93. bölüm · Kafesteki Son Yaz

Paralel Evren 🥀

Astra Faye

Bölümler
1 Bir başlangıç lazım 2 Ufak detaylar 3 Gizli konuşmalar ve duyumlar 4 Vatan uğrunda düşenler. 5 Kafese bağlı ruh 6 Anlamsızlık hissinin harmanlandığı mutluluk 7 Belli anlar 8 Tehlike 9 Suçluluk 10 Güneş 11 Ani teklif 12 Karakol 13 Geçmişin gölgesinde nefes alamaya çalışan çiçek. 14 Karanlığın, aydığınlığa olan sevgisi. 15 Kanamaya yüz tutmuş manolya 16 İki yol, tek son 17 Sessiz haykırış 18 Yaradılışına inat 19 Nefesim 20 Aşk sarhoşu 21 Eğlensek mi? 22 Elfida; Anlamı fedakarlık olan, Elfida. 23 Yaralanan manolya 24 Tutunamazsak? 25 Tutulan sözler 26 Vazgeçişlere inat kalanlar 27 Gitmek mi? Kalmak mı? 28 Yeniden bağlanan düğümler 29 Vicdan 30 Arda’nın Günlüğü 31 Aşk; ne eksik ne fazla 32 Şımartılmamış aşkın en güzeli; Elfida 33 Geçmişin Acısı 34 Tozlu anıların arasından acı bir tutam. 35 Eskiden bir parça mutluluk 36 Denizler; fırtına öncesi sessizlik ve ya huzurdur 37 Baba… 38 Kaybedilenler ve kaybedilme ihtimali olanlar. 39 Kıskançlık 40 Geçmişten bi misafir 41 Büyük an; Ya yıkım ya ölüm 42 Bilmek ama susmak 43 Belkiler ve ya Keşkeler 44 Çaresiz bir veda mı? 45 Yalancı Kader 46 Boş bir mezar, bitmeyen hasret var 47 Araf 48 Anıtkabir 49 Değer mi? 50 Dönüş 51 Yaşanması istenilen zorluklar. 52 Kaderin ilk hamlesi 53 Gel desem de gelme 54 Tutku 55 Kaderin son satırı 56 Ölüm yakın mı? 57 Bilinmeyenler ve görünenler 58 Aşk İle Yap 59 Ya öl ya da kazan 60 Mektup 61 Yoğun aşk 62 Son veda mı? 63 Yak ve Yık 64 Sevmek; iyileştirmek. 65 Masal gibi bi gece 66 Muğla’ya veda 67 Tanışma 68 İyi ki biz 69 Cehenneme son bir adım 70 Esaretin Gölgesi 71 Elfida Alkan; Hiç olan 72 Geriye kalanların kaybı 73 Zeval 74 Yin ve Yang 75 Kaderden bahsetmediler 76 Yarım kalan her şey 77 Seçimler ve sonuçlar 78 Bırakılan yıkım 79 Yirmide bir enkaz 80 Bir şans daha 81 ÖZEL BÖLÜMM 82 Belki manolyalar yeniden açar? 83 Geçmişe yanmak 84 Zaman akıyor 85 Geçecek 86 Yeniden açan manolyalar 87 ✨Yusuf ve Duru 88 🌸 Elfida ve Arda 89 FİNAL 90 💞ÖZEL BÖLÜMMM 2 91 Özel Bölüm 3 92 Paralel Evren 🥀 93 ÖZEL BÖLÜÜÜM 4 🍼

O gün her şey ters gitseydi ve Elfida yaşama tamamen gözlerini yumsaydı ne olurdu?
💕💕💕💕
O gece, o cehennemin ortasında her şey saniyeler içinde kontrolden çıkmıştı. Alevler tahta kirişleri yutup tavanı çökertirken, yoğun duman koridorları tamamen doldurmuştu. Elfida, kaldığı o kilitli odanın zemininde, dumanların arasında bilincini yitirmiş halde öylece yatıyordu. Tenini kavuran sıcaklık ve ciğerlerini dolduran zehirli duman, yavaş yavaş son nefeslerini tüketiyordu.
Arda, binanın yıkılma tehlikesine aldırış etmeden içeri daldığında, nefesini tutarak koridorları geçti. Odaya ulaştığında gördüğü manzarayla kalbi duracak gibi oldu. Elfida hareketsizce yerde yatıyordu. Tek bir saniye bile kaybetmeden öne atıldı, kollarını genç kızın bedenine doladı ve sıkıca göğsüne bastırarak kucakladı. Yüzü duman karası içinde kalmıştı ama aklındaki tek şey onu o ölüm çukurundan çıkarmaktı.
Alevlerin arasından dışarı fırladığında, Yusuf çoktan kapının önünde, korkuyla bekliyordu. Arda’nın kucağında Elfida’yı gördüğü an gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu.
"Elfida!" diye bağırdı Yusuf, sesindeki o korkunç çaresizlikle iki adımda yanlarında bitti. Kardeşinin cansız gibi sarkan koluna dokundu, yüzü öylesine solmuştu ki nefes alıp almadığı bile anlaşılmıyordu.
Arda bütün gücüyle arabaya koşarken gözlerini Elfida’nın solgun yüzünden çekemiyordu. “Dayan güzelim ne olursun dayan.”
Elfida’nın bedenini dikkatli arka koltuğa yatırdıktan sonra Arda ön koltuğa otururken Yusuf arkaya yerleşti. Kardeşinin başını dizlerine yatırdı, yanmış saçlarını okşadı. Tıpkı küçükken olduğu gibi. Ama tek bir farkla Elfida’nın o güzel gözleri artık açılmıyordu.
Kapı kapandıktan sonra geçen her saniye ömrün bir yılını alıyordu sanki. Arda, duvarın dibine çökmüş, ellerini saçlarının arasına geçirmiş tek bir kelime bile edemiyordu. Yusuf ise kapının önünde bir o yana bir bu yana huzursuzca adımlıyordu.
Nihayet ameliyathanenin kırmızı ışığı söndü. Ağır kapı aralandı ve üzerindeki kanlı önlüğüyle, yorgun ve bitkin bakan doktor dışarı adım attı.
Hepsi birden ayağa fırladı. Doktor, yutkundu ve üzerindeki o görünmez ağırlıkla gözlerini kaçırarak konuştu: "Çok uğraştık... Duman zehirlenmesi çok ilerlemişti, bedeni çok hasar almıştı, kalbi bu kadarını kaldıramadı. Başınız sağ olsun, kaybettik."
O cümle, o beyaz koridorda yankılanan bir infaz emri gibiydi.
Arda, o haberi duyduğunda ayağa bile kalkamadı. Olduğu yere yığıldı sanki. Gözyaşı akmadı, hıçkırık kopmadı. Dünyası, o yandığı odada o kızla birlikte kül olup gitmişti.
Yusuf titreyen bacaklarıyla bir adım attı doktora. “Ne?” Diyebildi sadece. “Ne demek kaybettik?” Gözünden bir damla yaş aktı.
“Yusuf bey üzgünüm kardeşiniz öldü.”
Başını inkar ederek iki yana salladı. “Ölmedi benim kardeşim. Ölemez o.” Gözyaşları ardı arkası kesilmeden akarken bedeninde daha fazla güç kalmadı. Dizlerinin üzerine yere yığıldığında hastanede bir feryat koptu “Elfida!”
Arda ise sanki bu gerçek değilmiş gibi sadece önüne bakıyordu. İdrak etmekte zorlanıyordu.
O hastane koridoru, o saniyeden sonra dünyadaki en sessiz, en acımasız mezarlığa dönüşmüştü. Yusuf’un boğazından kopan o feryat, duvarlarda yankılanıp tekrar üzerlerine çökerken, Arda hâlâ olduğu yerde, duvara sırtını vermiş oturuyordu. Gözlerini karşıdaki beyaz duvara dikmişti; ne bir nefes alıyor gibiydi ne de yaşıyor gibi. İçindeki her şey o ameliyathane kapısının arkasında kalmıştı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, hastanenin o antiseptik kokulu koridorundan morga doğru yapılan o yürüyüş, hayatın onlara kestiği en ağır faturaydı. Arda, Elfida’nın cansız bedeninin olduğu odadan içeri adım attığında ayağı sanki tonlarca ağırlık taşıyormuş gibi zorla hareket ediyordu.
Örtünün altındaki o minik beden, o inatçı, hırçın kız değildi sanki. Arda yavaşça yaklaştı, titreyen elleriyle soğuk parmaklarına dokundu.
"Rapunzel..." diye fısıldadı sesi, boğazına takılan dikenlerle. "Kalk hadi... Bak, kurtardım seni o cehennemden. Söz vermiştik hani?” Ama hiçbir cevap gelmedi. “Rapunzel, gözünü açsana. Mavilerini görmek istiyorum.” Titreyen elleriyle yüzüne dokundu. “Uyan hadi eve gidelim.”
Arda’nın sesi koridorun sert ve soğuk duvarlarında yankılanıp yine kendi ellerine geri dönüyordu. Morgun o donuk, steril beyazlığı içinde zaman kavramı tamamen yitip gitmişti. Zihni, bu gerçeği içeri almayı kesinlikle reddediyordu; çünkü eğer onun öldüğünü kabul ederse, kendi göğsündeki kalbin de durması gerekiyordu.
"Beni duyuyorsun, biliyorum," dedi Arda, dudaklarında hafif, acı dolu ama inatçı bir tebessümle. Uyanacakmış gibi bekliyordu. "Böyle şaka yapmazdın sen Rapunzel. Bak, cehennemden çıkardım seni, sözümü tuttum. Şimdi sıra sende, gözlerini aç ve sözünü tut."
Yanındaki sedyenin kenarına çöktü, buz tutmuş parmaklarını kendi avuç arasına alıp ısıtmaya çalıştı. Ama o tenin soğukluğu, içindeki bütün sıcaklığı da beraberinde çekip alıyordu. "Çok soğuk burası," diye mırıldandı, sesi çocuksu bir yakarışa dönüşmüştü. "Sen sevmezsin soğuk yerleri. Kalk da gidelim buralardan. Muğla'ya gideriz, her şeyin başladığı yere. Hani o hayalini kurduğumuz ev var ya, oraya gideriz. Sen sadece uyan."
Ama uyanmadı Elfida. “Hasta olacaksın. Nolur kalk artık. Üşüteceksin. Rapunzel abin kapıda bekliyor bak hadi.”
Dışarıda Yusuf’un hıçkırıkları, hastanenin başka bir köşesinden gelen acı siren seslerine karışırken, Arda dünyayla olan tüm bağını koparmıştı. Morg kapısının aralığından onu almaya gelen görevliye, kan çanağına dönmüş o lacivert gözleriyle öyle bir baktı ki, adam tek adım bile atamadı ileriye.
"Dokunmayın," dedi Arda, sesindeki o tehlikeli ve kırılgan tınıyla. Gövdesiyle sedyenin üzerindeki siper eder gibi kapandı. "Uyuyor sadece. Yorgun... Dünden beri o ev sonra hastane derken canı çıkmıştı, biliyorsunuz. Bırakın dinlensin birazdan uyanacak."
İçindeki devasa fırtına, dışarıya karşı tamamen suskun bir kabullenişsizliğe bürünmüştü. O, Elfida’nın ölümünü aklına sığdıramıyordu; çünkü o kız, ölümün bile yakışmadığı kadar canlı, o odadaki alevlerden bile daha hırçın ve hayata sıkı sıkıya bağlıydı. Parmak uçlarını genç kızın şakağına, o kara lekenin yanındaki yumuşak saçlarına bastırdı.
"Hadi sevgilim..." diye fısıldadı son kez, dudakları buz tutmuş tenine değerken. "Çok bekletme beni."
Arda, Elfida’nın elini bir saniye bile bırakmadan, sanki birazdan gözlerini açıp ona kızacakmış gibi bekliyordu. Fakat o sessizlik uzadıkça uzadı; ne bir nefes sesi geldi ne de parmaklarında o bildik sıcaklık hissi oluştu.
Yusuf, morga açılan o ağır demir kapının eşiğinde durdu. Gözleri kıpkırmızıydı, yüzü kireç gibi solmuştu. İçeriye doğru bir adım attı ama gördüğü manzarayla bacaklarındaki son derman da çekildi. Arda’nın Elfida’nın başına kapanmış, onu uyandırmaya çalışan o kırılmış halini görmek, bıçağı doğrudan kalbine saplamak gibiydi.
"Arda..." dedi Yusuf, sesi çatallı ve nefessiz çıkıyordu. Boğazındaki o düğüm, kelimelerin dışarı çıkmasına izin vermiyordu. "Arda, bırak... Yalvarırım bırak."
Arda başını yavaşça kaldırıp Yusuf’a baktı. Lacivert gözlerinde ne bir yaş vardı ne de bir duygu; sadece kör bir inat ve büyük bir öfke hakimdi. "Görmüyor musun Yusuf?" dedi, fısıltı gibi çıkan ama koridorda yankılanan bir sesle. "Uyuyor. Yorgun sadece. Birazdan kalkacak, 'Hadi eve gidelim' diyecek."
"Arda, o öldü!" Yusuf’un feryadı morgun soğuk duvarlarında yankılandı, bu acı gerçeği ikisinin de yüzüne bir tokat gibi çarptı. "Kardeşim öldü! Bitti, anlamıyor musun? Onu kaybettik!"
"Yalan!" Arda ayağa fırladı, Yusuf’un üzerine yürürken sesi kükrer gibi çıkmıştı. "Kim diyor öldüğünü? Bak, burada! Yanımda! O gitmez, bana sözü var!" Ama o öfke dalgası sadece bir saniye sürdü; dizlerinin bağının çözülmesiyle birlikte Arda, hastanenin o buz gibi zeminine yığıldı.
Ellerini yüzüne kapatıp ilk defa, o an, o gerçeğin ağırlığı omuzlarına bindiğinde hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bu öyle bir ağlayıştı ki, içindeki bütün nefesi, bütün hayatı söküp alan bir çığlıktı. Elfida’sız bir dünya, onun için nefes almanın bile ihanet olduğu koskocaman bir karanlıktı.
O gece hastaneden çıktıklarında, ne bir kelime konuşuldu ne de bir adım ses duyuldu. Herkes kendi ölümünü sırtlanmış gibiydi.
🥀
Musalla taşındaki o ağır sessizlik, yerini mezarlığın rüzgârla savrulan toprak kokusuna bırakmıştı. Kalabalık yavaş yavaş dağılmış, o koca yas evinden geriye kalan acı, mezarlıkta yankılanan adımlarla birlikte silinip gitmişti. Herkes gitmişti. Kardeşinin, sevdiği kadının ve o yarım kalan hayatın başından ayrılmayan iki adamdan başka kimse kalmamıştı o toprağın üstünde.
Yusuf, Elfida’nın taze toprağına doğru çökmüş, alnını tahta parçasına yaslamıştı. Gözlerini sıkıca kapatmıştı; sanki gözlerini açarsa bu kâbusun gerçeğe dönüşeceğini, her nefesinin biraz daha canını yakacağını biliyordu. Bedenindeki bütün derman çekilmiş, zaman akmayı kesmişti.Mezarın diğer tarafında, Arda yatıyordu.
Toprağın üzerine öylece uzanmış, yüzünü Elfida’nın yattığı yöne çevirmişti. Gözleri açıktı ama bakışları bomboştu; gökyüzündeki gri bulutlara takılıp kalmıştı. Ne bir ses çıkarıyor ne de hareket ediyordu. Sanki o da o toprağın altına gömülmüş, geriye sadece nefes almayı unutan bir beden bırakmıştı. Saatler saatleri kovaladı. Güneş gökyüzünde yavaşça yer değiştirip batmaya yüz tuttuğunda, mezarlığın üzerine sonbaharın o keskin, dondurucu ayazı çöktü.
Yusuf, titreyen ellerini topraktan çekip yavaşça doğruldu. Kemikleri sızlıyor, kalbindeki o demirden yumru her nefeste biraz daha batıyordu. Başını çevirdiğinde, Arda’nın hâlâ aynı pozisyonda, hiç kıpırdamadan yattığını gördü.
"Arda..." dedi Yusuf, sesi rüzgârda eriyip gidecek kadar zayıftı. Hissedemediği ayakları üzerinde doğrulup kardeşinin mezarının etrafından dolandı ve Arda’nın yanına çömeldi. "Kalk, kardeşim... Hava karardı, üşüyeceksin."
Cevap gelmedi.
Yusuf, titreyen eliyle Arda’nın omuzuna dokundu. Parmaklarının ucuna değen o buz gibi soğukluk, Yusuf’un içindeki son umut kıvılcımını da kül etti. Arda’nın gözleri hâlâ o açık ve mat haliyle gökyüzüne bakıyordu; lacivertlerinde ne bir öfke kalmıştı ne de acı. Sadece kalbinin o ağır yükü taşıyamayıp sessizce teslim olduğu o anın donukluğu vardı.
Yusuf’un nefesi boğazına tıkandı. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarında donarken, mezarlığın o ıssız sessizliğinde hıçkıra hıçkıra, bir kez daha yıkıldı.
O akşam, o mezarlıkta iki can gitmişti ama toprağın altına giren üç kişi olmuştu.
🥀
Zaman, geride kalanlar için durmuş, akan saniyeler sadece acıyı derinleştiren birer işkenceye dönüşmüştü.
Aradan iki ay geçmişti. O koca mezarlıkta toprağa verilen sadece iki sevdikleri insan değil, o evdeki her türlü nefes, her türlü neşeydi. Yusuf, o günden sonra odasından neredeyse hiç çıkmamıştı. Gizliden gizliye ilerleyen kalp rahatsızlığı, kardeşinin ve en yakın dostunun yokluğunun yarattığı o devasa boşlukla birleştiğinde göğsündeki yükü taşınamaz hale getirmişti.
Bir sabah, evin içindeki o ağır sessizliği bozan adımlar Duru’ya aitti. Günlerdir odasından çıkmayan Yusuf’a kahvaltı götürmek için kapıyı araladığında, odadaki dondurucu ve kasvetli havayla karşılaştı. Yusuf, yatağında sırt üstü uzanıyordu.
Gözleri açık, bakışları komodinin üzerinde duran Elfida ile Arda’nın o neşeli günlerinde çekilmiş son fotoğrafına sabitlenmişti. Parmağı hâlâ o fotoğrafın kenarını sıkıca kavrıyordu. Kalbi, bu kadar büyük bir yasın yüküne ve kardeşsiz, dostsuz bir dünyaya daha fazla dayanamayarak sabaha karşı durmuştu; Yusuf, Elfida ve Arda’nın yokluğuna yüreği dayanmayarak geçirmişti o son kalp krizini.
Odada ne bir çığlık yükseldi ne de uzun gözyaşları döküldü; her şey çoktan bitmiş, acı sessizce sahibini bulmuştu.
Aynı günlerde, hastanenin beyaz ve steril odalarından birinde zaman Beren için tamamen anlamını yitirmişti. Hafızası o yangın gecesinde kalmış, zihni bu acı gerçeği sonsuza kadar mühürlemişti. Durumu günden güne daha da kötüleşiyor; ne oğlunu ne kızını hatırlıyor, boş ve anlamsız bakışlarla camdan dışarıyı izliyordu. Ne bir geçmişi kalmıştı ne de yarını; dünyadan habersiz, tamamen karanlık bir yalnızlığın içine gömülmüşleşti.
O günden sonra manolyalar bir daha hiç açmadı güneş hiçbir zaman doğmadı bir kadının gidişi ardında iki canı yok etti evren tamamen karanlığa gömüldü ve bir Rapunzelle boksörün hikayesi de bu şekilde son buldu.