59. bölüm · Kafesteki Son Yaz
Aşk İle Yap
1 hafta sonra;
Elindeki çikolataya bakmaya devam etti Duru. Sessizdi saatlerdir, hatta günlerdir çok sessizdi. Eski neşesinden tamamen uzaktı. Yemek yiyemiyor, uyuyamıyordu. Gözlerini kapattığı an da kan ve vahşet görüyordu.
Gözlerinin önünde bir kadın ölmüştü, öldürülmüştü. Kafasına silah dayanmıştı. Sevdiği adamın canına kumar oynanmıştı adeta ama kimse onun kadar garipsememişti olanları.
Babası iş için İstanbul’a gitmişti iki haftalığına annesi de Muğla’da sıkıldığını söyleyip babasının yanında gitmişti. O yüzden bir haftadır Elfida ve Yusuf’un evinde kalıyordu.
Arda da buradaydı fakat onun yüzüne bakamıyordu, göz göze geldiklerinde laciverlerinde sadece kan ve ölüm görüyordu Duru.
Delirmek üzereydi. Soluklandığı tek yer sevgilisinin koynuydu. Başını Yusuf’un boynuna gömüyor ve saatlerce yatıyordu.
Yusuf elinden geldiğince neşelendirmeye çalışıyordu. Canı yanıyordu sevdiği kadını böyle gördükçe. Kendini suçluyordu her bir saniye.
Gözlerinden öpüyordu Duru’yu. Belki böyle geçer gördükleri diye düşünüyordu fakat işe yaramıyordu. Sinirliydi fakat bu siniri sadece kendisineydi. Ne kardeşini koruyabilmişti ne de sevgilisini.
“Bebeğim…” diye mırıldandı Yusuf yanında oturan Duru’ya. “Yer misin lütfen çikolatanı.”
Yine sessiz kaldı Duru. Tepki vermedi, mimik yapmadı. Yaşayan bir ölüye dönmüştü sanki.
“Hayatım.” Dedi çaresizce Yusuf. Çenesini tuttu Duru’nun kendisine çevirdi. Zümrüt yeşili gözlerine iç çekerek baktı. “Yapma ama böyle. Korkuyorum gerçekten.”
Elfida’yla aynı renk olan gözlerle karşılaşınca bocaladı bir an Duru. O kadar berrak ve temizdiki bu maviler içinden kendi yansımasını görüyordu sanki. “Yemek istemiyorum.” Dedi sadece Duru.
Başkası olsa belki bıkardı bundan ama Yufus bıkmamıştı. “Nolur? Benim için yesen? En sevdiğin çikolata hem.” Masum masum göz kırpıştırdı Duru. “Lütfen.”
Daha fazla dayanamadı karşısındaki adamın bu yalvarışlarına. Elindeki çikolata pakedini açıp masaya bıraktı ve bi ısırık aldı. “Sende yer misin?” Dedi Yusuf’a uzatırken.
“Yok benim tatlım karşımda zaten.” Eskiden olsa şımarırdı Duru bu cümleye. Kocaman bir gülüsümseme sunardı.
Fakat şimdi sadece masum bir tebessüm bırakmıştı. Bu ise Yusuf’un kalbini parçalamıştı.
Anlatmıştı Yusuf her şeyi en basit hali ile. Ama yine de aklına yatmıyordu Duru’nun.
Elfida gülmüyor, neşe saçmıyor, eskisi gibi şaka yapmıyordu. Fakat elinden geldiğince gülümsüyordu. İçindeki yangını belli etmemeye çalışıyordu. Ama bilmiyordu ki Duru onun kalbinin feryadını anlıyordu.
“Yusuf.” Dedi biten çikolatasının son lokmasını çiğnerken.
“Ölsün sana Yusuf. Söyle yavrum.” Saçlarına bir öpücük kondurdu sevdiği kadının.
“Geçer mi bugünler?” Duru’nun kafasının içindeki görüntüler geçmeyecekti biliyordu bunu ama yine de bir cevap almak istemişti.
Duru’nun yüzüne gelen kumral saçlarını geriye itti Yusuf. Onun aksine en içten gülümsemesi ile baktı hayan olduğu çehreye. “Tabi geçer. Her şey geçer merak etme. Ben yanındayım bir an olsun ayrılmayacağım.”
Bu sefer buruk değil, gerçek ve içten bir şekilde gülümsemişti Duru. “Teşekkür ederim.”
Anında kızaran yanaklara dayanamayarak kocaman iki tane öpücük bırakmıştı Yusuf. Bir tane saçlarına bir tane de boynuna. “Her zaman güzelim.”
🌸
Antonio içkisinden bir yudum daha alıp masasının üzerine bıraktı. Arkasındaki büyük cama dönerek ayaklarının altında kalan İtalya’ya bakmaya başladı.
Bir hafta geçmişti kardeşinin ölümünden. Yıllarca ondan uzakta kalmıştı fakat bir yerlerde nefes aldığını biliyordu. İzliyordu, adamlarından her daim haber alıyordu.
Frencesca’nın ayağına ne zaman bir taş takılsa ilk Antonio kaldırmıştı fakat kardeşi bunu hiç bir zaman bilmemişti.
Artık nefes almıyordu, kendisine benzeyen siyah gözleri ışıldamıyordu. O an içinden geçidi Antonio; keşke yaşasaydı da Arda’yla olsaydı. Yine onu sevseydi ama yaşasaydı.
Fakat artık elinden hiçbir şey gelmiyordu. Bütün İtalya’ya hükmeden Antonio kardeşi için kılını kıpırdatamıyordu. Ne parası, ne gücü ne de itibarı buna yetmiyordu.
Her an yanında olan kadim dostu elini yavaşça omuna koyup sıktı. “Toparla kendini Valentini. Sen çökemezsin.” Dedi İtalyanca.
Luca’ya bakmadı bile. Aynı cümleleri defalarca duymuştu artık takati kalmamıştı. Fazla yanıyordu canı. Hiç acımadığı kadar acıyordu. Özlem nedir bilmezdi annesi öldüğünde onu bile özlememişti ama şuan göğüsü sızlıyordu.
Belki de tanrı ona yaptıklarının aldığı ahların cezasını çektiriyordu.
Peki ama neden kardeşi üzerinden?
Çünkü başkalarının kardeşinin çok canını yaktın Antonio.
Diye bir ses yükseldi zihninden.
Ama masumdu Frencesca.
Onlar da masumdu.
Başını iki yana salladı. Dayanamıyordu, her gece rüyasında kardeşini görüyordu. Ay gibi beyaz teni parlamıyordu artık. Bir lütuf değildi bu zulümdü.
Elini uzatıyordu Frencesca ona. Abi bu sefer bırakma diyordu. Ama Antonio bir adım dahi atamıyordu kardeşine. Abi ölmek istemiyorum. Diye sızlıyordu kardeşi. Tek kelime edemiyordu.
“Bu dünyası başlarına yıkacağım Luca.” Diye soludu sinirle Antonio. Üzüntüsünü bastıracak tek şey öfkesine sığınmaktı. Yandığı kadar yakacak, acımayacaktı.
“İntikam alacağız dostum merak etme.” Dedi Luca iki kez arkadaşının omzuna vurarak.
O an bir yemin etti Antonio içinden; Sonu ölüm dahi olsa kardeşinin intikamını alacaktı.
Fakat anlamadığı şey buydu. Mesele intikam değildi. Ortada suçlu yoktu. Frencesca sevdası için bile bile ölüme atlamıştı.
“Bir maç düzenleyeceğiz Luca.” Dedi karşısındaki sokaklara bakarak. “Kazanan yaşar, kaybeden ölür. Ve Arda’yı herkesin gözü önünce öldüreceğim.”
Oysa düşünemedi. Kardeşi, ölmesin diye canını verdiği adamı parçalarken asıl Frencesca’ya ihanet ettiğini.
🌸
Önümdeki denize gülümseyerek baktım. “Sence balıklar hallerinden mutlu mudur?” Diye sordum yanımda kumlara uzanmış yatan Arda’ya.
Yavaşça doğrulup bacaklarını kendine çekti. Kollarını da dizlerine yaslayarak oturdu. “Bi zahmet mutlu olsunlar. Tek yaptıkları şey yüzmek.” Dedi umursamaz bir tonda.
Göz devirmeden edemedim bu cevaba. Aklıma çok klişe bir soru geldi ama kendimi tutamadım. “Ben balık olsam, sende martı olsan. Beni yer miydin? Ama çok açsın.”
Kaşları çatıldığında ifadesinden aklında geçen şeyleri çok net anlamıştım. Bunlar ne sik gibi sorular böyle? Ama bunu dile getirmedi. Çünkü Arda bir tek benim saçma sorularıma uzun uzun cevap verirdi.
“Yemezdim rapunzel. Açlıktan ölmek umrumda bile değil. Ama başka martılara da yedirmezdim.” Dedi eğilip saçlarıma bir öpücük kondururken.
İstemsizce dudaklarım kıvrıldı. Başımı omzuna yaslayıp içli bir nefes verdim. “Az kaldı yazın bitmesine.” Diye mırıldandım.
Ama bu cümle gereğinden fazla canımı yakmıştı. Diğer yazlar gibi geçmemişti bu sene. Çok şey görmüştüm, çok kan akmıştı, çok canım yanmıştı ama en önemlisi kocaman bir aşk kazanmıştım bu savaştan.
“Ankara’ya döndüğümüz de. Ben üniversiteye başladığımda. Yanımda olacaksın değil mi?” Başımı kaldırıp laciverlerine baktım.
Hiç düşünmeden cevapladı sorumu “Her an, her saniye, her gün.”
Bir kez daha kokusuna sığınmak istedim. Bu lacivert gözlerin de yatmak, gamzesini saatlerce izlemek istedim.
“Bakma öyle rapunzel.” Dedi gözlerini kaçırarak. Ama ben ona bakmaya devam ettim.
Dudak büzdüm. “Nasıl bakıyormuşum ki?”
“Hayran hayran, sanki dünyanın en güzel manzarasını izler gibi.”
Yüzüne yaklaştım. Dudaklarına narin bir buse kondurdum. “Çünkü…” bir tane daha öptüm “çok aşığım.”
Yüzünde kocaman içten bir gülümseme oluştuğunda kalbim fazlasıyla hızlandı. Bir an da ayağa kalkıp elimi tuttu ve beni de kaldırdı. “Nereye?” Dedim gülerek peşinden ilerlerken.
“Yürü sadece.”
Arda birkaç adım daha attı. Kumlu yolda çıkardığı tok ses, dalgaların kıyıya her vuruşunda biraz daha silindi. Sonra aniden durdu. Omuzları hafifçe çöktü, sanki taşıdığı ağır bir yükü nihayet yere bırakmaya karar vermiş gibi derin bir soluk saldı.
Ben de onunla birlikte durunca, merakla ve içimi kaplayan o sebepsiz titremeyle yüzüne baktım. Akşamüstünün alacasında rüzgâr asi bir hamleyle sarı saçlarımı savuruyor, ufukta erimekte olan güneşin kan kırmızı ışıkları doğrudan onun yüzüne vuruyordu.
Çehresindeki her bir hat, o kızıl ışıltının içinde keskin bir tablo gibi belirginleşmişti. O an, evrenin devasa çarkı durmuştu; dünyanın bütün sesleri, şehrin gürültüsü, dalgaların sahille kavgası ve gökteki martıların çığlığı birer birer geri çekildi.
Geride sadece kulaklarımda uğuldayan tek bir ses kalmıştı: Kalbimin göğüs kafesimi döven o deli ritmi.
Arda derin, göğsünü kabartan bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan havayı tuttu, sonra yavaşça bıraktı.
Lacivert gözleri, o sonsuz denizleri andıran tonuyla uzun uzun yüzümde dolaştı. Sanki gözlerindeki her ayrıntıyı hafızasına kazımak istiyormuş gibi. Sanki beni bu dünyadan giderken son kez ezberliyormuş gibi…
Parmakları titreyerek cebine uzandı. İlk başta ne yaptığını idrak edemedim. Zaman, saniyelerin bile akmayı unuttuğu bir boyuta evrilmişti. Ve sonra, parmaklarının arasında küçük, siyah kadife bir kutu belirdi.
Kalbim…
O an gerçekten durdu.
Göğsümün orta yerinde sökülüp alınmış gibi boşlukta kaldı.
“Arda…” Sesim, o uçsuz bucaksız kumsalda eriyip giden fısıltının bile altında kalmıştı; rüzgâr onu hemen yuttu.
Kutuyu avucunun içinde birkaç saniye, sanki ağırlığını tartıyormuş gibi hafifçe çevirdi. Dudaklarının kenarında, içimi sızlatan ama o ana kadar gördüğüm en gerçek, en maskesiz gülümseme belirdi.
“Hayatım boyunca hiçbir şeyi planlayamadım,” dedi sesi pürüzlü ve yavaştı. Gözlerini benden bir saniye bile ayırmıyordu; sanki başka bir yere bakarsa bu rüyanın bozulacağından korkuyordu. “Çocukluğumu seçemedim… ailemi seçemedim… yaşayacaklarımı, payıma düşen o karanlık yolları seçemedim.”
Boğazım düğümlendi; yutkunamadım. “Ama seni seçtim.” Sesi rüzgârda dalgalandı ama kelimeler doğrudan kalbimin başköşesine saplandı. “Nefes almayı seçer gibi seçtim.”
Bir adım daha atarak aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırladı. Uçurumun kenarındaydık ama düşmekten korkmuyordum. “Sen bana yuva olmayı öğrettin, sevgilim” gözlerini, gözlerimden asla çekmedi.
“Sarılmanın ne demek olduğunu… akşama eve dönerken biri tarafından beklenmenin nasıl bir his olduğunu… sevilmenin, bu kirli dünyada ne kadar büyük bir mucize olduğunu sen öğrettin bana.”
Gözleri dolmuştu. Lacivert okyanuslar şimdi nemli birer buğuyla kaplanmıştı. Ama bu kez o gözyaşlarını saklamıyordu; ne gururu kalmıştı ne de arkasında saklandığı o kalın duvarları.
“Benim geçmişim karanlık olabilir,” dedi, sesi hafifçe çatlayarak. “Elim yaralı olabilir… Ruhumun köşelerinde hâlâ iyileşmemiş kabuklar duruyor olabilir. Kalbim bin parçaya bölünmüş olabilir…”
Elini yavaşça, kendi sol göğsünün üzerine, kalbinin attığı yere koydu. “…ama içinde sana ait olan o yer, hayatım boyunca hiç kimsenin dokunmadığı, dokunamadığı tek yer.”
Yavaşça eğildi ve kutuyu açtı. İçindeki ince, zarif yüzük, batan güneşin son ışığında usulca, bir yıldız gibi parladı.
Nefesim tamamen kesildi. Göz pınarlarımda biriken o ağır, ılık damlalar, dizlerinin üzerine ağır ağır çöktüğü o saniyede yanaklarımdan aşağı süzülmeye başladı.
“Rapunzel…” Sesi şimdi benden de çok titriyordu; bir çocuğunki kadar saf, bir adamınki kadar kararlıydı. “Ben sana kusursuz bir hayat vadedemem.” Yüzünde acı ama bir o kadar da umut dolu o tebessüm yeniden belirdi. “Bazen başımız derde girecek. Bazen hayat bizi köşeye sıkıştıracak. Bazen canın yanacak, bazen benim canım yanacak. Bazen sen beni iyileştireceksin… bazen de ben senin yaralarına üfleyeceğim.”
Derin bir solukla yutkundu. “Ama sana tek bir söz verebilirim,.” Bir an duraksadı. Heyecandan kelimeler ağzından zor çıktı. “Bu dünyada göğsümde attığı sürece, aldığım son nefese kadar… Her sabah gözlerimi senin yanında, senin kokunla açmak isteyeceğim. Her akşam, dünyanın neresinde olursak olalım, seninle aynı eve gelmek isteyeceğim.”
Mutluluktan kalbim patlasa şuan patlayabilirdi.
“Ve bir gün… aynaya baktığında o güzel saçlarına aklar düştüğünde bile…” Gözlerinin içi parladı, gülümsemesi derinleşti. “…sana hâlâ aynı sevgide, ilk günkü gibi ‘Rapunzelim’ diye sesleneceğim.”
Sonsuz bir sessizlik çöktü aramıza. Sadece dalgaların sesi, bir de ikimizin birbirine karışan nefesleri kaldı.
Arda, elindeki o küçük siyah kutuyu biraz daha yukarı kaldırdı. Gözlerini gözlerimin ta dernine, ruhumun en saklı köşesine sabitledi.
“Elfida Alkan. Benimle evlenir misin?”
Küçükken annem hep; “Hayat size ne getiresiye getirsin nasibiniz olanı sunar. Karanlığın içinde bile bir aydınlık vardır kızım. O aydınlığı gördüğünde sakın bırakma. Sıkı sıkı tutun işte o zaman gerçekten mutlu olacaksın.”
Şuan o karanlığın içindeki beyaz nokta tam önümde duruyordu. Dizlerinin üzerine çökmüş bana evlenme teklifi ediyordu. İlk defa kelimeleri bu denli unuttum. İçimdeki hisler patladıkça dağıldı, dağıldıkça çoğaldı.
Gözlerimi bir saniye olsun kapatmaya korktum. Rüya olmasından korktum. Çünkü fazla kusursuzdu.
Lacivertleri hevesle bakıyordu, bir cevap bekliyordu. Rüzgar usulca siyah saçlarını geriye atıyor parlak beyaz tenini bana bahşediyordu.
Gözyaşlarım yanaklarından yere düşemeye devam etti. “Bana kusursuz bir hayat vadetmene gerek yok Arda. Birlikte kusurlarımızı severiz. Onlarla yaşarız.”
Gülümsemem büyüdükçe büyüdü. “Bu hayatta da eğer başka bir hayat varsa orada da evet. Bin kez evet sonsuz tane evet.” Olduğum yerde zıpladım “Seninle evlenirim Arda Güngör.”
Heyecandan titreyen parmaklarıyla yüzüğü kuyusundan çıkartıp sağ elimdeki yüzük parmağıma taktı. Ayağa kalktığında beni tek hamle de belimden çekip dudaklarını dudaklarıma kapattı.
Kollarımı boynuna sarıp parmak ucunda yükseldim.
O hapsolduğum kulede bir ömür geçireceksem şayet yanımda sadece onun olmasını dilerdim
Çünkü o kule artık bana yalnızlığı hatırlatmıyordu. Arda’nın olduğu her yer, dünyanın en güvenli yeri oluyordu. Belki dışarıda savaşlar çıkacaktı.
Belki yine canımız yanacaktı. Belki kader bizi defalarca sınayacaktı. Ama onun eli elimin içindeyken hiçbir fırtına gözümü korkutmuyordu.
İnsan bazen özgürlüğü uçsuz bucaksız yollarda değil…
Sevdiği adamın gözlerinde buluyormuş.
Ve ben…
Ömrümün geri kalanını aynı gökyüzünün altında değil, aynı kalbin içinde geçirmek istiyordum.
O an kulaklarımı dolduran şarkı ile dudaklarım dudaklarından ayrıldı. Başımız da patlayan konfeti ile mutlu bi çığlık attım.
Kenan Doğulu - Aşk ile yap çalıyordu.
Gözyaşlarım arttığında bir an ne yapacağımı bilemedim. Abim ve Duru ellerinde boş konfetiler ile bize bakıyordu.
Abim ilk defa bana böyle bakıyordu. Sanki yıllardır omuzlarında taşıdığı küçücük kız çocuğunu, usulca ellerinin arasından hayata bırakıyordu.
Gözleri doluydu. Ama gülümsüyordu. O gülümsemenin içinde hem gurur vardı…
Hem özlem…
Hem de sessiz bir veda.
Duru dayanamadı. Koşarak yanıma geldi, beni öyle bir sardı ki kahkaham gözyaşlarıma karıştı. “Allah’ım!” diye bağırdı. “Nişanlandınız resmen!”
Duru’nun da içindeki yangının farkındaydım fakat şuan bunu bir kenara bırakmış gibiydi.
“Duru…” dedim gülerek.
“Sus! Şu an konuşma hakkın yok.” Sonra Arda’ya döndü. “Eğer arkadaşımı ağlatırsan…” Parmağını tehdit eder gibi kaldırdı. “ilk seni ben döverim.”
Arda istemsizce güldü. Ama gözleri yine benden ayrılmadı “Notumu aldım.”
“İyi.” Duru bu kez burnunu çekip bana baktı. “Çok güzelsin ya…” Tekrar sarıldı. “Çok mutlusun.”
Başımı omzuna koyup gözlerimi kapattım. “Çok…”
O sırada yavaş adımlarla abim yanımıza geldi. Elinde hâlâ konfeti tüpünün boş kutusu vardı. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sadece bana baktı. Ben de ona. Sonra usulca kollarını açtı.
Hiç düşünmeden boynuna sarıldım. Çocukluğumdan beri ne zaman canım yansa sığındığım yer yine aynıydı.
Omzu.
Saçlarımı okşadı.
“Mutlu musun?” Sesindeki titrek tonu ilk kez duyuyordum.
Başımı hızla salladım. “Çok mutluyum abi…”
Derin bir nefes verdi. “Tamam…”
Sanki kendini buna ikna etmeye çalışıyordu. “Benim için başka hiçbir şey önemli değil.”
Biraz geri çekildi. İki eliyle yüzümü tuttu.Uzun uzun baktı. “Babam görse…” Sesi yarım kaldı. Gözlerini kapattı. “seninle gurur duyardı. Çok da mutlu olurdu”
O cümleyi duyduğum an gözyaşlarım yeniden aktı. Boğazım düğümlendi. “Keşke burada olsaydı…” diye fısıldadım.
Abim gülümsedi. “Bence burada.” Elini kalbimin üzerine koydu. “Bazı insanlar gitmez. Yalnızca görünmez olurlar.”
Rüzgâr tam o anda biraz daha sert esti. Denizin tuz kokusu etrafımızı sardı. Gökyüzü mora dönmeye başlamıştı.
Arda sessizce yanıma yaklaştı. Parmaklarını benimkilerin arasına geçirdi. Abim, elimizin birleştiği yere baktı.
Sonra Arda’nın gözlerinin içine. Uzun birkaç saniye hiçbirimiz konuşmadık. Sonunda abim elini uzattı. “Onu sana emanet etmiyorum.” Arda şaşkınlıkla baktı. “Çünkü emanet bir gün geri alınır.” Derin bir nefes aldı. “Artık o senin ailen.”
Arda’nın gözleri doldu. Hiç tereddüt etmeden elini sıktı. “Bir an olsun tek bırakmayacağım, her şeyin en iyisini sunacağım. Hiç olmadığı kadar mutlu edeceğim.”
Abim başını hafifçe salladı. Tam o anda hoparlörden şarkının nakaratı yeniden yükseldi.
Gökyüzüne doğru binlerce küçük ışık bırakıldı. Ben ise ikisinin arasında dururken bir şeyi fark ettim.
Hayat bana çok şey almıştı.
Babamı…
Çocukluğumu…
Huzurumu…
Ama aynı hayat…
Tam en vazgeçtiğim anda bana yepyeni bir aile vermişti.
Ve o gün…
Batan güneşin altında yalnızca evlilik teklifi almamıştım. Kendime ait bir yuva bulmuştum.
