94. bölüm · Kafesteki Son Yaz
ÖZEL BÖLÜÜÜM 4 🍼
Zaman su gibi akıp giderken doğuma az bi zamanım kalmıştı. Kuzey’e biricik oğluma sonunda kavuşacaktım. Aslında hamile olmayı sevmiştim. Onu içimde hissetmek hoşuma gidiyordu.
Ne kadar heyecanlı olsamda aynı zamanda fazlasıyla korkuyordum ama Arda her anımda yanımdaydı. Şuan da olduğu gibi.
Gece saat birdi ve biz televizyonun karşısında film izliyorduk. Başımı Arda’nın göğüsüne yaslamıştım onun eli ise karnımdaydı.
“Kesin ölecek kız.” Dedim elimdeki patlamış mısırı ağzıma tıkarken.
Ama benim evhamlı kocam korkuyla “Rapunzel yavaş ye lütfen bir şey olacak.” Dedi.
“Rahat bırak beni.” Dedim mısırı tamamen önüme çekerek. “Filme odaklan.”
“Emredersin karıcım ama sen yine de yavaş ye.” Diyerek saçlarıma bi öpücük kondurdu.
On dakikanın sonunda filmin de sonlarına gelmiştik ama bir anda olan patlama ile başrol kızın ölmesi bir oldu. Kova elimden düşerken gözlerim dolmayı ihmal etmedi.
“Rapunzel.” Arda korkuyla ayağa kalkıp beni dikkatle koltuğa yatırdı. “İyi misin? Doğruyor muyuz?”
“Öldü.” Dedim titreyen seslimle. Gözyaşlarımı tutmaya çalışsam da imkansızdı. Anında hıçkıra hıçkara ağlamaya başlamıştım. “Salak senin yüzünden öldü.” Dedim Arda’nın koluna vurarak.
Arda ise onu hiç umursamadan bana sıkıca sarıldı. “Evet benim yüzümden öldü güzelim.” Ağlamam bitene kadar o şekilde kaldık.
“Bitti.” Dedim küçük çocuklar gibi tavırla.
Lacivertlerini bana çevirip memnuniyetle gülümsedi. “O zaman uyku vakti.” Her zaman yaptığı gibi yürümeme izin vermeden beni kucağına aldı ve odaya ilerlemeye başladı. “Benim aşkım, güzel rapunzelim.” Diye sevmeyi de ihmal etmiyordu.
“Aslan kocam benim.” Dedim yatağa yatırdığında yanaklarına kocaman öpücükler bırakırken. “Aferin kral”
“Sağ ol, var ol reis şuradan bi tesbihi uzatsana.” Dedi ciddi bir tonda alnımdan öperken.
Ama ben çatık kaşlarla ona bakıyordum. “Sen az önce benimle dalga mı geçtin?” Diye sordum.
Anında başını iki yana salladı. “Tövbe hâşâ, ne haddime.” Dedi ama yüzündeki o yaramaz sırıtış her şeyi ele veriyordu.
Gözlerimi kısıp omzuna hafifçe vurdum. “Gül sen gül, doğumdan sonra görüşeceğiz biz seninle Bay İnferno.”
Arda kahkahasını bastırmaya çalışarak yatağın diğer tarafına geçti ve üzerimizi örttükten sonra beni göğsüne doğru çekti. Kolunu belime sarıp diğer eliyle saçlarımı okşamaya başladı. “Görüşelim güzelim, başım gözüm üstüne. Yeter ki sen uyu artık, saat ikiyi geçti.”
Göz kapaklarımın ağırlaştığını, o filmin yarattığı hüzünlü dramın Arda’nın huzur veren kokusuyla yavaş yavaş buhar olup uçtuğunu hissettim. “Tamam... uyuyorum,” diye mırıldandım ve kısa süre sonra derin bir uykuya teslim oldum.
Gecenin kör bir vaktinde, saat kim bilir kaçken, karnıma giren ani ve keskin bir sancıyla gözlerimi araladım. İlk başta rüya görüyorum sandım ama dalgalar halinde yayılan o ağrı gerçek olduğunu bağıriyordu.
"Arda..." diye mırıldandım karanlıkta, elimi karnıma götürerek.
Yanıt gelmeyince hafifçe doğruldum ama o an içeriden gelen o sıcaklıkla yataktan aşağı süzülen suyun farkına varmam bir oldu. Gözlerim korkuyla kocaman açıldı. "Yok artık... Şimdi mi?"
"Arda!" diye bu sefer biraz daha yüksek sesle seslendim, omzunu dürterek.
Arda uykunun en tatlı yerindeydi, mırın kırın ederek gözlerini araladı. "Hı? Ne oldu Rapunzel? Canın bir şey mi çekti?" dedi hala uykulu sesle.
"Arda kalk!" dedim sesimdeki panikle. "Doğuruyorum sanırım! Su geldi!"
İşte o saniye, evdeki en korkusuz ağır sıklet şampiyonu, hayatının en büyük nakavtını almış gibi bir anda yerinden fırladı. Ama nasıl fırlamak! Ayağı yorgana dolandığı için önce yere kapaklandı, oradan komodine çarpıp ayağa kalktı. Yüzündeki o şapşal ifadeyle etrafa bakınıyordu.
"Su mu? Hangi su? Nereye geldi? İtfaiyeyi mi arayalım, ambulansı mı?!" Arda pijamaları üstünde, ayağında tek bir terlikle odanın içinde zikzaklar çizmeye başladı.
"Arda, itfaiyenin ne alakası var! Doğum diyorum, çocuk geliyor!" diye bağırdım bu sefer hem gülerek hem de sancıyla kıvranarak.
Arda eli ayağına dolaşmış bir halde aceleyle dolaba koştu, kapısını açıp içeri girdi ve birden durdu. Üzerinde sadece siyah bir tişört ve altındaki pijama vardı. "Bekle, hemen üstümü giyineceğim! Hastane çantası neredeydi? Çanta! Çanta nerde kızım?!"
"Arda senin kıyafetini milleti takmıyor şu an! Beni hastaneye götürsen mi acaba?"
Hızla yatağın kenarına gelip beni kucaklamaya kalktı ama heyecandan elini koyacak doğru düzgün bir yer bulamayarak beni resmen havada yamuk yumuk tuttu. "Dur, sakin ol, nefes al, ben doğurtacağım galiba, gel buraya..."
"Arda bırak beni düşüreceksin! Hem sen nasıl doğurtacaksın doktor musun sen?" diye kahkahalarla karışık bağırdım.
Sonunda beni dikkatle kucağına alıp merdivenlerden aşağı koşmaya başladığında, "Tutmayın küçük enişteyi, hastaneye gidiyoruz!" diye kendi kendine söyleniyordu. Gece yarısı evin içinde kopan bu komik ve tatlı panik, hayatımızın en güzel sabahına açılan en eğlenceli kapı olmuştu.
Arabaya bindirdiğinde hızla ön koltuğa geçti. Titreyen elleriyle arabayı çalıştırdığında yola çıktık. Doğum çantasını da son anda almıştı.
Ama ben arkada acıyla inliyordum. “Hızlan!” Diye bağırdım.
“170 de gidiyorum aşkım!” Dedi benden daha telaşlı bir sesle. “Doğurma nolur. İçinde tut azıcık lütfen.”
Acıyla bağırdım. “Salak mısın sen? Nasıl içimde tutayım?” Terden alnıma yapışmış saçları geriye ittim.
“Of bilmiyorum daha önce doğurmadım.” Dedi aynadan bir bana bir yola bakarken.
Ama zaman ilerledikçe benim acım artıyordu. Koltuğu sıkı sıkı kavrarken bir kez daha bağırdım. “Ben çok doğurdum çünkü Arda.”
Dakikalar sonra hastaneye geldiğimizde beni hızla sedyeye yatırıp doğumhaneye ilerledik. “Dayan rapunzel ben buradayım tamam mı? Abini de arayacağım şimdi.”
Acıyla bağırmaktan başka hiçbir şey yapamadım beni içeri aldıklarında Arda kapının önünde kaldı.
Arda Güngör
Kapılar kapandığında ilk defa böyle bir heyecanla ne yapacağımı bilemeden bir sağ bir sola yürüyordum. En sonunda telefonumu alıp Yusuf’u aradım. Açmadı bir kez daha aradım açmadı. Ama üçüncü arayışımda açıldı.
“Ne var oğlum bi seviştirmedin amınakoyayım.” Dedi sinirle nefes nefese.
“Sikerim lan seni şimdi!” Diye yükselmeden edemedim. “Karım doğruyor!”
Telefonun diğer ucundan bir saniye süren o mutlak sessizliğin ardından, Yusuf’un aniden kendine gelmiş tok sesi yankılandı: “Ne? Doğuruyor mu? Lan geldik!”
Telefonun yüzüme kapanmasıyla aynı anda hattan düşmem bir oldu. Yusuf’un o halini gözümün önüne getirebiliyordum; kesin yataktan fırladığı gibi ne giydiğine bakmadan koşmaya başlamıştı.
Ben hastane koridorunda iki ileri iki geri turlarken, on dakika bile geçmeden asansörün kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Karşımda nefes nefese kalmış, saçları dağılmış bir Yusuf ve arkasından endişeyle koşan Duru belirdi. Ama Yusuf’a baktığım an gözlerim şokla açıldı. Üzerinde eşofmanı vardı, evet... Üstünde montu da vardı, evet... Ama ayağında ayakkabıları yoktu! Sadece lacivert çoraplarıyla hastanenin o soğuk mermerlerinde koşa koşa gelmişti.
"Nerede?!" diye bağırdı Yusuf, ellerini dizlerine koyup soluklanmaya çalışarak. "Doğuruyor mu lan yeğenim?!"
Duru, kocasının ayağındaki çorapları yeni fark etmiş gibi gözlerini kocaman açıp omzuna hafifçe vurdu. "Aşkım ayakkabılarını giymemişsin!”
Yusuf aceleyle ayaklarına baktı, hiç de istifini bozmadan ellerini iki yana açtı. "Hayatım, yeğenim doğuyor ne ayakkabısından bahsediyorsun sen?”
Sinirle gülerek ellerimi saçlarımdan geçirdim. "Aklınızı yitirmişsiniz siz karı koca."
Duru, endişeyle doğumhane kapısına doğru bir adım attı, ellerini göğsünde kavuşturmuştu. "İyi mi Elfida? Çok ağrısı var mı?"
"İçeride, bağırıyor," dedim yutkunarak. Kapının arkasından gelen o boğuk sesleri duydukça kalbim boğazımda atıyordu. "Dayanamıyorum burada durmaya. Sanki canımdan can gidiyor."
Yusuf, her zamanki o abilik taslayan ama içten içe titreyen haliyle gelip omzuma sertçe vurdu. "Korkma lan o kadar. Benim kardeşim güçlüdür. sapasağlam çıkacak oradan, göreceksin."
Ama o da en az benim kadar tedirgindi; bir o yana bir bu yana adımlarken ayağındaki tekli çorapların mermere sürtünme sesini dinliyorduk. Duru ise sessizce dualar mırıldanmaya başlamıştı.
O sırada doğumhanenin ağır kapısı aralandı. İçeriden çıkan hemşirenin yüzündeki o yorgun ama tebessümlü ifadeyi gördüğüm an, göğsümdeki o devasa kaya sanki bir anda ortadan ikiye yarıldı.
Hemşire bize doğru bakıp gülümsedi. "Gözünüz aydın Arda bey... Dünya tatlısı bir prensimiz oldu."
Bir saniyeliğine ne nefes alabildim ne de adım atabildim. Dünya durmuştu sanki. Yusuf sevinçle bağırtıyı basıp Duru’ya sarılırken, ben ellerimle yüzümü kapatıp derin bir soluk aldım.
"Oğlum..." diye mırıldandım kendi kendime, lacivert gözlerim dolarken. "Kuzey..." gözlerimi yeniden hemşireye çevirdim. “Karım nasıl?”
“Eşiniz gayet iyi birazdan gelecek. Oğlunuzu kucağınıza almak ister misiniz?”
Bir an tereddütle kaldım. “Ya tutamazsam?”
“Deneyin ve görün.” Dedi sadece.
Dikkatle oğlumu kucağıma aldığımda aynı annesi gibi koktuğunu fark ettim. İlk defa bu duyguyu böyle tanık oluyordum. Ne hissedeceğimi bilmediğim dakikalardaydım. Kalbim göğüs kafesimi delecek gibi atıyordu. Sanki bütün dünyam kollarımdaki küçük bebeğe bağlıydı.
O an aklıma tek bir soru geldi. Baba olmak bu kadar güzel bir hisken benim babam beni neden sevmemişti?
