldim ama uzaktan izledim. Yüzüm yoktu yanınıza gelecek.” Dudaklarımı gergince ısırdım. Genzimi yakan bir ateş düştü içime. Babam hakkında her konuşulduğunda oluyordu bu. Arda’nın elini elimin üzerinde hissettiğimde gözlerimi ona çevirdim. “Buradayım.” Tek bir kelime tek bir nefes içimin rahatlamasına neden olmuştu. Saçma salak konuşma. Adamın teki o yabancı. Değildi ama kalbim öyle demiyordu. “Güzel konulardan konuşalım bence.” Diye araya giren duru ile herkesin bakışları ona döndü. Sonra Arif amca başını salladı ve çayından bir yudum aldı. Kısa bir sohbetin ardından eşiyle beraber bizi tek bırakmak için kalktılar. “Ya babamın kusuruna bakma Elfida.” Dedi mahçup bir sesle duru. Hemen gülümsedim ve uzanıp elini tuttum “sorun etmedim bile.” O da gülümseyerek başını salladı. Abim dakikalardır kıza hayran hayran bakıyordu. Ardanın onu dürtmesi ile kendine gelmişti. “Alışverişe mi gitsek ya. Merkeze.” Dedim aklıma ilk gelen fikirle. Arda oflayarak arkasına yaslandı abim sessiz kaldı ama duru heyecanla ayağa kalkıp “evet.” Dedi. “Beyler hadi kalkın.” İkisi de mal mal yüzümüze baktıklarında ayağımı sertçe yere vurdum “tekrarlatacak mısınız?” Kısaca birbirleri ile bakıştıktan sonra pes ederek ayaklandılar. Biz duru ile mutlu bir şekilde evden çıkıp arabaya ilerledik. Ahmet Alkan; kızın şuan çok mutlu. Umarım olduğun yerde sende mutlusundur…
